Kovadis

Kovadis

Kovadis yazarı, Allah Rasulü İsa (a.s)’dan sonra ‘Hristiyanlığa’ dönüştürülen yeni dinin akidesine uygun olarak, Petrus’un Roma’daki mücadelesini ‘sevgi’ mihverinde yüceltmektedir.

Kovadis

Mehmed Durmuş

Kovadis, Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in (1846-1916), miladın birinci yüzyılında Roma imparatoru Neron döneminde, İsa’dan sonra, o günkü ‘Hristiyan’ müminlerin putperest Roma devleti ile ilişkileri ve Hristiyanlığın maruz kaldığı baskıları anlatan tarihî romanının adıdır. Roman sevenler için okunası bir kitap. (MEB yay. 1989). Kitap Şaziye Berin Kurt tarafından ilk kez 1952’de Türkçeye çevrilmiş.

Kitabın ilk 150-200 sayfasında, yukarıdaki mahiyetini anlamak pek mümkün olmamaktadır. Ucu nereye varacağı bilinmeyen bir Roma hikayesi gibi akmaktadır. Roma deyince akla gelmesi gerekenler ise gayet ustalıklı bir şekilde resmedilmektedir: Hayatın her alanına zorbaca hükmeden, kelimenin tam anlamıyla bir Tanrı-kral; sayılarla ifade edilemeyecek kadar asker, zadeganlar, zenginler, tüccarlar, kimi zadeganın mesela beş yüz tane olacak kadar çok sayıda bir köle sınıfı, tahtırevanlar içerisindeki asilleri (hayvan yerine) taşıyan köleler; kralın, sabahlara kadar süren, şarabın sel gibi aktığı, katılımcıların adeta bir yemek değirmenine döndüğü sözüm ona ziyafet geceleri ve haliyle fuhuş… Romanın diliyle, kimsenin kolaylıkla babasından emin olamadığı, bir kere evlenip, boşanmamış, evliliğine sadık kalmış kadınların ‘univira’ sıfatıyla anka gibi takdir gördüğü aile hayatı… İşte size Roma medeniyeti.

Kovadis romanı, ülkede rehine hükmünde bulunan (Ligyalı) Hristiyan bir genç kıza tutulan, Roma’nın asilzadelerinden, asker kökenli bir gencin hikayesi üzerinden ilerlemekte, gittikçe İsa’nın havarisi Petrus ve Tarsus’lu Pavlus’un öncülüklerinde Hristiyan müminlerin onurlu direnişlerine evrilmektedir. Hristiyan genç kıza tutulan Romalı asilzadenin sevgisi gittikçe daha da arınıp, nişanlısına, onun dinine bağlı, ilkelerine sadık kişiliğine olan büyük saygısı sonucunda kendisinin de Hristiyan olması, Petrus’un Roma’daki tebliğ faaliyetleri neticesinde, Putperest Roma’ya karşı tevhid dininin zaferini yansıtması bakımından romanda büyük bir yer tutmaktadır.

İlk başlarda ‘fırtına öncesi sessizlik’ suretinde Putperest Roma’nın gazabını celbetmeyen Hristiyanlığın sakin günleri Roma’nın yakılmasıyla birlikte sona erer ve tarihte eşi benzeri görülmemiş belalara tabi tutuldukları ‘mihne’ dönemi başlar. Neron’un arenaları, yeni oyun fa/eğlencelerinin tatbik alanı olurlar. Hristiyan müminlerin, “Allah’ın yanında bir avuç topraktan başka bir şey değil!” dedikleri Neron’un akla hayale gelmez ‘eğlenceleri’ başlamak üzeredir.

Roma’yı Neron yak/tır/ır. Evet Neron, kendisi Roma dışına yaptığı gezilenden birinde iken, en sadık adamlarına gereken talimatı verir ve şehri yaktırır; çünkü o hiç, yanan bir şehir görmemiştir! Yanan Roma’yı izleyecek ve şiirler yazacaktır! Roma’ya döndüğünde halkın kendisine öfkeli olduğunu görür ve bu nefreti üzerinden def etmek için iyi bir suçlu namzedi bulmuştur: Roma’yı, insanlık ve devlet düşmanı katil Hristiyanlar yakmışlardır! Bunun üzerine Hristiyan müminlere yönelik takibatlar başlar. Zindanlar dolar taşar. Zindanda pek çoğu havasızlıktan, hummadan ölürler. Zindanda yattığı yerde ölenler şanslıdır. Zira kalanları, Neron ve zadeganı eğlendirecek Arena şenliklerinin malzemesi olma günleri beklemektedir…

Hristiyanlar arenada, günlerdir aç bırakılan köpek, aslan, çakal, ayı gibi yırtıcı hayvanların önüne atılırlar diri diri. Büyük bir teslimiyet içerisinde, adeta güle oynaya ölüme giderler. Neron ve çevresi ise, gayet sıradan bir spor müsabakası gibi, yapılan ‘oyun’ları izlerler. Ara verildiğinde tıka basa yerler-içerler. Arena görevlileri ise, kan revan içinde kalmış ortalığı temizlemekle, ortalıktaki insan bedenine ait parçaları toplamakla meşguldürler. Teneffüs biter, oyunlar yeniden başlar.

Bu esnada ‘oyunları’ izlemeye gelmiş halk ne yapmaktadır? Halk, tribünlere oturmuş, oyunları izlemektedir. Eğer sahneye çıkartılan bir Hristiyan doyasıya bir ‘oyun’ çıkartmazsa, bozulmaktadırlar. Sonu bir kişinin mutlak surette ölümüyle bitecek olan dövüştürmelerde, maç izler gibi tezahüratlar yapmaktadırlar. Bunlar, yeri geldiğinde açız diye Neron’a da kazan kaldıran ‘halk’tır.

Petrus’la Pavlus henüz yakayı ele vermemişlerdir. Cemaatlerine yapılanları sabır ve metanetle takip etmektedirler. Fakat şartlar onları da malum sona doğru hızla yaklaştırmaktadır. Cemaat üyelerinden birileri Hristiyanlığın akıbetini düşünmesi, burada putperest bir hükümdarın salyaları arasından çıkacak bir kelime ile ölüme gidip de, Hristiyan cemaatini tamamen başsız bırakmaması gibi telkinlerle Petrus’u Roma’dan gitmeye ikna ederler. Petrus, Sicilya taraflarına doğru gitmek üzere, yanında genç bir rehberle beraber geceleyin yola çıkar. Roman yazarı Sienkiewicz yolda Petrus’a, -tıpkı Pavlus’un ‘Şam vizyonu’ gibi- bir vizyon gördürür. Evet, İsa gökten gelerek Petrus’a görünür. Gördüğü İsa’nın ayaklarına kapanır ve şunu sorar:

“Quo vadis Domine!” (Nereye gidiyorsun hazret?)

İsa’nın tarihi cevabı şu şekildedir:

Sen benim ümmetimi terk ettiğin için kendimi ikinci defa çarmıha gerdirmek üzere Roma’ya gidiyorum!”

Petrus anlamıştır ki, Roma’dan gitmesine izin yoktur. Roma’ya geri döner. Zaten korkmadığı Roma imparatoru, askerler, işkence, ölüm karşısında artık daha da cesurdur. Şimdi ne imparatorun, ne de orduların gerçek imanı yok etmeye muktedir olmadığına olan inancı iyice pekişmiştir. Bir kibir, azamet, cinayet, sefahet, kudret şehri olan Roma artık İsa dininin şehri olacaktır.

Petrus ve Pavlus çok geçmeden ayrı yerlerde tevkif edilirler ve ayrı mekanlarda çarmıha gerilirler. (Petrus Vatikan tepesinde idam edilir).

Kovadis yazarı, Allah Rasulü İsa (a.s)’dan sonra ‘Hristiyanlığa’ dönüştürülen yeni dinin akidesine uygun olarak, Petrus’un Roma’daki mücadelesini ‘sevgi’ mihverinde yüceltmektedir. Roma gibi bir imparatorluğun onca gücü karşısında sevginin gücünü hiçbir şey engellemeye kadir değildir! Petrus’un ve Hristiyan müminlerin cellatlarını bile affeden sevgileri sayesinde Hristiyanlık Roma’da yayılır. Petrus’u çarmıha gerecek askerler çivileri hazırlarken, kendisi de büyük metanet içerisinde, kendisine tevdi edilen emaneti kamilen yapmanın huzuru içerisinde ölüme adeta gülümsemektedir. Romanın bu sayfaları bizlerde, Mekke’deki ilk müminlerin sabır ve tahammülleri, Firavun’un sihirbazlarıyken hidayete eren müminlerin teslimiyetleri çağrışım yapmakta, Bakara suresinin 214. ayeti kerimesi aklımıza gelmektedir. Bu anlamda hiçbir Nebi’nin diğerinden bir farkı olmadığı, nebilerin o ilk cemaatlerinin de birbirlerinden farklı olmadıkları her türlü izahtan bağımsızdır. Lakin Allah’ın koymadığı bir isimlendirme ile ‘Hristiyanlık’ yapılan dini sınırsız bir ‘sevgi’ mefhumu üzerine oturtmak, İsa’nın getirdiği vahiyden sapmanın, İncil İslam’ını beşerileştirmenin yollarından biri olmuştur. Oysa ne İncil, ne Tevrat, ne de Kur’an romantik bir sevgi felsefesi öğretmedi. Sevgi elbette çok önemlidir ve hayatı hayat kılan temel direklerden biridir ama yerine göre öfke ve cezalandırma da hayatın olmazsa olmazıdır. Bu böyle olmasaydı, ne Bedir, ne Uhud, ne de diğer savaşların olması mümkün olmazdı. Tevhid-şirk mücadelesi tek taraflı ‘sevgi’ hattından ilerleyemez.

Her şeye rağmen, imanın, zamanın neredeyse tek süper gücü, putperest Roma’ya karşı mutlak surette galip geleceği vurgusu çok önemlidir. İmanın önüne tarihte hiçbir güç geçememiştir, bundan sonra da geçemeyecektir. İmanı boğmaya çalışan, üniformalı muvazzafların payanda olduğu rejimler hep gelmiş geçmişler, birçok zalim imparatorun adı-sanı da ancak kötülüğün timsali olarak ancak anılır olmuştur ama imanın öncüleri kıyamete kadar en büyük şeref payesini göğüslerinde taşımışlardır.

Dünya anlaşılması zor, izahı imkânsız olaylarla doludur. Bu hep de böyle olacaktır sanırım. Kendileri putperest Roma’nın bütün zulüm çeşitlerini tatmış olan Hristiyanlar, benzer şekilde, pek çok zalim yönetimden sayısız zulümler görmüş Yahudilerle birlik olup, bu sefer aynı zulümleri kendilerinin, Müslümanlara reva görmelerini izah edebilecek bir merci -son Kitap’tan başka- bulunmamaktadır. İspanya soykırımından kaçtıklarında kendilerine yurtlarını sonuna kadar açan Osmanlı olmasına rağmen Yahudiler, Roma’nın vaktiyle Hristiyanlara ve Yahudilere reva gördüğü envai çeşit zulmü bugün İslam ümmetine reva görmektedirler. Havari Petrus’un çarmıha gerildiği yerde kurulmuş bulunan Vatikan devleti, Müslümanlara yapılan katliamlar karşısında, tıpkı Neron’un aslanlı-kaplanlı oyunlarını birlikte seyrettikleri soytarılarının misyonunu yüklenmiş vaziyetteler. İslam dünyasında oluk oluk kan akarken Kilise bir şey duymamakta, görmemekte, bilmemektedir. Dün Yeni Zelanda’da işlenmiş bulunan cami katliamı bu anlaşılmaz kin ve nefretin en son sürümüdür. Filistin bir Yahudi-Hristiyan ittifakı ile oranın yerli ahalisinden zorla alınıp, kanla, göz yaşıyla, hariçten ithal edilen Yahudilere vatan yapılmış bulunmaktadır ama inanıyor ve umuyoruz ki bu vatan bir gün tekrar aslına rücu edecektir.

Venhar Haber

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal