Hatıralarım – 13. Bölüm

Hatıralarım – 13. Bölüm

Bazen o kadar adice iftiralar ile karşı karşıya kalıyorduk ki şaşırmak ile tiksinmek arasında bir duyguyla sarsılıyorduk. Bunların hangisinin siyasi polis, hangisinin aklı evvel müslümanlar tarafından yapıldığını anlamak ve görmek işin en üzücü yanıydı.

SİYASİ ÇALKANTILAR

Erbakan’ın Milli Nizam Partisi gitmiş, Milli Selamet Partisi olarak geri gelmişti. Ecevit, Erbakan ile koalisyon hükümeti kurmuş, Kıbrıs’a çıkartma yapmışlardı. Yüzseksen derece birbirine zıt gibi görünen bu iki parti, demokrasi adına bir araya gelmişlerdi. Kim sorarsa, MSP İslam’ı temsil ediyordu. Sosyal Demokratlar’la hangi konuda anlaşabilecekleri merak konusu iken, zaten ortak noktaları olan demokraside birleştiler. Ancak bütün çabalara rağmen koalisyonu yürütememişlerdi. 

1974 yılının sonuna doğru Ecevit’in istifasıyla bu hükümetin sonu gelmiş, hükümet krizi başlamıştı. Bu kriz 213 gün sürdü. Krize çareler arandı ama nafile…

Sonunda Demirel kolları sıvadı. Sağcı partileri bir araya getirdi ve Milliyetçi Cephe adı altında birinci ve ikinci hükümetleri kurdu. 

Zaten başlamış olan istikrarsızlık aldı başını gitti bu hükümetler zamanında da. 1 Mayıs 1977’de İstanbul’da kanlı olaylar çıktı. Bu olay tarihe kanlı 1 Mayıs olarak geçti. Kalabalıkta ezilenler, kurşunla yaralananlar, derken bizim bildiğimiz kadarıyla 34 kişi hayatını kaybetti bu kargaşanın sonunda. Birileri bir şeylere zemin hazırlamak için şiddeti tırmandırıyordu sanki. 

1979’da dünyada petrol krizi yaşanırken, ülkede market önlerindeki kuyruklar uzamaya, halk bir sürü ihtiyaç maddesinin -başta tüp olmak üzere- yokluğunu çekmeye başladı. 

Kahramanmaraş’ta çıkan olaylarda yüz kişiden fazla insanımız öldü. Bunun adını koyanlar, sağ-sol çatışması diye koydular. Ama ne yazık ki yıllardır bir arada yaşamasını bilen bu insanları, birileri birbirine düşürüyordu. Böylece onbir ilde sıkıyönetim ilan edilmişti. 

Görevi biten Cumhurbaşkanı’nın yerine, Meclis bir türlü yenisini seçemeyince 12 Eylül 1980’de Ordu yönetime el koydu. Sebepler hazırlanmış, zaten hazırlıklı olan sonuç gerçekleşmişti. 

İKTİBAS’IN ÇIKIŞI

Bu ortam içerisinde 01.01.1981’de İktibas Dergisini çıkarmaya başladı Ercümend Özkan. Bir grup arkadaşı da desteğini esirgememişti bu konuda. Böyle bir ortamda bu işe girişmek ancak Allah’ın yardımı ile başarıya ulaşabilirdi. Gerçekten, Türkiye’deki siyasi hava buza kesiyordu o günlerde. 

İktibas, alıntı anlamına geliyordu ve derginin bir bölümünün alıntılardan oluşmasından dolayı bu isim ona biçilmiş kaftan idi sanki. İlk sayıları tamamen alıntılarla çıkıyordu. Telif yazılar daha sonraları başladı. 

Yıllarca edindiği birikimlerini artık daha geniş bir kitleyle paylaşmayı amaçlayan Ercümend sonunda muradına ermişti. Okuduğu gazete ve dergilerden tutun da, gördüğü karikatüre, anlamı olan bir küçücük çizgiye kadar her şeyi, ulaşabildiği herkes ile paylaşmak arzusundaydı uzun zamandır. 

Ama ne hikmetse bazı çevreler bu olayı küçümsüyor, başkalarının yazıp çizdikleri ile bir dergi çıkmamalı iddiasını sürdürüyorlardı. Buna rağmen, birkaç sayı sonra telif yazılarla da zenginleşmeye başlamıştı İktibas. Alıntıların hiçbiri tesadüfen oraya koyulmuyordu. Hepsi bir bütün oluşturuyor, anlamlı mesajlar veriyordu.

Okuduğu bir haberden, bir makaleden çıkardığı yorumu, onlarda yakaladığı püf noktaların önemini insanımızın da görebilmesi idi bunu yaparken bütün çabası. “Artık balık vermek yerine balık tutmayı öğretmeli” derdi hep. Okuyucusunun, basından dergiye aktarılan yazılardan çizilerden neyin ne anlama geldiğini anlamasının zamanının geldiğini düşündüğü için bu yolu seçmişti. Kendisinin ulaşıp da sadece kendisinde kalmasına razı gelmediği kaynakları, herkesin önüne koymayı hedeflemişti bu dergiyle. 

Türkiye’de türünün ilkiydi İktibas. Yayınlanan bütün dergi ve gazeteler taranıyor, önemli olanlar dergiye alınıyordu. İlk dört yıl onbeş günlük, sonra da aylık olarak yayınını sürdürdü. 12 yıl boyunca Yorum, Kavram, İktibas’tan Mektuplar ve Selam İle sayfalarını kendi yazdı. İnanılmaz bir performans gösteriyordu. Kupür Derleme Merkezi ile hem hayatını kazanıyor, hem de derginin maddi açıdan desteğini sağlıyordu. 

Her çıkan sayıyı sanki ilk sayıymış gibi heyecanla yazılarını yazar sonra aceleyle arkadaşlarına okumaya giderdi Ercümend. Ankara Demetevler’de o zamanlar bir ortak dükkanları vardı Süleyman Arslantaş ile Memduh Kars’ın. Oraya gider önce onlara okur, istişare eder, sonra işleme koyardı bu yazıları. Tek başına dergi çıkarabilir mi bir insan demek imkansız gibi geliyor ama Ercümend bunu başarmıştı. Arada bir arkadaşlarının yardımları oluyordu. Ne yazık ki bu yardımlar kısa kısa aralıklarla idi ve yeterli olmuyordu. Süleyman Arslantaş’ın ilk zamanlardaki maddi ve manevi destekleri yadsınamaz. Yazılarıyla, parasal desteğiyle yanında olmuştu Ercümend’in. Daha sonraları bazı sebeplerden dolayı ayrı düşmüşlerdi.

O yazılarını yazarken, ben çocuklara “Çıkın dışarı, babanızı rahatsız etmeyin” dediğimde, “Bırak hanım dursunlar, sen de gitme” derdi. O şamatanın içinde nasıl kafasını toparlayıp da yazardı inanın bilemiyorum.

Dergi önce dizgiye, ardından matbaaya gider, sonra büroya gelir ve okuyucuya postalanırdı. Bu işleri de çoklukla kendisi yapardı. Arada bir de birlikte giderdik matbaaya kadar. Ben arabada beklerdim. İşi bitip de hazır hale gelen dergi paketleri bagaja yüklenirdi. Bu arada yakın arkadaşlarından Memduh Bey de hep yanındaydı. Arada bir gelip giden başkaları da vardı. 

Dergi büroya geldikten sonra işin en karmaşık yanı devreye girerdi, İktibas’ı okuyucusuna ulaştırabilmek!.. Dağıtım şirketleri el birliği etmiş gibi bu işi savsaklıyorlardı. Onların engelleri bir yana, oldukça iyi bir tiraj yakalayan İktibas, siyasi polisin de dikkatini çekmiş, bu yüzden de genel dağıtım işi hepten suya düşmüştü. Kala kala elde Posta İdaresi kalmış, orada da başka problemlerle baş etmek zorunda kalınmıştı. Postaya verilen dergiler bir de bakılıyordu ki daha postanedeyken imha edilmiş. Bunları sonradan öğreniyoruz. Yapanların da bunu, İktibas başkalarına ulaşmasın diye, Allah rızası için(!) yaptıklarını söyledikleri geliyordu kulağımıza. İnsanların bazısı böyle kolay yollardan Allah rızası kazanılabilir zannediyor ne yazık ki!..

Siyasi polis olayı da ayrı bir konu. Hani bir reklam vardı ya ‘Hiç aklımdan çıkmıyor çokomilk’ diye. Ercümend de onu söyleyerek hem güler hem de, “Siyasi polisin aklından biz hiç çıkamadık, siyasi polis de bizim hayatımızdan hiç çıkamadı” derdi.Siyasiler kâh görmezden geldiler, kâh çamur atarak yok etmeyi denediler. En etkili çamur da MİT ajanlığı suçlamasıydı. Bununla etrafını boşaltmayı denediler. Denediler sözü yeterli değil, ne yazık ki kısmen bunu başardılar da.

Bazen o kadar adice iftiralar ile karşı karşıya kalıyorduk ki şaşırmak ile tiksinmek arasında bir duyguyla sarsılıyorduk. Bunların hangisinin siyasi polis, hangisinin aklı evvel müslümanlar tarafından yapıldığını anlamak ve görmek işin en üzücü yanıydı. Tarikat ehli olanlar ile siyaset ehli olanlar karalama işinde doğrusu siyasi polisi bile neredeyse sollamışlardı. 

ISPARTA OLAYI 

İktibas çevresinden olan müslümanlardan bazıları 1982 yılının Ocak ayında Isparta’da tutuklanmıştı. Sonunda sürülen iz Ercümend’e kadar gelmişti.

Hiç unutmuyorum bir gün yine birkaç siyasi polis kapımıza kadar gelmişlerdi. İki tanesi ellerinde telsizlerle içeri geçtiler. Ben onları kapının arasından görmüştüm. Onların beni görmeleri mümkün değildi. Yine mi bunlar, gene ne istiyorlar diye gidip arka odaya girdim ve kapıyı kapattım. Daha sonra çocuklardan öğrendim ki, usulen sadece bir-iki kitap karıştırmışlar, “Bir-iki saat bize lazımsınız, ifadeniz gerekli” diyerek Ercümend ile birlikte çıkıp gitmişler. Dönmek üzere gittiğinden Ercümend veda bile etmemişti evden ayrılırken. Gidiş o gidiş, eve dönmesi iki ay sürdü. Ercümend, Isparta Emniyetinde bulmuştu kendisini o gidişin ertesi günü. 

Orada tam bir hafta sorgulandı. Kendisi Ali Okur’a verdiği bir röportajında şöyle diyordu:

“Defalarca siyasi polisçe gözaltına alınıp sorgulandığımı hatırlıyorum. Sorguya gözlerimi bağlayıp götürüyorlar, tekrar bağlayıp geri yerime getiriyorlardı. Öylesine üzeriniz boşaltılıyor ki bir tek toplu iğnenin bulunmasına müsaade edilmiyor. Aç ve susuz bırakılıyorsunuz. Isparta polisi bunu yapmıştı bana 1983 Şubat’ında. Allah’tan sabır istedim ne acıktım ne de susadım. Ne de aradan kaç gün geçtiğinin farkındaydım.”

Karanlık bir bodrum katında bir hafta, gece ile gündüzü ayırt edemeden geçmişti. Namaz vakitlerini bile bilmeden içinden geldiği gibi tayin edip kıldığını, ellerini duvarlara sürerek teyemmüm ettiğini anlatmıştı geldikten sonra. Oturmak için, yatmak için sadece beton zeminden başkaca bir şey yoktu. O buz gibi betonların üzerinde geçirdiği günler ve gecelerin sonucu ciğerlerini adamakıllı üşütmüştü. Döndükten sonra uzun zaman öksürdü. Isparta macerası tam 51 gün sürdü. İlk mahkemeden sonra dışarıdan yargılanmak üzere serbest kaldı.

O günlerde eksi 22’lerin altına düşüyordu soğuklar orada. Giden ziyaretçiler ise elleri boş dönüyorlardı. Hayatta olup olmadığına dair en ufak bir bilgimiz bile yoktu. Bu nasıl bir işkenceydi!.. Karşınızdakinin nesi vardı bu kadar korkacak? Sadece inandığı bir davası vardı. Üstelik “Dinim İslam” diyenlerin hep birlikte sahip çıkmaları gereken bir davaydı bu. Olaya, Isparta’da yakalananlardan Mustafa Antalyalı’nın yazdıkları isabetli bir açıklama getirdiğinden sizinle de paylaşmak isterim:

“20.01.1983 tarihinde yine polis evime baskın yapıyor. Önce beni ve kardeşim Ahmet’i, sonra üç yakın arkadaşımızı evlerinden birer birer topluyor. İlk defa arabaya beni aldıkları için ben dolaşma esnasında telsizle merkeze verilen bilgileri dinliyorum. Her arkadaşın alınışında komiser: “Örgütün bir elemanını daha yakaladık” diyor, son kişiyi de arabaya alınca: “Hizbut Tahir Örgütü’nün Isparta hücresini çökerttik” diyor. (Dizgi hatası değil, örgüt ismini aynen böyle telaffuz ediyor.)

Beş kişiyi tamamladıklarında rahatlıyorlar. Çünkü onlara göre şablon tam oturmuş oluyor. Meğer Hizbut Tahrir örgütünün hücreleri beşer kişiden oluşurmuş. Bizi Isparta’da yakalarken, örgütün Türkiye sorumlusu veya genel başkanı olan Ercümend Bey’i aynı sıralarda Ankara’da yakalıyorlar. Türkiye genelinde ele geçirebildikleri tek hücresinin(!) elemanlarıyla birlikte yargılanmak üzere “mevcutlu” olarak Isparta’ya getiriyorlar. Artık karakol sorgulamamızdan sonra gıyabi tutuklanma kararlarımız vicahiye çevrilerek kapalı cezaevine gönderileceğiz…

Ercümend Bey bizim düştüğümüz sıkıntılara hiç düşmez. Onun klası kendisini hemen farkettirir. Mesela, sorgulamada bizim gibi ona da tehdit ve hakaretlerle yüklenirler. Fakat söz kendisine geçince durum değişir. Daha edepli davranmaya ve yumuşak ifadeler kullanmaya başlarlar. Sonra yavaş yavaş Ercümend Bey’in etki alanına girerler. Bu defa Ercümend Bey onları İslam’la sorgulamaya başlar. Aynı ülkede yaşayıp aynı Kitap’a inandıklarını, aynı inancı paylaştıkları için aralarında hiçbir fark olmaması gerektiğini, Allah’ın emri gereğince her müslümanın aynı sorumluluğu paylaştığını onlara telkin eder. Eğer ortada bir suç varsa Allah’a ve Kitap’ına inanan herkesin bu suça ortak olduğunu söyler. Artık hakaret ve tehditler yerini saygı ve hayranlığa bırakmıştır. Sorgulama bir sohbet havasında sonuçlanır… Ercümend Bey’in karakol ifadesi kendi istediği şekilde yazılırken bizim ifadelerimiz tehdit ve işkence baskıyla zorlanarak polisin istediği şekilde yazılmıştı. Ve bizim olmayan ifadeler bize zorla imzalattırılmıştı…

Ercümend Bey Isparta kapalı cezaevinde iki ay kadar zoraki misafir olmuş 24.03.1983’de son duruşmada bir saate yakın güzel, etkileyici bir ifade vermiş ve ardından hepimiz bu davadan da beraat etmiştik…

O günden sonra Isparta’nın onun yanında çok özel bir yeri olmuştur. Örgütün Türkiye’deki tek deşifre olan hücresi(!) Isparta’yı hiç unutmadı. Biz onu ihmal etsek de o bizi hiç ihmal etmezdi. Periyodik olarak telefonla arar, en az yılda bir defa evimize konuk olurdu…”

Bu arada ben ise ne yapacağımı şaşırmıştım. Gidip ne olup bittiğini gözümle görmeden rahat edemeyecektim. Annem de haklı olarak “Bu havada nereye gidiyorsunuz gecenin köründe” diye söylenip duruyordu. Küçük kayınbiraderim ile gece yarısından sonraki ilk otobüsle Isparta yollarına düştük. Sabah ezanından az önce şehrin terminalindeydik. Kız kardeşimin, oraya yerleşmiş olan bir çocukluk arkadaşı gelip bizi alacaktı. Ortalık iyice aydınlanana kadar bekledik. Bizim eski arkadaş geldi ve beraberce çıktık. Eşinin acil bir işi çıktığı için şehir dışına çıkmaları gerektiğinden o da bizi bir ahbaplarına götürdü. Döner dönmez de gelip alacağını söyledi ve vedalaştık. Sabahın o saatinde tanımadığınız bir eve misafir olmanın ne demek olduğunu ancak insan ilişkilerinde benim kadar hassas olanlar anlayabilir. Son derece mahçup bir biçimde özür dileyerek içeri girdim. Beni böyle zamanlarda hep düşündüren ve sebebini anlamaya çalıştığım, sıcak bir sevgi ve ilgiyle karşılandık. Küçücük ahşap evin ikinci katındaki mütevazı oturma odasına alındık. Soba yanıyordu. Evdeki hava her yönden sıcaktı. Ev sahibi hanımın samimi ilgisi bizi rahatlatmış, dışarının o buz gibi, eksi 22 derece olan havasını unutturmuştu. Oğlunu işe yeni gönderdiğini, onun için sofranın hazır olduğunu söylüyor, bir yandan da sobanın üstündeki demlikten bardaklarımıza çay dolduruyordu. Allah adı vererek, rahat olmamız için ısrar ediyordu. Hayatında ilk defa gördüğü ve hapisteki bir yakınını görmeye gelen insanlara karşı bu sıcacık ilginin sebebi neydi!.. Üstelik hapistekinin suçunun ne olduğunu da bilmiyordu. Bu davranışın altında Allah rızasını beklemekten başka bir şey olamazdı. Biz çıkarken de ısrarla öğlen yemeğine beklediğini, sakın bir yere gitmememizi tenbihliyordu. 

Emniyetteki sorgulama bittikten sonra cezaevine nakledilmişti Ercümend. Gardiyan beni görür görmez “Sağcı mısın solcu musun?” diye sordu. “Hiçbiri değilim, müslümanım” cevabıma şaşırarak bu sefer de “Namaz kılıyor musun?” diye yineledi sorusunu. Bu sorgulamanın ne anlama geldiği sonradan anlaşıldı. Meğerse abdestli-namazlıları aynı koğuşa topluyorlarmış. Kaldıkları koğuşta Ülkücüler de varmış. Öyle işkence görmüşler ki ayaklarından asıldıkları demir halkaların derin izleri geçmiyordu, geçeceği de yoktu diye üzülerek anlatmıştı Ercümend bize daha sonra.

Ziyaret saati geldiğinde biz oradaydık. Ercümend sıfıra vurulmuş saçlarıyla karşımızdaydı. Üzerinde bir de Adana şalvarı vardı. Beni görünce “Yahu sen niye geldin bu havada” dedi. O ara Alparslan’ı eksikleri almak üzere çarşıya yolladı. Yine teller vardı arada. Başka mahkumlar da ziyaretçileriyle görüşüyorlardı. Mehmet Çoban’ı da gördüm bir ara. Derken ziyaret saati bitti ve ben oradan ayrıldım. Bir de baktım arkamdan genç bir hanım koşarak geliyor. Çoban’ın eşiydi gelen, “Mukaddes abla ben seni görmedim. Mehmet, ‘koş gitmeden ulaş, eve götür’ dedi. Niye bize haber vermediniz geleceğinizi?”

“Bilmiyorum, kız kardeşim yapmış bu planı” dedim. 

Sabah bizi ağırlayan hanımın evine uğrayıp, küçük bir anı bıraktık ve affını dileyerek vedalaştık. Çoban ailesinin yaşadığı eve gelip birlikte bir öğlen yemeği yedikten sonra biraz da etrafı dolaşıp Ankara’ya dönmek için yola çıktık.

BEŞİNCİ KOĞUŞ

Bundan bir buçuk yıl kadar sonra, 2 Ekim1985’te Ankara siyasi şubede tekrar göz altına alındı Ercümend. Bu sefer ki sebep, Mehmet Çoban’ın İktibas’ta yayımlanan “Yolumuzdaki Esaslar” başlıklı yazısı idi. Bu yazı özetle, kanun koyucunun Allah olduğunu anlatıyordu.

Mehmed Çoban, özel sayı için kaleme aldığı anılarında Ercümend Özkan ile koğuşta karşılaşmalarını ve mahkeme sürecini şöyle anlatıyordu:

“Koğuşta namaz kılanlar çoğunluktaydı ve bunların çoğunluğunu da, ülkücüler teşekkül ettiriyordu. Koğuşta, namaz vakitlerinde ezan okunuyor, cemaatla namaz kılınıyordu. Ülkücülerle kısa zamanda kaynaştık. İlk yaptığım şey, Ercümend Özkan’a mektup yazmak oldu. Zira; İktibas’ın bayiliği vardı üzerimde, bense tutuklanmıştım. Durumu açıklayan kısa bir mektup yazdım. Aradan on gün falan geçmişti. Ercümend Özkan’dan ikindiye doğru bir mektup aldım. Ercümend Özkan geçmiş olsun dileklerini bildiriyor ve yakında bizzat ziyaret edeceğini söylüyordu. Mektubu aldığım gün, yani aynı gün, iki saat sonra, bir ülkücü arkadaşla yatağına oturmuş sohbet ederken, gür bir ses “Selamünaleyküm” dedi. Aman Allah’ım bu ses, tanıdık bir sesti ve Ercümend Özkan’ın sesiydi. Şaşırıp kalmıştım. Daha iki saat önce mektubunu okumuştum. Mektubunda geleceğinden söz ediyordu ama, bu kadar kısa zamanda ve taa… cezaevinin içine; koğuşa da gelebilir miydi? Büyük bir şaşkınlık taşıyordum. Hızla dönüp baktım. Tam karşımda. Sarılıp kucaklaştık. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırmıştım. O kadar şaşırmıştım ki; şaşkınlığım yüzüme, tavırlarıma aksetmiş. Ispartalı adi mahkumlardan bir arkadaş vardı. Hemen yanıma geldi. “Ne o hocam bir aksi durum mu var?” dedi. Yani o kötü manada algılamış can düşmanım geldi diye. Öyle bir şey olursa hemen işe el koyacaklar. Cezaevlerinde bu tür şeyler oluyor. Bazen dışarda can düşmanı olacak kadar birbirine diş bileyenler oluyor ve onları aynı koğuşa koyuyorlar. “Yok” dedim, “Benim arkadaşım, tutuklandığına şaşırdım.”

Meğer; Ercümend Özkan benim mektubumu almış ve hemen kısa bir mektup yazıp bunu atın demiş ve arkasından polisler gelip onu tutuklamışlar. Böylece; mektup yolda geledursun, Ercümend Özkan da polis nezaretinde Isparta’ya gelmiş. İşin garibi, mektup Isparta’ya gelip, cezavinde kontrolden geçip, koğuşa gelesiye kadar, Ercümend Özkan da polis nezaretinde durmuş ve mektupla birlikte tutuklanarak cezaevine gelmiş, yani rastlantının bu kadarı! Bu anı hayatımızın güzel bir anısı olarak hep hatıralarımızda yaşadı ve yaşayacaktır.

Ercümend Özkan’ın da gelmesiyle, beşinci koğuş hcyacanlı günler yaşamaya başladı. İslam’a susamış ülkücü arkadaşlar ve İslam’ı merak eden diğer adi mahkumlar arasında, İslami sohbetlerle ilk mahkemeye çıkarıldığımız süre olan iki ay öyle hızlı geçti ki, sormayın. Günler nasıl geçti bilmiyoruz. Çünkü her anımız dolu dolu geçiyordu. Hemen İslam’ı öğrenmek isteyen mahkum arkadaşları gruplara böldük. Sabah ve öğleyin. Bir taraftan Ercümend Özkan, bir taraftan ben koğuşların ayrı köşelerinde İslami sohbetlerimizi sürdürdük. Üzüntü, gam, kasavat ne gezer. Her günümüz neşe, heyecan ve anlatacaklarımızı bitirememek korkusuyla geçti. İki ayımız, sanki iki gün gibi gelip geçmişti. 

24 Mart 1983 günü mahkemeye çıktık. Bu ilk mahkememizdi. Ağır cezada görülen davamıza başlamıştık. Benim yasak kitap davasından ayrıca sulh cezada da mahkemem vardı. O mahkemeden tutuksuz yargılanıyordum. Aşağıda beklerken, önce ben o mahkemeye girdim ve beraat ettim. Bu ilk sevinçti. Sonra hep birlikte; öğleye doğru ağır cezaya, esas mahkememiz için girdik. Daşarıdan tutuksuz yargılanan diğer arkadaşlarımız da gelmişti. 

İlk mahkememizin dinleyicileri epeyce vardı. Ispartalı olarak bizi seven ve sevmeyenler dinlemeye gelmişlerdi. Ayrıca Ankara’dan gelen, dergi sahibi ve yazarı Ercümend Özkan’ı merak edenler de vardı. Ankara’dan gelen ziyaretçilerimiz de, mahkememizin dinleyicileri arasındaydı. Normal kimlik sorgulamalarından sonra, iş esas sorgulamalara geldi.

Ercümend Özkan’a suçlama yöneltildi ve konuşması istendi. Allah O’ndan razı olsun, Ercümend Özkan konuşmaya bir başladı tam bir buçuk saat. Ağır ceza reisi, meraklı bir insandı, dinledikçe dinlemesi tuttu. Dindar bir hakimimiz vardı, uykusu geldi uyudu. Dindarları sevmeyen diğer hakim ise, sıkıntılı sıkıntılı dinledi. Zira hiç hoşlanmıyordu bizlerden. Ama ağır ceza reisinin; can kulağıyla, yeni şeyler duymanın heyecanını taşıyan tepkileriyle, dinledikçe dinleyesi geliyordu. Hiç susturmadı, kestirmedi, tam tersine anlatacağın ne varsa anlat ikazları ile Ercümend Özkan’ın önününü açtı. Adeta tam bir konferansa dönüşmüştü, Ercümend Özkan’ın konuşması. Tarihsel İslami gelişmelerden başlayarak, Kur’an’daki müslümanı, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tarif edip, yaşadığı ve tanıttığı müslümanı ve günümüz müslümanını öyle güzel anlatıyordu ki; ağır ceza reisi ve dinleyiciler büyük bir hayranlıkla dinliyorlardı. Bizlerse zaten biliyorduk ama, içimizdeki duyguların ve bilgilerin bu şekilde ortaya konulmasından da büyük bir haz duyuyorduk. Tüm çabamızın, iyi. dürüst, sağlam karakterli, sevilen, sayılan, güvenilen bir müslüman olmak olduğunu, bütün gayretlerimizin bu yönde olduğunu vurgulayan içerikle, konuşma sürdürülerek bitirildi. Konuşma bittikten sonra, ağır ceza reisi aynı güzellikle tutanaklara geçirtti.

Bana konuşma sırası gelince, yaklaşık 45 dakika da ben konuştum. Zaten diyeceklerimizin bir çoğunu Ercümend Özkan demişti. Diğer arkadaşlar da, kısa kısa konuşmalar yaptı.

Karar aşamasında, delillerin toplanması ve şahitlerin dinlenmesi için mahkeme bir ay sonraya atıldı ve tutuksuz yargılanmamıza karar verildi. Böylece, Isparta’daki cezaevinde geçen günlerimiz bitmişti. Cezaevine dönüp, arkadaşlardan ayrılmak kadar bizi üzen hiç bir şey olmadı. Hem benim, hem Ercümend Özkan’ın anılarında Isparta Cezaevi’nin beşinci koğuşunun her zaman ayrı bir yeri olmuştur.”

Mahkemeye kadar ki zaman bizim için de oldukça telaşeli geçiyordu. Emniyetlerdeki sorgulamaların birbirinden bir farkları yoktu. Gözaltından çıkanlar içerden haberlerle birlikte ihtiyaç listeleri de getiriyorlardı. Bu kişilerin bazıları Tahrir’den eski tanıdıklardı. Tahrir’le uzun zaman önce bağların kopmasına rağmen Ercümend ile aynı sırada tutuklanmalarının zamanlaması ilginçti doğrusu. 

İhtiyaç listesinin en başında ise battaniye ve temiz giysi vardı. Ben aldım götürdüm onları Ercümend’e ulaştırmak üzere ama ne mümkün içeri ile bağlantı kurmak. Ne bir şey verebiliyorsunuz ne de haber alabiliyorsunuz. Giriş kapısına gidiyorum öbür kapıya yolluyorlar. Oradakiler de geldiğim kapıya geri yolluyorlar. Sonunda anladımki bu bir çıldırtma taktiği. Çıldırmak üzereyken eve döndüm! Ayşe, “Ben giderim, içeri de girerim, bak görürsünüz” dedi ve gitti. Elinde babasının İktibas’tan dolayı verdiği bir sarı basın kartı ve üzerinde de palto yerine giydiği bir siyah pelerin vardı. Emniyet’in kapısında kimlik yerine sarı kartı gösterince geç demişler, o da gitmiş görmüş. Babası orada kaldığı müddetçe birkaç kez sürdü bu. O arada küçük kardeşimin eşi de bir battaniyeyi içeri yollamayı başarmıştı. En önemlisi de battaniyeymiş anlaşılan, yine yerde betonun üstündeymişler çünkü. “Altıma karton filan bulmuştum ama üşümekten kurtulamamıştım, battaniye çok iyi geldi” diye anlatıyordu eve geldiğinde  Ercümend. Bu arada iki tane otuzlu yaşlarda bayan da gelmiş aralarına ama ikisi de hortumla ıslatılmış ve soğuktan titrer vaziyette gelmiş. Bizim battaniye orada da işe yaramış. Ercümend battaniyeyi onlara verip birer de sıcak çay bulmuş. Daha sonra ne olup bittiğini anlatmışlar bu hanımlar. Üniversite yıllarında solcu olduklarını, eylemlere katıldıklarını, o günlerin geride kaldığını, artık evlenip iş güç sahibi olduklarını anlatmışlar. “Tamam farklı düşünebiliriz ama artık o işlerle uzaktan yakından bir ilgimiz kalmadı. Bu neyin nesiydi anlayamadık” diyorlarmış. Birinin çocuğu da varmış. Ecümend boş durmamış onlara da İslam’ı anlatmış. Ne kadar etkili oldu bilemiyorum ama tahliye olduktan kısa bir süre sonra bu iki hanım, Ercümend’i bürosunda ziyarete gelip o günler için teşekkür etmişler.

O arada iki zenci de getirilmiş yanlarına, ayakta duramayacak kadar da sarhoşmuşlar. Siz niye geldiniz diye soranlara, konuşacak kadar ayık olanı “Arkadaşım yola şişedi de onun için getirdiler* diye cevap veriyormuş. Türkçeleri de işediye şişedi diyecek kadarmış… Bunları niye mi anlatıyorum!.. Ülkedeki suç karmaşasının fotoğrafı olsun diye anlatıyorum.

Ayşe de babasını görmeye gitmeyi ihmal etmiyordu ama son defa babasını almaya gittiğinde kapıdaki görevliler işin farkına varıyorlar. Ayşe’ye “Biz seni İran’lı bir gazeteci sanıyorduk” diyerek şaşkınlıkla gülümsemişler.

Ercümend’in bu gözaltısı da 14 gün sürmüştü, 14 günden sonra çıktıkları Devlet Güvenlik Mahkemesinden altışar yıl üçer ay ağır hapis cezası aldılar. Sorumlu Yayın Müdürü olduğu için Ercümend’in cezası paraya çevrilirken derginin 105’inci sayısı da toplatıldı. Mahkemenin sonunda Ercümend tahliye oldu. Mehmet Çoban ise 2.5 yıl yatarak cezasını tamamladı.

Bütün bunların bir tek sebebi vardı; o da savunulan davanın güçlü ve baş edilmez olması. Bu davanın asıl sahibinin gücüne kimsenin gücünün erişmesinin mümkün olmamasıydı. İnanmasalar da, davanın yansıttığı ışıktan, ışığa alışık olmayanların gözleri kamaşıyor ne yapacaklarını şaşırıyorlardı.

İşte bu şaşkınlık karşı tarafa akıl almaz işler, akıl almaz zalimlikler yaptırıyordu. Eve geldiklerinde beni görmedikleri halde, evinde ve elinde İktibas gördükleri insanlara “Hâlâ bu adamın dergisini mi okuyorsunuz? Evine gittiğimizde karısının, açık saçık kıyafetlerle pür makyaj bizi karşıladığını görebilseydiniz keşke.” iftirasını atıyorlardı.

Atılan iftiraların haddi hesabı yoktu. İnanın fiziksel işkenceden çok, bunlar acıtıyordu insanın yüreğini. Bir de bunu yapanlar, yanınızda olmasını beklediğiniz ve müslüman olduğunu iddia edenler ise… Ben hatırlarken bile, bu çamurlarla ellerini kirletenler, bu yalanları uyduranlar adına üzülüyorum Allah’a verecekleri hesabın çetinliğini düşünürken. 

Devam edecek…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal