Öldüğümüzle kaldık!

Öldüğümüzle kaldık!

Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de, Yemen’de olduğu gibi Yeni Zelanda’da öldüğümüzle kaldık. Dirilerimizi istismar ettikleri gibi ölülerimizi de istismar ettiler.

Öldüğümüzle Kaldık

Erdal Bayraktar

Yeni Zelanda katliamı ve beraberinde yaşananlar bize, Firavun rejiminin kontrolündeki sihirbazların/medyanın, uluslararası kamuoyunu etkileme gücünü ve Türkiye örneğinde yaşandığı gibi içimizde ne kadar Garpzede/Batıperest olduğunu göstermiş oldu.

Yeni Zelanda katliamında, camilerde Cuma ibadetine hazırlanan 50 Müslüman hunharca katledilirken 40’dan fazlası da yaralandı. Katliamdan sonra öyle bir medya propagandası yapıldı ki; ölen ve yaralananlar gündemden düşürülerek, Yeni Zelanda ve Başbakanı Jacinda Ardern gündemin başköşesine oturdu. Medya manipülasyonu üzerinden bütün dünya, maktulleri değil, Yeni Zelanda’yı ve onun Başbakanı’nı konuştu. Bu gündem ve konuşulanlar üzerinden kişi, ideoloji, medeniyet PR’ı yapıldı.

Günümüzdeki medyayı, Hz. Musa dönemindeki Firavun rejimine hizmet eden sihirbazlarla mukayese edelebiliriz. İkisi de varlıklarını borçlu oldukları güç odağına hizmet ediyor. Kur’an’da Firavun–Sihirbaz diyalogu şu minvalde anlatılıyor: O sihirbazlar Firavun’a geldiler: “Galip gelirsek bize muhakkak mükâfat var değil mi?” dediler.”Evet” dedi (Firavun), “Üstelik o zaman benim yakınlarımdan olacaksınız.”

Sihirbazlar, Musa’ya: “Ey Musa! Önce sen mi hünerini ortaya koyacaksın, yoksa biz mi?” dediler.

Musa, “Siz atın” dedi. Atacaklarını atınca herkesin gözünü büyülediler ve onları dehşete düşürdüler. Doğrusu büyük bir sihir gösterdiler. (A’raf Suresi, 113-116)

Ayet-i Kerimelerde beyan edildiği gibi, o günün münkir sihirbazları, kendi menfaatleri için birikimlerini, yeteneklerini Firavun düzeninin hizmetine sunan bir güruhtur. Firavun düzeninden beslendikleri için, muhalefete karşı patronlarının yanında hizalanıyorlar. Muhalefeti halkın nazarında itibarsızlaştırmak amacıyla bütün maharetlerini göstermeye çalışıyorlar. Her başarıdan sonra da yeni imkân ve pozisyon talebinde bulunuyorlar.

Modern medya tarihini takip ettiğimizde, kurgulanan medya düzeninin, insanların bilme, haber alma talebini güç odakları lehine istismar etmek için tezgâhlandığına şahit oluyoruz. Teknoloji Devrimi ve Küreselleşme ile birlikte medya ve onun taşıdığı ideoloji, dünya çapında etkinlik kazandı. DEAŞ örneği üzerinden İslam, müslüman toplumlar ve onların tabi olduğu medeniyet, alt/barbar tanımlamasıyla itibarsızlaştırılarak her türlü gayr-i ahlaki muameleye müsait hale getirilirken, Yeni Zelanda ve onun Başbakanı Ardern üzerinden, Batı Medeniyetinin üst bir medeniyet olduğu zihinlere boca edildi.

Genelde Doğu toplumlarında, özelde İslam toplumlarında Batı Medeniyeti’nin üstünlüğü iddiası, toplumlara, Batı hayranı aydınlar, akademisyenler, bürokratlar ve medya elemanları üzerinden yaygınlaştırılıyor. Bu tipler, 19. yüzyıl itibariyle peydahlanmış bir güruhtur.

İranlı düşünür Celal Ali Ahmed bu tipi şöyle tasvir eder: “Batı mağdurluğunun veba mağdurluğu gibi olduğunu düşünüyorum. Eğer kulağa hoş gelmiyorsa sıcak mağdurluğu veya soğuk mağdurluğu gibi diyelim. Ama hayır. En azından buğday biti mağdurluğu düzeyinde. Buğdaya nasıl saldırdıklarını gördünüz mü? İçerden. Sağlam kabuk yerinde kalır, ama sadece kabuktur. Aynı kelebekten ağaçta kalmış koza gibi. Her neyse, söz konusu olan bir hastalıktır. Dışarıdan gelmiş bir hastalık…”

Celal Ali Ahmed’ in tavsif ettiği bu aydın tipi; kendinden, toplumundan, bu toplumun üyesi olmaktan utanır, aşağılık kompleksi duyar. Kendisi zihinsel olarak işgal edildiğinden dolayı, yaşadığı toplumu da bu yeni zihniyetine uygun olarak dönüştürme görevini gönüllü olarak üstlenmektedir. Üstün kabul ettiği medeniyete uygun bir insan, toplum, devlet tasarlamaktadır ve bunu da efendilerinden öğrendiği gibi jakoben usullerle yapmaktadır. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat’la birlikte, Modern zihniyetten etkilenmiş -Üç tarz-ı siyaset makalesinde anlatılan- Osmanlıcılık- İslamcılık- Türkçülük akımlarının tümü, dereceleri farklı olmakla birlikte bu hastalıkla maluldür. 1960’dan sonra bu hastalıkla mücadele edip kurtulmaya çalışan İslamcı kesimlerin, Özal’la birlikte, bünyelerinde gizlenmiş garpzede hastalığı, yeniden nüksetti. Hastalık, bu günlerde, Muhafazakâr Demokratlık ismiyle farklı bir görünüme ulaştı. Liberal fikirlerden etkilenen dindar-muhafazakâr kesimlerin aydınları, Ardern üzerinden kafalarındaki insan, zihniyet, yönetim anlayışını yeniden güncellediler, tabi oldukları, onlarla yaşamak zorunda kaldıkları toplumdan utanç duyarak..

Katilin zihniyeti, motivasyonu, onu organize eden örgüt konuşulmadı. Bir “manyak terörist” denilerek üstü kapatılmaya hatta babasının kucağında fotoğrafları tedavüle sokularak “küçükken ne cici çocukmuş” güzellemesiyle vahşetin ve vahşinin üstü örtülmeye çalışıldı. Zihniyet, motivasyon, örgüt amaçları tartışılmazsa; İlahi vahyin, ademoğluna/insana, müşriklere, Ehl-i Kitab’a, münafıklara, müminlere yapmış olduğu inzar ve tebşirin ne anlamı kalır.
Dünya meselelerine, dünyada olup bitenlere, vahyin rehberliğinde bakmadığımızda, kolayca güdümlenebiliyor, katillerin ve elebaşların değirmenine su taşıyoruz. Adem Kıssası, Adem’in Şeytan’ ın igvasına açık hali, müşriklerin ve Ehl-i Kitab’ın zihniyeti ve bunların güç odakları tarafından nasıl kullanıldığı dikkate alınsaydı, olay ve olgulara karşı daha sağlıklı değerlendirmeler yapacak, buna uygun tavırlar alabilecektik.

Tedavüldeki medya düzeniyle, felsefesiyle ve garpzede aydın kimliğiyle yüzleşmek zorundayız.

Sahibinin sesi medya düzeni insanlık düşmanı bir düzendir. Aslında bir kurum olarak medyanın varlığını tartışmamız gerekiyor. Zihniyeti, ilişkileri, işleyişi, ahlak dışı olan bir yapıdan -bizim elimize geçse bile- hayır murat edilebilir mi? Ulvi niyetlerle çıkılan medya yolculuklarının geldiği noktaya şahit olmuyor muyuz? El-Alim, El-Habir esması üzerinden yeni bir bilgi ve haber anlayışı geliştirmek zorundayız.

Garpzede aydın, entelektüel, akademisyen, bürokrat kimlikleri, seküler-Batı zihniyeti ve amaçları üzerinden tanımlanmış ve kullanıma sokulmuştur. Bu durum net olarak tesbit edilmeden bu kimlikleri ve davranışlarını anlayamayız. Modern zihniyetin ve Burjuva rejiminin aygıtları olan bu kimlikler/kişilikler, neşet ettikleri zihniyete ve rejime hizmet edeceklerdir, doğal olarak. Bu durumda, bu kesimlerden, bu şahıslardan, İslam ve Müslümanlar hayrına nasıl bir sonuç bekleyebiliriz? Kendi zihniyetimize uygun kavram ve kurumlarla yola revan olmak zorundayız. Ödünç kavram ve kurumlarla sahici bir gelecek inşa edilemez. İlim, Alim, Arif, Rasihun, Emir Sahipleri, İtaat, Velayet kavramlarını güncellemek zorundayız. Bu kavram ve kurumlarımızı tarihin karanlık dehlizinde unutulmaya terk edemeyiz.

Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de, Yemen’de olduğu gibi Yeni Zelanda’da öldüğümüzle kaldık. Dirilerimizi istismar ettikleri gibi ölülerimizi de istismar ettiler. Neden istismar ediliyoruz, neden öldüğümüzle kalıyoruz? Sorularını sormak zorundayız. Ölülerimizin hesabını kim soracak? Bizi öldürenler, bir hesaba göre bizi öldürürken, bizim mazlumiyetimizin hesabını soracak bir merciimizde bulunmuyor. Olsaydı; böyle kolayına istismar edilmeyecek, öldüğümüzle kalmayacaktık.

Hükmü şahsiyeti olmayanların hakları da yoktur. Hakları olmayan varlıklar nesnedir. Nesneler özne olanların kararlarına tabidirler. Bir toplum sürü olmaktan aidiyet, gelecek sahibi olmak için de -İbn-i Haldun’un tarifiyle- asabiye sahibi olması gerekiyor. Aidiyeti olmayanın haysiyeti, asabiyesi olmayanın geleceği yoktur.

Aidiyet ve asabiye sahibi olmadığımız ve bunun gereğini yapmadığımız müddetçe, öldüğümüzle kalmaya devam edeceğiz demektir.

Venhar Haber

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal