Din ve Sanat

Din ve Sanat

Günümüzde, özellikle batılı ünlü mimarlar, “Türkiye’nin değil sadece, tüm dünyanın bir Mimar Sinan’a ihtiyacı var” demişler ancak henüz bu doygunluğu yakalayamamışlardır. 

DİN ve SANAT

“İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da dinin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar tekrar bu kaynağına dönmeye mecburdur.”  Aliya İzzet Begoviç

Esra Hilal Yağmur Akkuyu

Sezgi; estetiğin, sanatın en önemli konularından biridir. Sezgi, özel emek, çaba ve duygusal bir bağlılık gerektirir, o konunun içten ta derinden hissedilmesi, tabiri caizse zikrinin de fikrinin de o olmasını gerektirir. Yani duyumsal bir bakış olmadan sezgi var olamaz. Belki bazen bilgi birikimi sonucu araştırıp araştırıp yoğunlaşan bir zihnin aniden o konu hakkında içten gelen bir dürtü ile ilham bulması, bazen de yine içten bir duyumsama ile zaten her şeyin net ve biliniyor olmasıdır.  Estetik dediğimiz olgu da tam da bu şekilde oluşmaz mı? O halde sezgi ile estetik zaten içiçedir. 

Çocuk masumdur ve fıtratı ile doğar. Fıtratı gereği sezgileri ile hareket etmek onun en doğal hakkıdır. İlginç bir merak duygusu ve bitmek tükenmek bilmeyen bir hevesi vardır. Fakat günümüz insanı çoğu kez bu fıtrat ile oynamayı marifet zannetmekte, onun elinden merak duygusunu almakta, merakın getireceği zekayı köreltmekte, yerine mantıksal dürtüyü oturtmaktadır. Doğal olarak o çocuk için sezgi geçersiz ve gereksizlikten başka bir şey olmamaya başlar ve artık bu yeteneğin akademik bir eğitim ile kazanılması da imkansızdır. Önce duymayı, duyumsamayı tekrar öğrenmelidir; bunun içinse farklı, birebir bir ilişkinin hakim olduğu, ruhsal zekanın aktif olduğu bir eğitim şarttır.

Tarihe baktığımızda bunun örneklerini görmek hiç de zor değildir. Sahabeler döneminde bile birçok farklı ahlaktan, farklı kültürlerden insanların nasıl değiştiğine, her birinin ayrı mizaçları olmasına rağmen aynı fıtrat altında buluştuklarına şahit olunmuştur. Çünkü duygusal bir bağ kurulmuştur ve bu inancın gücü her şeyin üstündedir. İnanmayanların inanan insanlar için marazlı diyecekleri kadar bir güçtür bu güç işte. Ölüme bile koşarak coşkuyla götüren bir güçtür bu çoğu kez.

İnancın gücü sezgiyi doğurmuştur ve bu sezgi ile gerçekleşmiş bir eser şahesere dönüşebilmektedir. İnancın gücü öylesine kuvvetlidir ki; İslam inancına göre kişi bu İslam dairesine girdikten sonra Kur’an’ın tabiri ile -karanlıklardan aydınlığa çıkmıştır- artık. Birçok karanlık vardır ancak aydınlık bir tanedir ve nettir. Orada her şey nettir ve içtendir, doğaldır. Bu şekilde sezgisel yanı güçlü kılınmış bir beyin de nettir ve onun için tasarım, matematik, fen gibi birçok disiplinler aşka dönüşmüştür. Disiplinlerarası karmaşa ile değil; bir düzen, bir ahenk içinde kendiliğinden, aniden oluşur tasarım çoğu kez..

Bu yüzdendir ki tarihe mal olmuş mimarlar en gözde, en özel, yıldız yapılarına dini yapılar ile ulaşmışlardır. Tıpkı her kültürün mimari doruk noktasına bu eserlerle ulaştığı gibi…

Çağlar öncesinde de, o dönemin malzeme ve teknik bilgileri ile nasıl yapıldığını anlayamadığımız birçok eserde bu gizemi arayabiliriz belki de. Kimbilir belki de yıllardır batının araştırıp anlayamadığı Koca Sinan’ın gizemli sırrı da burada saklıdır. Zira günümüzde, özellikle batılı ünlü mimarlar, “Türkiye’nin değil sadece, tüm dünyanın bir Mimar Sinan’a ihtiyacı var” demişler ancak henüz bu doygunluğu yakalayamamışlardır. 

Bugüne kadar yeryüzünde ne kadar tarihe mal olmuş bir yapı varsa birçoğu inancın gücü ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile ortaya çıkmıştır..  Bu olguyu kaybettikçe kent ve kimlik tartışmaları yapmamız da yine kaçınılmaz olmaktadır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal