‘İslamilik Endeksi’ neyin nesi?

‘İslamilik Endeksi’ neyin nesi?

İslamîlik endeksi adı verilen çalışmanın İslam’a ve Müslümanlara yeni bir saldırı olduğunu her kim söylerse doğru söyler. Herhangi bir sorgulama yapmaksızın anında kendi ülkesine ve değerlerine kem-küm etmeye yeltenenler, oltadaki yemi yutmuş olanlardır…

‘İSLAMİLİK ENDEKSİ’ NEYİN NESİ?

ABD George Washington üniversitesinin İran asıllı iki akademisyeni (Scheherazade Rehman ve Hüseyin Askarî) 2010 yılında İslam İşbirliği’ne üye ülkelerin İslamî öğretilere ne kadar uygun politikalar izlediklerini araştırırlar. ‘Ekonomik İslamîlik İndeksi’ ve ‘İslam Ülkeleri Ne Kadar İslamî?’ başlığıyla yazdıkları iki makale Global Economy Journal dergisinde yayınlanır. Sonraki yıllarda bu endekse Müslüman olmayan ülkeleri de dahil ederek araştırmanın kapsamını genişletirler ve endeks sonuçları her yıl yayınlanan bir geleneğe dönüşür. Adı geçen akademisyenler bu çalışmalarını ‘İslamîlik Vakfı’ adıyla -vergiden muaf- bir vakfa da dönüştürürler. 2018 yılına ait bir ‘İslamîlik Endeksi’ de geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Öncelikle Hüseyin Askarî’nin CV’sine bir göz atalım: İran’da doğmuş, ilk ve orta okulu İngiltere’de, Lisans eğitimini (İnşaat) ABD’de yapmış, ABD MIT’de ekonomi doktorası yapmış, ekonomi hocalığı yanında, uluslararası ilişkiler İran profesörü olarak 1998-2018 arasında ABD’de hizmet vermiş. 2019’da emekli olmuş. Suudi Arabistan Finans Bakanlığında uzman danışman olarak görev yapmış. IMF’nin Suudilere kredi vermesinde aracı rolü oynamış. 1980’lerin ortalarında Suudi Arabistan için ilk yerel, bölgesel ve uluslararası enerji model ve planlarını geliştiren uluslararası takımın idareciliğini üstlenmiş. 1991-1992’de İran ve Suudi Arabistan hükümetleri tarafından iki ülke arasında diplomatik ilişkileri düzeltmede arabulucu rolü tevdi edilmiş. 34 kitap, 100’den fazla hakemli dergi makalesi, sayısız dergi yazısı, tv programı hazırlamış. Başta OECD, Dünya Bankası, Suudi Finans ve Planlama bakanlıkları, ABD Merkez Komutanlıkları, ABD Silahlı Kuvvetler Endüstriyel Koleji olmak üzere pek çok stratejik kuruma danışmanlık yapmış.(https://hossein-askari.com/bio) Hasılı özgeçmiş hikayesi oldukça kabarık, başarılı bir akademisyen. Liberal çizgisi olan bu iki akademisyenin, İslam’ı din adamları ve sultanların baskısından kurtarmak, Müslümanlarla Kur’an arasındaki engelleri kaldırmak(!) gibi bir misyon biçtikleri de belirtilmektedir.

İslamîlik Endeksi Nasıl Hesaplanıyor?

Dört ana kriter var: 

1. Ekonomi,
2. Hukuk (adalet) ve yönetim,
3. İnsan hakları ve siyasi haklar,
4. Uluslararası İlişkiler.

İranlı (batılıların çok tuttuğu kelime ile tanımlarsak: ‘Ortadoğulu’) iki akademisyenin çalışmasının ürünü olan ‘İslamîlik’ endeksinin bu dört ana kriterine baktığımız zaman, şöyle bir değerlendirme yapma hakkı doğmaktadır: Bir ülkenin ne kadar İslamî olduğunu tartmak için ekonomi elbette iyi seçilmiş bir kriterdir. Fakat, acaba İslamîlik endeksini çalışan Müslüman kökenli akademisyenler, ekonomi kriterini nasıl uyguladılar? 

Ekonomi deyince akla hemen faizin gelmemesi mümkün değildir. İlk başta, değerlendirmenin tek nesnesi olan ‘Müslüman’ ülkelerle, daha sonra dahil edilen gayri müslim ülkeler ekonomisinde faizi bir alt kriter olarak nasıl ele almışlardır? ‘İslamî’ kelimesine bağlı kalacak olursak, faizi ekonomik sistemden tamamen çıkartan bir ülke ancak İslamîlik vasfını haiz olabilir. Yeni Zelanda’yı İslamîlik listesinin başına yerleştiren Hüseyin Askarî acaba söz konusu ülkeyi, faizi bir sömürü aracı, kapitalistin göbeğini patlama noktasına kadar şişirecek bir hak yeme, kul hakkı ve ekonomik ve sosyal açıdan da bir ahlaksızlık olarak gördüğü için mi en ‘İslamî’ ülke saymıştır? Ya da tersinden soracak olursak, mesela Türkiye ekonomisinde faizi birinci şart kabul ettiği için mi 95. sırada, İran da keza aynı gerekçe ile 125. sırada yer bulabilmiştir?

Kuşkusuz ekonomi sadece faiz meselesinden ibaret değildir. Adil bir ücret politikası, hakça bölüşüm, fakirlerin gözetilmesi, dünyanın pek çok yerinde karın tokluğuna çalıştırılan ve adına ‘işçi’ denilen modern kölelerin durumunu iyileştirici düzenlemeler gibi pek çok alt başlığı da içermektedir. İslam, zenginin malında fakire bir hak tayin ederek, fakiri zenginin malına ortak etmektedir. Varlıklı müslimler zekât/sadaka verirken bunu fakiri aşağılayan, lütufkâr bir edayla değil, malında bulunan bir hakkı hak sahibine iade etme edep ve nezaketi içerisinde verirler ve işte ‘İslamî’ diye bu eyleme denir. Zekât veya sadaka adıyla infak adı altında varlıklı Müslümanların yaptıkları infaklar sayesinde toplum keskin bir zengin-fakir kamplaşmasından kurtulur, evine ekmek, çocuğuna ilaç götüremeyen babalar-anneler intihar etmeyi düşünmezler. Bilhassa ekonomik sebeplerle intihar vakası Müslüman toplumlarda bilindik bir vaka değildir. Batı toplumları ise baba ile oğulun, karı ile kocanın birbirinden sigara paketini bile esirgemesiyle bilinir. Seküler/pozitivist bir toplumda, fakirlere zekât-sadaka adı altında pay vermek, izahı yapılamaz ‘enayilik’ gibi bir durumdur.

Hukuk (Adalet) ve Yönetim

‘İslamîlik’ belirlemesi bakımından, hukuk ve yönetim alanı ekonomiden çok daha çetrefildir. Sözü edilen İslamîlik endeksi raporu, mesela Türkiye’yi, hukuk düzeni İslam’a ancak o kadar uyduğu için mi 95. (2015’te 103.) sıraya yerleştirmiştir; yoksa mevcut hukuk sistemine bağlı kalıp kalmaması, hukuku kimse için esnetmemesi, herkesin kanun önünde eşit olup olmaması, yargıda nüfuzlu kişiler için ara-sıra(!) rutin dışına çıkılıp çıkılmadığı v.b. açısından mı? 

Kuşkusuz bu saydığımız kriterler çok önemlidir ve Türkiye’nin bu çerçevede sınıfı geçememesi belki gayet doğaldır. Fakat hukuk düzenini İslamî açıdan ölçmek söz konusu olunca (hele de endeksini Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre belirleme iddiasında olan bir çalışmada) asıl olarak, mer’î hukuk düzeninin İslam’a ne kadar uygun olduğunun kritik edilmesi gerekmez mi? Bir devletin, hukuk düzenini ‘dürüstçe’ uygulaması (aslen onaylanmadığı halde, kendisine sadık kalarak, çifte standart yapılmaması istenen ruhbanlık misali) bir anlam ifade eder. Fakat mesele ‘İslamîlik’ olunca asıl anlam hem İslam’a uygun bir hukuk düzeni hem de bu hukukun doğru dürüst uygulanması ile elde edilecektir. Mesela İsrail Devleti kendi hukuk düzenini ‘iyi’ uygulaması nedeniyle nasıl İslamî olmazsa (ki 2018 endeksinde 39. sıra ile bütün ‘müslüman’ ülkeleri sollamıştır, Suudi Arabistan da 85. sırada), şekil olarak İslam’a uygun bazı yasalar yapmakla da İslamî olamaz. Eşcinsel evliliklere izin veren bir ‘medenî hukuk’ düzenine sahip bir ülke, sırf kendi hukukunu toplumda eşitlikçi anlayışla uygulasa, buna İslamî mi denilecektir? Böyle bir evlilik mevzuatına ‘medeni hukuk’ denilebilir mi?

Türkiye benzeri ülkelerde hukukun adil şekilde uygulanmadığı, yargının kişilerin nüfuzunu, zenginlik-fakirliğini, popüler siyasi kişiler olup olmamasını nazarı itibara aldığı kesin olarak doğrudur. Fakat Müslüman, Afrikalı, Zenci veya Ortadoğulu olunca insanlara her türlü ayrımı reva gören, bunu uygar olmanın en asgari şartı bilen batılı ülkeler nasıl bir ölçütle İslamîliğin ilk on sırasına yerleştirilebilmektedir? Batının bunca cürmünü görmezden gelen bir ‘İslam’ nerede yazmaktadır? Bu kriterde nasıl olup da Hollanda 3, İngiltere 16 ve ABD 23’üncü sıraya yerleştirilebilmektedir? 1995’te Srebrenitsa’da sekiz binden fazla Müslümanı Sırp kasaplara teslim eden, sonra da onlarla halay çeken, kadeh tokuşturan Hollandalı komutan nasıl olup da Hollanda’nın İslamîlik(!) notunu düşürmemektedir?

İnsan Hakları ve Siyasi Haklar

Batı uygarlığında büyük bir yeri olan, Müslüman ülkelerin kendi değerlerine de o oranda ters olan ‘İnsan hakları’ terimi, muhafazakâr kitleler tarafından herhangi bir sorgulamaya tabi tutulmaksızın urvetül vuskâ gibi tutunulmakta, sakız gibi çiğnenmektedir. İran kökenli iki akademisyen, modernizmin bir başat terimini alıp, ‘müslüman ülkeler’in İslamîliğini ölçüyor. Peki ‘İnsan hakları’ teriminin İslamî olduğunu kim söylemektedir? Kim, eğri bir cetvelden doğru bir çizgi beklemektedir? Ya bu terim İslamî değilse, ‘endeks bulmuş mağribîler’in hali nice olacaktır?

‘İnsan hakları’ kavramı, din merkezli geleneksel öğretiye karşı, üzerine modern bir zırh geçirilmek istenen yeni insan için icat edilmiş, çağdaş bir külttür. İslam, ‘insan hakları’ ile dokunulmaz kılınmasından ziyade, insanı kul olarak tanımlar ve kulun görevlerinden bahseder. Burada ‘ne yani, insanın hiç mi hakkı yok?’ gibi bir soru saçmadır. Çünkü ‘insan hakları’ kavramsallaştırması, insanın haklarını kaygı edinmekten ziyade, insana dinin çekim gücüne karşı bir yalıtım oluşturma amacı güden, operasyonel bir terimdir. ‘İnsan hakları’ teriminin anavatanında, nelerin ‘insan hakkı’ kapsamına girdiğine bir bakmak lazım. Bir de, mesela mümin kadının örtüsünün bu terimden asla vize alamayışına…

Endekste ‘en İslamî’ payesi verilen batılı ülkelerin ‘insan hakları’ da hep kendilerinedir. Çünkü ‘insan’ sadece onlardır. Doğulu, Zenci ya da Müslüman kimlikli birisi ‘insan’ olmadığı için daha baştan kaybetmektedir. Bu anlamda gerek Müslümanların gerekse diğer dünya halklarının gözünü açacak sayısız örnek yaşanmaktadır ama ibret alan var mı ki?.. 

Müslüman hanımların Ebu Gureyb cezaevinden yükselen çığlıkları hala kulaklarımızda çınlamaktadır. Bosna’da başımıza gelenleri en iyi biz Müslümanlar biliyoruz. Suriye’de Müslüman hanımlara aynı muameleler elan devam etmektedir. Guantanamo’da, tarihte hiçbir hayvana reva görülmeyen muamelelerin, ne için oraya tıkıldığını bile bilmeyen insanlara neden yapıldığını herhangi bir ‘endeks’le tartıp değerlendirecek bir yiğit Hüseyin Askarî aranmaktadır!

İslamîlik endeksinin gazıyla, kendilerinden utanç duyan ‘müslümanlar’ acaba Batılıların, çok azına değindiğimiz bu işkence, tecavüz ve soykırımlarından da utanç duymakta mıdırlar?

Uluslararası İlişkiler

Uluslararası ilişkilerde ‘müslüman ülkeler’ olarak etiketlenen ülkelerin adı öyledir ama ekseriyetinin yönetiminin İslam’la bir ilişkisi yoktur. Fakat bilinmelidir ki bu sözde İslam ülkelerinin rejimleri, yine, en az bir batılı ülkenin projesi olarak vardırlar. Kuklayı görüp de, kuklacıyı es geçmek ahlaki değildir. Sözde İslam ülkelerinin rejimleri, gayri İslamîliklerini, en başta batılı ülkelerin desteğine borçludurlar. Mesela Türkiye laik bir ülkedir ve laik ülkenin dış siyasetini İslamî açıdan değerlendirmek entelektüel bir kurnazlıktır. Ülkenin adı İslam, yöneticinin adı İslam ama rejim İslam dışı ve bir takım angajmanlarla ülkenin siyaseti ipoteklidir. Siz ise kalkıp o ülkeyi İslamîlik kriteri ile tartıyorsunuz. Böylece batılı küresel sistem bir taşla birkaç kuş birden vurmaktadır.

Kendi ülkesine hiçbir hizmeti olmazken, bütün kariyerini ABD ve onunla iltisaklı küresel kurumlara ve ABD’nin Ortadoğu’daki en rantabl ortağı Suudi hanedanına hizmetle doldurmuş, İran asıllı akademisyen Hüseyin Askarî’nin, kendi ülkesinin ABD ve Avrupa tarafından ablukaya alınmasına nasıl bir tepki verdiğini de çok merak ediyoruz.

Değerlendirme

İslamîlik endeksine, İslam’la hesabı olanların verdiği tepkiler anlaşılır bir durumdur. İslam ve Müslümanlar bu sömürge artıklarının gözüne tabii ki girmeyecektir. Fakat pek çok muhafazakâr, hatta ‘İslamcı’ olarak etiketlenen çevrenin İslamîlik raporu üzerine balıklama atlaması, alışılagelmiş çuvallamalardan bir yenisidir.

İslamîlik endeksi adı verilen çalışmanın İslam’a ve Müslümanlara yeni bir saldırı olduğunu her kim söylerse doğru söyler. Bu tespite ancak şapka çıkartılır. Bu bir saldırıdır. Saldırıya, ezik (isterseniz ‘tecavüzcüsüne aşık’ diye okuyun) bir şekilde alkış tutan, herhangi bir sorgulama yapmaksızın anında kendi ülkesine ve değerlerine kem-küm etmeye yeltenenler, oltadaki yemi yutmuş olanlardır.

Bu tepkimiz, adı ‘Müslüman ülke’ye çıkmış ülkelerin her türlü zulümlerini hamasi bir ilkellikle aklama olarak asla anlaşılamaz. Zaten elinizde tuttuğunuz derginin özgeçmişini bilenler, böyle bir anlayışa asla prim vermezler. Tam tersine, söz konusu ülkelerde hukuksuzluk, siyasi kirlilikler, rejimlerin kendi halklarını tahkir etmesi, ahlaki zafiyetler haddinden ziyadedir. 

Esas olan şudur: Müslüman ülke olarak anılan çoğu ülkenin rejimi, halkına İslam’sız bir İslam sunmak için vardır. Bu rejimler, batılı efendilerinin destekleri ile kendi halklarına bâtılı hak, hakkı bâtıl olarak göstermekle muvazzaftırlar. Fakat bu sorunları, akademik kariyeri kiralık/satılık akademisyenler değil, bir kavme olan kini kendisini adaletsizliğe sevk etmeyen, gerçek Müslüman ilim ehli, Kur’an ve sünnet çerçevesinde sorgulamalıdır. Söz konusu ülkelerdeki yanlışlar, tuğyanın gerçek timsali olan batıya zangoçluk yaparak, küresel tuğyanın bize ders vermesine bîgane kalmamızı gerektirmez. 

Batılı ülkeleri gezen birçok ezik doğulu, görece olarak hayatın bir alanındaki iyi örneği alarak, bir bütün halinde batı uygarlığını tebcil etmekte, kendi medeniyetini tahkir etmektedir. Bu cümleden olarak birçok yazar can havliyle, Mehmet Akif’in meşhur (Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…; Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!; Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!) şiirine tutundu. Kimisi, yine Akif’in Almanya gezisinden sonra söylediği söylenen, “Dinleri işimiz gibi, işleri dinimiz gibi” yargısından istimdat eyledi. Sözü edilen endeksin basın duyurusunda Muhammed Abduh’un şu sözüne yer verildi: “Batı’ya gittim, İslam’ı gördüm ama Müslüman yoktu; Doğu’ya döndüm, Müslümanları gördüm ama İslam yoktu.” İktidara muhalifliği ile bilinen muhafazakâr bir gazete, batılı söyleme ikna olmuş bir kararlılıkla, söz konusu endeksin Müslümanların yüzünü kızarttığını manşetten duyurdu… Aynı gazetenin yazı kadrosundaki bir Profesör, endeksi, ‘İslamîlik konusunda dibe vurduğumuzun resmi’ kabul etti. Kimi yazarlar endeksten ‘İslam ülkelerinin utanılacak hali’ni istinbat ettiler. 

İşte bu sünepe başlıklar, hakla bâtılın karıştırıldığı gerçek bir zulümdür. Akif’in ya da Abduh’un yargısı tartışılmaz değildir fakat her sözü kendi vasatında değerlendirmek gerekir. Yüz sene önceki bir söz/bir tespit, bütün asırlar boyunca geçerli bir norm olarak kabul edilemez. 

Kendimize ait rezaletleri hiçbir şekilde temize çıkaramayız, üzerini örtemeyiz, bilakis bunların faziletlere inkılab etmesi için bütün gücümüzle çalışmak zorundayız. Lakin batı uygarlığının yüzündeki maskeyi de indirmek zorundayız. Bu uygarlığın gerçek yüzünü Haçlı seferlerinde, Çanakkale savaşlarında, Cezayir, Mısır, Afganistan, Irak, Bosna, Suriye, Filistin işgallerinde ve Türkiye’nin başına örülen çoraplarda görelim. Beyaz insanın Amerika kıtasını ‘keşfi’nde ve haritadan silinmiş Kızılderililerde görelim. Batılının altın tutkusunda görelim. Batılı ülkeler en az iki yüz yıldır gücü ellerine geçirdikleri için, medyanın desteğiyle, dünya kamuoyunu istedikleri her biçimde etkileme gücüne sahiptirler. Antalya’nın kırsalında uyuz bir eşek gören Avrupalı vicdanlı(!) bir turistin, kendi ülkesine şikâyeti üzerine, ülkesi o eşekle ilgilenmeyi gündemine alırken; Suriye’de her gün ölen çocuklar, kadınlar ve savunmasız erkekler söz konusu olunca, herhalde onların kanı mavi filan olduğu için, ebkem kesilmektedirler.

Kısacası, elma ile armudun değil, elma ile zakkumun bir arada ve aynı kriterlerle değerlendirildiği bir ‘İslamîlik endeksi’ne ‘proje’ olmaktan başka bir gözle bakılamaz.

Yeni Zelanda İslam’ı

Amerikancı İslam, Fetö İslam’ı, Diyanet İslam’ı, halk İslam’ı, modernist İslam gibi tanımlamaların yanında bir de Yeni Zelanda İslam’ı (Tayfun Atay) girdi literatüre. Hüseyin Askarî ve Bayan Rehman’ın projesi, zaten her fırsatta ve her bir icraat ile İslam’ın tamamen sıradanlaştırılması; rengi, kokusu, zahiri ve batını ile bütünüyle tağyir ve tahrif edilip, her türlü şirk, küfür ve nifakla uzlaşabilen bir ‘dua dini’ne dönüştürülmek istenmesinin tuzu-biberi ve kreması olmuştur. Bu krema, eşcinsel evliliklere nikah kıyan Avrupa ülkelerini İslamîleştiren bir operasyondur.

Bir ateistin yaşam tarzı birçok yerde İslam’ın kimi değerleriyle çakışabilir ama bu, ateisti İslamî yapmaz. Bir ateist, Müslüman diye adlandırılmayı kendisine hakaret sayar. Yeni Zelanda halkı ya da yöneticisinin beğendiğimiz bir davranışı pekâlâ olabilir ama bu, Yeni Zelanda’yı bir numaralı İslamî ülke yapmaz. Mekke halkının birçok örfü İslam’la örtüşüyordu ama vahiy Mekke’yi bir bütün olarak ele almıştı.

‘İslamîlik endeksi’ gibi en basit bir olayda bile savrulan insanlardan kendi öz değerlerine dair derde deva yorumlar beklenemez. Müslümanlar olarak basiretli olmak, aklımızı kullanmak ve her türlü nifak hareketine karşı son derece müteyakkız olmakla mükellefiz.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal