Hisbe Teşkilatı üzerine

Hisbe Teşkilatı üzerine

Hisbe müessesesi bir ‘gönüllüler teşkilatı’ ya da bugünkü manada dernek türü bir ‘sivil toplum’ faaliyeti olmayıp, yargı salahiyet ve velayeti içinde mütalaa olunmuştur.

HİSBE

Ha-se-be fiili saymak, hesap etmek, ölçmek, takdir etmek gibi anlamlara gelmektedir. Fiil ha-su-be olduğunda soylu-şerefli olmak, ha-si-be olduğunda zannetmek şeklinde anlam farklılaşmaktadır. Hisbe, bir işin ecrini sadece Allah’tan beklemek, o işi sırf Allah rızası için yapmak manasını da içermektedir. Fiilin ‘hâsebe’ vezni hesaplaşmak, muhasebe; ‘ıhtesebe’ vezni ise sanmak, addetmek anlamını ifade etmektedir. Ayrıca önüne gelen harfi cerre göre de farklı anlam zenginlikleri oluşmaktadır. Mesela ‘alâ’ harfi cerri ile kullanıldığında (ıhtesebe alâ), bir kimsenin çirkin işlerini beğenmeyip, niçin yaptın diye azarlamak anlamı oluşmaktadır.

Kur’an’da ‘ha-si-be’ fiili değişik türevleriyle yüzün üzerinde ayette kullanılmışsa da bunlar içerisinde ‘hisbe’ kelimesine rastlanmaz. ‘İhtisab’ mastarının muzari fiili ‘yahtesibu’ farklı türevleriyle birkaç ayette zikredilmiştir. ‘Hasibe’ ve türevleri ayetlerde genellikle sanmak, hesaba katmak anlamında, mastar olarak (hısâb) da ya hesap günü ya da Allah’ın çok hızlı hesap görücü olduğu anlamında zikredilmiştir.

İslamî gelenekte hisbe terimi ilk başlarda devlet muhasebesi ve muhasebe dairesini ifade ediyorken, sonraki zamanlarda zabıta, ahlak zabıtası, çarşı zabıtası için kullanılmıştır. İslami edebiyatta çok zaman hisbe yerine ihtisab kelimesinin tercih edildiği görülmektedir. İhtisab işiyle görevlendirilen kişiye de muhtesib denmiştir. Günümüz Arapçasında muhtesib deyince belediye zabıtası anlaşılmaktadır.

Hisbe konusunda Ebu Bekir Hallâd (Ö.923), Maverdî (ö.1058), Ebu Ya’lâ el-Ferra (1066), İmam Gazalî (1111), Abdurrahman b. Abdullah eş-Şeyzerî (ö.1193), İbni Teymiyye (ö.1328) ve Kalkaşandî (ö.1418) gibi alimler eserler telif etmişlerdir.

Müessese olarak hisbeyi Bizans medeniyetine kadar götürenler varsa da, hisbenin İslam’ın bizatihi kendisinden doğduğundan şüphe edilemez. Hisbe gibi bir kurumun oluşmasına İslam’dan daha elverişli bir köken aramak, zaman kaybıdır. İslam toplumunda hisbe kurumunun oluşmaması hayreti mucip olurdu. Bizans medeniyetinde var olan hisbe benzeri teşkilatlarla hisbeyi aynı kefeye koymak da yanıltıcı olur.

İslam toplumunda hisbe sokaktaki, çarşı-pazardaki hayatı denetleme, buralarda asayişi sağlama, ortaya çıkan sorunları giderme ihtiyacından doğmuş, toplumsal bir vazifedir. Daha açık ifade edilecek olursa hisbe İslam toplumunda bir emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker müessesesidir. Hisbenin özü budur. Bu alanda kitap telif etmiş ilk muhtesiplerden biri olan Abdurrahman eş-Şeyzerî hisbeyi, “marufu emir, münkerden nehiy ve insanlar arasını ıslah etmek” diye tarif etmiştir.

Hisbenin tarihçesi Rasulullah zamanına kadar gider. Onun (sav) bilhassa Medîne çarşısını ziyaretleri ve gördüğü yanlışlara müdahale etmesi meşhurdur. Ayrıca Rasulullah (sav)’in Ömer’i Medine çarşısına, Said b. Âs’ı da fetihten sonra Mekke’ye muhtesib olarak görevlendirdiğine dair bilgiler mevcuttur. Bazı rivayetlere göre ise Said b. Âs’ı Mekke’ye muhtesib olarak Ömer görevlendirmiştir.

Rasulullah’tan sonra, dört halife döneminde müminler, İslam ümmetinin mümeyyiz vasfı olan marufu emir, münkerden nehiy görevini sürdürmüşlerdir. Bilhassa Hz. Ömer döneminde hisbe kurumsallaşmıştır. Halife, çarşı pazarı denetliyordu. Deveye taşıyamayacağı yükü yükleyenlere bile müdahale ediyordu. Abdullah b. Utbe’yi Medine’ye muhtesip tayin etmişti.

Abbasiler döneminde hisbe teşkilatıyla alakalı epeyce malumat bulunmaktadır. Cafer Mansur Bağdat’ı inşa ettirince, oraya bir de muhtesib tayin etmişti. Rivayetlere bakılırsa, görevlendirdiği muhtesiplerden biri olan Yahya b. Zekeriya’yı, halka iyi davranmayıp aldattığı gerekçesiyle idam ettirmiştir. Abbasilerde muhtesiplik, vali ve kadılık görevinden hemen sonra geliyordu. 

Selçuklular döneminde hisbe teşkilatına dair fazla malumat bulunmamaktadır. Gazneniler döneminde hisbe teşkilatı kurulmuş, hatta Sultan Mahmud’la beraber içki içen vezir Ali Nevüştekin evine giderken (sarhoşluğu belirgin olduğu için) muhtesip tarafından dövülmüştür. Bu hadise, hisbenin, iktidarın da üzerinde bir nüfuza sahip olduğunu mu gösterir, yoksa iktidarın kontrolündeki ‘güdümlü’ bir gücü mü yansıtır, daha geniş çaplı araştırmaya ihtiyaç duyulduğu açıktır.

Fatımîler Mısır’da Kahire ve Fustat dışında, taşrada da hisbe teşkilatını kurmuşlardır. Hisbe Eyyubiler döneminde varlığını sürdürmüştür. Osmanlılar döneminde muhtesibe hıtatu’s-sûk, bazen sadece ‘es-sûk’, hisbetu’s-sûk’, velayetu’l-hisbe’ gibi isimler verilmiştir. Osmanlı’da, her nereye bir kadı tayin edilmişse, yanına bir de muhtesib verildiği bildirilmektedir. 1885 yılında ihtisab yerine şehremaneti müessesesi kurulmuş, muhtesib yerine artık şehremîni denmiştir. Daha sonraki yıllarda bu, belediye nizamnamesine dönüşmüştür. Modern dönemde muhasebe dairesi, zabıta ya da çarşı zabıtası gibi isimler kullanılmıştır. Hisbe müessesesi İslam ülkelerinde asırlarca yaşadıktan sonra 19. asrın sonlarından itibaren tarihe karışmıştır.

Hisbe müessesesi bir ‘gönüllüler teşkilatı’ ya da bugünkü manada dernek türü bir ‘sivil toplum’ faaliyeti olmayıp, yargı salahiyet ve velayeti içinde mütalaa olunmuştur. Esasen hisbe ile ‘sivil toplum’ anlayışını birbirinden ayıran en önemli özellik de budur. Hisbenin hukuki mevzuatı ve yaptırımları söz konusudur. Bununla birlikte yargı sisteminden de ayrıştığı hususiyetler vardır. Hâkim (kadı) ile muhtesibi birbirinden ayıran belli bazı özellikler şunlardır:

-Başta risalet çağı ve dört Halife dönemi olmak üzere, ilk devirlerde hisbe görevlisinin özel bir makamı-meclisi yoktu. Hisbeye ait makam ve meclislerin tahsis edilmesi, hükümdarlıklar döneminde olmuştur.

-Muhtesib hileli alışverişler, aldatma, borcunu zamanında ödememe, ölçü tartıda eksiklik gibi daha basit davalara bakmaktaydı.

-İspata muhtaç hak ve davalara bakmak muhtesibin değil, hâkimin yetkisindeydi. Muhtesibin görev alanı, itiraf ve ispat edilmiş haklardı. Davanın ispatını istemek kadıya mahsustu.

-Hâkimin çarşı pazarda gezerek gayrı meşru iş ve davaları kontrol etmek gibi bir görevi bulunmamaktaydı; bunlar muhtesibin işleriydi.

-Muhtesib görev anında zora başvurabilirdi çünkü doğrudan sultaya dayanmaktaydı. Kadı ise sadece yargılamak ve hüküm vermekle mükellefti. Verdiği cezayı infaz etme yetkisi bulunmuyordu.

-Müslüman ülkelerde mezalim mahkemeleri normal yargının bir üstüdür. Hisbe ise kadı (yargı)dan bir alt tabakadır. Mezalim hakiminin kendisine arz edilen her meselede hüküm verme yetkisi vardır. Muhtesibin ise böyle bir yetkisi yoktur.

Muhtesibin görev ve yetki alanı şu şekilde belirlenmiştir:

-Öncelikle münker fiiller muhtesibin görev alanına girmektedir. (Günah ya da haram denmeyip, münker denmesi de önemlidir, zira münker daha umumidir. Mesela delinin ya da çocuğun alkol içmesi günah olarak adlandırılmamıştır ama bunların münker olduğunda kuşku yoktur).

-Hisbe (ihtisab) olmuş-bitmiş ya da olması muhtemel münkerlerle alakadar olmaz. İhtisabın zamanı, münkerin işlendiği andır.

-Münkerin açıktan icra ediliyor olması gerekir. Gizli olarak işlenen münkeri tecessüs ile ortaya çıkarmak muhtesibin görevi değildir. Buna, Hz. Ömer’in yaşadığı bir olay örnek gösterilmektedir. Halife Ömer bir adamın evine, evin arka tarafından inerek müdahale etmek istemiş; adam Ömer’e şu şekilde itiraz etmiştir: Ömer, ben bir münker işledim ama sen üç münker işledin. Birincisi, sen tecessüste bulundun ki şeriatta bu men edilmiştir; ikincisi, Allah evlere kapılarından girin der, sen buna uymadın; üçüncüsü, şeriat izin isteyin der, sen izin de istemedin. Ömer hatasını kabul etmiştir. Buna göre, modern devletlerde önemli bir yer tutan gizli takip, dinleme, ‘böcek’ yerleştirme gibi istihbarî faaliyetlerin İslamî iktidarda daha sıkı şartlara tabi olacağı kesindir.

Dinde ihtilaf ve ictihad konusu olan fiiller de ihtisab alanına dahil edilmemiştir.

Bir kimsenin muhtesib olarak görevlendirilebilmesi için haiz olması gereken bazı şartlar tespit edilmiştir. Bu şartların ilki, muhtesibin Müslüman olmasıdır. Gayri Müslimler hisbe görevine ehil görülmemiştir. (Bu şart hisbeyi hem STK’dan hem de zabıta benzeri teşkilatlardan ayıran önemli bir özelliktir). Muhtesibin mükellef, erkek, devlet başkanı tarafından görevlendirilmiş, adaletli (fâsık muhtesib olamaz), dirayetli, ilim sahibi, ilmiyle amil, takvalı, iyi bir ahlaka sahip ve sadece Allah rızasını gözeten biri olması gerekli görülmüştür. Muhtesibin kılık-kıyafetinin düzgün olmasına varıncaya kadar hassas ölçüler belirlenmiştir. Günümüzde pek çok meslekte, en azından kadınlara yönelik hizmet vermesi için kadın görevli istihdam edilmesi, adeta bir zorunluluk halini almıştır. Bu zorunluluğun hisbeyi de kapsamına alacağı aşikardır. Kaldı ki, daha Rasulullah zamanında iken Semra bt. Nuheyk, Hz. Ömer döneminde de Şifa bt. Abdillah adındaki hanımın ihtisab işiyle görevlendirilmiş olması bu konuyu yeterince aydınlatmaktadır.

Hisbe görevine dair usulü Kur’an ve sünneti esas alarak, İslam alimleri belirlemişlerdir. Bu cümleden olarak öncelikle muhtesibin, kendi görev alanına giren işleri bilmesi, olaya vakıf olmasının gerekliliği şart koşulmuştur. Muhtesib hem nazari olarak hisbe meselesine vakıf olacak hem de görevi anında hisbeye konu olan hadiseyi -ya bizzat görmek suretiyle ya da suçlunun, suçunu itiraf etmesi gibi yollarla- bilecektir. İhtisabın ikinci kaidesi olarak muhtesib, münker bir fiili işleyene bunun münker olduğunu uygun bir lisanla bildirecektir. Muhtesib bu bildirimi yasak savmak kabilinden, buyurgan ve şımarık bir dille değil, kişiyi inzar edip, doğruyu kavratmak maksadıyla, yumuşak üslupla yapacaktır. Muhtesib, münker iş işleyene öğüt vermeli, onu Allah’tan korkmaya davet etmeli, bu amaçla ayetler okumalı, Rasulullah’ın ve başka hikmet sahibi insanların hayatlarından örnekler vermelidir. Şayet kavl-i leyyin ile yapılan bu yapıcı uyarılar sonuç vermezse, muhtesib, bizzat münkerin yapılmasını engellemek için elle müdahale gibi önleyici tedbirlere başvurma yetkisine sahiptir.

Hangi fiillerin hisbe alanına girdiğinin bilinmesi gerekir. Muhtesibin nazari olarak maruf, münker ve fahşânın ne olduğunu bilmesi yeterli değildir. O gün toplumda yaygın olan münkerleri tanımalıdır. ‘Maruf’ bilinen, tanınan, kabul edilen demektir. Şeriatın nazarında güzel olan her fiil, söz ve sıfat maruftur. Münker ise inkâr edilen (yadsınan), kabul edilmeyen, kötü görülendir. Şeriatın nazarında kötü olan her fiil, söz, niyet ve sıfat münkerdir. Şu hâlde maruf ve münkerin ölçüsü şeriattır. 

Ulema tarafından muhtesibin görev alanına dahil edilen işlerin çok ve çeşitliliği şaşırtıcı derecededir. Çarşı-pazar ve yolların mimari özelliklerinden gıda denetimine, eczacılıktan imam ve müezzinlerin uyarılmasına varıncaya kadar, akla gelebilecek her iş bir şekilde hisbenin alanına girdirilmiştir. Çarşının, insanların geçişlerine engel olan saçakları, çıkıntılar; çarşı ve yolların insanların kayıp düşmesine sebep olmaması, çamurun halkın elbiselerini kirletmemesi, saman gibi insanları kirletecek ya da odun gibi, elbiselerini yırtacak nesnelerin çarşı merkezine sokulmaması; fırınlarda, hamurun içine insan kılı düşmemesi ve hamura saygılı olunması için hamur yoğuranların uymaları gereken kurallar; değirmencilerin buğday ununa arpa, nohut ve fasulye unu gibi başka unları karıştırmamaları; hayvanlara fazla yük yükleyenlerin uyarılması, hileli alış-verişler, tarlasından pazara ürün getiren köylülerin uyanık şehirli tüccarlar tarafından kandırılmaması gibi, saymakla bitmeyecek kadar konu, hisbenin mevzuu olarak görülmüş ve bu alanlara dair çok incelikli ölçüler belirlenmiştir. Muhtesib, fırıncılık gibi bazı mesleklerin şehrin belli semtlerinde yoğunlaşmasını engelleyerek, başka semtlerde de açılmasını sağlamakla sorumludur.

Geçmişte ‘hisbe’ adıyla tek kalemde, ‘muhtesib’ adıyla tek kişide toplanan görevler günümüz modern şehirciliğinde, çok sayıda bakanlığın, onlara bağlı sayısızca müdürlüğün, en başta da zaptiye kuvvetlerinin (polis-zabıta-jandarma-özel güvenlik v.b.), belediye teşkilatının, sanayi odaları ve meslek kuruluşlarının uhdesindedir. Modern devlet teşkilatının bütün şaşasına ve teşkilatlanmadaki kapsamlılığına karşın, açığı doldurulmak şöyle dursun, bilakis yeri bilinçli olarak açık bırakılan, ona olan ihtiyacın da her geçen gün arttığı bir kurumun eksikliği gün gibi aşikardır. Bu, hisbe teşkilatıdır.

Geleneksel toplumlar yüz elli-iki yüz sene öncesinde modernizmle tanışırken, hisbe teşkilatı ve hisbe anlayışı, “yeni eve taşınmaması gerekenler” muamelesine tabi tutulmuş, en yalın ifadeyle hisbe mefhumu İslamî geçmişi olan toplumların gündeminden tamamen çıkartılmıştır. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker, 20. yüzyılın bitimine kadar belki vaaz ve hutbelerde, bir özlem olarak terennüm edilmekteydi. 21. yüzyıl başından itibaren ise bu terennüm de sona ermiştir. Modern hayatın adeta münker üretim üssüne dönüştüğü bir toplumda, münkerden nehyetmekten bahsetmenin abesliği ortadadır.

Tüketici haklarından çarşı-pazarın inşasına, mesleklerin denetlenmesinden, insanların uyarılmasına kadar, yapılan işlerin adı hisbe değildir. Belediyelerin, zabıta teşkilatının, meslek odalarının, polisin v.b. kanunla belirlenen yetkileri kapsamında görevlerini yapıyor olmaları hisbe olarak adlandırılamaz. Hisbe kelimesi aynı zamanda ‘hasbîlik’ yani kendisini sadece Allah’a adamak anlamına gelmektedir ve İslamî bir terimdir. Seküler kültür ise Allah’a adanmak gibi bir mefhumu tanımaz, aksine inkâr eder. Hisbe, İslam’ın dünya görüşünün doğurduğu, Müslüman düşüncesinin gerektirdiği bir kavramdır. Hisbenin kaynağı Kur’an ve sünnettir.

İslam, Allah’ın insan hayatına yönelik en esaslı ve kuşatıcı, mucizevî bir hayat projesi olarak, sadece inançları vaz edip, sonra da insandan, insiyakî olarak iyi olmasını bekleyen bir din değildir. İslam, insanın hem fert hem de cemiyet olarak sulh ve selamette olması için vazgeçilmez toplumsal yasalar getirmiştir. Bu yasalara uyulduğu sürece cemiyetin dalalete düşmesi ve hüsrana uğraması düşünülemez. Bu cümleden olarak İslam, toplumda birr, hasen, hayır, sâlih, sahîh, maruf, âdil ve hakkın hâkim olmasını ister. Bu mefhumların hâkim olduğu toplum temiz bir toplumdur. Dünya saadeti de budur. Fakat böyle bir toplum durduk yerde / kendiliğinden oluşmaz. İslam toplumu, İslam ümmetinin can ve mal bedelleri ödeyerek, var gücüyle çalışması neticesinde oluşur ancak. Kur’an İslam ümmetine, marufu emretme, münkerden nehyetme görevini yükler. Yani İslam, kendisini Din olarak seçenden hayata en seviyeli biçimde müdahil olmasını ister. Kur’an’ın bu hususu emreden ayetleri canlılığından hiçbir şey yitirmez:

“Sizden hayra çağıran, marufu emredip, münkerden nehyeden bir topluluk (ümmet) bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (3/Âl-i İmran, 103).

“Siz insanların hayrı için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah’a iman edersiniz. Ehli kitap da iman etseydi, elbette bu kendileri için çok hayırlı olurdu. Her ne kadar içlerinde müminler varsa da, ekserisi fasıktır.” (3/Âl-i İmran, 110).

Kur’an’a göre mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidirler; namaz, zekât, Allah ve Rasulüne itaatten sonraki en büyük görevleri, marufu emredip, münkerden nehyetmektir. (9/Tevbe, 71). Münafık erkekler ve münafık kadınlarla müminlerin yolları ve yönleri birbirinin tam tersidir: Münafıklar münkeri emreder, maruftan nehyederler. (9/Tevbe, 67). Bir toplumda insanlar münker işleyenleri uyarmıyorsa, o toplumun lanetlenmesi haktır. Tıpkı İsrail oğullarının kafirlerinin Davud ve Meryem oğlu İsa lisanıyla lanetlenmeleri gibi. (5/Maide, 78-79).

İslam toplumunda hisbe/ihtisab adında bir müessesenin hayat bulmuş olmasının belki de en belirleyici dayanağı, Hac suresinin 41. ayetidir; orada şöyle buyrulmaktadır:

“O müminler ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, salatı ikame ederler, zekâtı verirler, marufu emredip, münkerden nehyederler. İşlerin akıbeti Allah’a varır.” (22/Hac, 41).

Bu ayet emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker görevini iktidarla doğru orantılı olarak temellendirmektedir. Bu büyük görev kâmil manada ancak iktidar gücüyle ifa edilebilir. İslam’ın emretme makamında olmadığı toplumlarda da Müslümanlar kuşkusuz marufu emir, münkerden nehiy göreviyle yükümlüdürler. (Tıpkı Mekke döneminde de müminlerin namazla mükellef tutulmaları gibi). Erkek veya kadın her mümin, bulunduğu her ortamda, bir iktidar gücüne yaslanıp yaslanmadığına bakmaksızın, Allah’ın iyi, güzel, hayır dediği işleri yaymak, şer, kötü, çirkin dediği işleri de engelleyip vazgeçirmek için çaba sarf etmekle yükümlüdür. Müslüman, marufun hem vasisi hem yayıcısı olmalı, münkerin önünde de set olmalıdır. Böyle bir çabanın semeresi mutlaka alınacaktır. Fakat bu bireysel çabalar mevzi’î, cılız ve sınırlı kalmaya mahkumdur. Bireysel olarak yapılan hayrı çoğaltma, şerri engelleme çabalarının iktidarların ceberut suratıyla çakışacağı kesindir. Çünkü maruf emredip, münkerden nehyeden kişi, münkerin hamîsi olarak karşısında devlet gücünü bulacaktır.

Hac suresinin 41. ayetinden anlaşılmaktadır ki, İslam nazarında marufu emir-münkerden nehiy işi bir ibadet ve salih ameldir, bu anlamıyla namazla zekâttan asla ayrı düşünülemez. Var sayalım ki bu görev, iktidar olmanın da bir ‘zekâtı’dır.

Ebu Davud’un Cerîr b. Abdullah’tan yaptığı bir rivayette Rasulullah’ın şöyle dediği bildirilmektedir: “Herhangi bir adam bir topluluk içinde bulunur da, orada herhangi bir günah işler, o topluluk da gücü yettiği halde o masiyeti engellemezse, kendilerine ölüm gelmeden önce Allah o topluluğa bir azap gönderir.” (Ebu Davud/Melahim).

Müslim’in Kitabu’l-İman’da Ebu Said el-Hudrî’den rivayet ettiği bir hadiste şöyle denmektedir: “Sizden biriniz bir münker gördüğünde onu eliyle değiştirsin. Eğer eliyle düzeltmeye güç yetiremezse, diliyle müdahale etsin. Diliyle müdahale etmeye de gücü yetmezse, kalbi ile (buğuz etsin). Ama (bilsin ki) bu, imanın en zayıf olanıdır.”

Hiçbir mümin kendini marufu emir, münkerden nehiy görevinden muaf ve müstağni hissedemez. Çünkü bu görevi bir tek kişinin bile savsaklaması, bütün bir toplumu yıkıma götürecek bir sürecin başlaması demektir. Marufu emredip, münkerden nehyetmek İslam ümmetinde kişilerin keyfine terk edilmiş bir iş olmayıp, ümmetin selameti için yapılması gereken zorunlu bir görevdir. Toplumu hayra çağırmak, marufu emredip, münkerden vazgeçirmek hayırların en büyüğüdür. Bunu yapmamak ise, sadece zulüm işleyenlere dokunmakla kalmayacak, bütün toplumu etkisi altına alacak, tam bir fitnedir. (8/Enfal, 25). 

Allah’ın ‘maruf’ ismini verdiği güzellikler yeryüzünde kendiliğinden yayılmazlar, münker dediği kirli işler de kendiliğinden ya da sadece şikayetçi olmakla ortadan kalkmazlar. Maruf, müminlerin eliyle, iradi eylemlerle, bir plan ve strateji dahilinde ikame edilir. Münkerin izalesi de aynı plan ve strateji vasıtasıyla, mümin iradesiyle olur. Bu sebepledir ki Hac suresinin 41. ayeti ve benzeri Kur’an buyrukları İslam’da hisbe kavram ve kurumunu doğurmuştur. İslam’ın tebliğine ikinci bir ad vermek gerekirse bu, marufu emretme, münkerden nehyetme görevidir.

Hisbe müessesesinin ilk nüvesi Allah Rasulü’nün zamanına kadar gider. Zira o, marufu emredip, münkerden nehyedenlerin ilkiydi. Rasulullah en ideal bir ‘muhtesib’di. O, herhangi bir yanlış harekete şahit olduğunda hemen oracıkta, en münasip bir tavırla müdahale ediyor, kötülüklerin toplum nezdinde meşrulaşmasına göz yummuyordu. Onun yirmi üç yıllık risaletinde, anlatılması ciltlerle kitabı dolduracak ‘ihtisab’ faaliyetlerini özetlemeye yeteceğini düşündüğümüz bir örnek olayı burada zikretmek yerinde olacaktır. Bir gün Rasulullah çarşıda yürürken, bir kenarda sessiz sedasız ağlayan bir cariye ilişir gözüne. Yanına varır ve niçin ağladığını sorar. Cariyenin hikayesi aslında çok basittir ama bir cariye için ciddi bir meseledir. Der ki, ya Rasulallah! Efendimin evinden beni un almam için çarşıya gönderdiler fakat verdikleri parayı düşürmüşüm. Onun için ağlıyorum. Rasulullah cariyeye, düşürdüğü miktarda para verir; artık cariyenin tez vakitte un alacağı dükkâna gitmesi gerekirken, o hala ağlamaya devam etmektedir. Tekrar sorar: Paranı da verdim, hala niçin ağlıyorsun? Cariyenin asıl yürek sızlatan gerekçesi buradadır: Ya Rasulallah! Şimdi eve vardığımda beni dövmelerinden korkuyorum! Artık Rasulullaha, evine kadar cariyeye eşlik etmek vacip olmuştur… Cariyenin yanına düşer, unu alıp birlikte efendinin evine giderler. Cariyenin efendisi Rasulullah’ın, evlerine böyle vakitsiz ziyaretinin şaşkınlığı içindedir. Neticede olayın iç yüzünü öğrenir. Artık alicenaplık sırası cariyenin sahibindedir. Der ki, ey Allah’ın Rasulü, madem ki siz bu mesele için buraya kadar teşrif ettiniz, ben de bu cariyeyi azat ediyorum, artık hürdür!

Şu da, Müslüman geleneğinde hisbe anlayışını yansıtan bir örnektir: Dımaşk sultanı Tuğ-Tekin’e, ilim ehlinden bir zatı muhtesip tayin etmesini salık verirler. Çağırın gelsin bakalım der. O zat gelir. Tuğ-Tekin, marufu emretmek, münkerden nehyetmek üzere seni muhtesib tayin ettim der. Muhtesib adayı şöyle der: Eğer işim bu ise, öncelikle o oturduğun minderden kalk, yaslandığın şeyin örtüsünü kaldır. Çünkü o örtüler ipektir. Parmağındaki yüzüğü çıkart çünkü o altındır, yani haramdır! Sultan muhtesibin isteklerini yerine getirir. (Şeyzerî).

Hisbe sadece Allah rızası için yapılır. Müslümanlar Allah rızası için marufu emreder, Allah rızası için münkerden nehyederler. Müslüman diye, marufu emredip, münkerden nehyetmeyi kendisine ilke edinen kişiye denir. Fahşanın her çeşidine, gücünün yettiği vasıtalarla müdahil olmak, Allah’a iman etmenin gerektirdiği bir görevdir.

Hisbe, hakkı yüceltmek, batılı izale etme girişimidir. İslam’ın değerlerinin en yüce olması için yapılan bir Müslüman cehdidir. Sadece sokakları süpürmekle, hileli alış-verişlere engel olmakla hisbe olmaz. Hisbe, çöpünü temizlediğimiz sokağa Allah’ın buyruklarının da egemen olması için çalışmaktır. Hayatı bütünüyle Allah’a has kılma azminin bir uzantısıdır.

İmam Gazali, “Bugün evinde oturan, ihtisab işi ile meşgul olmayan herkes münker işliyor demektir. Çünkü bilgisizliğin ve münker davranışların yaygın olduğu şu zamanda halkı irşaddan geri durulamaz. Her mahallede bir din bilgini mescidde halka dini öğretmelidir” demektedir. Gazali kendi döneminden yakınmakta, “Bu önemli vazifenin ilmi ve tatbiki silinmek üzeredir. Gönüllere, mahluka müdahane [yaranma] hâkim olmuş… Menfaat duygusu alimlerin ağzına kilit vurmuştur” demektedir. 1111 yılında vefat etmiş bulunan Gazali’nin sözlerine 2019 yılından bakınca, hayatta pek bir şeyin değişmediği anlaşılmaktadır.

Aslında değişen çok önemli bir şey var, bunu izah etmemiz gerekmektedir. Gazali’nin yakınmasına rağmen, onun döneminde, hatta ondan biraz daha sonraki yıllara denk gelen dönemde, mesela Selahaddin Eyyubi’nin kurduğu Eyyubiler devletinde (Mısır’da), muhtesibe, görev alanı ve yetkileri bildirilirken, “Hayvanlara, güçleri üzerinde yükler yükleyenleri ikaz et” denmesinin yanında bir de şu görev bildiriliyordu: “Bir erkeğin mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasını men et.” Bugün sokaklarımız adeta Allah’a savaş açılmışçasına fahşâ ve münkerle lebalep doludur. 

Eyyubîler Mısır’ında muhtesibin şöyle bir görevi de vardı: “Yahudi, Hıristiyan ve muhalifleri (kendilerinin ehli kitap olduklarını belli eden, omuza dikilen, elbisenin renginden farklı bir bez parçası) takmaya ve zünnar giymeye icbar et. Bunda mümin-kafir arasını ayırma vardır.” Bir devletin, muhtesibine verdiği emirnamedeki bu cümlelerin bugün sıradan bir bilimsel araştırma metninde yer alması bile yürek istemektedir. Bu cümlenin, bugün yeniden işlerlik kazandırılması söz konusu olduğunda, dünya insanı nazarında ‘faşizm’, ırkçılık, insans hakları ihlali gibi silah-sözcüklerle nasıl da saldırıya uğrayacağı malumdur. Bu olayın, haçlıları Filistin’den kovan Selahaddin’in kurduğu devletin, ehli kitabı böyle bir muameleye tabi tutacak cesareti kendisinde bulması bakımından önemi büyüktür.

Hisbe teşkilatı İslam toplumunda doğmuştur. İslam’ın bütün değer ve kurumları gibi hisbe de ancak, Müslüman bir toplumda yeniden ihya ve inşa edilebilir. Demokratik bir toplumda hisbeden bahsetmek, olsa olsa bir heykele Fatiha’nın faziletlerinden bahsetmek gibidir. Bununla beraber, bir ülkede müessese olarak hisbe mevcut değilse, orada mümin fertlerden, vüs’atleri ölçüsünce marufu emir, münkerden nehiy görevi düşecek değildir. Bir mümin tek başına uzaya da gitse, orada kendisini emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münkerden sorumlu bilmelidir. Bu, Rabbimiz Allah tarafından kıyamete kadar bütün salih kullara tevdi edilmiş, mukaddes bir görevdir.

İslam’ın, Tanrı ile kendi arasına havale edilmek üzere, bireylerin vicdanlarına hapsedildiği günümüz siyasal koşullarında kurum olarak hisbeden/ihtisabdan bahsedilemez. Demokratik kültür Müslümanın bütün münkeri izale, marufu ikame edici bilincini dumura uğratmakta, duruşunu sarsmaktadır. Her şeyiyle batıya öykünen, Yahudi-Hıristiyan medeniyetinin tartışılmaz üstünlüğü esasına göre tanzim edilmiş muhafazakâr toplumlarda İslam icabında alenen, ekseriyetle de sinsi yollarla ‘münker’ yerine konmaktadır. Buna karşın bilimsellik, çağdaşlık, ilerlemecilik, özgürlük, insan hakları ve piyasa ekonomisi gibi terimlere giydirilen kutsallık gömleği vasıtasıyla, İslam’ın haram, fücur ve fitne dediği her şey de maruf yerine konmaktadır. Sokakta, iş yerlerinde, okullarda, çarşı-pazarda ve televizyon, iletişim-eğlence araçları sayesinde evlerin içinde bile bütün fahşa ve münker ‘kemal-i edepsizlik’le seyirci kalınmakta, imanını tam olarak yitirmemiş olanların bu yaşam biçimini içlerine sindirmeleri istenmektedir. Sindirmeyeni beklemektedir tekdir, tekdirden de anlamıyorsa, hakkı kötektir…

Fahşa ve münker, kadın (ve erkek) bedeninin teşhiri, ahlaksız davranışların sokaklarda aleni işlenmesinden ibaret değildir. Fahşa ve münkerin en büyüğü, Allah’ın Dini İslam’ı bir toplumun hayatına, bir ülkenin siyasetine yön veremez sayarak, ıskartaya çıkarma girişimidir. İslam bugün ıskartaya çıkartılmış durumdadır. İslam’ın ıskartaya çıkartılmasında Samirî’nin eş misyonlusu ‘din adamı’ zümresi ve ‘dinî müesseseler’ büyük hizmetler yapmaktadırlar. ‘Hizmet’ hareketi tek boyutlu ve bitmiş değil, çok boyutlu ve devam etmektedir. Okullarda, camilerde ve kitle iletişim/eğlence araçlarıyla yapılan beyin yıkayıcı yayınlarla bütün bir toplumun, İslam’ın başına örülen çorabın farkına varmamaları planlanmakta, farkına varanlara ise hadleri bildirilmektedir.

Hani Allah’ın maruf dediği maruf, münker ve fahşa dediği münker ve fahşa idi ya; artık laik-demokratik ulus devletin maruf dediği maruf, onun fahşa ve münker dediği fahşa ve münker sayılmaktadır. Peki, İslam’a ait maruf, münker, fahşa ve benzeri yüzlerce kavram ne zaman, kim tarafından ve nasıl aslına uygun şekilde topluma duyurulacaktır? Marufu kim emredecek, münkerden kim nehyedecektir? 

Dahası, kimin maruf ve münker tanımı esas alınacaktır?

İslam’ın kelime ve kavramlarını karartmadan, Kur’an ve sünnete uygun şekilde sadece Müslümanlar, İslamî bir metotla, sadece İslam kaynaklarına dayanarak yeniden yayabilirler. Rasulullah’ın saçlarını ağartan bu ağır görev, taliplisini beklemektedir. Maruf, kendisini yayacak müminleri, münker de kendisini nehyedecek Allah erlerini beklemektedir. Bu, tıpkı Rasullerin yaptığı gibi, toplumu yeniden ve bir daha İslam’a davet etmenin ta kendisidir. O zaman hisbe işi yeniden ihya olmuş olacaktır.

Bibliografya
Hayreddin Karaman, İslamın Işığında Günün Meseleleri, 2. Bsk. İst-1980.
Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ank-1975.
İbni Teymiyye, Hisbe Trc. Cemal Güzel, İst-1999.
Abdurrahman b. Nasr eş-Şeyzerî, İslam Devletinde Hisbe Teşkilatı,Yayına haz. Abdullah Tunca, İst-1993.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal