Tarihselcilik: Sekülerizme Açılan Kapı

Tarihselcilik: Sekülerizme Açılan Kapı

Açıktır ki, kaba bir modernizmden başka bir yol olmayan tarihselci ideolojinin, insanı götüreceği yer Hıristiyan din anlayışından başkası değildir. Nitekim vahiy konusu etrafında son zamanlarda alenen sarf edilen sözler buna işarettir…

Tarihselcilik: Sekülerizme Açılan Kapı

Geçmişte ve günümüzde Kur’ân’ın tarihselliğine dayalı tezlerin iki temele dayandığı dikkati çekmektedir. Bunlardan ilki, genelde geçmiş bir tarihin, özelde ise Kur’ân’ın inzal olduğu tarihin nesnel olarak anlaşılabileceğidir; ikincisi ise Allah’ın tüm tarihlere dair niyetinin Kur’ân’dan nesnellik düzeyinde çıkarsanabileceğine dair bakış açısıdır. Diğer taraftan Kur’ân’ın evrensellikyerellik, geçerlilik-geçersizlik, tarihsellik-tarihüstülük bağlamlarında tartışılmasının, Kur’ân’ın mahiyetine dair otantik bir algının oluşmasının imkânını zorlaştırdığı aşikârdır. Zira Kur’ân’ın mahiyetini anlamaya yönelmiş bir öznenin, bu anlama sürecinde yakasını Kur’ân hakkındaki kendi paradigmasından kaynaklanan ya da kültürel olarak oluşmuş önsel kanaatlerinden kurtarma şansı yoktur. Bu bağlamda Kur’ân ve tarihselcilik meselesini tüm boyutlarını ele alan çalışmalarıyla tanıdığımız Şevket Kotan’la meselenin fikri ve aktüel veçhelerini konuştuk. (Asım Öz)

Kur’ân ve Tarihselcilik kitabınızla, Kur’ân, Yorum ve Tarih kitabınızda genel olarak tarihselci yorumun açmazlarına değiniyorsunuz. Bu çalışmalarınıza yol açan gelişmeler nelerdir?

Kur’ân ve Tarihselcilik kitabı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yapmış olduğum doktora çalışmasının yayınlanmış halidir. Doktoraya başladığım yıllarda “Kur’ân’ın tarihselliği” meselesi, İlahiyat akademisyenlerinin gündemine iyice oturmuş ve tartışılmaya başlanmıştı. Bu konu, Kur’ân, Tarih ve Yorum kitabımın girişinde anlattığım gibi, o dönemde modern zamanlardan itibaren İslâm dünyasının gündemine girmiş ve Osmanlı uleması yanında aydınları tarafından da enine boyuna ele alınmış olan Kur’ân ahkâmının günümüzde hala geçerli olup olmadığı, uygulama alanının bulunup bulunmadığı meselesinin bir devamı olarak tartışılmaktaydı. Kur’ân ahkâmının günümüzdeki uygulanma imkanını ben de merak ediyordum ve konunun akademik çalışmayla araştırılması gerektiği kanaatindeydim. Bu nedenle danışman hocam Salih Akdemir ile konuşarak Kur’ân’ın tarihselliği konusunu doktora tezi olarak seçtim ve çalışmaya başladım.

Yeni Modernizmin Çıkmazları

Konuyu araştırarak mahiyetini anlamaya başladığımda meselenin ne kadar yanlış bir yerden ele alınarak tartışıldığını, Batı dünyasında insanoğlunun varlık anlayışında bir devrim meydana getirmiş olan böyle çok değerli felsefi bir konunun, modernizmin kadim taleplerine felsefi bir temel bulmak için kullanılarak nasıl heder edildiğini görerek hayretler içerisinde kalmaktaydım. Sonuçta tezimi bitirdiğimde, Kur’ân ahkâmının uygulanabilirlik imkânının, “tarihsellik” konusunun alanına ancak dolaylı olarak girdiğini, asıl değerli olan kısmının ise ıskalandığını görmüş bulunmaktaydım. Fakat konunun karmaşıklığı, spekülatif kullanımlara el vermektedir ve bu da İslâm dünyası yanında Türkiye’de de, İslâm modernizminin, tarihsellik literatürüyle, tarihselcilik formundaki yeni bir tezahürünün inşa edilmesine imkân tanımıştır. Dolayısıyla buradaki tartışmanın ve bunun için ileri sürülen fikirlerin, tarihselliğin ana konusuyla bir alakası yoktur, hatta karşıt bir yerde durmaktadır. İşte ikinci kitabım olan Kur’ân, Yorum ve Tarih’te, tarihsellik meselesinin gerçek mahiyeti ve İslâm dünyasında geliştirilmekte olan tarihsellik adı altındaki yeni modernizmin çıkmazları işlenmiştir.

İlk kitabınızın tefsir alanındaki akademisyenlere nazaran daha çok fıkıh akademisyenlerinin ilgisini çektiğini ifade ediyorsunuz. Sizce bunun sebebi nedir?

Aslında felsefî anlamıyla tarihsellik, ilk önce ve her şeyden önce insanı, insanın mahiyetini konu eder. İnsanın eylemleriyle ortaya çıkan tarihsel olguların tarihselliğin konusu olmaları da bu bakımdandır. Dolayısıyla bu konu eşit şekilde İslâmî ilimler olarak tefsir, fıkıh, hadis, kelam, akait ve İslâm tarihi alanlarını ilgilendiren varoluşsal tartışmaları içermektedir. Ne var ki, modernizm güncel taleplerini tarihsellik jargonuyla Kur’ân üzerinden dile getirdiğinden, konu daha çok Kur’ân’la ilintili olarak bir tefsir sorunu olarak görünmektedir. Fakat bizim ideolojik karakterini vurgulamak için hassaten “tarihselcilik” olarak ifade etmeyi uygun gördüğümüz tırnak içinde “İslâm tarihselciliği”nin pratik talepler içermesi ve bu taleplerini temellendirmek için yeni bir “anlama ve içtihat” usulü geliştirmesi hasebiyle bu alana karşılık gelen fıkıh usulünü yakından ilgilendirmektedir. Nitekim Kur’ân ve Tarihselcilik kitabının üçüncü bölümünde Kur’ân’ın tarihselliği meselesi bir de fıkıh usulü bağlamında genişçe işlenmektedir. Bu bakımdan çalışma, fıkıh akademisyenlerinin ilgisini çekmekte ve bir çok fakültede yardımcı ders kitabı mahiyetinde tavsiye edilerek okutulmaktadır. Tabii bunda Müslümanlığın moderniteye eklemlenmesi hususunda ortaya çıkan argümanların daha çok fıkha dair olması da etkili olabilir.

Pozitivist Özgüvene Dayalı Akıl Tutulması

Tarihselci söylemin temel argümanları özetlenirse hangi hususlar öne çıkar?

Tarihselci argümanlar, tarihselci olarak anılan figürlere göre farklılıklar arz etmektedir. Mesela Fazlur Rahman’ın tarihsellik görüşü farklı, Mısırlı felsefeci Hasan Hanefi’ninki farklı diğerlerininki de farklı farklıdır. Hatta Türkiye’de dahi tarihselcilikleriyle maruf şahsiyetlerin, çoğu birbirleriyle tanışık olmalarına ve aynı platformları paylaşmalarına rağmen tarihsellik görüş ve tarzları farklılıklar arz etmektedir. Bu nedenle genelleme yaparak konuşmak, buna göre değerlendirme yapmak yanlış olur. Ama haliyle bazı temel ortak noktalar vardır. Bu ortak noktalar, pozitivist bilgi anlayışına bağlı kalarak nesnelci olmaları, modern zamanları tarihin sonu ve zirvesi olarak gören bir şuuraltı refleksine sahip olmaları, buradan hareketle Kur’ân’da geçersiz hükümler ve bugün için izah edilmesi mümkün olmayan mitolojik içerikler bulunduğunu vehmetmeleri ve modernizmin taleplerini tarihsellik formunda yeni bir sunumla dile getirerek talep etmeleridir. Fakat çoğu bu işin felsefesine vakıf olmadıkları ya da vakıf olsa da ideolojik davrandıkları için alakasız birçok şeyi pozitivist bir iradeyle karmakarışık ederek bir çelişkiler yumağı meydana getirmektedirler. Modern zamanları insanlığın varabileceği en son noktaymış gibi mutlaklaştırarak Kur’ân’ı moderniteye uyarlamaya çalışmakta ve bununla İslâm’a, hiçbir tarihte hiç kimseye nasip olmamış büyük bir hizmet yaptıklarını vehmetmektedirler. Kur’ân’ın gerçek manasını ve bu manaya ulaşmanın yöntemini keşfetmenin tarih içerisinde ancak kendilerince gerçekleştiği sanal özgüveni içerisinde hareket etmektedirler. Nitekim bazı tarihselciler, böylesi pozitivist bir özgüvene dayanan bir akıl tutulması içerisinde, başta Kur’ân olmak üzere İslâm’ın temel kaynaklarına Batı diliyle bir nevi dekonstrüksiyon yani yapı-bozum uygulayarak sorumsuzca tahrip etmektedirler.

Tarihselcilik ve Evrensellik Tartışması

Öte yandan tarihselciliğin karşı kutbunda bulunan evrenselliği nasıl yorumlamak gerekir?

Tarihselciliğin karşıtı olarak evrenselcilik, tarihselciliğin icat ettiği bir efsanedir. Hz. Peygamber zamanından başlayarak Müslümanların Kur’ân’ı ve İslâm’ı anlama faaliyetinin, bunun sonucunda geliştirdikleri usullerin, elde ettikleri aklın ve son olarak Müslüman hafızanın yok sayılmasıdır. Tarihselci teoriler, haklı bir zemine oturmak için ilk evvela hayalî bir evrenselcilik inşa ediyorlar. İnşa ettikleri bu evrenselciliği ise, hiç kimsenin sahiplenemeyeceği tarih dışı ve kriminal bir öteki olarak tasarlamaktadırlar. Savunulamaz bir öteki olarak var ettikleri böyle bir evrenselcilikle tarihselci tezlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Ne var ki dünyada böyle bir evrenselciliği olumlayacak aklı başında bir Müslüman bulmak mümkün değildir. Bu nedenle de söz konusu evrenselciliği savunan hayalî ve sanal bir Müslüman üretme yoluna başvuruyorlar, sonra da tarih dışı, bağnaz, kafası basmayan, bu günün ve hatta gelecek tarihlerin tüm sorunlarını dahi Orta Çağdaki bir zaman diliminde küçücük bir kasabada geçen bir hikâyeye sığdıran acınası müzelik bir tip olarak resmediyorlar.

Türkiye ilahiyatındaki tarihselci fikirler daha çok Fazlur Rahman orijinlidir. Her ne kadar geçen zaman içerisinde bazı tarihselci figürler, İslâm tarihselciliği fikriyatını Fazlur Rahman’ın koyduğu sınırların çok ötesine götürmüş olsalar da, yine de Türkiye’de tarihselci fikirleriyle maruf olan şahsiyetlerin fikri nüvelerinde Fazlur Rahman’ın fikirleri ve kendi ifadesiyle “neo-modernizm” projesi vardır.

Şunu sormak gerekiyor: Kur’ân’ın, tarihselcilerin çerçevesini çizdiği manada tarihsel ya da evrensel olması gerekiyor mu? Hâlbuki bütün imalarıyla birlikte kendileriyle karşıt bir düalizm oluşturulan tarihselcilik gibi, evrenselcilik te modern kategorilerdir. Dolayısıyla Kur’ân’ı bu arka planla tarihsel ya da evrensel diye kategorize etmek eşit şekilde sakıncalıdır ve peşinen modernizme yakalanmaktır. Bu nedenle sağlıklı ve iyi niyetli bir soruşturma için, soruşturmada temel niteliğindeki tarihsellik, evrensellik ve benzeri temel kavramlarının anlam alanlarının karışıklığa mahal vermeyecek şekilde ortaya konması lazım. Sonra da Kur’ân’ın hangi bakımdan tarihsel ve hangi anlamda evrensel olduğunu ayrı ayrı ele almak gerekir.

Kur’ân’ın evrenselliği ile eğer onun kıyamete kadar insanlığa rehberlik edeceği, helal ve haramlarının zamana bağlı olmaksızın geçerli olacağı ve ibadet ile ahlaka dair beyanlarının dini bir içeriğe sahip olduğu kastediliyorsa o takdirde Müslümanların kahir ekseriyetine göre Kur’ân’ın evrensel bir kitap olduğu doğru kabul edilebilir. Yok eğer bununla Kur’ân ahkâmının her zaman ve koşulda uygulanması gerektiği kastediliyorsa, o takdirde Kur’ân, tarihsel olmadığı gibi evrensel de değildir. Zira ümmetin tarihi ile başlayan, Kur’ân ile pratik hayatın irtibatını doğru kurarak her tarih ve zamanda hayatı Kur’ân’a göre yaşamanın usulü olan fıkıh usulü, hayat kadar esnektir. Gerçek şu ki fıkıh usulü, tarihsel, yerel, özel ve diğer şartlara bağlı olarak Kur’ân ahkâmını uygulamak kadar iptal etmeden, uygulamadan kaldırmanın ve bunun yerine yeni bir uygulamayı ikame etmenin de usulüdür. Dolayısıyla tarihselcilik-evrenselcilik dikotomisi için ihtiyaç olarak üretilen evrenselci Müslüman, hayalî bir karakterdir.

Sekülerizme Açılan Kapı

Kur’ân, Yorum ve Tarih kitabınızın girişinde tarihselcilikle alakalı tartışmaların Türkiye serencamını anlatıyorsunuz. Bu tartışmalardan sonra öne çıkan gelişmeler nelerdir?

Bu tartışmada ilgiyle izlediğim birkaç gelişmeden söz edebilirim. Mesela tarihselci ilahiyatçıların, hiç bir şekilde İslâm bilim geleneğinin tesirinden, yani tarihselliğinden kurtulamadıkları görülmektedir. Dolayısıyla ne tam olarak Müslümanlara ait ne de orijinalini yansıtacak şekilde batılı olabilen bir yeni ilahiyatçı tipi ortaya çıkıyor. Karmakarışık melez bir mezhep teşekkül ediyor. Diğer bir nokta, bir yola sapan bir kişinin, o yolun götürdüğü yere gitmeye mahkûm olduğunu gözlemlemektir. Ama kat ettiği mesafedeki her aşamada o kadar mutlu oluyorlar ki tarihin kendilerine oynadığı oyunun asla farkında olamıyorlar. Açıktır ki, kaba bir modernizmden başka bir yol olmayan tarihselci ideolojinin, insanı götüreceği yer Hıristiyan din anlayışından başkası değildir. Nitekim vahiy konusu etrafında son zamanlarda alenen sarf edilen sözler buna işarettir. Hâlbuki birkaç yıl önce bu fikirlerle Hıristiyan din görüşü ambalajıyla karşılaşsalardı eminim ki bunları reddedeceklerdi. Son olarak, tarihselci tezlerin kamuoyu önünde uluorta dile getirilmesinin, ilahiyat meselelerine vakıf olmayan kimselerin kozmolojilerinde büyük sarsıntıya neden olduğu, dini düşünce ve yaşantıda tahribata yol açarak sekülerizme alan açtığı da gözlenmektedir.

Modernite Baskısı Altında

Son zamanlarda Mustafa Öztürk üzerinden bu tartışma tekrar gündeme geldi. Oysa o öteden beri buna benzer yaklaşımları gündeme getiriyordu. Onun yaklaşımları için ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle, düşüncesi ne olursa olsun hiçbir bilim adamının, akademisyenin, düşünce adamının fikirlerinden dolayı hedef gösterilmesi ve yargısız infaza uğratılmasını doğru bulmadığımın altını çizmek isterim. Kişilik haklarına saygı göstermek dini ve ahlâkî bir sorumluluktur. Yanlış olarak değerlendirilen fikre sadece fikirle, seviyeli yapıcı eleştiriyle karşılık vermek gerekir. Mustafa Öztürk’e gelince, öyle görünüyor ki, ne bulduğunun farkında olmadığı hâlde büyük bir define bulduğu kendinden geçmişliği içerisinde kazıdıkça kazıyor. Maalesef burada moderniteyi doğru anlayamayan ve Müslümanca bir duruş üretemeyen son asır Müslümanlığının bir çeşit örneği ile karşı karşıyayız. Modernite baskısı altında ortaya çıkan sapmaların bir örneği de diyebiliriz. Kur’âncılık, öze dönüşçülük ve selefilik de aynı baskının sonuçlarıdır. Öztürk, yıllar önce Kur’ân’ın tarihsel olduğuna ilişkin verdiği kararından sonra, klasik dönem İslâm ilim deryasına dalmış, oradan düşüncesine meşruiyet sağlayan ve kanıt teşkil eden şeyleri cımbızla seçip almakta ve bir pazarcı mantığıyla seçtiklerini yüksek sesle pazarlayarak dikkatleri üzerine toplamakta ve alıcı da bulmaktadır. Bu arada sapla samanı karıştırıyor her şeyi karmakarışık hâle getiriyor. Tarihselciliğin argümanlarıyla, kendi bağlamı içerisinde tamamen başka bir yere oturan ve asla tarihselci tezlerin meşruiyetine kanıt olma ihtimali bulunmayan İslâm geleneğine ait bilgi mirasını böyle bir istihdamla birbirine yedirerek dipsiz bir kuyuya taş atıyor. Hesaba katmadığı ya da görmek istemediği şu ki, saçıp savurduğu bu miras, ötekileştirerek tarihselciliğin karşısına oturttuğu kadim İslâm geleneğinin mirasıdır, define diye bulduğu şey de bu geleneğin mülküdür, tapusu da bu geleneğe aittir. Dolayısıyla buradan tarihselciliğe meşruiyet sağlayacak bir temel çıkmaz. Nitekim görüşlerini kullandığı hiç bir klasik dönem âlimi veya müfessiri, tarihselci değildir ve onun tarihselciliğe delil olarak kullandığı görüşleri de ancak onların genel paradigması içerisinde yorumlanabilir. Modern zamanlara gelinceye dek temel olarak ulemanın bağlı olduğu geleneksel usulde, Kur’ân arabîdir, tedricen nazil olmuştur, nasihi, mensuhu ve sebeb-i nüzulleri vardır; ama buna karşılık Kur’ân’da yer alan ifadeler mutlak doğruları dile getiren ifadelerdir ve hükümler ise büyük usul âlimi İmam Şatıbî’nin ifadesiyle “küllî ve ebedîdir.” Küllî ve ebedi olarak inanılmakla birlikte, uygulanmalarında koşulların uygunluğu gözetilmektedir. Nitekim geleneksel içtihat faaliyetinde Kur’ân’ın hükümleri taabbudî olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılmış; taabbudî olanların yorum konusu olamayacağı, taabbudî olmayanların ancak yorumlanabileceği ve bunların illethikmet doğrultusunda onlarla gözetilen gayeyi gerçekleştirip gerçekleştiremeyecekleri açısından duruma göre uygulanmayacakları genel olarak kabul edilmiştir. Ne var ki bu durum, bir hükmü ilga edip değiştirme anlamında kabul görmüş değildir. Çünkü İmam Şatıbî’nin ifadesiyle aslî maksatlar, başka hiçbir şeye iltifat etmeksizin, sadece emir ve yasağa riayet etme anlamına gelmektedir. Allah kullarını ne ile yükümlü kılmışsa maslahat da odur. Bu itibarla şer’i delillerin ortaya koymuş olduğu şer’i esaslar sabittirler ve değişmezler. Bilindiği gibi, İslâm fıkhı maslahat esasına dayanır. Hükümlerin uygulanması ile, maslahat temelindeki amaçların gerçekleşmesi beklenir. Tarihsel ya da başka koşullar nedeniyle olsun, uygulandığı takdirde bir eğer bir hüküm hizmet etmesi gereken amacına hizmet etmiyor, hatta aksi bir amaca hizmet ediyorsa bu durumda o hüküm yeni bir içtihatla uygulamadan kaldırılarak söz konusu amaca hizmet edecek yeni bir uygulamaya geçilir. Koşullar değiştiğinde ise tekrar uygulamaya konulur. İslâm fıkhı sadece hükümler konusunda değil, ibadet, hatta itikat konularında dahi engin bir esnekliğe sahiptir ve Müslüman ferdin ya da ümmetin maslahatını temin etmeyen uygulamalarda ısrar edilmez. Dolayısıyla bazı dini kuralların değiştirilmesini gerektirecek bir duruma ihtiyaç da kalmaz. İşte geleneksel usulün üzerine oturduğu temel budur. Ulemaya dayanılarak bazı Kur’ân ifadelerinin doğru bilgiler içermesi gerekmediği savunuluyor ya da tarihsellik sebebiyle hükümlerin mülga hükümler olduğu sonucuna varılıyorsa burada yapılan iş cımbızlamadan başka bir şey olmaz. Çünkü İslâm’ın klasik döneminde, yani modernite öncesi dönemde böyle bir sonuca varan kimse yoktur. Bu bakımdan Öztürk’ün yaptığı şey, İslâm geleneğinin parlak sahifelerindeki mirası tarihselciliğin artı hanesine yazmak ve İslâm geleneğinin artılarını göstererek, bununla tarihselcilik ideolojisini pazarlamaktan öteye geçmiyor. İşin felsefi boyutunun ise ele alınır tarafı yok. Günümüzde sosyal bilim alanındaki güncel tartışmalardan ya haberi yok ya da vakıf olamamış. Eğer vakıf olsaydı, insanın mahiyeti, dil felsefesi, insanvarlık ilişkisinde dilin fonksiyonu ve dolayısıyla anlama konusu etrafında dönen soruşturmalarda bu tarz tarihselci yaklaşımların çok harcıâlem kaldığını görmüş olacaktı. Bu noktada özellikle pozitivizm eleştirileri büyük önem arz etmektedir. Ne yazık ki bu gün pozitivist bir eğitim sisteminden geçen bireyler olarak muhakememiz pozitivist bir bakış açısıyla işlemektedir ve buna dair bilinç de yok denecek kadar eksik duruyor. Türkiye’deki tarihselcilik de bu durumla malûldür.

İlahiyat ve Tarihselcilik

Peki, genel olarak ilahiyat çevreleri nasıl yaklaşıyor tarihselciliğe?

İlahiyat camiası genel olarak geleneksel usul mirasına bağlı görünmektedir. Akademik-ilmî çalışmalarla ulaşılan ve meslekten olmayan kimselere aykırı gelen yeni sonuçları bu kategoride değerlendirmemek gerekir. İlmi çalışmaların bazen ezber bozan sonuçlara ulaşması beklenen bir durumdur. Çünkü gelenekler, daima ezberler üretirler ve bunların bazıları da yanlış ezberler olabiliyor. Dolayısıyla ezberlerin gelenekten kaynaklanması, geleneğin ürettiği bütün ezberlerin doğru olduğu anlamına gelmez. Zaten ilmî çalışmaların bu sapmaları gün yüzüne çıkararak ezber bozmaları, ilmî araştırmanın en temel ödevlerinden birisidir.

Batı düşüncesinde tarihselci düşüncenin belli başlı simaları kimlerdir?

Batı dünyasında tarihselci kaldı mı bilmiyorum. Yeni batı felsefesi, fenomenoloji, dil tartışmaları, varoluşsallık, insanın varoluşsal olarak tarihselliği, hermenötik ve pozitivizm eleştirileriyle, pozitivizmin yeni bir ürünü olan “tarihselcilik” için hiç alan bırakmadı.

Varlığı Anlama ve Yorumlama

Hermenötikle tarihselcilik arasında nasıl bir ilişki var?

İlk evvela tarihsellik ve tarihselcilik kavramların bir birinden ayırmak gerekir. Tarihsellik, biraz önce de değinildiği gibi, insan ve insan eseri olan her şeyin tarihsel olduğunu varoluşsallık düzeyinde ele alarak tartışan bir felsefedir. Batıda rasyonalist-pozitivist felsefelerin akıl tasarımının eleştirisi üzerinden, özelde insanın aklını ve genelde ise mahiyetini soruşturarak analitik felsefeye karşıt bir felsefe olarak ortaya çıkmıştır. En bariz vasfı, pozitivist bir tutumla anlamaya konu olan şeyleri kavramlar dünyasında kalarak tanımlamak, belirlemek yerine, bu şeylere gözünü kulağını açarak, kulak vererek, dokunarak, yaşayarak, tecrübe ederek iyi niyetle anlamaya gayret etmesidir. Bunu yaparken de, kendi tarihselliğinin bilincinde olarak kendini anlamaya açık tutmasıdır. İnsanın tarihsel bir mahiyet olarak düşünülmesi burada temeldir. İnsanın tarihselliği, onun bu dünyada yaşarken, tarihin sadece kendisinin ve aklının şekillenmesindeki ve olayları yorumlamasındaki etkisini ifade etmiyor. Bununla birlikte, daha temelde onu, bu dünyada-varlık, bir lisan varlığı olarak varlığı ancak tarihselliğin kendinde mündemiç olduğu dil ile idrak eden tarihsel mahiyet olan insanın tarihselliğini ifade ediyor. İşte tarihsellik, kabaca böyle bir anlama sahiptir. Dolayısıyla tarih bilincine sahip olan bir insanın, tarih bilinci denen şeyin de tarihsel olduğunun bilincinde olarak varlıkla ilişkisi yanında, varlığı, metinleri, sanat eserlerini anlama tarzı hermenötiktir. Yani anlamacıdır. Heremenötik, bir bakıma varoluşsal tarihselliğin varlığı anlama ve yorumlama tarzı ve sanatıdır. Tarihselciliğe gelince, tarihin, tarihsel olayların oluşumundaki rolünü esas almakla birlikte, varlığı ve mesela metinleri anlama işini epistemolojik bir sorun olarak görmektedir. Anlamada nesnelcidir; insanın aklının anlamaya konu olan nesnelerin mahiyetini olduğu gibi bütün boyutlarıyla kavramaya yetkin olduğu varsayımına dayanır. Dolayısıyla burada, hermenötikteki yumuşatılmış, aradaki mesafe nerdeyse yok edilerek bütünleşmiş özne-nesne ilişkisinin yerine keskin hatlarıyla bir özne-nesne düalizmi vardır. Buna göre özne olarak insanın zihni, nesneleri aynanın bir nesneyi olduğu gibi yansıtması gibi algılayarak anlar. Burada anlama hadisesi tek taraflı işleyen bir süreç olarak tasarlanmakta, kavramlar dünyasında olup biten entelektüel bir etkinlik gibi varsayılmaktadır. Bu nedenle tarihsellikle tarihselcilik, aynı kökten gelen kelimeler olmakla birlikte, anlam olarak karşıt ifadelerdir. İki kavram arasındaki gerilim noktası ise, nesnel anlamanın imkânı noktasında toplanmaktadır. Tarihsellikte ve bu temel üzerinde yükselen hermenötikte varlığı anlama hadisesi, varlığın kendini ifşası olarak görülürken, tarihselcilikte ise, mutlak özne olarak insanın sahip olduğu akıl vasıtasıyla nesneyi nasılsa öylece nesnel olarak idrak etmesi olarak görülmektedir. Halbuki tarihsellik, tarihselciliğin bu naif iyimserliğinin eleştirisi üzerine temellenmiştir; dolayısıyla böyle bir anlayışın karşıtı olarak onunla gerilim içerisindedir. İşte Kur’ân’ın tarihselliğini savunarak bunun üzerinden modernizmin taleplerini dile getiren İslâm tarihselciliği, bu ayrımda pozitivist, nesnelci ve modernist karakteriyle tarihsellik olarak değil, tarihselcilik olarak adlandırılmayı gerektiriyor. Bu bakımdan tarihsellik ve hermenötik aynı bakış açısını ifade ederlerken, hermenötikle tarihselcilik karşıt bakış açılarını ifade ediyor.

Fazlur Rahman ve Diğer Tarihselciler

Tarihselci anlayışın İslâm dünyasında yaygınlaşmasında Fazlur Rahman’ın etkisi hangi düzeydedir?

Kur’ân ve Tarihselcilik isimli çalışmamda Fazlur Rahman’a geniş yer ayırmıştım. Çünkü Kur’ân’ın tarihselliği meselesi, ikinci kitabımda anlattığım gibi ilk olarak Fazlur Rahman üzerinden Türkiye’ye girmişti. Dolayısıyla Türkiye ilahiyatındaki tarihselci fikirler daha çok Fazlur Rahman orijinlidir. Her ne kadar geçen zaman içerisinde bazı tarihselci figürler, İslâm tarihselciliği fikriyatını Fazlur Rahman’ın koyduğu sınırların çok ötesine götürmüş olsalar da, yine de Türkiye’de tarihselci fikirleriyle maruf olan şahsiyetlerin fikri nüvelerinde Fazlur Rahman’ın fikirleri ve kendi ifadesiyle “neo-modernizm” projesi vardır. Türkiye’deki tarihselcilik, Fazlur Rahman’ın koyduğu temelleri koruyarak, Kur’ân’ı anlama metodolojisinde onun ikili hareket metoduna, nesnelciliğine ve koyduğu hedeflere bağlı görünmektedir.

Onun dışında Kur’ân’ı tarihselci bir yaklaşımla ele alan isimler kimlerdir? Bunların kaynakları ve yorumlarıyla Fazlur Rahman’ınkiler arasındaki müştereklikler ve farklılıklar hakkında ne söylenebilir?

Fazlur Rahman dışında Hasan Hanefî, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Muhammed Arkoun, Roger Garaudy ve Muhammed Abid el-Cabirî en meşhur şahsiyetlerdir. Bu zevatın eserleri Türkçeye tercüme edilmiş ve bir okuyucu kitlesi bulmuştur. Garaudy ve Cabirî’nin eserleri daha geniş bir yelpazede okuyucu bulurken, Hasan Hanefi, Ebu Zeyd ve Muhammed Arkoun, Türkiye’de tarihselci fikirleriyle tanınan zevatın ilham kaynağı olmuşlardır. Dolayısıyla Türkiye’de tarihselcilik, temelinde Fazlur Rahman olmakla birlikte söz konusu bu şahsiyetlere ait fikirlerin katkısıyla yepyeni bir karışım olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlardan Hasan Hanefi ve Muhammed Arkoun, tarihsellik meselesini daha felsefi boyutlarda ele alırlarken diğerleri Fazlur Rahman benzeri bir çizgide ele almışlardır. Sonuçta maalesef, İslâm dünyasında tarihsellik meselesi gerektiği çerçevede ele alınarak hakkıyla tartışılmamış, bunun yerine İslâm dünyasının ihtiyaçlar tarihselliği çerçevesinde ele alınarak buradan bir tarihselcilik, yani modernizmin yeni bir sürümü geliştirilmiştir. İslâm tarihselciliği olarak vücut bulan bu yaklaşımın en temel özelliklerinden birisi, edille-i şeriyye olarak bilinen temellere dayanan içtihat yöntemini eleştirerek reddetmesidir.“Fazlur Rahman’ın İçtihat Teorisi” başlığıyla yayınlanan makalemde izah etmeye çalıştığım gibi bu eleştiri, aslında İslâm ilim geleneğinin tarihte ilk defa temelden eleştirilmesidir. Her ne kadar bu eleştirilerin önemli oranda modernizmin talepleri yanında, modernitenin inşa ettiği siyasi, ekonomik ve güncel yaşantı modelinden beslendiği açıksa da yine de konunun, tarihî, felsefî, fıkhî hatta siyasî olarak bilimsel düzeyde ele alınıp tartışılması gerekir.

Pozitivist Nesnelcilik ve Oryantalist Mecra

Kur’ân’ı anlama ve yorumlamada tarihselci İslâm modernizminin neden olduğu sorunlar nelerdir?

Kur’ân’ı anlamada tarihselciliğin en önemli çıkmazı, pozitivist nesnelciliktir. Nesnelcilik meselesini sadece epistemolojik bir tercih olarak değerlendirerek basite almamak gerekir. Nesnelcilik insanın gözünü kör, kulağını sağır eden ve muhakemesini dumura uğratan bir virüs gibidir. İnsan bir kere bu hastalığa yakalandı mı kurtulmak için ciddi bir tedaviye ihtiyaç duyar. Bu tedavide en önemli unsur pozitivizm eleştirisidir. Ne yazık ki özellikle batılı tedrisata geçtikten itibaren nesillerimiz pozitivist bir eğitimden geçmektedirler. Çünkü batının etkisine girdiğimiz zamanlarda batıya da pozitivist anlayış hakimdi. Son üç asır batı felsefesi ve sosyal bilimleri bu çetin sorunla boğuşarak önemli mesafe kat etmiş ve kazanımlar elde etmiş olmalarına rağmen, İslâm dünyası bu gelişmeden bihaber durumunu muhafaza etmektedir. Hâlbuki İslâm dünyasının, insanlığın ortak mirası diye kabul ederek yaklaşık olarak bizdeki fıtrat kavramına denk gelen, varoluşsallığı bakımından insanın mahiyetine dair ulaştığı bu birikimden faydalanması gerekir. Diğer bir sorun ise tarihselciliğin, insanın varoluşsal olarak dünyada varlık, yani tarihsel bir mahiyet olduğuna ilişkin bir tarih bilincine sahip olmamasıdır. Bu noktada çok ironik bir durumda vardır. Tarihe en çok vurgu yapanlar olarak tarihselciler, insanın tarihselliğini ıskalayarak nesnelliği savunurlarken, aslında farkında olmayarak ve kendileriyle de çelişerek, insanı çokça eleştirdikleri tarih üstü bir mahiyet konumuna çıkarıyorlar. Nitekim bu fikriyatın temsilcileri, yine tarihi göz ardı ederek Hz. Peygamber’den itibaren gelen tarihi ve bu tarihi hermenötik bir titizlikle anlama çabasını bir yana bırakıp Kur’ân’ın doğru anlaşılmasının yöntemini ilk olarak kendilerinin keşfettiklerini zannediyorlar. Hâlbuki bu, modern insanı, o çokça eleştirdikleri evrensellik kategorisinde görmek manasına gelir. Zaten bu yüzden züccaciye dükkânına giren fil gibi davranıyorlar.

Meşhur oryantalistlerden Hamilton A. R. Gibb İslâm’da Modern Eğilimler kitabında Batı düşüncesinin İslâm aleminde bir geleceğinin olabilmesi için, İslâm modernizminin yaygınlaşmasını gerekli görüyor. Tarihselcilik tartışmalarını bu bağlamda okuduğumuzda sizin yorumunuz nedir?

Kur’ân’ın tarihselliği meselesini emperyalizmle doğrudan irtibatlandırmak, bir bakıma onu emperyalizmin bir projesi olarak görmek, birçok önemli şeyi perdeler. Ama ümmetin kozmolojisinde derin sarsıntılar meydana getirme potansiyeline sahip böyle bir ideolojinin emperyalistlerin işini kolaylaştıracağını söylemek mümkündür. Görünen o ki, tarihselcilerin yaptığı gibi tarihsellik konusunun mahiyetini kavramadan sürdürülen bu tartışma, oryantalist bir mecraya doğru yol almaktadır. Buradan varacağı yer ise, muhtemelen Hıristiyan din anlayışı olacaktır. Hıristiyan din anlayışında kutsal kitap azizler tarafından esin ile yazılan metinlerdir, dolayısıyla kutsal kitap yazarlarının tarihselliğine bağlı olarak metnin yazıldığı tarihin tarihselliği, metnin karakteridir. Bu nedenle metinde yazım hataları, mitoloji, yer alabilir, metinlerde yer alan tarihsel olaylar gerçek ya da anlatıldığı gibi olmayabilirler. Böyle bir anlayışı intaç edecek olan bir söylemin ne kadar büyük sorunlara yol açacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yoktur. Mesela tarihselci neşriyatı okuduktan sonra ibadetlerini bile terk ederek yeni bir dünyaya yelken açan canlı örnekler vardır. Tabi eğer ortalama bir vatandaş, Kur’ân ayetleri Arap adet ve kültürüne göre şekillenmişse, bizim asırlarca farz, helal, haram diye inanarak koruduğumuz birçok şey aslında Arap örfü olarak tarihsel, yani Arap orta çağına ait ise, demek ki din adına, Allah adına fena kandırılmışız, diye düşünebilir. Bu nedenle tarihselci tele vaizlerin daldıkları hülyadan uyanarak ne kadar sorumsuzca davrandıklarını fark etmeleri gerekir. Sonuçta yaptıkları iş, daha çok Müslümanlığı moderniteye eklemlemeye hizmet ediyor.

Mağlubiyet Tarihselliğinin Ötesi

Son olarak tarihselci okumanın meydana getirdiği sorunlar nasıl aşılabilir?

İlk evvela tarihselci fikirlerini ve buna bağlı olarak konuya vakıf olmayanların yanlış anlayabileceği birçok konuyu uluorta halk önünde konuşmanın sakıncalarını hesaba katarak, bilimsel konuların, iyice araştırılıp tartışılarak rafine hale getirildikten sonra halka arz edilmesinin ancak bir fayda getireceğini unutmamak gerekir. İslâm’ın sunumu ve İslâmî eğitim konusunda bir siyaset bilincine sahip olunması gerektiğini idrakinde olmak gerekir. Çünkü yersiz sunulan her şey heder olmaya mahkûmdur. Öte taraftan hiç kimse kendisini bütün zamanların en büyük âlimi, Kur’ân’ın anlam kalesinin fatihi olarak görmemelidir. Her okuyucunun, ancak Allah’ın ona takdir ettiği bir nasibinin olduğuna itikat etmesi, bunu asla unutmaması gerekir. Sonra da eğer hayırlı bir iş yapmak isteniyorsa, bu konuları ciddi manada araştırarak bilimsel olarak tartışmak, müzakere etmek gerekir. Bu uzun soluklu bir faaliyet olmalıdır. Çünkü tarihsellik ve yukarıda değinilen konular öyle bir kişiyle, birkaç okumayla sonlandırılacak konular değildir. Ekipler oluşturarak çalışmak, bunun sonucunda ekollerin ortaya çıkması ve bilimsel/felsefî bir tartışma ortamının oluşturulması gerekir. Kuşkusuz ki tarihsel bir vakıa olarak, tarihin bir diliminde gerçekleşen bir vahiy vakıası olarak, yine bir zaman diliminde yaşayan bir insan topluluğuna yönelerek onların dilleriyle onlara hitap eden bir olay olarak ve her şeyden önemlisi bir dil vakıası olarak Kur’ân tarihseldir. Fakat Kur’ân’ın bu bakımlardan tarihsel olması başka şey, içeriğinin pozitivist bir iradeyle, üstelik bir mağlubiyet tarihselliği içerisinde olarak modernizmin taleplerine uygun şekilde okunarak yorumlanması ise başka bir şeydir. Kur’ân’ın tarihselliği tezi etrafında şekillenen söylemin en bariz karakteri ideolojik olmasıdır. Nitekim tarihselciler, tarih kavramını temel aldıklarını iddia etmelerine rağmen, Kur’ân’ın başlangıçtan itibaren tarihteki maruf yorumunun kendi tezlerinin aksine şekillenmesini göz ardı etmeleri, tarihselciliğin ideolojik karakterini ele vermektedir.

Kaynak:  Umran Dergisi Şubat 2019, Sayı: 294, Sayfa: 37

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal