Kaos ve Düzen

Kaos ve Düzen

Modern iktidarların temellerini atan en önemli düşünürlerden Machiavelli, kiliseyle devletin bağlarını koparmak üzere ortaya attığı fikirleriyle, yeni iktidar oluşumunun da temellerini kurguluyordu. Machiavelli yeni devlet felsefesinde devleti kuracaklara akıl verirken, “İstediğinizi yapabilirsiniz”, “artık hiç kimseye hesap verici değiliz” diyordu…

Kaos ve Düzen

Yakup Döğer

Eşref-i Mahlukat olarak yaratılan insanın dokunulmaz, insana ait zaruret arzeden hakları vardır. Bu haklar insana yaratılışından verilmiş olup, yaratıcısı tarafından kendisine ikram edilmiş olan haklardır. İslam’ın insan için tanıdığı fıtri haklar ile modern düşüncenin ortaya attığı hak ve özgürlüklerin herhangi bir bağlantısı ya da benzerliği yoktur. Allah’ın insana, kulu olarak tanıdığı haklar yaratıcısı tarafından tanımlanmış sınırları çizilmiş, bu sınırların ihlali yasaklanmıştır. Herhangi bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, hangi ırka mensup olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, bu özelliklerin Allah’ın ayetleri olduğu bildirilmiştir. Allah tarafından verilen bu fıtri haklarının korunması emredilmiştir. Bu haklar İslam Hukuku’nda, can, mal, akıl, nesil ve din emniyeti olarak yer almıştır.  

Modern düşüncede insan haklarına yönelik tanımlamaları seküler temelli ve Batı/batıl menşelidir. Batı/batıl merkezli düşünce ve tanımlamalar, “kendi” merkezli olup, kendi dışındakilerini “ötekileştiren” mahiyet içerir. Vahyin tanımladığı haklar ise, bütün kuşatıcılığıyla evreni içine alan, kendine has varlığını koruyarak derinlemesine tahlil yapar ve kayırmacılıktan uzaktır. İnsan, kendine ait olan bu haklarının her zaman güvence altında olmasını ister, toplumu yöneten idari kadronun da, insana ait olan bu verili hakları koruması, güvence altına alması ilk öncelikli görevidir.

İslam Hukukunda özel bir yeri olan bu haklar, tarihsel süreçte her zaman hassasiyetle korunmuş, dokunulmazlıkları muhafaza altına alınmıştır. İslam hukukunun insana tanıdığı hakları, bugüne kadar diğer hukuk sistemleri kabul etmiş ve uygulamaya koymuş değildir. Bu hakların korunması fertlerin emniyetini sağlamakla birlikte aynı zamanda toplumun genel huzurunun dengede tutulmasında, huzur ortamının sağlanmasında da öncelikli işlev görmüştür. Ne zaman ki insanların yaratılışından verili olan haklarıyla oynanmaya başlanmış, karşılıklı güven ve huzur da ortadan kalkmıştır.

Modern iktidarların temellerini atan en önemli düşünürlerden Machiavelli, kiliseyle devletin bağlarını koparmak üzere ortaya attığı fikirleriyle, yeni iktidar oluşumunun da temellerini kurguluyordu. Machiavelli yeni devlet felsefesinde devleti kuracaklara akıl verirken, “İstediğinizi yapabilirsiniz”, “artık hiç kimseye hesap verici değiliz” diyordu. Ona göre, işgal edilen ülkeler yok edilmeden hakimiyetin kurulması söz konusu değildir. İnsanları güzel söylemlerle bir şeye inandırmak kolaydır. Ama önemli olan bunu onlarda bir inanç haline getirmektir. Bunun da yolu şiddetten geçer. 

Kimseye hesap vermeyeceğiz derken, kilise nezdinde Allah’a karşı hesap verilmeyeceğini savunarak, insanı yönetecek erke, verili olan bütün değerlerin de terk edilmesi gerektiği telkin ediliyordu. Tanrı Krallığı dışında, tamamen insan krallığına dayalı bir devlet arayışı esası teşkil etmekteydi. Bir dünyevileştirici olarak, verili olan bütün kutsalların yıkılması gerektiğini, değerlerin ve kutsalların ise bundan sonra sadece akılla belirlenebileceğini savunurken, insan onurunu da zaman içerisinde nesneye çevirecek girişimin temelleri atılmaktaydı. Bundan sonra konuşacak olan egemen sınıf ve onların iktidarı, konuşurken göklerden yere indirdikleri iktidarın yeni insan ilahları olarak konuşacak, tamamen dünyevi kazançların hesaplarıyla hemcinslerini istedikleri gibi şekillendireceklerdir. Kurgulanan yeni iktidar yapısı, ilahi olandan soyutlanmış, aklını belirleyici olarak gören insan üzerinde somutlaşmıştır.

İnsan suretinde somutlaşan, merhametsiz ölümlü ilahlar için, yeni varoluş dayanakları gerekmektedir. Bu dayanakların en başında gelen ise, yöneticilerin zalim olmaktan ve güç kullanmaktan çekinmemesi bir ilke olarak tezahür eder. Dört yüz yıl önce temelleri atılan, 19 ve 20. Yüzyılda kurumsallaşmaya başlayan modern dünyada, modern algının ortaya çıkardığı yeni devlet yapısında, insan hemcinsi olan egemenlerin tek hedefi olmuştur. Bu kurguda “herkes herkesle savaşır” ve “insan insanın kurdudur.” 

20. Yüzyıl, modern ulus devletlerin altın çağını yaşadığı bir yüzyıldır denilebilir. Kurumsallaşmış yapıları, merhametsiz bürokrasisi, organize orduları ve mekanik güçleriyle, bütün yeryüzüne ve insanlığa unutulmayacak zulümlerin yaşandığı bir tarih yaşatmıştır. İnsan Hakları söylemi bir bakıma, şiddeti meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanılmıştır. John Keane, Şiddetin Uzun Yüzyılını anlatırken; “Soykırıma varan savaşlar, bombalanan kentler, nükleer patlamalar, toplama kampları, kişisel cinayetlerin bir veba salgını gibi yayılması… Bu yüzyıl tasarlanmış olsun ya da olmasın, şiddetin her türünün hak ettiğinden çok daha fazlasına tanık oldu” demektedir. Bu tanıklık halen devam etmekte, üstelik daha fazlasına tanık olmak işten bile değil. 

John Keane’nin ifadelerinden devam edecek olursak; “Kuşkusuz gelecek yüzyılın tarihçileri, bu yüzyılın şiddet kasırgalarına karşı ayakta kalmak için mücadele veren cesur insanların öykülerini kaydedeceklerdir. Gettolarda tünel kazanların, kendilerini imha etmeye çalışanların planlarını boşa çıkarmaya azmedenlerin, kaybedilen yakınlarının adlarını üstüne yazdıkları beyaz başörtülerini başlarına örtüp, terörist bir devletin gölgesinde sessizce yas tutan kadınların, evlerinin tarlalarının yakılıp yıkılmasına ağlarken, istilacıların mahsullerini talan etmemesi için dua eden etnik temizlik kurbanı kadınların ve erkeklerin öykülerini ibretle kaydedecektir.” 

Bu zulümler bugün de devam etmektedir. Varoluş amacını kaosa odaklayan ve kaos merkezli kurgulayan modern devletler, hem kendi halklarına hem de kendi dışındaki insanlığa unutulmayacak zulümleri reva görmüştür ve halen de görmektedir. Şiddeti kendi mantığında meşrulaştırmak isteyen modern dünyanın müstekbirleri, kendi karşısında duranları öteki olarak belirlemiş bu öteki üzerinde sınırsız ve orantısız şiddeti meşrulaştırmıştır.

Bauman’ın dediği gibi, hem modern devlet hem de modern akıl kaosa gereksinim duyar, sadece düzen yaratmaya devam etmek için bile olsa. Her ikisi de çabalarının gerçekleşmesi sonucunda serpilip gelişirler. Bunun pratikliğini yaşadığı çağa tanıklık eden herkes görmektedir. Kaosun hakim olması demek, modern devletin bekasının küresel ölçekte devamı demektir. Bu rast gele oluşan bir kurgu olmaktan öte, planlanmış bir gelişmedir.

Bauman kaos ve modern düzen arasındaki ilişkiyi deşifre eder ve şöyle der: “Sağlıklı aklın düşüncesinde, düzenin ötekisi olan kaos salt olumsuzluktur. Bu düzenin olmak istediği her şeyin reddidir, yani düzenin zıddı kaostur, kargaşadır. Fakat modern algı ve onun kurgusu olan modern devlet için, düzen ve kaos birbirine karşı, birbirini çalışır hale getirmek için kurulur. Parçalanmışlığın getirdiği avantaj, kaosla birlikte yönetilebilir bir dünyanın da varlığını sağlar.” Bilakis kaos, kurulan düzenin bilinçli yan etkisidir, sonucudur. Kurulan düzenin olmazsa olmaz koşuludur. Kaosun olumsuzluğu olmazsa, düzenin olumluluğu da olmaz. Kaos olmadan modern düzen olmaz.

Modern devlet kurgusunda, zor aygıtları, hukukun uygulanmasını sağlar. Bu anlamda devletin ayırdedici yönü, zor kullanma yetkisinin meşruluğundadır. Zor kullanma yetkisinin meşruluğunu koruyan en önemli ilke, ideal olarak zor aygıtlarının hukukla bağlı oluşudur. Her tür egemenlik kurucu bir şiddete referans verir ve her tür hukuk bu kurucu şiddetin anısını korur, bu şiddet adına egemen olmayı sürdürür. İktidar modern anlamıyla kimin öleceğine, kimin kalacağına karar verir. Suavi Aydın’ın ifadesiyle, devletin zor kullanma yetkisinin meşruluğuna işaret eden bir başka söz, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözüdür. 

Foucault da iktidar ve şiddet ilişkisine değinerek, “sağlanmış olan hayali meşruiyetin iktidarı, burada kendi varlığını ortaya koyar. Uyruğundakilerin varlığına, ürettiklerine, emeklerine ve hatta kanlarına; yani nesnelere, zamana, bedenlere ve nihai olarak yaşamın kendisine el koyar. İktidar bir el koyma hakkıdır” demektedir. 

Bauman’a göre, kendilerini Kadiri Mutlak bir devlet erki olarak görenler her türlü şiddet girişimini etkin kılma için ve bunu da kendilerinin yegâne buyurgan olduklarını göstermek için gerekli veya gereksiz şiddeti uygulamaktan geri durmazlar. Gerçekte bütün bunlar, iktidarın görünümünün ya da büyülü gerçekliğinin en açık gösterimlerinden birini sunmaktadır. Bunun böyle olmasında en etkin düşünce de ulusçuluğun getirdiği devlet anlayışıdır. Benedict Anderson’un tespitiyle sosyolojide ulus hayal edilmiş siyasi topluluktur ve ulus olma ideası, icat edilen en etkili uyuşturucu maddedir. İnsan sadece yurttaştır ve yasalara saygı duymak zorundadır. İktidarın istediği gibi davranmasının önü, meşru olarak açılmış olur. Hukukta tanımı yasal olmayan birçok eylem dahi, ulus adına yapıldığında, ulus belirlemesinin soyut bir ilkesi uğruna gerçekleştirildiği anda, haklı eylemler olma niteliği kazanır. Öyle durumlar vardır ki, iktidarlar bireylerinden şiddet içerse bile ulus adına davranmalarını isterler ve hatta bunu ulusal egemenlik adına açıkça söylemekten geri durmazlar. 

Modern akıl kurgusunun ve dolayısıyla onun devlet tasavvurunun övünebileceği en önemli başarısı, dünyanın ve insanın parçalanmışlığıdır. Geleneklerinden ve göreneklerinden koparıldığı, köksüz bırakıldığı için, toplum iktidarların aşırılıklarına tepki veremeyen atomlaşmış kalabalıklara dönüşmüştür. Parçalanma, modern algının gücünü aldığı en önemli hatta tek kaynaktır denebilir. Birçok sorunla limelere bölünmüş dünya ve parçalanmış insanlık, yönetilebilir en ideal dünyadır. Modern devletler de kendi tebaası olan vatandaşlarını, kendi içerisinde parçalayarak, güçsüz ve sorunlar yumağına mahkûm ederek yönetirler. Bu tavırları bilinçli olup, amaçları parçalanmışlık üzerinden gerçek bir mutlakıyet elde etmektir. 

Sorun çözme çabaları da sürekli yeni sorunlar üretir, her düzenleme faaliyetleri yeni kaos alanları ortaya çıkarır. Sürekli ikilik çıkarmak, kendi dışındakini ötekileştirerek tekçilik vurgusu yapmak, iktidarda kalabilme uygulamalarındandır. Modern devlet ve onun egemenleri, yasal düzenlemelerle yeni kaoslar oluşturmaya ve oluşturdukları kaosları da yok etmeye çabalar. Modern devletin toplumsal huzur söylemleri, geçmişi insafsızca yargılarken, geleceğe değer katmaya çabalamak adına bugünü değersizleştirmek içindir.

Fark edebilmek için dikkat edilecek önemli noktalardan biri çözüm arayışlarındaki çabalarıdır. Hayatın her alanıyla ilgili olarak ortaya sundukları çözüm önerileri her zaman çözümsüzlüğe işaret eder ki, bu gelişigüzel ortaya çıkan bir uygulama değil, bilakis bir metottur. Her çözüm girişimleri başka kaosları meydana çıkarmak, oluşan kaosları derinleştirmek için iktidar gücüyle sergilenen ve adı hukuki olan aldatmacalardır. Neyin hukuki ve hukuk dışı olduğuna da kendileri karar verir. Sadece kendi paradigmasında yeni bir dünya kurgulamak için kaos merkezli oluşuma giden modern zihin ve onun modern iktidarı, insana ait değerleri de yeniden tanımlayarak, tanımlamasının karşısında ne ve kim varsa ötekileştirerek varlığını sürdürmeyi düşünmektedir. Buradan vardığı yer ise, insana ait olan fıtri hakları da ilahi olan anlamından kopararak, yeniden tanımlamaktır. 

Yeniden tanımlaması sonucu ortaya çıkan kaos ortamı, asıl hedefine ulaşmakta kullandığı yöntemdir. Bu noktadan sonra insana ait fıtri haklar anlamsızlaşır, değersizleşir, itibarını kaybeder. Artık insan için, canının, malının, aklının, dininin ve neslinin seküler/dünyevi tanım içinde bir karşılığı yoktur. Bu karşılık, modern iktidarlarda olmadığı gibi, günümüzde kabuk değiştirmeye çalışarak postmodern olma çabaları veren versiyonunda da yer almaz.

Adalet, bünyesinde düzeni, şiddet ve kaos ise zulmü barındırır besler. Adalet bütün insanlığın verili değerler yani vahyi ölçüler doğrultusunda yaşaması, hakkın kendi dışındaki tüm hayat tasavvurlarına egemen olması, baskın gelmesidir. Yani esenlik yurdunun inşasıdır. Modern devletlerin egemenleri, oluşum sürecindeki kurgularında, artık istediklerini yapabilecekleri ve kimseye hesap verici olmayacaklarını ilan etmelerinin ardından, sürdürülebilir zulmün devamı için kaosu bir strateji olarak belirlemiştir. Şiddet ve kaos merkezli yönetim taktiğiyle halkları baskı altında tutmaktadırlar.

Kaos ve şiddetin tarihsel süreçte zalimler için kaçınılmaz bir dayanak olduğunu hem Kur’an hem de tarihi kayıtlar bize göstermektedir. Zalimler bekaları için tek seçenek olarak şiddet ve kaosu seçerler, devlet politikası olarak da uygulamaktan geri durmazlar. Bunun böyle olduğunu ortalama Kur’an ve tarih bilgisi olan herkes bilir.

Batıya/batıla ait düşüncenin egemenleri, egemenlikleri altındaki toplumu şiddetten ve şiddet araçlarından arındırmaya çalışlarken, kendileri korkutucu boyutlarda şiddet üretebilecek araç gereç ve silahların da sahibi olmaktan geri durmazlar. Bugün için düşünüldüğünde, üretilen nükleer silahların varlığı bile, bırakın bir ülkeyi tehdit etmeyi, küresel ölçekte oluşacak toplu felaketleri sağlayacak seviyededir.  Ulusal güvenlik, egemenliğin korunması gibi çeşitli bahanelerle girişilen bu çabalar, şiddetin daha derin, yıkıcı ve yok edici şekillerde yaşanmasını, varlığı sürekli hissedilen korkunç bir kâbusa dönüşmesini de beraberinde getirmiştir. Batı’ya/batıla ait olan her düşünce ve eylem kendi içindeki çelişkileriyle birlikte dünyada ve insan üzerinde olumsuz ve ifsat edici etkisini gösterir.

Yaklaşık ikiyüz yıldır popüler olan Batı/batıl seviciliği yeryüzünün kendi dışında kalan her yerini onarılmaz yıkımlarla perişan etmiştir. Batı düşüncesinde ve bu düşünce etrafında belli kalıplara oturan modern algı, yeryüzünde bir özne olan ve evrenin bu özne etrafında şekillendiği insanı, kendisine ait yerinden yurdundan ederek nesneye çevirmiştir. Batıl düşüncenin insana dair en temel özelliği, insanın her türlü bağlılıklardan kurtulması suretiyle kendisine dayanıp kendisini bulmasıdır. Bunun ideolojik karşılığı da Hümanizm olarak belirlenmiştir. Manevi dünyasını ve özgürlüğünü tamamen yitiren insanın, Allah, insan, evren, ölüm, sorun, sıkıntı, iç hesaplaşmaları gibi problemlerini çözebilmesi için elinde sadece çözüm aracı olarak aklı kalmıştır.  

Hümanist ideolojinin güttüğü hedef, insanı verili ilahi bilgilerle donatmak değil, kendi olanaklarını gerçekleştirmeye ve etkin bir varlık olarak akla dayalı bilgiler ışığında yaşamaya hazırlamaktır. Hümanist ideolojinin de bir modern düşünce kavramı olduğu göz önüne alınırsa, toplumsal geleneklerin ve dine dayalı davranışların devamını değil, sürekli olarak bir yenilenmeyi ve akla dayalı çözümleri hedeflediği gözlenir. Buna rağmen modern Batı düşüncesi insan Hak ve Özgürlüklerinden bahsetmekten, daha ilerisi, hak ve özgürlüklerin tanım ve ilkelerini belirlemekten de geri kalmamıştır. Bugün küresel düzeyde konuşulan ve maddeleri kabul edilen hak ve özgürlükler, Batının kurguladığı, insanın özne olmaktan çıkarıldığı düşüncenin eseridir. 

İslam’ın insan haklarına ilişkin anlayışı, ferde ait genellemelerden daha çok, öncelikle yaratıcı olan Allah’ın insan için takdir ettiği ve insanı neden yarattığına bakıldığında ortaya çıkar. Batının kurguladığı insana dair haklar genelde bireye dönüştürdüğü fert üzerinden oluşmaktadır. Allah yarattığı insan için fıtraten takdir ettiği haklar, genel bir muhtevaya sahiptir. İnsanın kendisi olarak belirlenmiş olanlar, diğerleri açısından da sıkıntı çıkarmamalıdır.

Batı kültürünün belirlediği insan hakları ‘benmerkezcilik’ üzerinedir. Bireye özgü olarak ifade edilen haklar, kimliğinin belirsizleşerek seküler dünyada eriyip gitmesinin önünü açar. Oysa insan için olan haklar, insanın toplum karşısında olmasıyla değil, yaşadığı toplumla birlikte olmasının karşılığında anlam bulur. Bu sebepten dolayı bireysel özgürlük söylemleri, insana dair bir hak olmanın ötesinde, insan için sonu karanlık olan belirsizliği ortaya çıkarır.

İnsanı insan olmaktan çıkararak herhangi bir nesneye dönüştüren düşünce, insanın esasına dair tanımlamaları da değiştirip, ona hak ve özgürlükler verdiğini iddia etmektedir. Oysa Batı’nın tarihsel sürecinde hiçbir zaman yeryüzü halkları, bırakın özgürlük sahibi olmalarını, fıtri haklarını dahi kaybetmiştir. Gariptir ki, İnsan hakları ve özgürlükleri söyleminin toplumsal yaşama girdiği dönemin Batıdaki Aydınlanma dönemi ile başladığı ve zaman içerisinde bugünkü anlamına kavuştuğu ifade edilir.  İfade edilmeye başlandığından bugüne kadar da sadece teorik olarak varlığını sürdüren bu söylem, dünyanın yaşadığı acı tecrübelerle ciddiyetini çoktan yitirmiştir. Bunun ötesinde, Batının dile getirmeye başladığı insan hak ve özgürlükleri, daha İslam’ın ilk yıllarında hakiki manasını bularak, bütün yeryüzü insanlığına ilan edilmiştir. 

İslam her insanın öncelikle kendisine ve karşısındakine olan hak ve görevlerini bir sorumluluk dairesinde belirlemiş, gelenekselleşen söylemle, “kul hakkı” kavramı ortaya çıkmıştır. Müslümanlar gerek tek başlarına birer insan olarak, gerekse cemaat olarak her zaman Kur’an’ın açıkladığı, buyurduğu, emrettiği hayatı düzenleyen kurallara doğrusuyla yanlışıyla riayet etmeye çalışmıştır. İnsan hak ve hürriyetleri, Batı’nın kendi lehinde öykünmeciliğe başladığı tarihten bin yıl önce, İslam Hukuku’nda en güzide yerini almıştır. İnsanların en çok zarar gördüğü savaşların nasıl yapılacağına dair, İslam Hukuku içerisinde, “Savaş Hukuku” diye ayrı bir bölüm oluşturulmuştur.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

2 Yorum

  • mert
    12 Mart 2019, 16:37

    mukemmel bır yazı , ALLAH RAZI OLSUN. devamını getirin bu izahatlerin ki bizde batı yı batılı daha rahat ifade edebılelim

    Yanıtla
    • Yakup Döğer@mert
      12 Mart 2019, 20:57

      Okuyup değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim kardeşim. İnşallah aklımızın erdiği, elimizden geldiğince bilgilerimizi paylaşmaya çalışacağız.

      Yanıtla