Mukaddes Özkan: Hatıralarım (15. ve son bölüm)

Mukaddes Özkan: Hatıralarım (15. ve son bölüm)

1994’ün Ocak ayında, tam bir ay yattı bu hastanede. Ramazan’a denk gelmişti bu süre. Ara ara kendini iyi hissediyor, bazen de gücü tükeniyor bitkin düşüyordu.

TRAFİK HASTANESİ

Tam bu sırada Ayşe’nin eşi birkaç arkadaşıyla çıkageldi. Trafik hastanesinde yatak olduğunu, oradaki doktorların bu konuda çok iyi olduklarını söyleyerek hastamızı hemen oraya götürmemizin isabetli olacağını söylüyorlardı. Beklemeden Trafik hastanesine doğru yola çıktık. Dedikleri kadar vardı. Ortam ferah ve güven vericiydi. Ercümend’e bir alet bağlayıp odaya aldılar. Biz dışarıda beklemeye başlamıştık. Birkaç kez gitmemiz için uyardılar, çıkmak zorunda kaldık. 

Sıkıntılı geçen birkaç günün sonunda kendine gelmeye başlamıştı Ercümend. Toparlanır toparlanmaz ilk iş orada çalışma düzenini kurdu. Masasının üzerinde günlük gazeteleri, daktilosu hazırdı artık. Hem okuyor, hem yazıyor, hem de gelene gidene, inandığı davanın tebliğini yapıyordu. Ziyaretçi sayısından etkilenen doktorları “Böyle giderse kapıya ‘Buraya girmek yasak’ yazısı asmak zorunda kalacağız” diyorlardı. Doktorlarla, personelle, hastalarla sıcak, arkadaşça ilişkiler kurmuştu. Bütün bildiklerini, ulaşabildiği herkesle paylaşabilmek için çabalıyordu. Devamlı kendisiyle ilgilenen bir doktoru vardı, “Ercümend Bey, yeter artık biraz istirahat edin” dediğinde ona “Ne biçim sosyalistsin sen, kendi şairinin ne dediğinden bile haberin yok! Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diye Nazım Hikmet’ten bu mısraı okumuştu hemen.

1994’ün Ocak ayında, tam bir ay yattı bu hastanede. Ramazan’a denk gelmişti bu süre. Ara ara kendini iyi hissediyor, bazen de gücü tükeniyor bitkin düşüyordu. Böyle bir gün, hastaneden yeni gelmiş, tam iftar etmiştim ki telefon çaldı. “Ercümend Bey eşinin hastaneye gelmesini istiyor” dediler. Apar topar hastaneye gittiğimizde rengi bembeyaz olmuş oksijen maskesiyle dalgın yatan bir Ercümend gördük karşımızda. Hepimiz şok olmuştuk. Yanında kalmam için bana izin vermişlerdi. Sabaha kadar, ara ara oksijen alarak sıkıntılı bir gece geçirdi. Ertesi gün “Ben buraya yaşatın diye geldim, öldürün diye değil” diye sitem ediyordu doktoruna. “Yaşamak istiyorum, daha yapacak çok işim var” diyerek Allah’tan ömür niyaz ediyordu.

Çarşaflara ellerini sürerek teyemmüm ediyor, göz ucuyla namazını kılıyordu bu durumda bile.

Ramazan bitmiş bayram gelmişti. Biz hala hastanedeydik. Bayramlaşmaya gelip gidenler oluyordu Bir ara iki hanım girdi odaya ellerinde çikolata kutularıyla. Üzerlerinde uzun pardesüleri, bellerine kadar inen eşarpları ile. Hastaların bayramlarını tebrik etmek için geziyorlarmış. Buraya kadar her şey güzel de buradan sonrasına şaşmamak elde değil. Bu ikramlar Refah Partisi’ne sempati toplamak adına yapılırken, hemşirelere de, attıkları her adıma bin sevap yazıldığı müjdesini veriyorlardı. Onlar odaya girdiğinde Ercümend uyuyordu ama uyanmış, söylenenleri de duymuş ve cevapsız bırakmak istememişti. Yanlış yolda olduklarını bu işin böyle olmaması gerektiğini söyledi. “Müslümanların, parti rızası değil, Allah rızası gözeterek yapmaları gerekir her işi” dedi. Onlar ise, Almanya’da papazlar ve rahibelerin böyle yaptıklarından esinlendiklerini, Türkiye’ye dönünce biz de böyle bir şeyler yapalım kararı aldıklarını cevap olarak verdiler, arkadan da ters bir bakış fırlatarak çıkıp gittiler.

Arkadan ben, “Yahu neyine lazım da kendini yoruyorsun. Neye yaradı sanki, kim ne anladı!” deyince Ercümend, “Ne yapayım duramıyorum işte. Olur da birinden birinin kafasında bir soru işareti belirir belki, Allah’tan umut kesilmez.” dedi her zamanki gibi. 

Kısa bir süre sonra sağlığı düzeldi de biz de eve döndük. Dönmeden önce doktoru, Ercümend duymayacak şekilde aile ile konuşmak istedi ve bizi allak bullak eden o haberi verdi: “En fazla beş yıl yaşar, bu kalp en fazla beş yıl götürür” dedi. Biz daha bu beş yılı kabullenemezken, bu haberi aldıktan tam bir yıl sonra ansızın veda etti Ercümend.

FISTIKLI KAMPI

94 Ağustos’unda Marmara sahillerindeki Fıstıklı’da üç haftalık bir kamp düzenledi Ercümend. Çadır temininden alışverişine kadar her işiyle kendisi ilgilenmişti. Davet edileceklerin listeleri, haberleşmeler de onun denetimindeydi. 

Sonunda kamp yerine ulaşmıştık. Vakit de akşama yaklaşıyordu. Gençler çadırları kurmaya uğraşıyorlar ama bir türlü beceremiyorlardı. Öyle sert bir rüzgar çıkmıştı ki baş etmek mümkün değildi. Gençlerin ellerindeki malzemeleri alıp alıp savuruyordu. Ercümend gülerek, “ulan bir çadırı kuramıyoruz da devlet kurmaya kalkıyoruz” diye bir espri yapmıştı. Bu arada yakın köyden gelenler oldu. Baktılar iş olacak gibi değil, bizi evlerine yemeğe davet ettiler. Toplanıp gittik. Sofralarını açtıkları gibi, yataklarını da açtılar. İlk defa gördükleri insanlara nasıl bir sahiplenmekti.. Bu insanlar bu güzel özelliklerini neye borçluydular dersiniz? Bana göre, tamamını bilmeseler de sahiplendikleri dine ve onun getirdiği kardeşlik, paylaşma geleneğine borçluydular bu yüce gönüllülüklerini.

Sabah kahvaltımızı ettikten sonra ev sahiplerine teşekkür edip kamp yerine geri döndük. Hava sakinlemiş, çadırlar kurulmaya başlanmıştı. Küçük bir mutfak vardı kenarda. Misafirlerin de birer ikişer gelişi ile kampımız başlamıştı. Kamp sakinleri üçer beşer kişilik gruplar halinde o günün yemek ve bulaşık yıkama işlerini sırayla yerine getiriyorlardı. Her şey çok güzel, eksiksiz yürüyordu. Kampın son haftası, bir akşam üzeri, siyah çarşaflara bürünmüş üç hanım geldi. Girişte karşıladık onları. Siz kimsiniz dediler. Ben Mukaddes Özkan olduğumu söyleyince, bir bana bir de sahilde birbirine eklenmiş masalara hazırlanan akşam sofrasına bakıp “Keşke gelmeseydik, son vapur da döndü” dediler. “Niye?” dedim. “Sizin üst kıyafetiniz bu mu, üstelik sofralarda kadın erkek karışık oturuyorlar. Bu nasıl İslami kamp!” diye cevap verdiler. Benim sabrım gerçekten de tükenmeye başlamıştı. “Önce şunu bilin ki, benim kıyafetim tesettüre son derece uygun. Masalara gelince de, herkes aileleriyle oturuyor. Buyurun gidelim” dedim. Ercümend’in yanına götürdüm ve ona sessizce “Bunlar sabrımı tükettiler, al ne halin varsa gör!” dedim. Ercümend onlarla yemek saatine kadar konuştu. 

Anlaşılan geri dönmekten vaz geçmişlerdi ki, bir kenarda yemeklerini yediler, sonra da akşamın karanlığından yararlanıp denize girmiş alabildiğine yüzmüşlerdi. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum bizimkiler sonraki gün de, dönmek için vapur aramadılar. Derslere katılıp sorular somaya, bizimle iletişim kurmaya başladılar. Sonradan anladık ki bunlar önce Marksist imişler. Devrimci militanlar olarak eğitilmişler. Daha sonra bir arayış içine girmişler, araya araya da Mahmut Efendi dergahını bulmuşlar! Ona da akılları yatmamış ama yine de ondan kalan tortularla bizim kampa gelmişler.

Bu kadar kısa sürede ikna olmalarına şaşırmıştım. Sorduğumda, şeyhlerinin bazı kurallarının akla mantığa uymadığını, bu sebepten dolayı buraya geldiklerini söylediler. Mesela, Mahmut Efendi, kadınların araba kullanmalarının, çantalarını açıktan taşımalarının haram olduğunu söylüyormuş. Buna benzer daha neler neler. Tabi, bütün bunlar, aklını kullananın doğrulara ulaşmakta zorlanmayacağını da gösteriyordu. Daha sonra bu üçlü bizim en yakın dostlarımız olmuşlardı.

Üç haftanın sonunda kamp günleri sona ermişti.Sıra işin en zor tarafı olan toparlanıp gitmeye kalıyordu. Onlardan Allah razı olsun, birkaç genç ve işin en zor tarafını üstlenen Nasrullah Bey, bizi büyük bir yükten kurtarmışlar, toplanan malzemeleri gideceği yere nakletmişlerdi. Biz de kayınbiraderin Esenköy’deki evine bitkin bir vaziyette kendimizi zor atmıştık. Ercümend o kadar yorgundu ki karşıdan fark etmemek mümkün değildi. Ben bunu fırsat bilip, “Bir daha böyle bir şeye niyetlenmeyiz herhalde” dedim. Cevabı hazırdı, “Hele o gün gelsin düşünürüz” dedi. Oradan Yalova’ya geçtik. Yalova’da da Nasrullah Bey’in misafiri olduk. Bu arada, İstanbul’a Güneri Civaoğlu’nun televizyon programına katılmak üzere gitti geldi ve daha sonra eve döndük.

SÖĞÜTÖZÜ

O ara ben komşularımızdan birinin, tanıdığımız bir müteahhitin Söğütözü’nde inşaatlar yaptığını duymuştum. Gidip bakalım diye tutturdum. Gittiğimiz gün dairelerin tanıtım günüymüş. Gelenler ikramlarla ağırlanıyorlardı. Örnek daireyi gezdik, 350 metrekareydi. En kaliteli malzemelerle inşa edilmişti. Hayran olmamak elde değildi. Ercümend bana dönüp “Hanım zaten paramız yok, olsa da biz burayı alamayız, daha doğrusu almamalıyız da. Alırsak inan önce karşımızdakiler değil yanımızdakiler bizi tefe koyarlar. Tamam ben de geniş evleri seviyorum. Gelenimizi gidenimizi rahat rahat ağırlarız ama burası sadece geniş değil aynı zamanda çok da lüks. Biz ahiretteki köşklere talip olalım ne dersin? Dünya nimetlerini de Allah bizim için yarattı, imkanı olanlar neden istedikleri gibi yaşamasınlar? Ama bizim amacımız bu olmamalı.” dedi.

Gayet tabii ki yaşayacaklar. Ama alabildiğine değil. Allah’ın belirlediği sınırlar içinde. Heveslerin güdümüne girmeden.

Onu gayet iyi tanıyordum. Yaşamayı, yeryüzündeki güzellikleri, her şeyin iyisini, kalitelisini herkes kadar o da seviyordu. Ama, Allah’ın sevin dediği kadar sevmeye çalıştı hep, bu dünyayı da nimetlerini de. Sık sık, “Yaşamayı çok seviyorum!.. Çocuklarım sağlıklı, hayatımdaki her şey güzel, daha ne isterim Allah’tan” der, bunu söylerken de sağ elini, önünde ne varsa ona hafifçe vururdu. Bir sürü olumsuzluğa rağmen hayata karşı bu bağlılığının nedeni, yaşamak için seçtiği amacın ona verdiği iç huzuru olmalıydı diye düşünürüm hep.Ben, yaşama olan bu bağlılığını, tükenmek bilmeyen enerjisini, şaşmayan azmini, inandıklarının ve söylediklerinin arkasında durmaktaki dirayetini hep, doğru kaynaktan beslenmesine, İslam’a dört elle sarılmasına veriyordum. Hayatına Kur’an ile çizdiği yoldu onu bu kadar huzurlu ve her daim güçlü kılan. Ben bazen endişelerimi dile getirip, daha dikkatli olmasını önermeye kalktığımda, “Merak etme Allah’ın dilediğinden fazlası isabet etmez, ona sığın yeter” derdi.

İKTİBAS İLE BASIN HABER AJANSI’NIN AYRILIĞI

Son zamanlarda İktibas ile Basın Haber Ajansı’nın ayrılması konusu gündemdeydi. Gerçi bu hep düşünülüyordu da gerçekleştirilemiyordu. Bunu uzun zamandır hayal ediyordu ama gerçekleştirebilmesi ancak hayatının son günlerine denk gelebildi. İktibas yerinde kaldı, BHA aynı binanın altıncı katına taşındı. Bir anda ortamın doluluğu gitmiş etraf ferahlamıştı. 

Ankara’nın Kızılay’ında o yıllarda hava berbat kirliydi. Kısa sürede duvarlardan tutun da elinizin altındaki her şey simsiyah kömür isi oluyordu. Kaloriferlerde yanan linyit kömürün yağlı bir isi vardı. Bu yüzden kışın gelmesiyle birlikte şikayetler çoğalırdı. Bembeyaz tül perdeler öyle bir islenirdi ki ağartmak mümkün olmazdı. Bazı zamanlar kirlilik o kadar yoğunlaşırdı ki belediye kömürle ısıtan her türlü ısıtıcının yakılmasına ceza keserdi. Bu da bacadan çıkan dumana göre anlaşılırdı. Bu kirlilik de canını sıkıyordu Ercümend’in. Yeni işyerleri badana olmuş pırıl pırıldı. Son zamanlarda tanıştığı birkaç arkadaş önayak olmuşlardı buna. Derginin masraflarını paylaşacaklardı. Bu sayede Ercümend’in maddi yükü oldukça hafiflemişti. Yapacaklarını daha rahatlamış olarak yapıyordu. Ne var ki, sadece İktibas’ın olacak olan ikinci kattaki dairenin lokal olarak açılışını görmek nasip olmadı.

ADANA’YA SON YOLCULUK

Bu arada Mersin’de bir kamp düzenlenmiş ona da birlikte katılmıştık. Mersin’den döndükten kısa bir süre sonra da Antakya’da olacaktık. 

Son zamanlarda seyahatlerini sıklaştırmış, bıkmadan usanmadan -yorulmadan demiyorum çünkü yorgunluğu gözden kaçar gibi değildi- yoruldum demeden büyük bir efor sarfediyordu.

Adana’da arkadaşlarıyla görüşmek istediği için bir gün önce yola çıkmıştık. Sonraki gün de Antakya’da, davetli olduğu konferansa katılacaktı. Her zamanki gibi arabasını hazırlamış, alacağını almış, aşağıda sabırsızlıkla beni bekliyordu. İndiğimde, “Geç kaldık, gündüz gözüyle o yolları seyrederek gitmek istiyordum. Mezar taşıma, ayağı ayağına denk bir arkadaş bulamadan gitti yazın.” diye sitem ediyordu.

Küçüklerden iki kızımız da yanımızdaydı. Halalarının kızı bir savcı ile evliydi ve o sıralarda Adana’nın İmamoğlu kazasında görev yapıyordu. Kızları onlara götürüyorduk.

“Ben acıktım” dedi Ercümend yolda. Güneş de tepemizden aşağı doğru sarkmaya başlamıştı. Dağın yamacında ufak bir yerde durduk. Yemeğimizi yedikten sonra namazı sırayla kılmaya karar verdik. Çünkü etraf oldukça tenha ve bana göre ürkütücüydü. “Buralarda niye durduk. Şu dağın ardında birkaç eşkıya inse ne yaparız” diye söyleniyordum. “Evvel Allah ben varken size kimse bir şey yapamaz rahat ol” diye bize cesaret veriyordu. Tekrar yola koyulduğumuzda vakit ikindiyi yeni geçiyordu. “Boşuna telaş etmişsin akşam olmadan buraları gördük işte” dedim. “Haklısın” diye cevapladı. 

Adana’ya vardığımızda yeni akşam olmuştu. Kızları, İmamoğlu dolmuşlarının yakınına bırakırken “Şunlara bir şey söyle, gelene kadar konuşmadılar. Arkada, biri bir tarafta diğeri öbür tarafta. Gittikleri yerde de böyle yaparlarsa insanlar huzursuz olur” dedim. Yerinden zorla kalktı, dışarı çıktı ve Elif ile Banu’ya “Çabuk sarılın, hemen barışın” dedi. Hemen arkasından da sağ elinin işaret parmağını sallayarak “Bir daha sakın küsüşmeyin” dedi. Bu onlara söylediği son sözmüş meğerse. Ertesi gün cenazesine geldiler.

Biz onları bindirdikten sonra, gideceğimiz arkadaşı Vedat Bey’i aradı. O da kendisi işyerinde olduğu için, eşini arayıp bizi karşılamasını söylemiş. Bizim de bildiğimiz bir yerde buluştuk. O önde biz arkada evlerine vardığımızda Vedat Bey de geldi. Evin hanımı telaşlanıyordu. Yemeğe dışarı çıksak teklifinde bulununca, Ercümend, “Serpil Hanım, akşama kendinize ne yapmıştınız?” diye sordu. Serpil Hanım, kuru fasulye-pilav deyince “Daha iyisi can sağlığı, hep beraber oturup onu yeriz” dedi. 

Daha sonra Vedat Bey bütün arkadaşlara haber verdi. Duyan geliyordu. Bu arada, yazar Ali Okur da gelmişti. “Ali, hani benim hayatımı roman yapacaktın, ne oldu?” dedi. Ali Okur, “Abi seni yazmak kolay mı! Bir yerde yanlış yaparsam diye endişeliyim” dedi. “İyi o zaman ben ölünce yazarsın” diyerek sitemli bir espri ile konuyu kapattı Ercümend. O arada bir delikanlı, soru soruyor cevabı dinlemeden bir daha bir daha soruyordu. Ona da birden celallenmişti. 

Ortam kalabalıklaştıkça konuşmalar ilerledi. Gecenin neredeyse birine kadar gelip gitmeler sürdü. Herkes dağıldıktan sonra birer Türk kahvesi içip dinlenmeye çekildik. Sabah erkenden Vedat Bey işine gitmişti. Ercümend “Sabah namazına çok geciktim sizi uyandıramadım” diyordu. Namazdan sonra biraz daha dinlenmek istemiş ama bu süre ona yetmemişti anlaşılan. Çünkü saat sekizi geçiyor, uyanık olduğu halde yerinden kalkmakta zorlanıyordu. Antakya’ya gidecektik, hazır olmamız gerekirken onun yapacağı iş değildi bu. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum. Neye yoracağımı bilemedim. 

Sonunda kalktı, giyindi, dışarı çıktık. Günün gazeteleri sehpanın üzerindeydi onlara göz gezdirirken Fetullah Gülen ile ilgili bir yazı dizisinin başladığını gördü, bunu mutlaka benim de okumam gerektiğini tembihledi. 

Serpil Hanım kahvaltıyı hazırlamıştı. “Çay mı içersiniz süt mü?” diye sordu. Ercümend gülerek, “Misafire kahve mi içersiniz çay mı diye sormuşlar, o da çayı kahveden sonra içerim demiş” dedi. Gülerek sofraya oturduk. Önce süt aldı. Bir yandan da torununun yaptıklarını anlatıyordu. İlk ve tek torunuydu Berk o zamanlar. O kadar çok sevmişti ki onu, şehirlerarası yolculuklarından dönerken yollardan annesini arardı, çocuğu ben gelene kadar bize getirin diye. 

“Bir bardak süt daha verir misin hanım” dedi bana. O arada yere bir zeytin çekirdeği düşürmüştü. Onu almaya eğilince kalbini tutarak kalktı. Hemen ilaçlarının olduğu odaya gitti. Aceleyle su istedi. Getirdiğimde ilacını bulamıyor benden istiyordu. Ben hangisini vereceğimi şaşırmıştım. Ayağa kalktı “hastaneye” dedi. Koluna girmem için işaret ediyordu. Koluna girdim bir adım attı, bir daha, ikincide kaymaya başladı. Ben onu tutmaya çalışırken kollarıma yığıldı. Serpil Hanım bir yandan kalp masajı yapıyor bir yandan da “Bunu bize yapma Ercümend abi ne olur!” diye yalvarıyordu. Bu arada ambulans gelmişti. Gelenler hastayla birlikte asansöre yönelirken ben de merdivenlerden çoraplarla inmeye başlamıştım. Bir an kendime gelip yukarı çıkıp mantomu aldım arkalarından ambulansa yetiştik.

HASTANE VE HER ŞEYİN SONU

İçeri muayenehaneye alınan Ercümend’i doktor muayene ediyordu. Dışarı çıktı ve fenalaştığı anda, yani daha evdeyken onu kaybettiğimizi söyledi. Ben oradaki koltuklardan birine yığılıverdim. Duyanlar bir bir gelmeye başlamışlardı. Ali Okur bir yandan “Ben ne yapabilirim?” diye soruyor, bir yandan da “kardeşinin evini biliyorum onu getireyim mi?” diyordu. Hemen akabinde de Ercümend’in kız kardeşini getirmeye gitti. Vedat Bey, “Kimi arayalım, çocuklara nasıl haber verelim?” diye bana soruyordu. “Ankara’da işyerini arayın onlara söyleyin, onlar duyursunlar” dedim. Sonra aklıma İmamoğlu’na giden kızlar geldi. “Oranın savcısını arayın, babanız rahatsızlanmış diyerek getirsin onları, orada duymasınlar” diye tembihledim. Ercümend’in kız kardeşini de, “abin hastanede” diyerek getirmişler. O da çatal bıçak, bardak lazım olur diye evden onları alıp gelmiş. “Abim hangi odada hemen onu ziyaret edeceğim” diye ağlayıp duruyordu. Tam o sırada kızlar da misafir oldukları ev sahipleri ile birlikte gelip de gerçeği öğrenince, ağlayanlarla, duyduğuna inanmayanlarla doldu etraf. Halamız da fenalaşıp oraya yığılıverdi. 

O gün Adana’dan, Antakya’da düzenlenen konferans için yola çıkacaktık. Bizi almaya gelecek olan arkadaş ne yazık ki bizi hastanede buldu. Kendisi de doktor olduğu için baygınlık geçiren görümcemle uğraşıyordu. Bu arada ben de iki sakinleştirici hapı göstererek “bunları birlike alabilir miyim?” diye sordum. “Alabilirsiniz mahzuru yok” dedi. 

Akşam görmeye gelenler şimdi de uğurlamak için toplanmışlardı. Bir arkadaş minibüsünün koltuklarını çıkarmış tabutu içine yerleştirmişti. Onun arkasından biz de kendi arabamızla yola revan olduk Ankara’ya doğru. Bir gün önce bizi getiren önümüzde, biz de onun arkasında idik. Genç bir çocuk arabamızın direksiyonundaydı. Allah’u Ekber, La İlahe İllallah nidaları arasında hüzün deryasına daldık. Ercümend’in kız kardeşi Sevinç, yarı uyur yarı baygın vaziyette, bizim kızlar perişan, Banu, “Anne dayanamıyorum bize bir şey söyle” diye yalvarır. Sonunda ben de, “Kızım bir şey bilsem ben kendime de uygulayacağım. Ama ben de çaresizim. Dayanmaktan başka yol bulamıyorum.”

Yol uzadıkça uzuyordu. Akşamın karanlığında Gölbaşı’na varmıştık. Orada bizi Ercümend’in yakın arkadaşlarından bir grup karşıladı. Cenazeyi almak istediklerini söylüyorlardı. “Ama ben onu eve götürmek istiyordum” dedim. Memduh Bey, “Yenge, evde izdiham olur, bizim almamız daha doğru” dedi. Ben de tamam diyerek onlara teslim ettim Ercümend’i.

Eve geldiğimizde herkes bizden önce gelmişti. Sabaha kadar da gelenler devam etti. Ertesi gün cenaze namazına Avrupa’dan sevenleri de yetişmişti. Ailece son defa yüzünü görmek için yanına girdiğimizde arkadaşlarından Süleyman Bey yüksek bir yerden bizi izliyordu. “Babamın yüzünü öpmek istediğimde Süleyman amcanın ‘Elif’ diye sertçe seslenmesini hiç unutamıyorum” der Elif o anları hatırladıkça. Bu uyarı nidası hepimizi de etkilemişti. Bembeyaz yüzüne sadece kısa bir süre bakıp geçmiştik. 

Namaz için yıllarca, evde olduğu zamanlar, namazlarını kılmak için gittiği, yakınımızdaki Aşağı Eğlence camiine getirildi cenaze. Cemaatinde kadınların sayısı hatırı sayılır derecede fazlaydı. Çünkü Ercümend, kadınların her yerde olmasının İslam açısından bir sakıncası olmadığını, hatta gerekli olduğunu söyleyip durmuştu yıllarca. Cuma namazı vakti erkeklere de yapmamaları gerekenler hatırlatılırken sanki bu sadece kadınlara hasmış gibi bir algı oluşturulmuştu toplumda. İşte şimdi kadınlar da cemaate katılmışlardı. Ama abartmayı hep severiz ya, Gonca Kuriş ile birkaç hanım cemaatin önüne geçmeye kalkınca işler karıştı. Ben o anda ne yaptığımı hatırlamıyorum ama galiba, önde değil de ayrı bir grup olarak yan tarafta durmamız gerektiğine ikna edebilmiştim onları. Böylece, namazın sonunda mezarlığa doğru yola çıkıldı. Çok kalabalık vardı. Caminin önündeki cadde Allah’u Ekber, La İlahe İllallah nidalarıyla çınlıyordu. Bu halde mezarlığa kadar gittik. Orada da büyük bir kalabalık vardı. Polis arabaları, hatırladığım kadarıyla panzerler de oradaydı. Birkaç aczimendi de şeyhleri ile birlikte, o kendilerine has kıyafetleriyle oralarda dolaşıyorlardı. Ben en öndeydim. Cenaze mezara indirilip de üzerine beton kapak kapatılırken kendimi kaybetmek üzereydimki oradan kendimi geriye attım. Oradan birisi beni çekip çıkardı. Rabbi’ne adanmış bir hayata da böylece kocaman bir nokta konulmuş oldu.

Sessiz sedasız eve geri döndük. Sağ olsun eş-dost bizi ne yalnız bıraktı ne de yemeksiz, aşsız. Gelip gidenlerimizin ardı arkası kesilmiyordu. Sonunda yalnız kalacağımız günler de geldi. 

SON BİRKAÇ HATIRA DAHA

Dışarıdan bakıldığında Metin Önal Mengüşoğlu’nun tabiriyle ‘Sivil Öfke’ sıfatı tam da ona göreymiş gibi görünse de, Ercümend sadece öfkeden ibaret değildi. Merhamet ve sevgi ile zenginleşmiş bir ruh dünyası vardı. Ömer Şevki Hotar’ın dediği gibi, “Kızdı mı cehennem kesilen biriydi o, sevdi mi cennet.” Ama, onun cehennem öfkesi dünya hırslarından dolayı değildi. İslam’a yapılan haksızlıklar karşısında bazen dayanamayıp cehennem kesildiği inkar edilemez. Ama insan sevgisinin ondaki boyutu da beni sık sık şaşırtırdı. Hayatının son zamanlarına rastlayan bir gün, Japonya’da olan depremi gösteriyordu televizyon. O kadar şiddetli olmuştu ki Japonya bile onca sıkı tedbire rağmen büyük bir yıkım yaşamıştı. Ölüler ve yaralılar televizyon ekranlarında gösterildikçe olayın vahameti gözler önüne seriliyordu. Bunları seyreden Ercümend o kadar duygulanmıştı ki, saklamaya çalışmasına rağmen gözlerinin dolduğunu görmüştüm. Ne oluyor dediğimde de, “Onlar da insan. Onlar da can taşıyor hanım. Görmüyor musun ne haldeler!” diyordu.

Yine bir gün televizyon haberlerini izliyorduk. Bu sefer de bir defile haberi üzerine yorumu beni güldürmüştü. Defile sanırım Fransa’da idi. Mankenlere defilenin açılışını yapmaları için simsiyah feraceler giydirmişler, başlarına da yüzlerini örtecek biçimde siyah peçeler örtmüşlerdi. Ama öyle bir yürüyüp peçenin ardından öyle bir bakışla bakıyorlardı ki Ercümend dayanamadı “İçindeki adam olmayınca, istersen çarşafa değil de çuvala sok, fayda etmiyor demek ki” diyerek hem hayıflandı hem de beraberce güldük. Bu da kısaca tesettür olayının nasıl olması gerektiğini özetliyordu.

Ölümünden yıllar sonra kitaplarını karıştırırken bulduğum bir beyit ise onun kendi içinde yaşadığı duygu yoğunluğunun tanımadığım bir boyutunu da bana göstermişti. Bunun adı yalnızlıktı. Yalnızlığın zaman zaman onu nasıl etkilediğini, onca zaman sonra rastladığım bu dizelerden öğrendim ne yazık ki:

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

Ne çalar kapım kimse bad-ı sabadan gayrı.

Fuzuli’den alıntıladığı bu beyiti kendi el yazısı ile, bir kitaba kapladığı beyaz kağıdın iç kısmına yazmıştı. Bu iki satır bana, onun zaman zaman bize bile fark ettirmeden nasıl duygusallaştığını göstermişti. 

-SON-

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • İRFAN YALÇINKAYA
    28 Mart 2019, 21:07

    Mukaddes ablanın kalemine sağlık. İktibas dergisi çıkana kadar çok güzel gitti, fakat sonrasında çok hızlı ve ağırlıklı olarak hastalık üzerinden gidiyordu ki, 15. bölümle birdenbire, bıçakla kesilir gibi kesildi. 1980-1995 arası dönemin çok daha geniş ve ayrıntılı işlenmesini isterdim doğrusu, yine de emek ve katkı için teşekkürler

    Yanıtla