AF meselesi

AF meselesi

Af, hayatın pek çok alanında insanın gündemine giren bir müessesedir. Af deyince akla önce, Allah’ın, kullarını affetmesi gelmektedir. Sonra yerine göre, yönetimin ve hukuk düzeninin, hükmettiği toplumun fertlerini affetmesi, ardından da, şu veya bu sıfattaki fertlerin birbirlerini affetmeleri gelmektedir.

AF

Ayın-fe-vav harflerinden oluşan af (el-afvu) kelimesi silmek, yok etmek (mesela rüzgârın izi silmesi gibi), gizlenmek, nafakanın artanı, haktan ıskat etmek ve bir kimsenin günahını affetmek, bağışlamak anlamlarına gelmektedir. Af kelimesinin ‘bir şeyin en hayırlısı ve en cömert olanı’ anlamı da var. Terim olarak af, cezalandırılmaya müstahak olmuş kişinin cezasını terk etmek, günahından vaz geçmek, günahını silmektir.

Af kelimesi ile anlam yakınlığı olan sözcüklerden biri ‘es-safhu’ olup, suç işlemiş kişiyi affetmek, yüz çevirmek anlamına gelir. Bu kelime Kur’an’da altı ayette sekiz kere kullanılmıştır. Bunlar ya Rasululluh’a hitaben, affedici olmasını salık veren, af fiilinin emir sigasıyla birlikte zikredilmişler (fa’fu anhum ve’sfah: Maide, 13; fe’sfah: Hicr, 85; Zuhruf, 89), ya da müminlere, affedici-müsamahalı olmalarını emreder vaziyette, emir sigasıyla kullanılmışlardır. (‘fa’fû ve tasfahû: Teğabün, 14; fa’fû ve’sfahû: Bakara, 109; Nur, 22). İki yerde de mastar olarak kullanılmıştır. (es-Safha’l-cemîl: Hicr, 85; safhan: Zuhruf, 5)

‘El-Afvu’ aynı zamanda nafakanın fazlalığı, arta kalan anlamına gelmektedir ve Rasulullah’a neyi infak edelim diye soranlara, nafakanın fazla olanını infak etmeleri bildirilmiştir. (Bakara, 219)

Türkçede kullanılan (se-me-ha fiilinden türeme) ‘müsâmaha’ ise bir hususta zorluk göstermeyip, kolaylıkla muamele etmek, kişinin günah ve kusurunu affetmek anlamına gelmekte ise de, Kur’an’da hiç kullanılmamıştır.

Af’fa en yakın Kur’an kelimelerinden biri, farklı türevleri ile birlikte ‘ğufrân’ (kökü ğa-fe-ra) sözcüğüdür. Ğufrânı Türkçede en iyi, ‘bağışlamak’ olarak ifade edebiliriz. Çok zaman Kur’an çevirilerinde af ile ğufrân yanlış şekilde birbirinin yerine kullanılmaktadır. Kur’an’da ğufrân kelimesi farklı türevleriyle yüzlerce ayette kullanılırken, af kelimesi ve türevleri 35 ayeti geçmemektedir. Bu demektir ki Allah-kul ilişkilerinde ‘ğufrân’ daha belirleyici bir öneme sahiptir. Dil bilginlerinin açıklamalarına göre ğufrân (bağışlama) cezalandırmanın sakıt olmasını ve onun yerine, sevabın verilmesini gerektirir. Demek ki ğufrân/mağfiret bir nevi ‘iade-i itibar’ anlamına gelmektedir. Mağfirete ancak, kendisi hakkında ‘sevap’ bahis konusu olabilen mümin müstahak olur. Müminden başkasına mağfiret dilenmez. Dolayısıyla ğufrân yani mağfiret etmek Allah’a ait bir yetkidir. “Allah seni bağışlasın” (ğaferallahu lek) denir, “Allah’tan mağfiret diliyorum” (estağfirullah) denir ama “filan kişi seni mağfiret etti” ya da “filan kişiden istiğfar diledim” denmez. Denirse de bu, istisnai bir durumdur, kural oluşturmaz.

Af mağfiretten farklı olarak, kınama (levm) ve yermeyi (zem) ortadan kaldırırsa da, sevap kazandırmaz. Dolayısıyla af sözcüğü kullara da nispet edilir; “şu kişi filan kişiyi affetti” denir ama affedilenin sevapla da ödüllendirilmesi gerekmez. “Onu affetti” dendiğinde, affedilenden bir ‘şey’ izale edilmiş olur. “Onu mağfiret etti” sözü ise zımnen ödüllendirmeyi de içerir.

Af fiili Allah’a izafe edildiğinde, “Allah onu/onları/seni/sizi affetti” (Afâ’llahu anhâ v.b.) gibi formla kullanılmaktadır. Af kelimesi seyyie (kötülük) ile birlikte kullanılmakta ama mesela zenb (günah) ile birlikte kullanılmamaktadır. Çünkü Allah günahları (zenb, ç. zünûb) af değil, mağfiret etmektedir. İnsan ise herhangi bir şeyi mağfiret edememektedir. Şu halde Allah’ın mağfireti müminler için büyük bir müjde, nimet ve lütuftur. Çünkü mağfiret olunmak, mükafaatı da beraberinde getirir. Allah hem affedici, hem de ve bağışlayıcı olduğu için, bazen O’nun ‘afuvvun ğafûr’ olduğu belirtilir.

Af, hayatın pek çok alanında insanın gündemine giren bir müessesedir. Af deyince akla önce, Allah’ın, kullarını affetmesi gelmektedir. Sonra yerine göre, yönetimin ve hukuk düzeninin, hükmettiği toplumun fertlerini affetmesi, ardından da, şu veya bu sıfattaki fertlerin birbirlerini affetmeleri gelmektedir.

Allah her şeyi yaratan ve her şeye mutlak hükmeden, mutlak galip olarak, kendi yarattığı, kusurlarla dolu aciz insanı affetmesi, O’nun ilahlığına yakışır; kulun da kul olmasıyla örtüşür. Allah hem affedici, hem de bağışlayıcıdır. Allah’ın affı ve mağfireti O’nun merhametinin gereğidir. Bu sebeple Allah biz kullarına, kendimizi bağışlatmak için kendisine, “bizi affet, bize merhamet et, bizi bağışla!” diye yakarmamızı öğretir.(Bakara, 286) İnsan bir tanrı olmadığına göre, Allah tarafından af edilmeye mutlak surette ihtiyacı vardır. Allah’ın affı olmasaydı, insanın ne bu dünyada, ne de ahirette rahat yüzü görmesi mümkün olmazdı. Allah kulları için ‘tevbe’ diye bir af ve bağışlanma kapısı açmıştır. Tevbe, affın mümkün ve vaki oluşunun en bariz kanıtıdır. Allah, insanın kendi nefsine olan hainliğini bilmektedir, onun için, tevbe kapısını daima açık tutmaktadır ki, insan kendisini affettirebilsin.(Bakara, 187) Allah içtenlikle yapılan tevbeleri (bir daha dönmemek üzere günahı terk etmeyi) kabul eder, kulun seyyiatını da affeder. Zaten O, biz insanların her yaptığımızı bilmektedir. (Şura, 25)

İnsanın başına gelen her bir musibet, kendi elleriyle işleyip kazandıklarıdır. Ama Allah yine de bu, ‘kendi ellerimizle işlediklerimiz’den dolayı bizi cezalandırmak iştiyakıyla -deyim yerindeyse- süreci hemen başlatıyor değildir, bunların çoğunu affediyor. Kur’an’ın açıklamasından öyle anlaşılıyor ki, artık affedilme haddini aşan seyyielerimizden dolayı başımıza musibetler geliyor.(Şura, 30) Örneğin gemilerle denizde taşınmak Allah’ın bir lütfudur ve insan bunun bir lütuf olduğunun farkında olmalıdır. Allah dilerse denizde rüzgarları durdurur da, insanlar denizin üzerinde kalakalırlar. İşte buradaki ibreti, çokça şükreden ve çokça sabreden kimseler alabilirler.(Şura, 33) İşledikleri kötülükler nedeniyle Allah, insanları (denizin üzerinde) helak edebilir. Birçoğunu da affeder. (Şura, 34)

Allah insanları, yaptıkları hatalar yüzünden anında cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir insan sağ kalmazdı. (Fatır, 45; Nahl, 61; Kehf, 58) Ama Allah’ın koyduğu bu yasa, yine de insanın kendi elleriyle yaptıklarının bir kısmının cezasını tatmasına engel değildir, bu da Allah’ın bir yasasıdır. Örneğin Uhud savaşında müminlerin bazı yanlış his ve tutumları, daha doğrusu bir ‘zihinsel kayma’ ve isyanları nedeniyle Allah onlara bir yenilgi tattırmıştır, yine de buna rağmen Allah onları affetmiştir. Çünkü müminler bir ‘hata’ yaptılar diye Allah onları tamamen kulluktan tard etmemiştir, her şeye rağmen Allah müminlere lütuf sahibidir.(Â-i İmran, 152) Bu ayette Allah’ın lütuf sahibi oluşu ile Allah’ın affı yan yana zikredilmiştir. Müminlerin Uhud’daki bazı hataları, kimi müminlerin şehadet şerbetini içmesine vesile olmuşsa da, çoğunu da affetmiştir. Allah onların hatalarının tam karşılığını hemen oracıkta ödetmemiş, bir kere daha merhameti, ‘af’ biçiminde tezahür etmiştir. Aynı şekilde, savaş esnasında -Rasulullah’ın kesin talimatına rağmen- mevzilerini terk edenleri de Allah af kapsamına almıştır. Zira Allah hem bağışlayıcı hem de halîmdir. (Âl-i İmran, 155)

Uhud savaşının müzakere edildiği Kur’an pasajında Allah Teala, savaşın başkomutanı olan Elçisinin de, yerlerini terk eden müminlere karşı kaba-sert bir tutum izlememesini (yani affetmesini) tasvip etmekte, hem de bu muamelesini ‘Allah’tan bir rahmet’ saymaktadır. Eğer Rasulullah onlara -hak ettikleri veçhile- sert davransaydı, yanında kalmayıp çekip gidebilirlerdi. Dolaysıyla Allah Teala bu olayda, her şeye rağmen mümin olan bu kimseleri kaybetmek değil kazanmak üzere üç kademeli bir muamele emretmektedir: Onları affet, bağışlanmalarını dile ve onlarla iş hususunda müşavere ederek onları ‘iş’e dahil et! (Af-istiğfar-müşavere) (Âl-i İmran, 159) İşte İslam’da yöneten-yönetilen ilişkilerini belirleyici üç önemli kavram bunlardır. A’raf suresinin 199. ayeti Rasulullah’ın müminlere karşı hareket hattını düzenlemektedir. Bu ayet Rasulullah’a, müminlerin mallarından “fazlalık olanı (verebileceklerini) al” diye anlaşılabileceği gibi, “insanlar arasında prensip olarak affı benimse, tıpkı Uhud’da yerlerini terk edenlere karşı benimsediğin affedici tutum gibi, bunu genel olarak hayatın her alanına yay!” şeklinde anlamak da mümkündür.

Allah müminlerden, kendi uğrunda malı ve canı ile cihad etmelerini istemektedir. O, malı ve canı ile cihad eden kullarını sevmektedir. Meşru bir mazereti olmaksızın Allah yolunda malı ve canı ile cihad etmekten imtina eden kulların yeri ise cehennemdir. (Nisa, 95-97). İster erkek, ister kadın, isterse çocuk olsun, cihada gücü yetmeyen, cihada hiçbir yol bulamayan(mustazaf)lar meşru mazeret sahibi olanlardır.(Nisa, 98) Bunları Allah’ın affetmesi umulur. Allah af ve mağfiret edicidir (afuvvun ğafûr)(Nisa, 99). (Mazeretsiz olarak Allah yolunda cihada katılmayanların nasıl bir ilahi ikaba maruz kalacağına en iyi örnek, Tebük savaşından geri kalan üç müminin yaşadıklarıdır.) Allah’ın hem ‘afuvv’, hem de ‘ğafûr’ oluşuna, zıhar yöntemiyle karılarını boşayanlar bağlamında bir kere daha yer verilir. Kocanın, karısını zıhar yöntemiyle boşaması doğru bir davranış değildir. Zıhar yapanın eşi, onun anası değildir; anası, onu doğuran kadındır. Böyle bir söz münker ve yalan bir sözdür. Buna rağmen Allah affedici ve bağışlayıcıdır.(afuvvun ğafûr)(Mücadele, 2)

Cihaddan geri kalmak sıradan bir olay değildir. Bu yüzden Rasulullah, savaşa katılmamak için kendisine başvuranlara, doğru söyleyenler ile yalancıları tam olarak netleştirmeden kendilerine izin verdiği için Allah tarafından ikaz edilmiştir.(Tevbe, 43) Ayet Rasulullah’a hitaben, “afâ’llahu anke” (Allah seni affetti) diye başlamaktadır. Rasulullah bu işten dolayı Allah’ın affına nesne olmuştur; yani affedilmeyi gerekli kılan bir hata işlemiştir. Demek ki hatası affedilmeyecek türden olmadığı için kolayca affedilmiş, üzerinde fazla durulmamıştır.

‘Af’ deyince, kapsamına girmesi pek umulmayan bir zümre varsa, o da münafıklardır. Doğrusu Din Dili’nde bu mesele böyledir. Münafık erkekler ve münafık kadınlar, münkeri emredip marufu engelleyenler olarak ‘birbirlerinden’ sayılmışlardır. Onlar Allah’ı unutmuşlar, Allah da onları ‘unutmuş’tur.(Tevbe, 67) Çünkü münafıklar, Allah’ın indirdiği surelerle alay edecek kadar imansızdırlar. Allah Rasulü kendilerini sorguya çekince ise yüzsüz bir şekilde, “Hiç, biz öylesine şakalaşıyorduk” deme pişkinliğini göstermişlerdir. Allah ise öyle olmadığını, Allah’la, Allah’ın elçisiyle ve Allah’ın ayetleriyle alay ettiklerini yüzlerine vurmuştur.(Tevbe, 64-65) İşte bu münafıkların özürlerini Allah Teala kabul etmemekte, iman ettikten sonra kafir olduklarına hükmetmektedir fakat içlerinden az bir kimseyi Allah yine de affetmiştir.(Tevbe, 66) Buradan anlaşılmaktadır ki Allah Teala, kendisinde affedilmeye layık en küçük bir olumlu nitelik bulunduğunda affetmekte, kurunun arasında yaşı da yakmamaktadır.

Ehli kitap, kendilerine hak ayan-beyan belli olduğu halde, sırf içlerindeki haset yüzünden müminleri imanlarından vaz geçirip, küfre döndürmeyi istemişlerdir.(Bakara, 109) Yani Muhammed (a.s)’ın ümmetine açıkça kin, buğuz ve düşmanlık besledikleri bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Fakat bütün bu düşmanlıklarına rağmen Allah Teala müminleri, tarihin hiçbir döneminde, İslam’dan başka hiçbir toplumda rastlanmayacak bir alicenaplığa teşvik ediyor, ehli kitabın bu kin ve hasetlerine rağmen, onlara düşman olmalarını istemiyor; bir başka anlatımla, Allah müminlerin fevrileşmelerinin önüne set çekiyor ve yeryüzünün şahit olabileceği şu en güzel ahlak hareketini emrediyor: “Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, ilişmeyin!”(Bakara, 109)

Madem müminlerin affedici olmalarını istiyor da, o halde ehli kitabın müminler aleyhindeki bu kin, düşmanlık ve hasetlerini neden gündeme getiriyor? Çünkü müminlerin bu durumu bilmeleri gerekmektedir. Müminler, kendileriyle baş edebilmek için düşmanlarının hile, desise ve tuzaklarından haberdar olmalıdırlar. Bu, çok ince bir siyasettir. Bir iman cemaatinin, kendi aleyhlerindeki tuzak ve hareketleri bilmemeleri büyük bir eksiklik ve siyasi körlük olur. Düşmanının içini-dışını, niyetini, emellerini, geleceğe dönük planlarını bilip, ona göre gereken tedbirini aldıktan sonra, “Allah emrini getirinceye kadar” sabretmek, onlara hak ettikleri dersi vermekte acele etmemek de daha ayrı bir üstünlüktür. Allah aslında ehli kitabın kafirlerinin, müminlerin dengesini bozmamasını istemekte, buna yönelik siyaset ilmi öğretmektedir. Çağdaş İslamî uyanışın belki de en başta gelen kusuru, işte bu fevriliktir. Müslüman topluluklar, düşmanlarının, dengelerini bozma siyasetine anında alet olabilmekte, düşmanın tuzağına düşmektedirler. Oysa kendine güveni tam, ilmî donanımı yeterli, siyasi basireti gelişmiş bir İslam topluluğunun daha soğukkanlı olması, olayları iyi tartması ve nifak merkezlerinin tuzağa düşürücü oyunlarına alet olmaması gerekir.

Allah Teala, Yahudilerin ahidlerini bozmaları, Kitabı tahrif etmeleri, Tevrat ahkamını terk etmeleri ve müminlere -pek azı dışında- her zaman hainlik edecek türdeki karakterleri gibi cürümlerini Kur’an’la açıklamıştır.(Maide, 13) Fakat yine bütün bu fesatlarına rağmen müminleri, onları affedip ilişmemeleri (bir saldırıda bulunmamaları v.b.) yönünde uyarmaktadır.(Maide, 13) 

Sadece Yahudiler değil, Hristiyanlar (Nasarâ) da kendilerine vahyedileni terk etmişler, dini tahrif etmişlerdir.(Maide, 14) Muhammed (a.s)’a gelen Kur’an vahyi onların bu cürümlerini faş etmiş ama yine de bir kısmını ‘affetmiştir’.(Maide, 15) Allah en iyisini bilir ama, açıklanması çok elzem olmayanlar üzerinde durulmamıştır. Mesela Musa (a.s) vahiy almak üzere Tur’a gidince, İsrailoğullarının bu kadar kısa bir sürede Samiri’nin cazibesine kapılıp, onun yaptığı buzağı heykeline tapmaya başlamaları (Bakara, 51) mutlaka açığa vurulması gereken cürümlerinden birisidir. Buna rağmen Cenab-ı Hak o cürümlerini de affetmiştir.(Bakara, 52; Nisa, 153) İsrailoğulları Musa (as.)’dan, Allah’ı açıkça göstermesini istemeleri yüzünden kendilerini yıldırım çarpmıştı (Nisa,153); buzağıyı ilah edinmelerinden dolayı ise Allah’ın affı ile karşılaşabilmişler (yani o anda somut bir ceza ile tecziye edilmemişler), Allah onlara biraz daha mühlet vermiştir.

Müminler gerek kitap ehlinden, gerekse müşriklerden kendilerini üzen çok sayıda başka sataşmalara da maruz kalacaklardır fakat Allah onlar hakkında emrini getirinceye kadar (Bakara, 109) affedici olup, bunlara karşı sağlam durabilmek için namaz, zekat (Bakara, 110), sabır ve takva (Âl-i İmran, 186) müminlerin en önemli teçhizatlarıdır.

Ayetin (Bakara, 109) “Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar” cümlesi, “siz ilişmeyin, onların hakkından Allah gelecektir” şeklinde anlaşılamaz. Allah emrini elbette müminlerin eliyle getirecektir. Allah tarihin öznesinin müminler olmasını istemekte, onları önderler yapmayı murad etmektedir.(Kasas, 5) Fakat müminlere bir yöntem (usûl) öğretilmektedir. Öğretilen yöntemin ana karakteri şudur: Aceleye gerek yoktur. Gün gelecek, ehli kitaba (ve diğerlerine) hak ettikleri dersi verecekleri şartlar oluşacaktır ve öyle de olmuştur. Şartlar olgunlaşmadan girişilecek bir saldırı, ham meyveyi koparmak gibidir. Nitekim Medine’deki üç önemli nifak merkezi demek olan üç büyük Yahudi kabilesinin tehciri bunun en bariz örneğidir.

Af, günlük hayatın da bir parçasıdır. İnsanlar günlük hayatlarında karşılaştıkları her türlü hatanın karşılığını vermeye, her hata yapanı cezalandırmaya kalkarlarsa yaşamak mümkün olmaz, cemiyet hayatı allak bullak olur. Hatasız da kul olmayacağı için, herkes karşısındakine daha anlayışlı davranmalıdır. Hataları düzeltmenin yolu, daha güzelini ortaya koyarak örnek olmaktır. 

Kur’an hiçbir zaman müminlere, kendilerine yapılan kötülüğe mutlaka kötülükle mukabelede bulunmayı, intikam almayı emretmez. Ancak bir mümine, kendisine yapılan kötülüğe misli ile mukabele yapmasına izin verilir. Mesela bir mümine bir kötülük yapılır da, o da misli ile mukabelede bulunur, ardından aynı kişiden tekrar eziyet görürse, artık hakkını aramasına, üstü kapalı olarak (“Allah ona yardım edecektir” sözüyle) izin verir ama açıkça, “git sen de onunla savaş, hakkını ara, yaptığına pişman et” diye kışkırtmaz. Zulme uğrayıp da, hakkını alan kimseye denecek bir söz yoktur.(Şura, 41) Ancak bu ‘hak alma’, kendine yapılandan daha büyük bir zulme dönüşmemelidir.(Şura, 42) Hac suresinin 60. ayetinde, kendisine ikinci defa taşkınlık yapılana, “Allah ona mutlaka yardım edecektir” denmektedir fakat ayetin “Allah affedici ve bağışlayıcıdır” (afuvvun ğafûr) sözleriyle bitmesi, dolayısıyla Allah’ın affedicilik sıfatının öne çıkartmasına dikkat edilmelidir. Bu haliyle ayeti, siz de affetme yoluna giderseniz, onun sonucunda da Allah size yardım edecek, bir şekilde sizi destekleyecektir şeklinde anlamak da mümkündür.

Allah’ın, iyilik (hasene) yapanlara on misli ecir vermesi, kötülük (seyyie) işleyenlere de misli ile ceza takdir etmesi (En’am, 160) kulları için de, ulaşılması gereken bir ahlak yüceliği hedefi çizmekte değil midir? Allah kullarının, kendilerine yapılan kötülüğe sadece misli kadar mukabelede bulunmalarına izin vermektedir ama mukabelede bulunmayıp, affetmek de mümkündür. Önemli olan, affetmek ve ıslahtan/düzeltmekten yana olmaktır. Kim böyle yaparsa, onun ecri Allah’a kalmıştır. (Ecirde oran belirtilmemekteyse de, Allah’ın lütfu sonsuzdur. Mallarını Allah yolunda infak edenlere bire yedi yüz oranında ecir verileceği müjdesi hatırlanmalıdır: Bakara, 261) Allah zulmedenleri sevmez.(Şura, 40) Asıl övülmeye layık olan tutum, sabretmek ve bağışlayıcı (ğafera) olabilmektir.(Şura, 43)

Allah’ın şerefli elçileri ve sahabenin en takvalı olanları gibi salih bir insan olmak kolay değildir. Allah müminlere, genişliği göklerle yer (arası) kadar olan cenneti hedef olarak gösteriyor (Âl-i İmran, 133) ve o cenneti kimlerin hak edeceğini de açıkça duyuruyor: Bolluk gününde de, dar gününde de infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden takvalı müminler.(Âl-i İmran, 134) Bu ayette cenneti kazanmanın üç yolu gösterilmiştir: İnfak, öfkeyi yutmak ve af. Kur’an nasıl ki faiz gibi bir sömürü aracını yasaklayıp (Âl-i İmran, 130), onun yerine, kişinin malından tamamen feragat anlamına gelen infakı emrediyorsa, insan ilişkilerinde de nefsani duygulardan tek taraflı feragat edip, insanları ‘affetmeyi’ emretmektedir.

Bu cümleden olarak müminlerden daima hayırları, iyilik, güzellik ve hasenatı alenileştirmeleri, kötülükleri ise mümkün olduğunca gizli tutup, faş etmemeleri istenir. Mesela kötü söz alenileştirilmemelidir.(Nisa, 148) Hayra gelince, onun açık ya da gizli olmasında bir sakınca yoktur. Ama bir kötülüğü affetmek, yani ondan vaz geçmek, feragat etmek, Allah’ın affedici ve her şeye güç yetirici (kadîr) sıfatından nasiplenmeyi gerektirir.(Nisa, 149) İslam’ın bu, ahlaktaki zirve ilkeleri iyi anlaşılmalıdır. Kötülüğü faş etmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz, aksine, zayıf kişilikli kimselerin aklına kötülük düşürür, iyilerin de dengelerini bozabilir. Bugünkü modern toplumların en büyük hüsranlarından biri işte bu ahlaksızlık kuralıdır.

Nebilerin ve salih insanların hayatları insanları affetmenin örnekleriyle doludur. Yusuf Nebi (sav)’in hayatı bu affın en billurlaşmış, zirve örneğidir. Bu zirvelere elbette Allah’ın nebileri çıkmaktadır ama onların ümmetlerinin çıkması da imkânsız değildir. Yusuf, “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi bağışlasın!” (Yusuf, 92) alicenaplığıyla kardeşlerinin yaptıklarını bir çırpıda ‘unutmuş’, geçmişte olanları silivermişti. 

Rasulullah Muhammed (sav)’in fetih gününde kendi hemşehrilerine karşı gösterdiği olgunluk daha da büyük bir alicenaplıktı. On üç yıl boyunca İslam davasına her türlü zorluğu çıkartmışlar, güçsüz Müslümanlara her türlü işkenceyi yapmışlar; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında Müslümanların kanına kast etmişlerdi. Fetih gününde kıskıvrak ele geçirilmiş bulunan Mekke halkına, “Ne düşünüyorsunuz?” diye sormuştu Allah Rasulü. Kavminin cevabı şuydu: “İyi düşünüyoruz soylu ve kerîm bir kardeş, soylu ve kerîm bir kardeşin oğlu, emir senindir!” O da, ”Ben kardeşim Yusuf’un söylediklerini söylüyorum” diyor ve Yusuf suresinin 92. ayetini okuyordu.

Yusuf’un ve Muhammed’in (sav) ümmeti olup da, onlar gibi kendi kardeşlerini affedemeyenler mutlaka, kendi kardeşlerinin o iki Nebînin ‘kardeşleri’nin yaptıklarından daha büyük zulümler yaptıklarını düşünüyor olmalıdırlar!

Ne Rasulullah, ne de sahabeden bir kimsenin, aldıkları İslam terbiyesi gereğince, kendilerine cahiliye döneminde eziyet eden, içlerinde en yakın akrabalarının da bulunduğu müşriklere karşı intikam duygusu beslediklerini görmemekteyiz. Daha düne kadar müminlere en fanatik düşmanlığı yapan bir kimse bugün Müslüman olunca, kendisine baş köşede yer buluyor, müminlerin can u gönülden dostu oluyordu.

Allah Rasulü’nün en yakınındaki isim olan Ebu Bekir (r.a) bilindiği üzere, ifk hadisesinde, çirkin iftiranın dolaşıma sürülmesi işinde alet olan, düzenli olarak geçimine yardım ettiği Mistah b. Üsase’ye artık yardım yapmama gibi bir karar almıştı. Ebu Bekir’in bu kararı şüphesiz, o zor günde nefsinin kendisine fısıldadıklarıydı. Mistah’ın yaptığı işin çirkinliğini teslim etmeyecek bir tek aklı selim bulunamaz. Lakin Ebu Bekir, Rabbinin uyarısı neticesinde (Nur 24/22) nefsine söz geçirerek bu kararından dönmüş, kızına namus iftirası atanlara alet olan kişiyi affederek, yine eskisi gibi yardım etmeye devam etmiştir. Nur suresinin 22. ayeti Ebu Bekir ve onun gibi müminlere, “affetsinler ve feragat göstersinler” (ve’l-ya’fû ve’l-yesfahû) diye sesleniyor, ardından da şu soruyu soruyordu: “Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” Ebu Bekir’in bu soruya “isterim ya Rabbi!” dememesi mümkün müydü? Demek ki Ebu Bekir Mistah’ı affetmekle, kendi mağfiretini kazanmıştı.

Her şeyin metalaştığı, insanın maddeden türlü türlü tanrılar edindiği günümüzde müminlerin affediciliğine, sadece kendilerinin değil, bütün insanlığın ihtiyacı vardır. Kur’an müminlere hep feragat ahlakını öğretmektedir; tek taraflı olarak bir takım ‘hak’larından vaz geçebilme, kardeşini nefsine tercih etme ahlakı. Bu ahlak müminlerde ete kemiğe büründüğü an, İslam’ın yeniden hayata döndüğüne şahit olacağız.

Sözünü ettiğimiz ‘feragat ahlakı’nı Kur’an, bilhassa evlilik müessesesinde çokça karşımıza çıkartmaktadır. Evlilik hukukunda hep, (mali olarak ve bedenen) daha güçlü olan tarafa, daha güçsüz olanın lehine hükümler vaz etmesi, İslam’ın bu ‘feragat’ ahlakının gereğidir. İslam’ı bilmeyen, dahası İslam’a iman etmeyenlerin bu ahlakı anlamaları mümkün değildir. Bu cümleden olarak mesela Müslüman erkek, nikah yaptığı eşini zifaf öncesinde boşayacak olursa, vaat ettiği mehrin yarısını boşadığı kadına vermesi istenmektedir. Ancak kadın ya da velisi bunu istemeyip feragat ederse (en-ta’fuve) mehrin tamamı erkekte kalacaktır. Fakat Kur’an kocaya diyor ki, mehrin tamamını kadına bağışlayıp, kendi hakkın olan ‘yarı’dan da vazgeçebilirsin (en ta’fuve); böyle yapman, takvaya daha yakındır.(Bakara 2/237) Böyle bir ‘takva’ modernizm denilen cahiliyenin literatürüne hiçbir zaman girmemiştir; o sebepledir ki, aile kurumuna yönelik her türlü yasal(!) düzenlemelerin aileyi daha da bataklığa sürüklemesinin önüne bir türlü geçilememektedir. Günlük hayatta birileri, ‘hakkı’ olan bir şeyden feragat edebilmeli, tam olarak ‘hakkı’ olan şeyin üzerine bir çizik çekebilmelidir. İşte boşanma durumunda bu fedakarlığı Kur’an kocaya yüklemektedir. Bu ahlakın revaçta olduğu bir toplum, herhalde ‘medinetül fazıla’ olmalıdır.

Kur’an aile içi diğer ilişkilerde de aynı tarz feragat ve affetme ahlakını öğütler. Üstelik de bu öğüt, öyle Müslüman babanın, Müslüman eş ve çocuklarının sıradan hatalarına yönelik olmayıp, Müslüman aile reisinin, Müslüman olmayan eş ve çocuklarına karşıdır. Müminler, eşlerinden ve çocuklarından kendilerine düşman olanların bulunabileceğine dair uyarılırlar, onlara karşı uyanık olmaları öğütlenir.(Teğabün 64/14) Eşlerden ve çocuklardan birileri mümin anne ya da babaya düşmansa, bu kişinin aile haricindeki yabancı birinden farkı olmayacaktır. Düşman eş ya da çocuklardan sakınmak, onlara karşı fevri bir hareketi çağrıştırmaz, kaba kuvvet kullanmayı, hele de zulüm yapmayı asla akla getirmez. Bu bir uyarıdır. Bu uyarının ne anlama geldiğini anlamak için belki Nuh (a.s) ile Lut (a.s)’ın hanımları (Tahrim 66/10) ve Firavun’un hanımı (Tahrim 66/11) örneklerini düşünmek kâfidir. 

Teğabün suresinin 14’üncü ayeti, (düşmanlığı açıkça belli olan) eş ya da çocuğa karşı üç aşamalı bir ‘sakınma’ programı öğütlemektedir: Affetmek, ilişmemek ve bağışlayıcı olmak. (Af-safh-ğufran). Ayet, Allah’ın ğafûr ve rahîm olduğunu belirterek sona ermektedir ki bu da, mümin eşin bu üç aşamalı ıslah adımına binaen Allah’ın mağfiret ve merhamet sıfatı mucibince belki düşman eş ve çocuklarla mümin eş arasında hayırlı bir sonucun doğabileceğini ima etmektedir.

Kelamî ve ahlakî alandaki aftan farklı olarak İslam hukukunda af hayatî bir öneme sahiptir. Zira doğrudan kişilerin canı, malı ve yaşamıyla alakalıdır. İslâm hukukunda af, sanık hakkındaki hukukî takibattan vazgeçme veya mahkûmun cezasının bir kısmını yahut tamamını bağışlama anlamında kullanılır.(DİA) İslam hukuku İslam’ın ana ilkelerine, Allah’ın bağışlayıcılığına, Rasulullahın genelde hataları örtücü, affedici sünnetine uygun olarak affa belirgin şekilde yer verir. İslam hukukunun af anlayışı beşerî hukuk sistemlerinden ayrı, kendine göredir. İslâm ceza hukukunda cezaların asıl amacı suçun önlenmesi, dolayısıyla cemiyet düzeninin korunması, insanların can, mal, namus, akıl ve din güvenliğinin (mesalih-i mürsele) teminat altına alınmasıdır. Kur’an’da değişik suçlar için birbirinden farklı cezalar takdir edilmiştir. Suçun işlenmesi ve yaygınlık kazanmasına müsamaha gösterilmemiştir. Bununla beraber, İslâm ceza hukukunda suçların teşekkül ve ispatı hususunda konan şartlar cezanın uygulama alanını daraltmış, suçun meydana gelişinde ve ispatlanmasında kesinliği gölgeleyen her şüphe suçlunun lehine kullanılmıştır. Bazı durumlarda suçlunun affı mümkün kılınmış ve genel bir esas olarak, afta hata etmenin cezalandırmada hata etmekten daha hayırlı olduğu kabul edilmiştir.(DİA)

İslam hukukunda ‘kul hakkı’ yanında bir de, ‘Allah’ın hakkı’ diye bir kavram vardır. İlk etapta ‘Allah hakkı’ deyimi kulağı tırmalamakta, Allah’a ‘hak’ isnadı, O’nu yaratılmışlara benzetme tehlikesini akla getirmekteyse de, hukuktaki anlamı böyle değildir. Kısacası İslam hukukunda ‘Allah’ın hakkı’, ‘cemiyet hakkı’ anlamında kullanılmaktadır. Bu hak ıskat edilemez, hiç kimse bu haktan feragat edemez, bu hakka karşı konulamaz. Zina, içki, hırsızlık, yol kesenlerin cezası gibi had cezaları ‘Allah hakkı’ sayılmışlardır. Hiç kimse bu cezaları ıskat edemez. Kesin hükme bağlanmış had cezalarını, devlet dahil hiç kimsenin affetme yetkisi yoktur. 

Ancak suç unsurları oluşmamış ya da ispat şartlarında eksiklik olursa, cezanın düşmesi söz konusu olabilir. Zina iftirası (kazf) ve hırsızlık dışında diğer had cezaları mağdurun dava açmasına bağlı değildir.(DİA)

Tevbenin hadleri ıskat edip etmeyeceği hususunda İslam hukukçuları arasında görüş ayrılığı vardır. Zahiriye mezhebine göre, suçlu had vurulmazdan önce tevbe ederse, cezası sakıt olur, serbest bırakılır. Zina yapan kimse tevbe etse de had cezası sakıt olmaz. (Bilindiği üzere zinanın cezası Kur’an’da recim değil, erkek-kadın, evli-bekar ayrımı yapılmaksızın yüz değnek olarak takdir edilmiştir. İslam ceza hukukunda recim cezası öngörülmüşse de, bunun Kur’anî dayanağı yoktur). Fakat İslam ceza hukukunda, mesela zina suçunda deliller mümkün olduğunca suçlunun cezalandırılmasına değil, lehine yorumlanır. Mesela dört şahit zinaya şahitlik yapıyorlarsa, aralarında tam bir söz birliği olmak zorundadır. Birisi diğerlerinden farklı şeyler anlatırsa, had düşer. Şahitlerden biri şahitlikten vazgeçerse ya da suçlu suçunu ikrar etmekten dönerse ceza sakıt olur. Had cezaları Allah hakkıdır, şüphe ile ikame olunmaz. Bir ‘Allah hakkı’ olan zina suçu davasını hiç kimsenin affetme yetkisi yoktur. Zina davasını savcı açar ama bu dava hisbe davalarından sayıldığı için isteyen herkesin zina davası açması mümkündür.

Zina iftirası (kazif) haddi âmme maslahatı işlerindendir. Bu gibi cezalarla fertlerin şerefi korunur. Fesadın önüne geçilir. Dolayısıyla kendisine iftira atılan kimse bir bedel karşılığında davadan vaz geçip, davayı iptal yoluna gitse bile, kamu bu davayı kapatmaz. Kazif haddi hem ferd, hem de Allah hakkıdır. Fert tek başına bu haddi ıskat etme yetkisine sahip değildir.

Allah’ın koyduğu şeriat düzenini sistematik bir şekilde iptal etmek demek olan beşerî hukuk düzenlerinde zina bizatihi suç sayılmaz; bilakis zinaya götüren bütün yollar alabildiğine kolaylaştırılır. Zina ancak -mesela eşlerin birbirlerini ‘aldatması’ gibi- başka bir ‘insan hakkı’na zarar verme durumunda ‘suç’ kapsamına girebilir. İslam nazarında ise zina fahşa ve kötü bir yoldur. Aile nizamına karşı şiddetli bir saldırıdır.(A.Udeh) O yüzden zina suçunu işleyenlerin, suçları kesinleştiğinde cezalandırılmalarından kaçınılamaz. Allah Teala, Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onlara ceza uygulamakta acımanız tutmasın buyurmaktadır.(Nur 24/2) Zina suçlusunu cezalandırmaya acımak, fahşa ve kötü yola arka çıkmak demektir.

Hırsızlığın cezası, yaptığının karşılığı ve Allah’tan bir ibret olmak üzere, (kadın veya erkek) hırsızın elinin kesilmesidir.(Maide 5/38) Şu var ki, hırsız bu suçu açlık ya da kıtlık dönemlerinde işlemişse, had uygulanmaz. Hırsızın suçu bir şekilde affedilse bile, ona tazir cezası verilmesi mümkündür. Hadler mürur-ı zaman ile sakıt olmazlar. 

Hadlerden farklı olarak kısas cezasında, maktulün velisi kısası diyete çevirebilir ya da kısası tümden affedebilir.(Bakara 2/178) Öldürme ve yaralama suçlarında uygulanan kısas cezalarında af, kul hakkı olan kısası düşürür ancak devlet gerekirse suçluya ta‘zir cezası verebilir. Kısası emreden ayette (Bakara 2/178), maktulün yakınlarının katilin ‘kardeşi’ olarak nitelenmesi, Kur’an’ın, her şeye rağmen insanları birbirine olabildiğince yakınlaştırıcı dil kullanma özeninin göstergesidir.

Öldürülen kişinin yakınlarının (veli), katili affetmesi herhangi bir baskı ve korkuya istinaden olmamalı, tamamen kendi inisiyatifi ile olmalıdır. Bunun için İslamî yönetim ve yargı düzeni gereken tedbirleri almak zorundadır.

Kısas cezası toplumun maslahatını gözettiği, can güvenliğini sağladığı için Allah hakkıdır. Ferdin/mağdurun geride kalan yakınlarının kalp huzurunu sağladığı, öfke ve kini yatıştırdığı için de kul hakkıdır. Öldürme suçunda kul hakkı ‘Allah hakkı’ndan daha büyüktür. Katil, maktulün velisinin affıyla öldürülmekten kurtulsa bile, devlet ona tazir cezası uygulayabilir. (Mesela bazı Maliki alimleri bu durumda yüz celde ve bir yıl sürgün gibi bir cezayı tazir cezası olarak uygun görmüşlerdir).

Kur’an’da cezası açıkça belirlenen bazı suçların dışında kalan suçlara İslamî yargı sisteminin vereceği cezalara tazir cezaları denir. İslâm hukukçuları bazı hadislere dayanarak ta‘zir cezalarında affın câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Devlet, kul hakkının bulunmadığı, yalnız kamu hakkının çiğnendiği suçlarda, suçlunun ve cemiyetin maslahatı adına, ta‘zir cezasını affa yetkili sayılmıştır. Kul hakkının ihlâl edildiği durumlarda ise devletin af yetkisi olmayıp, mağdur dilerse suçluyu affeder. Devlet, suçlunun da durumunu göz önüne alarak ta‘zir cezası verebilir. 

Beşerî sistemlerde de ‘af’ mefhumu vardır. Kimi zaman vergi affı, kimi zaman borcunu ödemeyenlere af, kimi zaman da siyasi suçlular ve hapis cezası çekmekte olan tutuklu ve mahkumlar affedilirler. Bir sistemin genel ideolojik karakteri, her şeye olduğu gibi af konusuna da rengini verecektir. Bir beşerî sistemin hukuk düzeni Allah’a değil, beşerin aklına dayandığı için, İslam nazarında zulüm kavramına tekabül eder. Dolayısıyla beşerî yargı sistemlerinin verdikleri -hapis ve diğer- cezalar zaten ‘hak’ değildir. Dolayısıyla çıkarttıkları af yasaları da ‘hak’ olmayıp, olsa olsa batıl olabilirler. Görece olarak kimi durumlarda beğeni alması, kimi insanları sevindirmesi, genel karakterinin batıl olduğu hakikatini değiştirmez. Vergi borcu affı, imar affı gibi mali aflar, ‘vatandaş’ denilen seküler insanı mali alanda dürüst olmamaya teşvik etmekten başka bir şey değildir.

Af yasaları her zaman iktidarlar tarafından belli siyasi faydalar gözetilerek -bilhassa seçim dönemlerinde- çıkartılmaktadır. İçerisinde her türden suçlunun yer aldığı bir zümreyi belirli kanunlar kapsamına girdirerek -ve belirli kimseleri de girdirmeyerek- ‘genel’ bir af yasası çıkartmak hakla batılın karıştırılmasından başka bir şey değildir. Bir cana kıymış olan katilleri, gasp, tecavüz, dolandırıcılık gibi suçları işlemiş mücrimleri, bu suçlardan canı yanan mağdurların görüşünü almaksızın sırf iktidarın kendi faydacılığı uğruna affetmesi zulümden başka bir kelime ile izah edilemez. Oysa illa bir af çıkartılacaksa, belki her bir suçlunun durumunun tek tek değerlendirilmesi daha makul olacaktır.

İslam alimleri, genel manada affın ahlakiliğini tartışmışlardır. Kimisi “affetmek yüksek bir meziyettir ve adalet ilkesiyle çelişmez” derken, kimisi tevbe etmeden ya da yaptığı kötülüğü örtecek daha büyük bir iyilik yapmadan, büyük günah işleyenin günahını affetmenin hikmet ve adalete aykırı olduğunu belirtmişlerdir.(Mutezile) Yukarıda da değindiğimiz üzere, Allah’ın, kulların şirk dışındaki bütün günahlarını mağfiret etmesi (Nisa 4/48) ile sözü edilen ‘af’ konusu birbirine karıştırılmamalıdır. Allah’ın, kulların günahlarını (aftan ziyade) mağfiret etmesinin de genel bir ilke olarak tevbe şartına bağlı olduğu unutulmamalıdır. Kullarının günahını mağfiret eden ve Allah’ın rahmetinden umut kesmeyi kafirlikle eş değerde sayan Allah’ın, had cezalarının uygulanmasında, suçluya ‘acımanız tutmasın’ (Nur 24/2) uyarısı da keza, unutulmamalıdır.

Af kavramı, Müslümanların günahı hoş görmeleri anlamına gelmez. Ama Müslüman, hata yapan, Kur’an’ın kullandığı terimle söyleyecek olursak, ‘seyyie’ işleyene karşı, sınırlarını Allah’ın çizdiği bir ‘af’ tutumu sergileyebilir. Af kavramından, ‘bırakınız yapsınlar’cı liberal anlamlar da çıkartılamaz. Af kavramı liberal içerikli ‘hoşgörü’ ile de alakalı değildir. İslam ‘hoşgörü dini’ değildir. İslam’ın insanların birbirlerine anlayışlı, müsamahakâr ve daha sabırlı davranmaları istemi, hoşgörüyle izah edilemez.

İslam bir taraftan müminlerin birbirlerine karşı merhametli (ve affedici) olmalarını salık verirken, öte yandan kafirlere katı olmalarını emreder. Toplumda ahlaksızlıkların yayılmasına, namazın kayboluşuna, en yüce değer olan Allah adının toplum hayatından her geçen gün daha da silinmesine, şirkin her türlüsünün pervasızca yayılmasına sessiz kalmak asla İslam’ın tavsiyesi değildir. Bu anlamdaki bir ‘sessizlik’, şirke ve tuğyana muvafakat anlamına gelir ve Müslümanı, bu cürümleri işleyenlerle aynılaştırır. 

Sonuç olarak, İslam affı, mağfireti, gazabı ve öfkesi ile bir bütündür. İslam’ın affa ilişkin genel ilkelerini cahiliye toplumunda hayatın her alanında uygulanabilir kılmak da mümkün değildir. Sırf yarar devşirmek gayesiyle, İslam’ın af gibi mefhumları, cahiliye adet, gelenek, sosyal düzen ve beşerî ilişkilerine alet edilemez. Bununla birlikte müminlerin, dünyanın her yerinde ve hayatın her alanında İslam’ın affedici özelliğini tezahür ettirebilecekleri durumlar vaki olacaktır.

Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal