Selefiyye, Hurafelere Karşı Sahih İslam Söyleminde Ne Kadar Tutarlı?

Selefiyye, Hurafelere Karşı Sahih İslam Söyleminde  Ne Kadar Tutarlı?

Selefiliğin dini anlama usulü, bize göre onun “İslam’ı bid’at ve hurafelerden uzak olarak, Rasulullah’a (a.s.) bildirildiği saflığıyla anlayıp yaşamak” hedefiyle çakışmayan sonuçlar doğurmakta…

Selefiyye, Hurafelere Karşı Sahih İslam Söyleminde Ne Kadar Tutarlı?

Şükrü Hüseyinoğlu

“Selefiliğin Kur’ani Açıdan Değerlendirilmesi” başlıklı bir önceki makalemizde ilk dönemlerden bugüne kadar Müslümanlar arasında varlığını göstermiş bir eğilim olarak Selefiyye anlayışının gelişim sürecine ve temel varsayımlarına değinmeye çalışmıştık. Selefiyye’nin, Sünni paradigma içinde kabul edilmekle birlikte klasik Sünni anlayıştan ayrıştığı hususlara temas etmiş, “Taklitçiliği, İslam anlayışlarına sonradan arız olmuş bid’at ve hurafeleri reddederek, dini doğrudan Rasulullah (a.s.)’dan, Sahabeden ve onlardan sonraki iki nesilden almak (Selefe ittiba etmek ve İslam’ı Selefin anladığı gibi anlayıp yaşamak)” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşım biçimini kısaca değerlendirmeye gayret etmiştik.

Bu makalemizde ise, Selefiliğin bid’at ve hurafe karşıtlığının, dini anlama usulü ve bu usulün doğurduğu yaklaşımlar açısından ne kadar tutarlı olabildiğini değerlendirmeye çalışacağız inşallah. Bizim konuyla ilgili kaleme aldığımız bu her iki makale de, Selefiliğe karşı bir pozisyon üretme veya onu yargılama gibi gayelerle değil, tamamen anlama ve Kur’ani/Nebevi ölçüler çerçevesinde mükün olduğunca adil bir şekilde değerlendirme amaçlıdır. Neticede evet Selefilik anlayışıyla ilgili bir hükme varmakta ve eleştirel bir pozisyon almaktayız, fakat burada da dışlayıcı ve karşıtlık üretici bir yaklaşım yerine müzakere usul, üslup ve hedefini gözetmeye çalıştığımızı söylemek isterim.

Selefiyye’nin, Allah’ın dinini bid’at ve hurafelerden uzak olarak, Rasulullah (a.s.)’ın anlayıp yaşadığı gibi anlayıp yaşamak öngörü ve hassasiyeti ve yanı sıra bid’at ve hurafelerin ortaya çıkıp yaygınlaşması ve kalıcılaşmasında etkili bir yönelim olan taklitçiliği kabul etmeyip nasslara ittibanın önemine vurgu yapması şüphesiz ki çok önemli hususlardır. Bu iki yaklaşımı, Selefiyye’yi mezhep taklitçiliğine dayalı bir işleyiş üzerine yürüyen kurumsal Sünnilikten ayırmakta ve ona kurumsal Sünnilikte bulunmayan bir dinamizm kazandırmaktadır.

Ne var ki önceki makalede ifade etmeye çalıştığımız üzere Selefiliğin nass algısı, başka bir deyişle dini anlama usulü, bize göre onun “İslam’ı bid’at ve hurafelerden uzak olarak, Rasulullah’a (a.s.) bildirildiği saflığıyla anlayıp yaşamak” hedefiyle çakışmayan sonuçlar doğurmakta, özellikle de hadislerin tedvin dönemi öncesinde Rasulullah (a.s.) ve sahabeye atfen üretilen veya yine onlara atfen muharref kültürlerden taşınan bid’at ve hurafelerin benimsenmesine yol açmaktadır.

Bu açıdan şunu ifade etmemiz mümkündür: Evet, Selefiyye bid’at ve hurafeler konusunda son derece duyarlıdır ve her türlü bid’at ve hurafeye karşıdır. Fakat pratikte bu karşıtlığı, tedvin dönemi sonrası üretilen ve dolayısıyla sahih kabul edilen hadis kaynaklarında yer almayan bid’at ve hurafeler için geçerlidir!

Mesela, Selefilik tedvin sonrası dönemde yaygınlaşan tercüme faaliyetlerinin etkisiyle Müslüman toplumunda kendini gösteren felsefi tasavvuf ve onun vahdet-i vücud, rical’ul gayb, “evliya”nın himmeti gibi anlayışlarıyla, körü körüne bağlılığı ifade eden şeyh-mürid ilişkisine temelden karşıdır. Fakat aynı Selefilik, Kur’an’da yer almadığı gibi, Rabbimizin Kur’an’da bildirdiği; Nübüvvetin hatemi(1), Es Saat’in (Kıyamet) alametlerinin gelmiş olduğu ve artık onun ansızın gelip çatmasının beklenmesi(2), İsa (a.s.)’ın da tüm ölümlüler gibi vefat ettiği(3) gibi açık itikadi ilkelerle de çelişen ve muharref Yahudilik ve Hıristiyanlık kaynaklı oldukları bilinen Mehdi, Nuzulü İsa (a.s.) gibi inançları hadis kaynaklarında yer aldıkları için sıkı sıkıya benimsemekte ve savunmaktadır.

Aynı şekilde, Maliki Yevm’id Dîn olan Rabbimizin Kur’an’da Hesap Günü’ne dair bildirdiği tüm ölçüleri yerle yeksan eden mevcut şefaat anlayış ve inancını, bu anlayış ve inanç tedvin döneminde hadis kaynakları tarafından makbul kabul edilmiş birtakım hadis rivayetlerine dayandığı için benimseyen de yine bid’at ve hurafe karşıtlığı dillere destan olan Selefiyye’dir.

Arraflık, üfürükçülük, rukye, büyü, nazar gibi konularda, Mekke cahiliyesinin bu alandaki adet ve uygulamalarının İslam otoritesinin zayıflamasıyla Müslüman toplumuna taşınması sonucu oluşan ve gayb ve sebepler âlemi üzerinde Âlemlerin Rabbi’nden başka herhangi bir varlık veya mercinin tasarruf yetki ve imkanı olmadığı şeklindeki temel tevhid ilkesinin apaçık hilafına olan inanış ve pratikler de, maalesef Selefiyye’nin bid’at ve hurafe hassasiyetine takılmamış konulardır. Bu durumun sebebi de yine yukarıda belirttiğimiz üzere bu konuların tedvin öncesi Müslüman toplumuna taşınmış ve Rasulullah (a.s.)’a atfen üretilen rivayet malzemesiyle “İslamileştirilme” ameliyesine tabi tutulmuş hususlar olmasıdır.(4) 

Oysa bu alanlardaki mevcut inanış ve pratikler, İslam akidesinin ve Kur’an’ın inzal gayesinin tamamen alt üst edilerek, Rasulullah (a.s.)’ın büyük İslam inkılabıyla yerle yeksan ettiği cahiliye kültürünün suret-i haktan bir tarzda yeniden canlandırılmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Tek değişen, cahiliye döneminde okunup üflenenler, cin kovmada (!), büyü bozmada (!) kullanılanlar Keldanice, Süryanice, İbranice kimi dini metinler iken, bu yeni dönemde o metinlerin yerini Kur’an ayetlerinin almasıydı. Rabbimiz tarafından insanlar için hayat rehberi ve kalplerde, zihinlerde ve yaşayışlarda olan şirk, nifaka, fısk ve fücura şifa olsun diye inzal olunan Kur’an’ın lafızları, böylece yeniden canlandırılan cahiliye inanç ve uygulamalarının aracı ve meşrulaştırıcısı haline getirilmiş oluyordu.

“Edille-i Şeriyye”nin Tersyüz Oluşu

Aslında Müslümanların tarihinde yaşanan algı ve anlayış sorunlarının temelinde, edille-i şeriyye konusunda teoride genel kabul gören “Kitab-Sünnet-İcma-Kıyas” şeklindeki sıralamanın, pratikte ihlal ve hatta tersyüz edilmiş olması yatmaktadır diyebiliriz. Selefilik anlayışı bu konuda da Sünni ana akımdan ayrışan yaklaşımlara sahip olsa da, şer’i referans sıralamasının tersyüz edilmesi konusunda maalesef bir farklılık taşımamaktadır. 

Bilindiği üzere Selefiliğin ana akım Sünnilikten bu noktada ayrıştığı iki husus; 1- Sünnet’i, Kitab’a râci ve tâbi ikinci kaynak olarak değil, onunla eşit ve dahası pratikte ona baskın bir “eşkaynak” olarak görmesi, 2-Kıyası bir istidlal yöntemi olarak kabul etmemesidir.

Özellikle Hz. Aişe, Hz. Ömer ve Hz. Ali’de belirginleştiği üzere öncü sahabilerin Rasulullah’ın (a.s.) Sünnet’ini Kur’an’a râci ve tâbi kılmaları(5) ve Rasulullah’ın ancak kendisine vahyolunan Kitab’a (Kitablara değil!) ittiba etmekle mükellef olduğunu bildiren onca ayet-i kerime(6), Selefiliğin Sünnet’i Kur’an’dan bağımsızlaştıran yaklaşımının yanlışlığını ortaya koyan karinelerdir. 

Selefi anlayışın bu noktada bazı ayetlerdeki “Kitab ve hikmet” ifadesini söz konusu bağımsızlaştırmaya delil kılma gayreti ise isabetli olmaktan uzaktır. Zira Kur’an’da çeşitli ayetlerde peygamberlere “Kitab, hüküm, mizan ve nübüvvet verildiğinden”(7) de söz edilir. Şimdi burada hüküm, mizan ve nübüvvetin Kitab’dan bağımsız ve oma paralel ayrı mefhumlar olduğu söylenebilir mi? Aynı şey “hikmet” kavramı için de geçerlidir. Nitekim Rabbimiz Kur’an’ı “Hikmetli bir Kitab” olarak nitelendirerek(8) Rasulullah’a verilen hikmetin de Kur’an kapsamında olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca elimizde Kur’an dışında “Lâ raybe fihi/Kendisinde şüphe bulunmayan”(9) bir kaynak da bulunmadığı açıktır. 

Dolayısıyla Sünnet mefhumunu “hikmet” kavramı üzerinden Kur’an’dan bağımsızlaştırmaya ve “eşkaynak” haline getirmeye kalkışmak, Kur’an’ın hakem ve furkan oluşunu, asılların aslı oluşunu görmezden gelerek, zayıflatarak bid’at ve hurafelere ister istemez kapı aralamaktır. Müslümanlar öncelikle, Kur’an’ın, Allah’ın dini adına söylenen, iddia edilen, ortaya konulan her ne varsa kendisine arz edilmesi, onayının gözetilmesi gereken temel kaynak olduğunda ittifak etmek zorundadırlar.

Edille-i şeriyye Müslümanların tarihinde şayet akaid ve fıkıh kitaplarında yazıldığı sıralamasıyla işletilmiş olsaydı mesele kalmazdı. Bu, Müslümanların hiçbir konuda ihtilaf etmeyecekleri anlamına gelmese de tefrikanın önüne geçilebilirdi. Oysa bugün tefrikaya konu olan meselelere baktığımızda, meselelerin teoride kabul edilen usule pratikte uyulmamasından, Kur’an’ın belirleyici, nihai hakem olmaktan çıkarılıp belirlenen, ikincil-üçüncül kaynaklar doğrultusunda ve tarihsel süreçte teşekkül eden anlayışlar çerçevesinde te’vil ve tefsir edilen bir işlevsizliğe mahkûm edilmesinden kaynaklandığını görmek zor değildir.

Bu noktada Selefiliğin, hadis külliyatını nesilden nesile yaşanıp aktarılarak mütevatiren bize ulaşmış yaşayan Sünnet’le eşitlemesi ve sadece amelde değil ilimde/akaide de kaynak olma bakımından mütevatir-ahad farkını ortadan kaldırması, maalesef tedvin dönemine kadar üretilmiş veya muharref kültürlerden aktarılmış bid’at ve hurafelerin İslam inanç ve pratiği olarak benimsenmesinde etkili olmuştur.

Evet, Kur’an-Sünnet bütünlüğü İslam’ı anlama ve yaşama konusunda olmazsa olmaz bir husustur. Kur’an’la Sünnet’in bağını koparmak, Kur’an’a râci ve tâbi olmayan Sünnet anlayışı veya Sünnet olarak ifade ettiğimiz Rasulullah (a.s.)’ın pratik örnek ve önderliğinden koparılmış, dolayısıyla tarihsel bağlamından ve müşahhas örnekliğinden koparılmış bir Kur’an algısı üretmek yanlıştır, saptırıcıdır. Ki bu ikincisinin nasıl sonuçlara yol açtığını “mealcilik” olarak nitelenen yüzeysel ve yer yer karikatürize bir nitelik arz eden yaklaşımda görmekteyiz.

Hadis Âlimlerini ve Eserlerini Mutlaklaştırmak

Muhakkak ki hadis âlimleri, hadis rivayetlerinin sahihini mevzu olanlardan ayırt etmek için çok ciddi bir çaba ortaya koymuşlar ve Müslümanların tarihinde önemli bir hizmeti yerine getirmişlerdir. Mevcut rivayet malzemesini kendi usul ve gayretleri ölçüsünde ayıklayıp tasnif ederek; 1- Sonrasındaki hadis uydurma faaliyetlerinin etkisizleşmesini sağlamışlardır. 2- Bizlere hadis konusunda üzerinde çalışma yapabileceğimiz, Kur’an’ın şaşmaz terazisinde tartarak alıp veya bırakabileceğimiz derli toplu bir malzeme bırakmışlardır.

Tabii ki yukarıdaki paragrafın, mevcut rivayet malzemesini ve onlarla ilgili hadis âlimlerinin verdiği (sahih, mevzu, zayıf gibi) hükümleri mutlaklaştıran Selefi yaklaşım sahipleri açısından kabul edilemez olduğunun farkındayım. Zira onlar, bu alanda söylenecek sözlerin, verilecek hükümlerin hadis âlimlerince söylenip verildiğini, kalemin kırıldığını ve bize düşenin ancak onların sahih hükmü verdiği hadislerle amel etmek olduğuna kâniler. Dolayısıyla “Kur’an’ın şaşmaz terazisinde tartarak alıp veya bırakabileceğimiz” gibi bir yaklaşımın, yanlışın ötesinde hadsizlik olduğunu düşünüyorlar. Bu yaklaşımı pişmiş aşa su katmak olarak görüyorlar.

İşin doğrusu ise, ortada olup-bitmiş bir şeyin olmadığı, hadis rivayetleri ve bu rivayetlere dair meydana getirilen kitaplar ve külliyat konusunda son sözün söylenmiş olmadığı ve hiçbir zaman da söylenemeyeceğidir. Zira yukarıda da hatırlattığımız gibi kendisinde şüphe bulunmayan (lâ raybe fihi) yegâne kaynak Rabbimizin Kitab-ı Kerimi’dir. Onun dışındaki her kaynak sorgulanmaya açıktır, zira insan eseridir. İnsan eseri herhangi bir kaynak için aksini düşünmek ve iddia etmek, o eseri ve müellifini mutlaklaştırmaktır ki, bunun İslami ıstılahtaki karşılığı malumdur. 

Hadis âlimlerinin derlediği ve içerdiği hadis rivayetleriyle ilgili olarak, uyguladıkları usul ve o usul çerçevesindeki kriterlere göre sahih, meşhur, hasen, zayıf gibi hükümler verdikleri hadis rivayetlerinde müteşekkil olan mevcut hadis kaynakları için de bu kaide geçerlidir. Buhari’nin, Müslim’in veya bir başka hadis âliminin meydana getirdiği eseri derlerken hadis rivayetleriyle ilgili verdiği tüm hükümlerin şüphe götürmeyen hakikat olduğunu söylemek, o insanları ve eserlerini mutlaklaştırmaktan başka bir anlama gelmez.

Bu noktada Selefi yaklaşım sahiplerinin, mutlak bağlılık üzerine işleyen tasavvuftaki şeyh-mürid ilişki biçimine kendilerinin de yönelttiği Tevbe Sûresi 31. ayet-i kerime ve bu ayete dair Adiy b. Hatem’in sorusu üzerine Rasulullah (a.s.)’ın tefsirine dair haberi hatırlaması gerekir. Herhangi bir insanı ve onun herhangi bir konuda verdiği hükümleri, yazdığı-derlediği eseri mutlaklaştırmanın, vahyin süzgecine tâbi tutmadan doğru kabul etmenin İslami ıstılahtaki karşılığının insanı rableştirmek demek olduğunu bilmek ve bu tür mutlaklaştırmalardan kaçınmak gerekir.

Bu noktada Müslümanlar olarak, sıkıştırılmak istendiğimiz rivayet düşmanlığı ile rivayetperestlik fasid dairesine itibar etmememiz gerekir. Önemli ve ciddi bir çabanın ürünü olan, bununla birlikte çok açık bir gerçek olarak sened tenkidiyle sınırlı, Kur’an ve yaşanan sahih Sünnet’e arz (metin tenkidi) usulünün ihmal edildiği tek kanatlılıkla malul bir usulün hülasası olan mevcut hadis kaynaklarını, ilk Kur’an neslinin usulü gereği kendisinde şüphe bulunmayan yegâne kaynak olan, asılların aslı, hakla bâtılı, doğru ile yanlışı ayırt eden furkan ve her şeyin kendisine arz olunması icap eden hakem olan Kur’an’ın sağlamasına tâbi tutarak, onları Kur’an üzerinde değil, Kur’an’ı onlar üzerinde belirleyici kılarak Rasulullah (a.s.)’ın örnekliğini daha doğru anlama imkânına kavuşabiliriz.

Bu noktada, mevcut hadis kaynaklarının teşekkülünde belirleyici olan “sened tenkidi” usulünün rivayetlerin sahihini mevzu olanından ayırt etmede yeterli olamayacağı ve bu sebeple tek kanatlılıkla malul oluşunu, mevcut hadis kültürü ve kaynaklarının savunucusu bir yazarın eserinden iki alıntıyla örneklendirmekte fayda görüyoruz. Tedvin dönemindeki artan kültürel etkileşimin yanı sıra, münafıkların varlığı, farklı fırka mensuplarının “Allah rızası için” hadis uydurması gerçeği, ihtida etmiş eski Yahudi ve Hıristiyanların önceki kültürlerini Müslümanlar arasında yoğun şekilde dillendirmeye devam etmesi gibi faktörler, zaten tek başına sened tenkidinin yetersizliğini kavramaya yeterlidir. Ayrıca yine Buhari’nin, Müslim’in bize örneklerini aktardığı üzere, Hz. Aişe, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi öncü sahabilerin bizatihi bilip tanıdıkları kendi dönemlerindeki Müslümanların rivayetlerini dahi Kur’an’a arz etmiş olmaları, aslında bu noktada fazla söze gerek de bırakmamaktadır.  

Muhammed Accâc el-Hatîb “Sünnetin Tesbiti” adlı kitabında, mevcut hadis kaynaklarının oluşumu sürecinde iki önemli kaynak isim olarak öne çıkan Ebu Hureyre ve Abdullah b. Amr’a dair şu bilgileri paylaşmakatdır:

“Ebû Hureyre, Hz. Peygamberden rivayet ettiği hadisler hususunda son derece emin biridir. Herhangi bir meselede kendi görüşünü belirtecek olsa ‘Bu da benim kesemdendir’ demiştir. Bu, birçok delil ve rivayetle sabit olmuştur. Bunlardan biri Bukeyr b. Abdullah b. el-Eşecc’in şu rivayetidir: ‘Bişr b. Sa’îd bizlere şöyle dedi: Allah’tan korkun ve hadisleri (yanlış anlamak ve aktarmaktan) sakının. Allah’a yemin olsun ki bizler Ebû Hureyre’nin meclislerine katılırdık ki o, bizlere Resûlullah (s.a.s.)’den ve Ka’bu’l-Ahbâr’dan rivayetler aktarır ve kalkıp giderdi. Daha sonra bizimle birlikte olan bazı kimselerin Resûlullah’ın sözünü Ka’b’dan, Ka’b’ın sözünü de Resûlullah’tan, şekline çevirdiklerini işitirdim. Allah’tan korkun ve hadisler konusunda dikkatli olun.”(10)

“Muhtemelen Abdullah b. Amr’dan rivayetlerin azalmasının bir sebebi de onun Şam’da ele geçirdiği Ehl-i Kitab’a ait iki deve yükü kadar kitaptır ki, bunları mütalaa etmiş ve aynı zamanda bunlardan rivayetler aktarmıştır. Bundan dolayı da Tâbiîn’in imamlarından birçok kimse ondan hadis rivayet etmekten sakınmışlardır.”(11)

Görüldüğü üzere El-Hatib’in kaydettiği bu bilgiler, İsrailiyat kültürünün Müslümanlar arasında nasıl yaygınlaştığına dair önemli ipuçları vermektedir. “Allah’a yemin olsun ki bizler Ebû Hureyre’nin meclislerine katılırdık ki o, bizlere Resûlullah (s.a.s.)’den ve Ka’bu’l-Ahbâr’dan rivayetler aktarır ve kalkıp giderdi. Daha sonra bizimle birlikte olan bazı kimselerin Resûlullah’ın sözünü Ka’b’dan, Ka’b’ın sözünü de Resûlullah’tan, şekline çevirdiklerini işitirdim” itiraf ve ikazının yapıldığı bir durumda, tek başına sened tenkidinin hadis kaynaklarını muharref kültürlerin etkisinden muhafaza edeceğini kim ve nasıl iddia edebilir?

(Konuyla ilgili üçüncü ve son makalemizde inşallah, şefaat, mehdi, nüzulü İsa (a.s.) ve kıyametin alametleri gibi konularda Selefiliğin hadis rivayetleri merkezli yaklaşımıyla, Kur’an merkezli yaklaşımı müzakere etmeye çalışacağız.)

Dipnotlar

(1) Ahzab, 33/40
(2) Muhammed, 47/18; A’raf, 7/187
(3) Âl-i İmran, 3/54-55; Mâide, 5/116-117
(4) İktibas’ın Aralık 2018 sayısında yazdığımız “Büyü, Nazar, Rukye Ve Cinlerle Etkileşim Konularına Giriş” başlıklı makalemizde bu konuya kısaca bir giriş yapmıştık. İnşallah o makalenin de devamı gelecek.
(5) Bu konuda “Kur’an’a Dönüş Çağrısı” adlı kitabımızın “Hadis ve Sünnet Anlayışlarının Kur’ani Çerçeveden Uzaklaşması” bölümüne bakılabilir. Orada konuyla ilgili bazı önemli kaynaklar da zikredilmiştir.
(6) Âl-i İmran, 3/3; En’am, 6/50, 106, 145; A’raf, 7/203; Yunus, 10/15, 109; Nahl, 16/64
(7) Âl-i İmran, 3/79; En’am, 6/89; Câsiye, 45/16; Hadid, 57/25
(8) Âl-i İmran, 3/58; Yûnus, 10/1; Lokman, 31/2; Yâsîn, 36/2; Kamer, 54/5
(9) Bakara, 2/2
(10) Prof. Dr. Muhammed Accâc el-Hatîb, Sünnetin Tesbiti, Sh. 386, Yeni Akademi Yayınları
(11) Prof. Dr. Muhammed Accâc el-Hatîb, A.g.e., Sh. 414

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal