Mehmet Fatin Efendi ne demişti?

Mehmet Fatin Efendi ne demişti?

Amacımız birilerini yargılamak değildir. Amacımız öncelikle bir şey yapmaya niyetlendiğimizde bizden öncekiler de böyle bir şey yapmış mı? Yaptıysa nasıl yaptı? Problemlere nasıl çözüm ürettiler, hatırlatmaya çalışmaktır…

Cemiyetimiz

Yakup Döğer

Geçmiş birikimlerini miras olarak devralıp sahiplenmeyenler, kritik edip değerlendirmeyenler, kendisine gerekli olanları devşiremeyenler, şimdiyi ihya edemeyecekleri gibi, geleceklerini de kuramazlar. Bu türden olup da varlığını sürdürmeye çalışan toplumlar, köksüz bir ağacın toprakta dik durmaya çalışması gibi dururlar. Sürekli sağından solundan dayanaklara ihtiyaç duyarlar.

İnsan yeni bir düzen kurgusunda, öncelikle kendi mirasına sahiplenmeli, bu sahiplenmeyle yeni filizler sürmelidir. Zira yükselmenin olmazsa olmaz ilk basamağı insanın kendisine ait mirasıdır. O miras mayadır. Mayası olmayanlar, sürekli başkalarından bir şeyler edinmenin ve o edindikleriyle yükselmenin çekilmez zorluğuyla yüzleşirler. Oysa başkalarından bir şey beklemek, insanın kendi mirasıyla biriktirdiklerinin nasıl daha iyi olabileceğini sağlamaya yöneliktir. Asıl olan kendinize ait olandır. Tercüme ve takviyeler esasa katkı sağlamak içindir.

21. yüzyıl özelde kendi memleketimiz için genelde dünya Müslümanları için her yönden şaşkınlığın yaşandığı dönem olarak değerlendirilebilir. Bu şaşkınlık ne maddi, ne teknolojik, ne ekonomik şaşkınlıktır. Bu şaşkınlığın asla tekabül eden yönü düşünsel, fikirsel ve felsefi olarak tıkanmışlık, tükenmişlik ve yeni bilgi üretememek olarak ele alınabilir. Bunun sebebini ise kendimize ait asıl olanın, yol gösterdiği usulü terk etmektir denebilir. Aynı sıkıntının 20. yüzyıl başlarında da yaşandığı görülmektedir. Lakin anlaşılan o ki, 21. yüzyılın başlarında Müslüman mütefekkirler, 20. yüzyılın başlarında yaşanan tecrübeleri, o dönemin mirasını dikkatlice analiz etselerdi, büyük ihtimal ki 21. yüzyılda ortaya çıkan sıkıntılar yaşanmayabilirdi.

Biz engin mirasın içinden sadece bir tanesini ele almaya çalışacak, 21. yüzyıl başlarındaki STK’laşma furyasının, yüzyıl önceki oluşum seyrinde nasıl bir usul izlediğini, dönemin kayda değer bir metnini analizini yaparak değerlendirmeye çalışacağız. Bu metin II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulmuş olan “Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye” ve bu kurumun yayın organı olan “Beyanül Hak”Gazetesinde, gazetenin sorumlu müdürü Mehmed Fatin (Gökmen) (1877-1955) tarafından neşredilmiş olan “Cemiyetimiz” başlıklı makaledir.

1. Meşrutiyet’in ilanıyla ortaya çıkan hürriyet ortamında birçok neşriyat yayına başlamış, birçok cemiyetler kurulmuştur. Bunların başında gelenlerden biriside dönemin Müslüman mütefekkirleri tarafından kurulan Cemiyet-i İlmiye-i İslamiye ve onların yayın organı olan Beyanül Hak’dır. Beyanül Hak Gazetesi, ilmiye cemiyetinin yayın organıdır ve buradan topluma düşüncelerini açıklamaktadır.

Beyanül Hak’ın 1. sayısında gazetenin başyazarı olan Mustafa Sabri Efendi (1869-1954), “Beyanül Hak’ın Mesleği” başlıklı bir makale kaleme alır. Mustafa Sabri Efendi kuruluş amaçlarını İslam’ın bir düsturu olan “Emri bil maruf ve nehyi anil münker” olarak açıklar.(1) Bakın bu ifadeler bugünün Müslümanları açısından dikkat edilmesi gereken ifadelerdir. Yeni kurulan bir cemiyetin, bugünkü deyimle STK’nın amacının “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” olduğu beyan ediliyor. 21. yüzyılda başlayan STK’laşma furyasında hangi STK tüzüğünün ilk maddesi böyle bir ifadeye sahiptir? Tabi yüzyıl önceki düşünce ve zihin yapısıyla, yüzyıl sonrakinde kıyas götürmeyecek farklılıklar vardır.

Yüzyıl önceki bir araya gelişler şer’i temelli cemaat veya cemiyet olarak tezahür ederken, yüzyıl sonraki bir araya gelişler demokratik temelli STK’laşma olarak gerçekleşmiştir. Tabi bunun sonucunda şer’i temelli oluşumlarla demokratik temelli oluşumlar arasında elbette farklılık olacaktır. Şer’i temelli cemiyet veya cemaatlerin atıf yaptığı referans dinin kendisi olurken, STK’ların atıf yaptığı referans demokratik hak ve özgürlüklerdir. Bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı ikisi arasında fark olacağı gibi, yapılan gayretleri de Allah’ın bereketlendirmesi elbette farklı olacaktır. Sabri Efendi, Beyanül Hak’ın ve kurulan cemiyetin, en başta Allah korkusuyla hareket edeceğini de ifade eder.

Mustafa Sabri Efendi makalesinde Beyanül Hak’ın nasıl bir neşriyat çizgisi izleyeceğini açıklarken, aynı sayısında gazetenin müdürü Mehmet Fatin kurulan cemiyetlerinin nasıl bir cemiyet olacağını açıklayan makalesini yayınlar.

Mehmet Fatin öncelikle baskıcı yönetimden kurtulmanın mutluluğunu ifade eder:

“Madem ki milletin sahip olduğu haklar geri verildi. Madem ki hükümetin keyfi ve baskıcı politikalarına son verilerek milletin makul düşüncelerinin istikametinde uygulamalar başladı. Madem ki usul-ü meşveret, danışma, karşılıklı istişare her işimizde esas olarak kabul edildi. Madem ki herkesin kendi gücü nispetinde muhatap alınacağı ve mesul olacağı taktir edildi. Bunun üzerine milletin fertleri için de birçok vazifelerin yapılması gerekliliği ortaya çıktı.”(2)

Abdülhamit’e karşı yapılan operasyon başarılı olmuş meşrutiyet ilan edilmiş, dönemin revaçta söylemiyle “hürriyet” ortamı oluşmuştur. İlmi, fikri, ameli olarak geri kalmış olan ahali bu hürriyet ortamında eğitilmeli, bilinçlendirilmeli, zarurete tekabül eden bütün vazifeler yerine getirilmelidir. Cemiyet-i İlmiye ve Beyanül Hak oluşumu bu vazifeyi üzerine alır ve bunları gerçekleştirmek için çok çaba sarf ederler. Mehmet Fatin’in ifadelerine göre Abdülhamit çok gaddar bir politika izlemektedir. Nitekim bunu Mustafa Sabri’de ve dönemin yazar-çizer bütün Müslüman mütefekkirlerinin makalelerinde görmekteyiz. Cemiyet-i İlmiye ve Beyanül Hak bu hürriyet ortamından kendilerine vazife çıkarırlar:

“Bu vazifelerden biri belki birincisi, meşrutiyet-i meşruamızın esaslarını sağlamlaştırmak ve ikame etmektir. Bu vazife hemen hemen yerine getirildi. Taht-ı emniyetimizde bir hükümet-i meşruta tesis edildi. Bizi bu saadete kavuşturan cemiyet, meşrutiyet-i meşruamıza olumsuz etki edecek elleri kırmak hususunda, ümmetin fikirlerini, milletin kalbini kazanma vazifesini verdi. Cenab-ı Hak’tan ümidimiz ise sonsuzdur.”

Meşrutiyetin ilanıyla yeni bir düzen kurulmuştur ve bu yeni düzen Müslümanların algısında istişare üzerine gidecektir ve bu istişarenin sağlanması için gerekli çabalar gösterilecektir. Mehmet Fatin meşrutiyetin ilan sürecinde ilmiye sınıfının rolünü de zikreder. İttihatçılar ilmiye-ulema sınıfından olağanüstü faydalanmayı bilmiştir. Mustafa Efendi bu durumu,Taht-ı emniyetimizde bir hükümet-i meşruta tesis edildi”  diyerek dile getirir. Bunun sonucunda millete hitap etme ve milletle ilgilenme vazifesi cemiyetin görevidir. İttihatçılar ulemaya yaslanarak meşruiyet devşirmiş, iktidara gelmiştir. Dikkat edilirse yüzyıl önce olan yüzyıl sonra yeniden yaşanmış, mevcut siyasi iktidar Müslüman mütefekkirlerce meşrulaştırılmıştır.

Tabi ikisi arasında kıyas götürmeyecek farklılıklar vardır. Bunların en başta gelenleri ise, öncekinin hukuki yapısıyla sonrakinin esastan faklı oluşudur. Yüzyıl öncekinin öyle ya da böyle dayandığı şer’i bir temel bulunurken, sonraki tamamen laik-seküler temellidir. Öncekilerin iktidardan yana tavır alışları ve yapmak istedikleriyle sonrakilerinki arasında bağ kurulamayacak kadar farklı nedenler bulunmaktadır. Öncekiler şura, meşveret, istişare temelli hedefler güderken, sonrakiler bunları zikretmeyi bile düşünmemiştir.

Diğer bir husus, baskıcı yönetimden kurtulduktan sonra ulemanın yapmak istediklerindeki öncelikle, günümüzde baskıcı jakoben kemalizmden kurtulduktan sonra yapılmak istenenler arasındaki farklılıktır. Meşrutiyet dönemindeki ilmiye sınıfı öncelikle toplumu dini konularda aydınlatmayı kendilerine görev olarak zikrederken, günümüzde varılan “anayasal özgürlük” ortamı sonucunda ilk yapılmak istenen bireysel özgürlüklerin sürekli olarak artırılmasını istemek olmuştur. Müslüman toplumun en büyük aldanışlarından biri bu noktada tezahür etmektedir. Zira demokratik temelli bireysel özgürlükler hiçbir zaman tek taraflı gerçeklemeyecektir. Müslümanlar üzerinden gelen özgürlüğün asıl işine yaradığı taraf fesad ehlinin cephesidir. Özgürlük ideolojik olarak inşa edilirken, Müslümanlar bu fesad ehlinin nefes almasında, filizlenip büyümesinde kullanışlı birer malzeme olarak iş görmüştür.

Mehmet Fatin devam eder:

“Diğer önemli vazife ise milletin fertlerinin ayrı ayrı olan ortak fikirlerini düzenleyip bir araya getirmek ve bir yola sevk edilme gerekliliğiydi. Önceki vazife milletin saadetini ortaya çıkardığı gibi buda gayesini yerine getirecektir. Bu hususu göz önünde bulunduran ehil insanlar, yapacakları çerçevesinde bir takım cemiyetler oluşturmaya başladılar. Bu inkılap karşısında genele hitap eden vazifelerle beraber ayrıca önemli bir vazife karşısında bulunuyordu. Bu vazife ise bütün Müslümanlara itikat esaslarını açıklamak, dinin görevlerini tebliğ etmek vazifesidir.”

Cemiyet-i İlmiye’nin ve Beyanül Hak’ın kendilerine biçtiği görevler arasında, parçalanmış ümmeti bir araya getirmek, farklı düşünceleri makul çerçevede aynı çatı altında toplamak da vardır. Bunun içinde işinin ehli olanlar bir araya gelecek çeşitli cemiyetler kuracak ve çalışacaktır. Bu cemiyetlerden birini kendileri kurmuş ve yol haritasını çizmiştir. Yapmak istediklerinin arasında Müslümanlara itikat esaslarını öğretmek ve dini farizaları açıklamakta vardır. Burası da önemlidir. Özellikle günümüz STK tüzüklerinde acaba böyle maddeler var mıdır? Varsa da gereği yapılmakta mıdır?

Mehmet Fatin Efendi bu merkezde neler yapılabileceğini ve neler yapmak istediklerini izaha eder. Açıklar ve istibdad döneminde neden yapamadıklarını savunmacı bir üslupla kaleme alır. Makalesinin sonuna doğru cemiyetin nasıl bir kurguda olduğunu da açıklar:

“Söylendiği üzere yapılması gereken bu vazifelerden anlaşılır ki: Öncelikle cemiyetimiz, “Cemiyet-i Siyasi-i Vataniye”dir. Bu genel vazifeler hususunda cemiyetimiz doğrudan doğruya Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetine bağlıdır. Bundan dolayı İttihat ve Terakki Cemiyetinin bütün Osmanlıların ortak saadetini sağlama hususunda uygulayacağı siyaseti takip edecek ve gerektiğinde meşru uyarılarını her zaman yerine getirecektir.”

Cemiyet en baştan siyasi bir cemiyettir. Siyasete, hayata, sosyal olaylara, eğitime, öğretime dahil olacak, gerektiğinde müdahale edecektir. İttihat ve Terakkiye bağlı olmakla birlikte, onların politikalarını takip edecek, gerektiğinde uyarmaktan geri durmayacaktır. İttihatçılarla olan hukukları, “bütün Osmanlıların ortak saadetini sağlama” şartına bağlıdır. Tavırlarının böyle olacağını açıklayan Mustafa Efendi, ilerleyen süreçte bu tavırlarının sözde kalmadığını hem Cemiyet-i İlmiye olarak hem de Beyanül Hak olarak gösterecektir. Cemiyet hayattan soyutlanmış olarak, sadece medreselerde ve mabetlerde varlığının kabulüne razı değildir.

“İlmiye Cemiyeti İstanbul ve taşrada medreselerin ihyası ve tahsilin yükselmesi için talebelerin her çeşit ilimden faydalanabilmeleri için çareler düşünecek ve mekteplerin başlangıcında ve diğer dini öğrenimleri dikkate alacak ve bulundukları konum itibarıyla gerekli müdahalelerde bulunacaktır.”

Bütün yapıp edeceklerini siyasi iktidarın sırtına yükleyen günümüz STK’larının, bu beyanlardan alması gereken çok önemli dersler vardır. İktidarların ve Avrupa’nın sosyal fonlarından milyon dolarlar alarak ekonomik bir düzen kuran günümüz STK’ları, acaba bunları ifade edebilir mi? Bir yerinden bir şekilde iktidarlara yakasını kaptıran günümüzün popüler, medyatik Müslüman mütefekkirleri, Mehmet Fatin’i anlayabilir mi?

Mehmet Fatin beyanatına devam eder:

“Son olarak: Cemiyetimiz dini bir cemiyettir. Bundan dolayı gerek vakitli gerek vakitsiz risaleler ve gazetelerle ve gerek vaz-u nasihatlerle Müslümanların dinlerine olan bağlılıklarının sağlamlaştırılmasına çalışacak ve her sınıf halka dinin zaruretlerini anlayabileceği nispette İslam ahkâmını açıklayacak, tebliğ edecek, lüzum gördüğü yerlerde ilmi bir heyet oluşturacaktır.”

Kurulan cemiyet dini bir cemiyettir. Referansı dindir, vahiydir, peygamberdir. Şahısları bir araya getiren sebep dinin kendisidir. Şer’i temellidir ve Allah’ın rızasını esas alır. STK değildir. STK’larda bir araya gelişin çok çeşitli sebepleri vardır. Hele ki malı, mülkü, parası pulu, dünyalığı olanlarda insanları bir araya getiren sebepler büyük ölçüde dünyevidir. Elbette istisnaları vardır, elbette sadece Allah rızasını gözeterek bir araya gelen ve sebeplerini dinin oluşturduğu topluluklar da vardır. Lakin bunlar her zaman yok denecek kadar azınlıktadır ve işlerin sorumluluğu, yükü birkaç kişinin sırtında döner durur.

İşte cemiyet dini bir oluşum olduğundan dolayı istediği zaman, istediği yerde, istediği şekilde her türlü girişimde bulunacaktır. Müdahale edecek, yeni oluşumlara gidecektir. Siyasi iktidardan, egemen güçten bağımsızdır. İktidarlardan para pul talep etmezler, kendi giderlerini kendileri karşılar, ihtiyaçları için el açmazlar. Amaçlarında insani yardım olmakla birlikte, sadece insani yardım hedefine kilitli değillerdir. Asıl amaçları dinin buyurgan varlığını toplumun hissetmesini sağlamaktır.

İttihatçılara bağlılığını ifade eden Cemiyet-i İlmiye ve Beyanül Hak, süreç içerisinde siyasi iktidarın uygulamalarından rahatsız olur ve yaklaşık dört ay sonra ittihatçılarla hiçbir bağlarının olmadığını açıklamaktan da çekinmezler. Cemiyet-i İlmiye, Beyanül Hak’da kısa bir beyanatla, “Başlıca amacı meşrû olan Meşrûtiyeti korumak ile İslâmiyetin ilerleyip yükselmesine hizmetten ibaret olan Cemiyet-i İlmiye-i İslamiyenin, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bağı bulunmadığını ilan eder”(3) diyerek bağlarını koparmaktan çekinmez. Bu ifadeler dönemin siyasi, askeri yapısı itibarıyla cesurcadır ve bir o kadar da net ifadelerdir.

Şimdi o günden yüzyıl sonraya gelirsek, ilk başlarda siyasi iktidarla birlikteliğini alenen beyan eden, süreç içerisinde siyasi oluşumdan kaynaklanan onca harama, günaha, tuğyana, siyasi, sosyal bozulmalara. Ailelerin dağılmasına, ahlaksızca programların bütün medyada hız kesmeden devam etmesine, bütün bu olumsuzlukların bir de sürdürülebilir düzeye çıkmasına rağmen, yüzyıl önceki cemiyetin yaptığı bu açıklamayı, bugünün muhataplarının da yapması gerekmiyor mu?

Amacımız birilerini yargılamak değildir. Amacımız öncelikle bir şey yapmaya niyetlendiğimizde bizden öncekilerde böyle bir şey yapmış mı? Yaptıysa nasıl yaptı? Karşılaştıkları problemlere nasıl çözüm ürettiler, nasıl bir yol haritası izlediler. Nerelerde isabetli kararlar verirken, nerelerde bariz hatalar yaptılar, bakarak, değerlendirerek tecrübelerinden faydalanmamız gerektiğini hatırlatmaya çalışmaktır.

Ele almaya çalıştığımız kısa bir metin bile bize (kanaatimizce) önemli ipuçları vermekte, bir usul, yol yöntem göstermektedir. Daha böyle binlercesi, kendisinden istifade etmemiz için değerlendirmeyi beklemektedir.

Dipnotlar

1- Beyanül Hak, sayı 1, sayfa 2, tarih 5 Ekim 1908)
2-Beyanül Hak sayı 1, sayfa 10, tarih 5 Ekim 1908
3-Beyanül Hak sayı 14, sayfa 2, tarih 4 Ocak 1908

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal