Kur’an’da Velayetin Anlamı

Kur’an’da Velayetin Anlamı

Allah’ı gereği gibi kavrayan inananlar, Allah’ı noksan sıfatlardan arındırmalı ve Allah’dan bahsederken dikkatli ve özenli davranmalıdırlar.

Kur’an’da Velayetin Anlamı

İlyas Yorulmaz

Arapça da (و‭ ‬ل‭ ‬ى) (vav lam ye) üç harfli (velâ) fiilin mastarı olan, وليا velyen kökünden türeyen (ولى) velî (ismi mensub) kelimesi, Kur’an’da fiil ve türevleriyle çok kullanılan kelimelerden birisidir. 

Velî (çoğulu اوليا evliyâ) kelimesinin anlamı: Sorumluluğu üzerine alan, koruyan, gözeten, iyilik eden, sahip çıkan ve yardımcı olan anlamlarındadır. İsmi mekân kalıbındaki مولى mevlâ kelimesi sığınılacak yer sığınak demektir. Şimdi Kur’an’da geçen ayetlerin hangi anlamlarda kullanıldığına bakalım.

“(Müşriklerin) Mescid-ül Haram’ın koruyucuları (sahipleri) olmadıkları halde, (inananları) Mescid-il Haram’dan engellemeleri ve alıkoymaları sebebiyle, Allah’ın onlara azap etmemesine ne engel olabilir ki? Hâlbuki Mescid-il Haram’ın sahipleri (velîleri), yalnızca (muttakiler) korunanlardır.”(8 Enfal 34) 

Yüce Rabbimiz, ayet-i kerimede Mescid-il Haram’ın (evliyasının) koruyucularının, sahiplerinin kim olması gerektiğini belirttikten sonra, muttakilerin Allah’ın beytine sahip çıkmalarını, bakımlarını, temizliğini, korunmasını yapmaları ve üstlenmeleri isteniliyor. “Veliyyün” isim mensub kelime olarak Bakara 282 ve İsra 33’üncü ayetlerinde, ihtiyacı olan birisinin yetkisini, başka birisinin kendisine verilen yetkiyi üzerine alması, üstlenmesi anlamında kullanıldığını görüyoruz. “(Borç veren veya borç alan kimseler) Verdikleri borçları veya aldıkları borçları kayıt etmeye güçleri yetmiyorsa (okuma-yazmaları yoksa), yetki verdikleri (veliyyühü) kişiler, adil bir şekilde hiçbir şeyi (miktar, tarih, ödeme zamanı ve şeklini…) eksik bırakmadan, kayıt altına alsınlar ve buna sizden iki kişiyi de şahit tutsunlar.”(2 Bakara 282) 

Buradaki velî kelimesi, bir başkasının işini, sorumluluğunu üzerine alan anlamında kullanılmışdır. “Haklı bir sebep olmadan bir nefsi öldürmeyin. Kim haksızlıkla öldürülmüşse, öldürülenin velîsine (sahip çıkan yakınına) haklarını alması için tam yetki verdik. Velîsi yetkilerini kullanırken aşırıya (karşı tarafın gücü yetmeyeceği şeylere) kaçmasın. Çünkü kendisi de (Allah tarafından) yardım görmektedir.”(17 İsra 33) Allah, haksız yere öldürülmüş kimsenin yakınlarından birisinin, maktulün hukuki sorumluluğunu yüklenmesini için velî olmasını, maktül’ün velayetini üstlenen kişinin adaletli davranmasını ve öldürülme olayında kasıt yoksa aşırı gidilmemesi öneriliyor.

“Kişinin önünden ve arkasından (yaptıklarını ve yapmadıklarını), Allah’ın görevlendirdiği takip ediciler var. Allah’ın emriyle kişinin yaptıklarını kayıt altına alırlar. Bir toplum, kendi içlerindeki olumsuz alışkanlıklarını kendileri değiştirmediği sürece, Allah onların yanlış alışkanlıklarını değiştirecek değildir. Bundan dolayı Allah, bir topluma kötü bir azap vermek istediğinde, kesinlikle o azabı geri çevirecek olmadığı gibi, onlar için Allah’dan başka koruyup sahip çıkacak (vali) kimse de bulunmaz.”(13 Rad 11) Rabbimizin kulları için irade ettiği cezaya karşı, o kimseleri koruyacak ve cezayı ondan savacak hiçbir kimsenin (وال vâli = sahip çıkan) koruyan gözeten, işi üzerine alan ve sahip çıkan anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. 

Günümüzde merkezi yönetimin vilayet sınırları içindeki insanların yönetimi ve toplumsal ihtiyaçlarını merkezi hükümet ile sağlamak, onların her türlü tehlikeden canlarını ve mallarını korumak, emniyetini sağlamak amacıyla yetki verilmiş ve görevlendirilmiş kişi için verilen ünvana “VALİ” denilmiştir. Kur’an’ın diğer ayetlerinde de aynı anlamda olduğunu göreceğiz. “Rablerinin belirlediği doğru yola uyanlar için, Rablerinin katında (ahiret günü) güvenlik ve esenlik yurdu var. Allah yaptıklarının karşılığında onların koruyucusu /sahibi /velîsidir.”(6 Enam 127) Allah, kendine itaat eden ve belirlediği yola tabi olanların, hesap (ahiret) gününde, sahibi ve koruyucuları olacağını bildiriyor. “Allah, iman edenlerin koruyucu ve yardımcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin koruyucuları ve sahipleri (velîleri) de, Allah’a başkaldırmış azgınlardır. İnkâr edenlerin velîleri inkâr edenleri aydınlıklardan karanlığa çıkarırlar. Onlar ateşin içinde olup, içinde sürekli kalacak olanlardır.”(2 Bakara 257)

İnananların, yaşadığı hayat içerisinde “Rabbim sen beni koru” demesiyle, Allah’ı velî edinmiş ve O’nun kendisine sahiplenmesini ve koruması altına girmeyi dilemiş, kabullenmiş olması demektir. Güçlü ve her şeye gücü yeten Allah da kulunun önünü açıp, en doğru yolu olan Kur’an’ın anlaşılmasını, kavramasını ve yaşamasını sağlayacak her türlü yardımı yapar ve kulunun önünü açar. 

Tam tersi, insanlar yaşadığı hayat içerisinde Allah’a başkaldırmış, isyanlarını ve inkârlarını ilan etmiş kimselerin koruması ve sahiplenmesini dilemişse, o kimseler de onları Allah’ın aydınlık yollarından uzaklaştırıp, karanlıkların içerisine sürükleyeceklerdir. Nitekim günümüzde kendilerini müslüman olarak niteleyen, aynı zamanda Allah’dan başkalarından yardım isteyen ve istenilmesini öneren insanlar ve kitaplar yok mu? Allah hesap gününde böylelerini diriltip o insanlara “Allah’dan başka yardım istedikleriniz nerede?” diye sorduğunda verecekleri cevabın olmadığını biliyoruz. İnsanın gelecekteki ahiret hayatını kazanacağına, şu an yaşadığı dünyada inanması ve yapması gerekenleri yüce Rabbimiz, indirdiği kitabı Kur’an’da yeterince insana bildirmiştir. Kur’an içerisinde anlatılan, Muhammed (as)’a gelene kadar Allah ve insan ilişkilerindeki olumlu, olumsuz örnekler, Allah’ın insanlar arasından seçtikleri elçilerinin karşılaştığı ve onlardan sonra gelen insanlara örnek olacak mücadeleleri, uygulamaları kısa ve öz yeterince, ayrıntılara kaçmadan anlatılmıştır. 

Kur’an’dan anladığımız kadarıyla Rabbimiz Allah’ı velî edinmek şu yaşadığımız imtihan dünyasında doğru bir tercihtir. Bu şekilde bir tercih ahiret hayatında mutluluğu kazandırabilir. Yaşadığı bu dünyada Allah’dan başkalarını velî edinenler, Allah’ın elçisine gönderdiği ilahi mesajlara sırt çevirip, yaşamından uzak tutanlar için, hesap gününde, Rablerinin vaad ettiği yalnızca mutsuzluk ve azap olduğu, onların Allah’ın dinine ve ayetlerine sırt döndükleri gibi, Allah da böylelerine sırt dönüp yüz vermeyecek ve sahiplenmeyip korumayacaktır. 

Âlemlerin Rabbi Allah, insanın topraktan ilk yaratılışını Kur’an’da insana haber verirken, meleklere “Âdemi yaratan Rabbinize secde edin” emretmiş, kibirlenerek Allah’ın emrine isyan eden İblis isimli melek, Allah tarafından lanetlenmiş ve kovulmuştur. O da kovulmasının karşılığında, insanları Allah’ın doğru yolundan çıkarabileceğini iddia etmiş, yalnızca Rablerinin belirlediği doğru yolunda samimi ve inanarak kulluk edenleri ayartamayacağını söylemişti. Rabbinden izin isteyerek “İnsanları (doğru yoldan) saptıracağım, onları doğrulardan uzaklaştırıp kuruntuya düşüreceğim, hayvanların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ki, Allah’ın yaratmış olduklarının şeklini değiştirsinler. Kim Allah’dan başka, doğrulara karşı çıkanları (şeytanları) işbirlikçi (velîler) edinirse, kesinlikle kaybedenler tarafında olacaktır.”(4 Nisa 119) Yüce Rabbimiz, şeytanın yolundan çıkarttığı insanların hesap gününde bedbaht olacaklarını bildirmiştir. Dolayısı ile ilk isyan edip doğrulara karşı çıkanın (şeytanlık yapanın) İblis’in olduğu ve o’na tabi olup o’nu yandaş, işbirlikçi (evliya) edinenlerin azap içinde olacağını, Allah biz insanlara şeytanları (İblis’i ve takipçilerini) tanıtıp haber veriyor ki, şeytanlarla işbirliği yaparak (İblis’in yolunu takip edip) kendilerine yazık etmesinler. 

Yaşadığımız hayatta, insan olarak her ihtiyacımıza kendi kendimize yetişmemiz mümkün değil. Çünkü aynı anda birden fazla işe koşmak ve yetişmek yaratılış olarak mümkün değil. İnsan olarak yaratılışımızın zayıf ve yeri geldiğinde başkalarına muhtaç olabileceğini bilirsek, gerektiğinde sorumluluk verdiğimiz, bize velîlik edecek ehliyet sahibi, doğru ve güvenli kişileri seçmemiz, bizim için faydalı ve kazançlı olacaktır. Bu konuda yüce yaratanımız aşağıdaki ayetlerde hem ahiret için, hem de dünya için nasıl bir seçim yapmamız gerektiğini bize öneriyor ve ihtiyacı olduğunda, velîsinin seçimini insanın kendisine bırakıyor ki sorumluluk da kendine ait olsun. “Sizin sahibiniz ve koruyucunuz (velîniz) yalnızca Allah, O’nun elçisi, namazı kılan, zekâtını veren ve Rablerinin huzurunda saygı ile eğilen iman edenlerdir. Kim Allah’ı, O’nun elçisini ve iman edenleri kendilerine koruyucu ve sahip (velî) edinirse, işte onlar Allah’ın tarafında olup, kesinlikle galip gelecek olan onlardır.”(5 Maide 55, 56) Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed’i, namaz kılan ve iman edenleri, yaşadığı o dönemdeki inananların velî edinmelerini, Allah’ın elçisinden sonraki her dönemde de inananlar, kendileri gibi inanan ve Allah’a teslim olmuş Müslümanları velî edinmelerinin, kendi yararlarına olacağını bildiriyor. “Allah, gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra yarattığı varlıkları kudret makamında yönetendir. Sizin Allah’dan başka ne koruyup gözeteniniz (velîniz), ne de arka çıkıp kayıranınız (şefaatçınız) vardır. Artık aklınızı kullanmıyor musunuz?”(32 Secde 4) “İnsanlardan İbrahim’e en yakın (evlâ) olanlar, (onun döneminde) ona tabi olanlar, işte bu peygamber (Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah da iman edenlerin koruyanı ve sahip çıkanıdır (velîsidir).”(3 Ali İmran 68)

Bu ayetlerden sonra, bizim en önemli gördüğümüz ve inananların çokça dikkat etmeleri gereken, velî kavramının Allah ile irtibatlandırılmasına özen göstermeleridir. İnsan zayıf ve muhtaç olduğu için, bir başkasının kendi sorumluluğunu almasını ve kendi adına işini gücünü takip etmesini, velî seçeceği kimseden isteyebilir, istemelidir. Bu onun için ihtiyaçtır. Aşağıda belirtilen İsra suresinde, Allah kendisini tanıtarak, övülmesi gereken, çocuk edinmeyen, mülkünde hiçbir ortağı bulunmayan ve acziyet, düşkünlük ve zafiyetten dolayı, kâinatın yönetimini ve kâinatın üzerindeki otoritesini hiçbir kimse ile paylaşmayan yüce Allah, insana Rabbini gereği gibi yüceltmelerini emrediyor. Yani Allah, melekler de dâhil hiçbir kimseyi velî (yardımcı) edinmemiştir. Zaten buna da ihtiyacı yok. O zaman ortalıkta dolaşan “Allah’ın velîleri” kavramı ne anlama geliyor? 

Kur’an-ı Kerim’in bütününde Allah’ın velîsi şeklinde bir tamlama yok. Zaten böyle bir tamlamanın anlamı Allah’a sahip çıkan, O’nun sorumluluğunu üzerine alan ve O’nun adına iş gören anlamında değil miydi? Bu şekilde bir inanç ve kabul, Allah’a zafiyet ve noksanlık yüklemek olmaz mı? Allah kullarına velî olur, fakat kullar asla Allah’a velî (yardımcı) olamazlar. “De ki ‘Bütün övgü, hiçbir kimseyi çocuk edinmeyen, sahip olduğu her şeyde hiçbir ortağı olmayan ve düşkünlükten ve zafiyetten dolayı (sahip olduklarının) yönetiminde ve otoritesinde hiçbir yardımcı (velî) edinmeyen Allah’a aittir. O halde Allah’ı büyükleyebildiğin ve yüceltebildiğin kadar yücelt.”(17 İsra 111)

Veli kelimesi Arapça lügatlarda ‘dost’ anlamında kullanılmadığı halde, Türkçe lügatlarda ‘dost’ anlamında kullanılmaktadır. Belki aynı kelimeler başka dillerde kullanılırken anlam değişikliğine uğrayabilir. Ancak konu, Arapça lisanla indirilmiş bir kitap olunca ve kitabın muhatapları, kullandıkları dilde o kelimeyi hangi anlamda kullanıyorlarsa kelimenin anlamı odur ve tercüme edenler Arapça lügatlara uymak zorundadır. Yoksa anlam kargaşası içinde, anlaşılmaz ve çelişkili bir kitap olur ki, “Bu kitap Allah’dan başkaları tarafından indirilmiş olsaydı, içinde pek çok çelişkiler olurdu.”(4 Nisa 82) ayetine ters düşerdi.

Velayet kavramı; Kur’an-ı Kerim’in içinde çok önemli, ayrışmacı anlamda kullanılmakta ve hemen hemen iman ve küfür gibi, tarafı belirleyici öneme sahiptir. İnananlar inananları veli edinirler. Şeytanı, müşrikleri, Yahudileri, Hıristiyanları ve inkârcıları veli edinenler de onlar gibi olur, şeklinde kullanılıyor. “Ey İman edenler! Yahudilerin ve Hıristiyanların korumaları altına (velîler edinmeyin) girmeyin. Onların birbirlerinin koruyucusudurlar. Sizden kim onların koruması altına girmek isterse (velî edinirse), o da onlardan olur. Elbette ki Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”(5 Maide 51) İnkar edenler, müşrikler, münafıklar nesep olarak ne kadar yakın olursa olsun, baba, anne, kardeş, amca dayı vs… fark etmiyor. Aynı dine inanmayanlarla ilişkiler, insani münasebetler içerisinde ve akrabalık bağı gözetilerek devam ettirilir. İç dünyası (yakınları ile ilgili) her insanın özel alanı olduğu için, o dünyayı yalnızca insanın kendisi şekillendirir ki, sorumluluk kendine ait olsun. “Ey İman edenler! Babalarınız ve kardeşleriniz iman etmekten daha çok, inkâr etmeyi seviyorlarsa, onlara kendinize ait işlerinizi yönetmek için yetki (velîlik) vermeyin. Kim onlara kendi yetkilerini verirse, işte onlar zalim kimselerdir.”(9 Tevbe 23) Bir müslümanın güç, çevre, itibar ve ticari çerçeveyi genişletmeyi hedefleyerek, inkâr edenlere kendi sorumluluklarını vermeleri karşılığında, ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar Allah, menfaatlerini ve çıkarlarını gözeterek, hem inananları, hem de inkâr edenleri idare etmelerinden dolayı, böylelerini ikiyüzlülükle (münafık) suçlamaktadır. Böylelerinin hesap gününde kaybedenlerin içerisinde olacaklarının haberini veriyor. “İnananları bırakıp, inkâr edenlere sığınanlar (işbirliği içinde olanlar), onların yanında güç, kuvvet mi arıyorlar? (Şunu bilsinler ki,) Kesinlikle bütün güç ve kuvvet Allah’a aittir.”(4 Nisa 139) “Ey İman edenler! İnananları bırakıp, inkâr edenlere sorumluluğunuzu vermeyin. Yoksa Allah’ın yanında, kendiniz aleyhine güçlü bir kanıt mı bırakmak istiyorsunuz?”(4 Nisa 144)

İnsanların kendi aralarındaki sorumluluk paylaşımı, sosyal yardımlaşmanın bir parçası olduğundan, sınırlı kabiliyetlere sahip olan insanların, birbirlerine sorumluluk vermeleri kendileri için bir kolaylıktır. Ancak insanların hayattaki öncelikleri, kendileri gibi düşünenleri ön planda tutup, sorumluluklarını paylaşmayı tercih ettikleri kimseler de, elbette ki kendileri gibi düşünenler olmalıdır. İnananlar da, kendileri gibi inananları velî edindiklerinde, kendileri gibi olmayanların ve kendileri gibi düşünmeyenlerin vereceği sıkıntıların pek önemi olmayacağı bize hatırlatılıyor. Korunan (muttaki) müslümanların koruyup gözeteni Allah olduğu için, Rabbimizin inananlar için belirlediği yolu bırakıp arzularına uyanların yoluna uymamak sakınıp korunanlar için, doğru bir tercih olduğunu bilmesi gerekir. “Sonra, sana da (yeryüzünde) yapacağın işler hakkında yol (şeriat) belirledik. Belirlediğimiz o yola uy. Bilmeyenlerin yoluna uyma. Eğer onlara uyarsan, yollarına uydukların, Allah’ın sana vereceği cezadan hiçbir şeye engel olamazlar. Şüphesiz ki zalimlerin bir kısmı, bir kısmının yardımcıları ve sahipleri(velîleri)dir. Allah da kendisinden sakınıp korunanların sahibi ve yardımcısıdır (velîsidir).”(45 Casiye 19) Öyle ise Rabbine kul olmayı seçenler, yaşadığı dünya hayatında Rablerinin önerilerine kulak vermeleri ve itaat etmeleri iman edenlerin kurtuluşu olacaktır. 

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de Allah’a başkaldırmış isyankârların yolunda savaşırlar. Artık (iman edenler) siz de doğruların karşısına dikilenlerle (şeytanlarla) savaşın. Şeytanların hileleri çok zayıftır.”(4 Nisa 76) Şeytanın amacı, doğruya karşı gelmek, doğruları tahrif ederek, doğrunun yerine koyduğu yanlışları, doğru diye insanları yanıltmak, fitne yayıp kargaşa çıkarmak ve taraftarlarına, doğru yolda olanlarla mücadele etmeleri için, onları teşvik etmektir. Onların mücadelesi yalnızca silahlı bir mücadele değil, Allah’ın koyduğu hükümlere alternatif hükümler üretip, doğruları insanın hayatından uzak tutmak da vardır. Aşağıda En’am suresinde örneği verilen ayette, inananların yemek amacıyla keseceği hayvanların üzerine Allah’ın adının anılması uygulamasına karşı çıkarak, ya Allah’dan başka bir kutsalın adının anılmasını veya hiçbir şeyin söylenmeden, o hayvanların kesilip yenilebileceğini yandaşlarına telkin etmeleri, Allah’ın adının anılmasını engellemek içindir. Onlar nasıl ki doğru yolda olanlarla mücadele etmekte birbirlerini teşvik ediyorlarsa, Allah da inananlara, şeytanlar ve onların işbirlikçileri ile mücadele etmelerini ve yeryüzünde şeytani düşünceye sahip olanların sebep olduğu kargaşaların, kalkmasını istiyor. Doğru yolda olanlarla mücadele eden şeytanın tarafına geçip, onlarla işbirliği yapanların da aynı sınıftan olduklarını haber veriyor. “(Ey İman edenler!) Kesilirken, Allah’ın isminin anılmadığı hayvanların etlerini yemeyin. Onların etlerini yemeniz, kesinlikle yoldan çıkmaktır. Doğruların karşısında olan şeytanlar, kendi yandaşlarına (kedilerini velîler edinenlere) kendi aralarında sizinle mücadele etmelerini fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, siz de onlar gibi müşrik olursunuz.”(6 Enam 121) İşte! Doğrulara karşı çıkanlara en etkili mücadele yöntemi, insan önce Allah’ın indirdiğine inanacak, o kitaba kayıtsız şartsız teslim olup tabi olacak, doğru bilgi ve doğru uygulamalara sahip çıkarak, kendi hayatında uygulayacak, sonra da kim Allah’ın doğrularına karşı alternatif bilgi ve uygulama getirir veya önerirse, onlara sahip çıkmayıp, reddedecek. Yalnızca sığınılacak ve yardım istenecek varlığın, Allah olduğunu bilecek. “Rabbinizden size indirilmiş olan (Kur’an)’a uyun. Size indirilmiş olandan başka, kendinize yol belirleyicilere tabi olmayın. Ne kadar az düşünüyorsunuz.”(7 Araf 3)

Sığınılacak Allah’dan başka kimse olmadığı gibi, Allah’dan başka kulluk edilecek ilah da yok. Allah insanlar için kitabı, elçisi Muhammed (a.s.)’a doğruları ihtiva eden ve nasıl kulluk etmeleri gerektiğini örneklerle anlatan “Bu Kitap, Allah’dan başkasına kulluk etmeyesiniz diye, ayetleri, her şeyin hükmünü veren ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından hükümlendirilmiş ve ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.”(11 Hud 1-2) ve aynı zamanda, kulluk etmekten kaçınıp isyan edenleri de örneklerle anlatan “Böylece ayetlerimizi açık ve anlaşılır durumda anlatıyoruz ki, suçluların yolu da net bir şekilde ortaya çıksın.”(6 En’am 55) bir kitabı indirmiş olduğunu ve böylece Allah indirdiği kitabın amacını akleden insanlara haber vermiş oluyor. Aşağıda verdiğimiz Zümer suresinde de, hiçbir kimsenin katkıda bulunmadığı, kurallarını ve yollarını Âlemlerin Rabbi Allah’ın belirlediği katkısız (halis) din ile Allah’a kulluk edilmesi emrediliyor. İnkâr edenlerin, Allah’dan başkalarına sığınıp (mevla edinip), onlara ibadet etme gerekçelerini “Onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” demelerini,  yalancılık ve inkâr olduğunu bildiriyor. “Sana kitabı gerçek doğru olarak biz indirdik. O halde Allah’ın dinine hiçbir şey katmadan O’na kulluk et. Hiçbir katkının ve hiçbir şeyin ilave edilmediği din Allah’a ait değil mi? Allah’dan başkalarına sığınıp (velîler edinip) kulluk edenler “Biz bunlara kulluk etmiyoruz. Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye aracı kılıyoruz” derler. Allah aralarında ihtilaf ettikleri konularda hükmünü verecektir. O hep inkâr eden yalancılar var ya, Allah onları asla doğru yola ulaştırmayacaktır.”(39 Zümer 1-3) Böylece yarattığı ve yeryüzünde imtihan ettiği ilk insanlardan tutun da, yok oluş saati gelinceye kadar, insanın yaratılış amacı Allah’a kulluk olduğu halde, imtihanının gereği kendisine belirlenen iki yoldan biri olan yüce Allah’ın önerdiği sıratı müstakiim = en doğru yolu tercih edip, bu yolla Rabbine kulluk edecek. Ya da ikinci yolun temsilcisi İblis şeytanının yolu olan sapık (dalalet) yolunu seçecek. İsimleri ve yöntemleri farklı da olsa, Allah’ın en doğru yolu sıratı müstakiim haricindeki bütün yollar batıl ve insanı saptıran yollardır. “(Ey insanlar) Benim dosdoğru olan yolum budur. Yalnızca ona uyun ve başka yollara uymayın, başka yollara uymak sizi Allah’ın yolundan ayırır. Allah size bu şekilde tavsiyede bulunuyor ki, belki kendinizi korursunuz.”(6 En’am 153)

Sonuçta, Rabbine kulluk etmek için yaratılmış insanların, Allah’ın indirdiği kitapla ve elçisi Muhammed (a.s)’ın Allah’ın kitabını hayatına ve toplumuna uyguladığı şekilde, kendiliklerinden hiçbir şey katmadan Allah’a kulluk ederken “Hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi O’na ortak koşmamaları.”(17 Kehf 110) gerektiği, en başta gelen Allah’a kulluk borcudur. Kulluklarının gereğini yerine getirmiş insanların, yaptıklarının sonucunu kendileri belirlememeleri, her şeyi bilen ve her şeye adaletle hüküm verip, hiçbir kimseye haksızlık yapmayan Allah’a sonucu bırakarak, O’na sığınıp (velî edinerek) kendisine sahip çıkmasını dilemeli ki, o zaman sonuçta Rabbimizin bildirdiği gibi olacaktır. 

“Allah’ın sahip çıktığı ve koruduğu (kendisini velî edinen) kimseler için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar.”(10 Yunus 62) Rabbimizin bu ayetine dayanarak tasavvuf inancına sahip insanların kendilerini Allah’a adayarak ömürlerini dünya nimetlerinden uzaklaştırarak (uzlete çekilerek) riyazaat, ibadaat ile geçirmek suretiyle (mistik bir yaşayışla) Allah’a ulaşacaklarına ve böylece “Allah’ın evliyası” ünvanına kavuşacaklarını zannederek, öldüklerinde ruhlarının Allah’da yok olacaklarına (fenafillah) inanırlar. Tasavvuf inancına göre ölen velîlerin ruhlarının, kâinatın yönetiminde tasarruf sahibi olduğu inançlarının bir parçasıdır. Bizim üzerinde durmak istediğimiz “Velî” kelimesini, insanların inanması gerekli şartlardan olduğunu kabullenmeleri için “İhtiyaçtan kaynaklanan birisinin sorumluluğunu almak, ihtiyacını karşılamak, korumak, gözetmek” bu anlamı tahrif etmişlerdir. Allah’a kulluk etmeleri için yaratılmış insanların yaşadığı dünya hayatında hukukî bir terim olan “velî” kelimesini ehli tasavvufun, inançlarına uygun olarak yaratıcının parçası olduklarını kendilerini insanlara kabul ettirmek için “Allah’ın velîleri” sıfatını kendileri için kullanıp inançlarını yaşatmışlardır. İsra suresi 111’inci ayette “Muhtaçlıktan dolayı Allah’ın velisi olmamıştır” diye Rabbimizin bildirmesine rağmen, kendilerini Allah’ın yardımcıları “velîleri” görmeleri ve insanların bu inançları kabulü, tam bir çelişki oluşturmaktadır. Kendinden başka ilah olmayan Âlemlerin Rabbi Allah’ın, yarattığı varlıkları velî edinmesi bir ilah için eksikliktir, bir zafiyettir. Allah’a inanan ve O’nu gereği gibi doğru tanıyan hiçbir Allah’ın kulu, şeytanların Allah’a yakıştırdıkları eksiklik vasıfları kabullenemezler. Kul kendisini yaratana velî olabilir mi? Allah kullarını yaratanına, O’nun korumasına ve yardımına muhtaç olarak yaratmıştır. “Şeytan, ancak ve ancak kendi yandaşlarını (evliyaaehu = kendini velî edinenleri) korkutur. (Ey inananlar!) Siz onlardan korkmayın, eğer inanıyorsanız benden korkun.”(Aliimran 175) ayrıca bu ayette “innemâ zalikumuş şeytânu yuhavvifu evliyâehu = şeytan ancak evliyalarını korkutur” “şeytan kendisini veli edinenleri korkutur” cümlesini “şeytan velî edindiklerini korkutur” demek yanlıştır. Çünkü şeytan insanları değil, insanlar şeytanı velî edinerek o’nun yoluna tabi olup Allah’ın yolundan çıkıyorlar. Yani şeytan amir (emredici) pozisyonunda olduğu için, amirler statü gereği memurlarını velî (memurlarına muhtaç olanlar amir olamazlar) edinmezler. “Allah’ın ismi anılmadan kesilmiş hayvanları yemeyin. Zira onları yemek Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğruların karşısına dikilmiş olan şeytanlar, yandaşlarına (evliyâihim = kendilerini velî edinenlere) sizinle mücadele etmeleri için telkinde (vahyediyorlar) bulunuyorlar. Eğer onlara itaat ederseniz, Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.”(6 En’am 121) Yunus suresi 62’inci ayette olan “evliyâ Allahi = Allah’ın evliyaları” isim tamlaması ile Aliimran 175’deki “evliyâehu” ve En’am 121’deki “evliyâihum” isim tamlamaları olarak aynı formatta (kalıpta) olmasına rağmen Kur’an tercümelerinde Aliimran’da “şeytan kendini dost edinenleri korkutur.” En’âm suresinde “şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler.” şeklinde velî kelimesini “dost” diye tercüme ediyorlar.

Şeytan ve o’nun yandaşları, Allah’a inanmış insanlara musallat olarak, onları doğru inançlarından ve doğru yaptıkları kulluklarından saptırmak için çok çeşitli yöntemler uyguluyor. Günümüzde en çok yaygın olanı, karşısındakine “Bak kardeşim, cennete gitmek istiyor musun? Önce kendine bir mürşit (doğruyu gösteren) edineceksin ve ona kayıtsız şartsız teslim olacaksın. Çünkü mürşit “kendisini Rabbine kulluk ederek isbat etmiş ve Allah’ın dostluğunu kazanmıştır” diye insanları etki altına almaya çalışırlar. Hâlbuki Allah’ın elçilerinin dışında, hiçbir insanın hesap gününden önce kurtulup kurtulmadığı belli değildir Rabbimiz elçisine “Ben, bana da size de ne yapılacağını bilmem.”(46 Ahkaf 9) diye insanlara böyle söylemesini emretmiştir. Dünya hayatında kendini veya bir başkasını temize çıkarıp ahirette kurtulmuş olduğunu bir insanın söylemesi ile hem yalancılık yapmış, hem de Allah’a büyük bir iftira atmış olmaktadır.(Nisa 49-50) İnsanlara Allah’dan başka mürşit tavsiye edenler “Mürşidinin belirlediği şekilde ibadet edecek ve onun seni Allah’a götüreceğine inanacaksın. Şüphe edersen mürid olamazsın, o zaman da ateşi boylarsın. Vereceksin elini, yapışacaksın mürşidinin eteğine, gireceksin cennete” deyip, Kur’an’ın emirlerinden haberi olmayan insanları kendilerine bağlıyorlar. Bu şekilde bir teklifle gelen şeytanlara, aşağıdaki ayette verilen cevabı vermek, inanan bir insanın vermesi gereken cevaptır. “De ki ‘Göklerin ve yerin yaratıcısı, (her canlıyı) yedirip içiren ve kendisi yedirilip içirilmeyen, Allah’dan başkasını mı kendime koruyucu (velî) edineyim?’ De ki ‘Allah’a teslim olanların ilki olmam ve O’na ortak koşanlardan olmamam bana emrolundu.’ De ki ‘Eğer ben, bana emredileni yapmaz da isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”(6 Enam 14-15) Sonra da şu ayeti terennüm edip, yalnızca dünya ve ahirette Allah’ı veli edinerek O’na güvenip sığınacağız. Allah’ın belirlediği gibi, Kur’an-ı Kerim’de örnek olarak verdiği, Rablerinin rızasını kazanmış salih insanların yoluna uyarak, Allah’a kulluk edeceğiz ki, Allah da bize (velîlik) sahip çıkacak. Bunun aksine, Allah’dan başka yalvarıp, yardım istenilen her şey aciz, kendisi yardıma muhtaç, kendilerine bile faydaları yok. “Bana sahip çıkıp, korumasını istediğim, kitabı indiren Allah’dır. O ancak doğru iş yapanların (salihlerin) koruyucusu ve sahip çıkanıdır. Allah’dan başka (sığınmak için) yardıma çağırdıklarınız size yardım etmeye güçleri yetmez. Hatta kendi nefislerine dahi yardım edemezler.”(7 Araf 196-197) “Rabbimiz sen bizim sığınacağımız (mevlâmız) makamsın. İnkâr eden kavimlere karşı bize yardım et.”(2 Bakara 286)

Yukarıda ve 6/62 8/40 9/51 10/30 22/13, 78 47/11 3/150, 57/15 66/2  ayetlerde “Mevlâ” kelimesi ismi mekân formatında (sığınılacak yer, sığınak anlamında) kullanılmıştır. “Bugün, sizden ve inkâr edenlerden azaba karşılık fidye alınmaz. Kalacağınız yer ateştir ve o ateş sizin (mevlâ’nız) sığınağınızdır. Ateş dönüş yeri olarak ne kadar kötü bir yer.”(57 Hadid 15) Mevlâ kelimesi aynı şekilde “Allah iki adamı misal olarak anlatıyor. İkisinden birisi dilsiz ve kendisi için hiçbir şeyi planlamaya gücü yetmiyor ve kendisini barındıran sahibine (mevlâsına) yüktür…”(16 Nahl 76) kölenin sahibini kölenin mevlâsı olarak kullanmıştır.

Allah’ın ayetlerinden, Allah’ın hiçbir kimseyi velî edinmediğini, tam aksine kullarının Allah’ı veli edinmeleri kendi hayırlarına olacağını öğreniyoruz. Zira hepimiz O’nun korumasına ve yardımına muhtacız. Zaten yaşadığımız hayatta birbirimizi veli edinmemiz, bizlerin aciz, muhtaç ve eksik olmamızdan kaynaklanmıyor mu? Yetişemediğimiz yerde, rahatsızlığımızda, güç yetiremez durumlarda, bir başkasına işlerimizin yapılması için yetki vererek yardım istemiyor muyuz? İşte velayet dediğimiz kavram bu anlamdadır. Bu anlamın dışında, Allah adına, kendisinin belirlemediği (Allah’ın kızları, Allah’ın eşi, Allah’ın oğlu, Allah’ın sevgilisi, Allah’ın dostu (velîsi) gibi) nitelendirmeler, Rabbimiz tarafından reddedilmiştir. Anti parentez şunu da belirtmeliyim ki, velî kelimesine dost anlamı verenler, Yüce Rabbimizin istediği biçimde kendisine kulluk eden kullarını koruyup, sahip çıkacağına inanmayan, güvenmeyen ve şüphe eden günahkâr kulların, hesap gününde kendilerini koruyacak birileri olmalıydı. Öyleyse yaşadıkları dünya hayatında kendilerini hesap gününde Allah’ın azabından koruyacak kullarını bulmalıydılar. Buldular da! Kendilerine göre Allah’a yakın olabilecek takva sahibi, ibadette kendilerinden ileride olduklarını kabul ettikleri ve kendileri gibi kul olan, ama Allah’ın dostu (velîsi) olabileceğine inandıkları insanları Allah’ın dostları diye ilan ettiler. Böylece kendi kendilerine, ahirette Allah’ın elinden kurtaracağına inandıkları insanlara olağanüstü sıfatlar vermeye ve verdiği sıfatların doğruluğuna önce kendileri inanmış olmalılar ki, Kur’an’dan onay almayan bu inançlarını, akaid kitaplarında imanın esası bir madde olarak ilave ettiler. Böylece Allah’ın kullarını, “Allah’ın kullarını Allah’ın parçaları yaptılar. Gerçekten (bunu yapanlar) insanlar açıkça inkâr etmişlerdir.”(43 Zuhruf 15) Allah’ın parçası haline getirenler, Allah’ın ayetlerinden ve tehdidinden gafil olanlar, kendileri gibi inanan insanlara, Allah’ın velilerinin olduğuna iman edilmesini ve Allah’ın velilerini inkâr edenleri de inkârcı, kâfir ilan etmeyi de ihmal etmediler.

Allah’ı gereği gibi kavrayan inananlar, Allah’ı noksan sıfatlardan arındırmalı ve Allah’dan bahsederken dikkatli ve özenli davranmalıdırlar. Allah’ın kulu olduğumuzu göstermenin en önemli göstergesi, her fırsatta Allah’a muhtaçlığımızı hatırlamak, sığındığımızı dile getirmek kulluk borcumuzdur.  

Allah’ı velî edinenlerin ve gereği gibi inananların tümüne selam olsun.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal