Türkiye’de Yaşanan Dini Hayat Üzerine-II

Türkiye’de Yaşanan Dini Hayat Üzerine-II

İslam dininin sahibi olan Allah, dininin kurallarını, hükmünü, kullarının neler yapıp, nelerden sakınması gerektiğini, değerli olanla değersiz olanı kendisi belirler.

Yaşadığımız coğrafyada Cuma ve cenaze salalarında sürekli olarak, Peygamber (as)’a “Ey Allah’ın sevgilisi (Habibullah), Ey senedena (dayanağımız, güvencemiz), mevlana Muhammeda (ey sığınağımız, koruyucumuz Muhammed)” ve “Ey Seyyidina evveline vel ahirin (öncekilerin ve sonrakilerin seyyidi /efendisi)” gibi sıfatlarla hitap edildiğini duyuyoruz işitiyoruz. 

Rabbimiz, elçisini Kur’an’ı Kerim’de tanıtırken, yukarıdaki, insanların hitap ettiği sıfatların (Habibullah, senedena, mevlana ve insanların seyyidi) hiçbirisini kullanmamış, elçisine bu şekillerde hitap etmemiştir. Allah’ın kulu ve elçisi olan bir insana “Sen benim sevgilimsin” (ente habibii) şeklinde hitap etmediği halde, bir insan için Allah’ın sevgilisi demek Allah’a iftira etmek, Allah adına yalan söylemek demektir. 

Yüce Rabbimiz Allah, Maide suresi 18’inci ayette “Yahudiler ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. Onlara de ki ‘Öyle ise günahlarınızdan dolayı Allah size niçin azap ediyor?’ Hayır, siz sadece yarattıklarından olan insanlarsınız. Allah dilediğini bağışlar dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve her ikisi arasında olan şeylerin tamamı Allah’a aittir, dönüş O’nadır.” buyurur.

Böylece Rabbimiz kendisine nisbet edilen “oğul ve sevgili” edinmeleri reddediyor. Dikkat edilirse ayetin orijinalinde geçen “Nahnu ebnaaullahi ve ehibbaauhu” cümlesindeki ehibbaau (sevgililer), Habib (sevgili) kelimesinin çoğuludur. Rabbimiz elçisini “Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı olarak ve izni ile Allah’a davet edici, onların yollarını aydınlatıcı bir ışık olarak gönderdik.”(33 Ahzap 45-46) diyerek biz insanlara elçisini bu sıfatlar ile bu şekilde tanıtıyor. Allah’ın verdiği bu sıfatlara yenilerini eklemek, Allah’ın elçisine yeni rol biçmek anlamına gelir. Her insan ve insanlar içinden seçilmiş peygamberler, Allah’ın yarattığı kullarından birisidir ve beşeri özelliklerinden hiçbiri ne azalmış, ne de çoğalmıştır ve yalnızca vahiy alan (18/110) insan elçidir. Allah’ın mesajlarını gereği gibi anlamayanlar; peygamber olarak görevlendirilmeyen insanlara da “Allah’ın yardımcısı, Allah’ın işlerini gören, Allah’ın sorumluluğunu alan” anlamına gelen “veliyullah= Allah’ın velisi” sıfatını vermişler ve hala yeni veliler türetmeye devam etmekteler. Bir insana böyle bir sıfatı vermenin ölçüsü, kaynağı nedir? Allah’dan o insanlar hakkında bir vahiy gelmediğine göre, insanların Allah adına bir kişiye “Allah’ın velisi”, “Allah’ın dostu” demenin ne kadar doğru olduğu, Allah’ın kitabına inanan, onunla akleden insanlar için hiçbir şey ifade etmemesi gerekir. 

Beşeri sistemlerde bile mahkemeler bir başkasının işini üstlenen insanlara “vekâletin var mı?”, eğer rüştüne ermemiş çocuksa “velayetin var mı?” diye soruyorlar. Elinde velayet veya vekâlet olmayan kişilerin, ikinci kişiler adına yapılan veya yapılacak istekleri derhal reddediliyor ve yetki verilmiyor. Allah’a veli, dost isnad etmek, bilerek veya bilmeyerek, Allah’ın muhtaç duruma düştüğünü ileri sürmekte ve Allah’ı beşer gibi görme veya Allah’ın velisi dedikleri insanları Allah’ın seviyesine çıkarma çabalarından başka bir şey değildir. Elbette kendisi bütün noksan sıfatlardan berii olan Rabbimiz, İsra suresi 111’inci ayetinde, veli edinmenin muhtaçlıktan ve acziyetten kaynaklandığını belirtmektedir: “De ki ‘Asla bir çocuk edinmeyen, mülkünde hiçbir ortağı bulunmayan ve düşkünlükten dolayı yönetiminde ve otoritesinde hiçbir yardımcı (veli) edinmeyen Allah, övülmeye layık olandır ve O’nu yüceltebildiğin kadar yücelt.”

Allah bu ayette, insanların kendisine isnad ettikleri “veliyullah” tabirini de “Allah muhtaçlıktan dolayı velisi olmamıştır” diyerek reddetmiş oluyor. Allah’a ve Allah’ın kitabına inanan insanlar kitabımız Kur’an’ı anlamak için okusalardı, hesap gününden önce hiçbir insanın, Allah’ın yanında ne ile karşılaşacağını bilemeyeceklerini öğrenip, insanlar hakkında iyi veya kötü hüküm vermeyi terk edeceklerdi. İnsanlara örnek olarak seçilmiş Allah’ın elçilerinin lisanıyla “De ki ‘Ben, Allah’ın insanlara gönderdiği elçilerden ilki değilim. Ben, bana da size de ne yapılacağını bilemem. Ben yalnızca bana vahyolunana uyuyorum ve ben yalnızca açık bir uyarıcıyım.”(46 Ahkaf 9) diye söyletilerek Allah’ın elçisi de olsa, Allah adına bir insanın müşahhas olarak, isim belirterek gelecekte ne ile karşılaşacağının haberini de, hükmünü de veremez. Çünkü bu gibi geleceğin bilgisi Allah’ın uhdesindedir. Elbetteki Allah vahiy yoluyla Kur’an’da isim olarak razı olduğu salihler, muttakiler ve peygamberler veya inkârıyla, küfrüyle, isyanıyla, şirkiyle örnek olduğunu belirttiği isimler konumuzun dışındadır. İnsanlar kendilerini ve bir başkalarını yaptıklarından dolayı temize çıkaramaz veya ceza vermeye ve azabına hüküm verme yetkisine sahip değildir. Kur’an bu tür hüküm verme, cezalandırma yetkisini kendilerinde görenleri haber verip, iddialarının zandan öteye varmadığını bildiriyor. “Sen kendi nefislerini temize çıkaranları görmedin mi? Hâlbuki Allah dilediği kimseleri temize çıkarır ve o nefislere en küçük bir çekirdek kadar dahi olsa, asla haksızlık yapılmaz. Bak (kendilerini Allah’ın yanında temiz olduklarını iddia etmekle) Allah adına nasıl da yalan uyduruyorlar, bu apaçık bir günah olarak onlara yeter.”(4 Nisa 49-50) Âlemlerin Rabbi Allah’ı devre dışı bırakarak insanlara ahirette yer mekân tahsis edenler veya aracı (şefaatçı) olacaklarına insanları inandıranların, Allah’a iftira atmalarının hesabını verecekler. “Küçük sürçmelerin dışında, günahların büyüklerinden ve çirkin davranışlardan kaçınanları, şüphe yok ki Allah bağışlamasıyla kuşatacaktır. O Rabbiniz sizi yeryüzünde ilk defa yaratırken ve annelerinizin karnında henüz cenin halindeyken dahi, sizi en iyi bilendir. Onun için kendi nefsinizi kendiniz temize çıkarmayın, zira kendisinden sakınıp korunanı da en iyi bilen O’dur.”(53 Necm 32)

Ülkemizde yaşanan, yaşatılmaya çalışılan ve Ramazan ayına alternatif olarak kutsal bir ay haline getirilen Muharrem ayından bahsetmemek Allah’ın indirdiği dine saygısızlık olur. İslam dininin sahibi olan Allah, dininin kurallarını, hükmünü, kullarının neler yapıp, nelerden sakınması gerektiğini, değerli olanla değersiz olanı kendisi belirler. Kur’an’ın ilk indirildiği ay olan Ramazan ayında oruç tutmayı dinine inanan ve teslim olan insanlara emretmiştir. Takriben bizden 1360 yıl önce Muharrem ayında yaşanmış dramatik bir olayı (Kerbela) günümüze kadar canlı tutmak için uygulanan yöntemler, sanki İslam dininin bir ritüeli imiş gibi yaşatılmaya çalışılıyor ve bu olayın anısına Ramazan ayına alternatif olarak Muharrem ayında on gün oruç tutmayı, İslam dininin bir emri veya tavsiyesi olarak insanlara dayatılıyor. Ramazan ayında uygulanan resmi iftar programları gibi, Muharrem ayında da alternatif iftar programları düzenlenmekle, vatandaşa dini bir uygulama olduğu mesajı verilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Maide suresi 3’üncü ayetinde Allah, dininin eksiğinin (ekmeltü diineküm) olmadığını ve nimetini (insan için gerekli her türlü hüküm, tavsiye, emir ve yasaklarla ilgili örnek uygulamalarla) tamamladığını bildiriyor. Bu aşamadan sonra hiçbir kimse bu dinde eksik varmış veya gereksiz fazlalık varmış gibi, ne yeni ilaveler (bidatlar) koyabilir ne de çıkarma yapabilir. Bu dinde değişiklik yapma yetkisi tamamen bu dinin sahibi Allah’a aittir. Yaptığı değişiklikleri insanlara duyuran, ilan edenler de yalnızca Allah’ın nebileri ve resulleridir.

Allah, dinini insanlara, elçi olarak seçtiği insan elçiler vasıtasıyla, indirdiği kitap/kitaplar ile öğretmiştir. Kur’an öncesi kitapların korunması, içindeki bilgilerin insanlara aktarılması, öğretilmesi, emirlerin yerine getirilmesi, yapılması gerekenlerin yapılarak öğretilmesi ve yasaklanan emirlerden kaçınmak ve onlardan toplumun kaçınmasını sağlamak, kendilerine kitabın indirildiği ve kitaba inanan toplumlara yüklenen bir görevdir. Aynı zamanda kitabın içeriğinin muhafazası emanet olarak verilmiş olan Kur’an öncesi kitapların mensupları, Allah’ın emanetlerini koruyamamış emirlerini, hükümlerini hayatlarının dışına atarak, yalnızca işlerine gelen, menfaatlarına dokunmayan kitabın hükümlerini maddelerini ve kitapların çok az bir kısmının dışında genelini tahrif ederek, emanete sahip olma güvenilirliğini kaybetmişlerdir. Bu nedenle son elçi ve ona vahiyle indirilen son kitap Kur’an’ı Kerim, indirildiği Arap toplumuna içeriğinin korunması emanet edilmemiş ve kitabın korunmasını Allah üzerine (15/9) almıştır. Allah’ın ve insanların düşmanı şeytan ve şeytanlaşmış insanlar kitabın aslını bozamayınca, kitabın içeriğindeki kelimelerin anlamlarını bozmak ve doğru uygulamaların önüne geçmek için (7/16-17) çalışmışlardır. Peygamber ve sahabe zamanında yaşanmış olayları değiştirerek veya yaşanmamış ve uygulanmamış olayları yaşanmış gibi anlatarak veya İslam dini için yazılmış insan yazması eserlerini taassupla sahiplenerek, Allah’a gerçek kulluğun kaynağı olarak propagandalarını yapmışlardır. Direk olarak anlamak için Kur’an’ın okunmasının gereksiz olduğunu ve âlimlerin yazdığı eserlerden Kur’an’ın anlaşılması gerektiğini, aksi takdirde hata ile yanlış anlam çıkarırlarsa dinden çıkabilecekleri şeklinde insanları yanlışa yönlendirerek taraftar toplama gayretine düşmüşler. Günümüzde insanların durumuna baktığımızda bir hayli taraftar topladıklarını ve kendilerine tabi olan insanları etkileri altına aldıklarını, tarafsız bir bakışla görebileceğimiz ve müşahede edebileceğimiz gerçekler. Kur’an tercümeleri arasındaki farklılıkların kasıtlı ve taraflı olarak yapılan, tercümelerin fırka, mezhep ve grup taassubundan kaynaklandığını bağımsız ve etimolojik bir analizle tespit etmek kolay ve mümkün. Biz de bu çalışmamızı, tespit ettiğimiz meallerdeki yanlışlıkları tartışmak ve en doğru tercümeyi arap dili gramerine göre elde etmek için birkaç ayeti örnek olarak getiriyoruz.

Şefaat ayetlerinde dile getirilen Allah’dan başka şefaatçilerin olmadığı 6/51, 6/70, 32/4, 39/43 ayetlerde; başka şefaatçilerin şefaatlerinin olmayacağı/fayda vermeyeceği 2/48, 2/123, 2/254, 6/94, 34/22 20/109, 36/22, 74/48 ayetlerde açık bir şekilde beyan edilmiştir. Buna rağmen Peygamber efendimizden rivayet edilen “Ben ümmetimin büyük günah işleyenlerine şefaat edeceğim” şeklinde, Kur’an’ın onaylamadığı ve uydurma, aykırı söz olarak rivayet edilmiştir. Bir de “Bütün peygamberler Allah’a, ümmetleri için dua etme haklarını bu dünyada kullandılar, Ben ise ahirette ümmetimin şefaati için kullanacağım.” şeklinde hadisle Muhammed (as)’ın şefaatinin yanı sıra sonradan ilave edilen diğer peygamberler, şehitler, veliler, yangında, depremde ve suda boğularak ölenler, sabi olarak ölen bebekler, her şefaatçi 70 yakınına şefaatçi olacaklar denilerek insanlar aldatılıyor. 

Allah’ın açık ayetleri varken peygamber efendimizin bu ayetlere karşı herhangi bir bildirimde bulunması düşünülemez. Söyleyeceğimiz tek şey “Allah’ın elçisi adına yalan uydurulmuş” demektir. Tek tutundukları ayet olarak Taha suresi 109’uncu ayete sarılmışlar ve teknik olarak yaptıkları tercüme, dil kurallarına göre yanlış ve hatalıdır. “Yevmeizin la tenfeuş şefaatü illa men Ezine lehur rahmaanu ve radiye lehu kavlen.” Diyanet, Diyanet Vakfı, Y.Nuri Öztürk, H.Basri Çantay, Süleyman Ateş, Elmalılı H.Yazır tercümeleri: “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğundan başkası şefaat edemez.” Kuranmeali.org sitesindeki 41 yayınlanmış tercümenin (Şaban Piriş ve M.Esed haricinde) bazılarında “Rahman’ın izin verdiği ve hoşnut olduğunun şefaati fayda verir.” olarak tercüme edilmiştir. Doğru tercüme şöyle olmalıydı: “O gün şefaat, ancak yalnızca Rahman’ın izin verdiği ve sözlü olarak razı olduğunu belirlediği kimseye fayda verir.” Olumsuz (la) edatıyla başlayan bir istisna cümlesi var. La olumsuz edatı istisna cümlesindeki istisna edatının etkisini kaldırır ve cümleyi vurgulu (hasr) cümle haline getirir, şöyle ki: “O gün şefaat, ancak yalnızca Rahmanın izin verdiği ve sözlü olarak razılığını belirttiği kimseye fayda verir” diye tercüme edilir. Buna göre Arapça dilbilgisi kurallarında zincirleme isim tamlamasında isimler peş peşe gelmesi zorunludur. 

Yanlış tercüme edenlerin tercümelerine bakalım “Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğunun şefaati” tamlamasındaki “şefaat” kelimesi müstesna “illa” edatının önündeki müstesna minhu cümlesine ait ve tenfeu fiilinin failidir. Şimdi dikkatinizi çekmek istiyorum ve birinci sorumu soruyorum: İlla edatından sonra gelen müstesna cümlesi, müstesna minhu’ya tamlama olabilir mi? Böyle yapılırsa Arapça dilbilgisi katledilmiş olmaz mı ve bunun başka bir örneği var mı? İkinci sorum: “ve radiye lehu kavlen” cümlesine “Rahman’ın sözünden razı olduğu kimse” diye tercüme edenler, “kavlen” kelimesi cümlede temyiz durumunda iken, bu kelimeyi nasıl “min kavlehu= onun sözünden” olarak ve şefaat edilen kimsenin sözü diye alınarak tercüme ediyorlar? Hâlbuki “Radiye lehu kavlen” cümlesindeki “kavlen” kelimesi temyiz olarak Rahman’a aittir. O zaman “Rahman’ın sözlü olarak rızasını belirttiği kişiye şefaat fayda verir” (misal: Ey görevliler Ahmed’i, Ali’yi, falancayı götürün cennete koyun gibi) demektir. Bu ayette olduğu gibi şefaat ayetlerindeki şefaat edici Rahman olan Allah’dır Çünkü Allah kendinden başka birilerine şefaat izni verirse “Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”(39 /43) ve “Hiçbir nefisten şefaat kabul edilmez.”(2/48, 123) ayetleri ile çelişmiş olur ki, Allah çelişkiye düşmekten münezzehtir. Bu nedenle Kur’an’ı tercüme edenlerin, yukarıda izah etmeye çalıştığımız dil kurallarını bilmemesi bana göre mümkün değil, kasıtlı ve taraflı tercüme ettikleri kanaatindeyim ve yaptıkları tercümeler bunu gösteriyor. 

Vakıa suresi 35’inci ayetinde “İnna enşe’naa hünne inşaaen= Elbette onları biz inşaa ettik” cümlesindeki cemi müennes gaibe “hünne” zamiri meallerin yüzde doksanında kadınlar olarak tercüme ediliyor. Arapçada her müennes gaibe zamirin kadın anlamına gelmediğini tercüme edenler elbette ki biliyorlar. Arap dilinde her varlık ve eşyanın kendisi ya erildir ya da dişil olarak kabul edilir ve eşyanın bu manevi eril, dişil ayrımı herhangi bir kaideye bağlı değil “semai”dir. Dili kullananların ortak kabul ettikleri ve kullandıkları kuraldır. 35’inci ayetteki “hünne” gaibe zamiri kendinden önceki geçen cümlelerdeki en yakın isimlere gider. 28’inci ayetten başlayan ayetlerde “sidrin=ağaç, talhın= muz, zıllin=gölge, maain=su, faakihetin=meyve, furuşin=yatak olarak altı isim geçmektedir. Bu isimlerin arasında kadın ve eşlerden bahsedilmiyor ve geçmiyor. İkiden fazla isimler çoğul olarak kabul edilir ve bütün çoğullar müennes olarak kabul edildiği için, müzekker de olsalar müennes hünne olarak kullanılırlar. O zaman “Cennet ashabı için ağaçları, muzları, uzun gölgeleri, şırıldayan suları, sayısız meyveleri, yüksek yatakları biz inşa ettik” diye tercüme edilmesi gerekir ve “fe cealnaa hünne ebkaaren ve uruben etraaben= onları (ağaçları, muzları…) aynı boyda, büyüklükte (etraaben) güzel görünümlü (uruben), el değmemiş, kullanılmamış (ebkaaren) olarak meydana getirdik.” anlamı verilerek, cennetteki nimetlerin orijinal, kullanılmamış ve ilk kullanacakların cennet ashabı olacağı mesajı biz yaşayan insanlara verilmiş oluyor.

Kur’an’ın beş ayetinde (2/32, 7/11, 17/61, 18/50, 20/116) geçen “Üscüdüü li âdeme” cümlesi, çoğunlukla mütercimlerin tamamı “Âdeme secde edin” diye tercüme etmişlerdir. Cümledeki “li” edatı lamı tahsis değil, lamı tea’lil(sebep bildiren lam)dir. Buna göre tercüme “Âdem için (onu yaratan bana) secde edin” olarak tercüme edilmesi gerekir. Çünkü 41 Fussilet suresi 37’inci ayette “Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın ayetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Eğer siz yalnızca Allah’a kulluk ediyorsanız onları yaratan Allah’a secde edin” emri ile secde etmenin yalnızca Allah’a mahsus bir ritüel olduğu vurgulanırken, “onları yaratan Allah’a secde edin” cümlesinden önceki “Güneşe ve aya secde etmeyin” cümlesinde iki isim (güneş ve ay) kullanılmıştır. Bu cümlede ikisini yaratan Allah’a denilmiyor da “onları yaratan Allah’a secde edin” denilmesi, yalnızca güneş ve ay değil, onlarla birlikte yaratılmış hiçbir varlığa ve kimseye secde edilmemesi gerektiğine işaret etmektedir. 

Ankebut suresi 25’inci ayeti, meallerde “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (geldiğinde) ise, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer cehennemdir. Ve hiç yardımcınız da yoktur.” diye yüzde doksan beş bu şekilde veya buna benzer olarak tercüme ediliyor. Herhalde tercüme edenler bu ayette iki şeye dikkat etmemişler. Birincisi “Evsaanen= putlar” kelimesinin hal olduğuna, ikincisi üçlü zincirleme isim tamlamasının “meveddete beyniküm= (sizin) kendi aranızdaki sevgi” zincirleme tamlamanın yapısını, dolayısı ile anlamını bozarak “aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna” diye tercüme edilerek ayetin anlamını bilerek veya bilmeyerek değiştirmişlerdir. 

Doğru tercüme şöyle olmalıydı: “Siz dünya hayatında, kendi aranızdaki sevgiyi putlar haline getirdiniz. Sonra kıyamet günü bazınız bazısını (kendisini putlaştırmasından dolayı) inkâr edip, bazınız bazısına lanet edecek. Sığınağınız ateştir ve sizin için orada yardımcı da yoktur.” Allah, İbrahim (as)’ın diliyle yaşadığımız dünyada peygamber, lider, arkadaş, hoca, eş, çoluk çocuk, para, mal sevgilerini ve sevgide aşırıya kaçmalarının sonucunda, sevginin putlar haline getirilmesiyle, insanın ahirette düşeceği felaketi hatırlatılıyor. 

Günümüzde okunan şarkı ve türkülerde, sevgiliye atıf yapılan “tapılacak kadın; bir tanrıyı bir de seni sevdim; evvelim sensin ahirim sensin; yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali!” gibi şiirlerin türkü ve şarkı haline getirilmişlerini işitiyor, duyuyoruz. Allah’ın belirttiği durumda olan, çevremizde en az üç beş kişiyi biliriz veya tanırız. Sevgide aşırı gitmek ve ölçüsünü taşırmak insanı istemediği kötü durumlara düşürebilir ve ahretini kaybettirebilir. “Allah’a ve ahiret gününe inanan toplumlardan birisinin, Allah’a ve Elçisine savaş açmış kimseleri sevdiklerini bulamazsın. Bu savaş açanlar, babaları yahut oğulları yahut kardeşleri veyahut kendi kavimleri de olsa (inananlar asla sevmezler). İşte böyleleri Allah’ın kalplerine iman’ı yazdığı ve kendinden bir Ruh (Cebrail) ile desteklediği ve sürekli kalmak üzere, altlarından ırmakların aktığı cennetlere koyduğu kimselerdir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’dan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın tarafında yer alanlardır. Allah’ın tarafında olanlar, kurtuluşa erenler değil midir?”(58 Mücadile 22) 

42 Şuara suresinin 15’inci ayeti tevhid inancını ve inancının gereği olarak Allah’ın dinini yaşarken veya diğer insanlara tebliğ ederken, aldatmak, yalan söylemek, hileye başvurmak, karşıdakini razı etmek için hokkabazlık yapmak, taviz vermek hem elçisine hem de diğer müslümanlara yasaklanmıştır. Bununla beraber emrolundukları gibi doğru olmaları ve inkâr edenlerin arzularına ve isteklerine uymamaları özellikle istenmiştir. Bu aşamadan sonra Rabbimiz elçisine, onlara “Ben Rabbimin kitaptan indirdiğine iman ettim” demesini emretmiştir. Elimizdeki diğer 41 mealde beş mütercim (Ö. Nasuhi Bilmen, Y. Nuri Öztürk, İskender Mihr, A. Baki Gölpınarlı ve Abdullah Parlayan) dil kuralına uygun tercüme etmiştir. Diğer mealler de “Allah’ın indirdiği her kitaba veya kitaplara inandım.” diye tercüme etmişler. Hâlbuki bu ayetin orjinalindeki “Amentü bima enzel ellahu min kitabin = “Ben Rabbimin kitaptan indirdiğine iman ettim” cümlesindeki “min kitap” kelimesi, her kitap ve kitaplar anlamına gelmediği gibi, “min” harfi de harfi cer olmasıyla beraber “bedelin min kül = bütünün içinden bir parça”yı anlatır. Bu ayette “Kitabın içindeki imanı emreden ayetlere iman ederek imanımı şekillendiriyorum, sizin bana teklif ettiklerinize iman etmem” anlamı vardır. Çünkü bu ayetin öncesinde “onların arzularına uyma” diye ikaz edilmiş ve arkasından ayette inkârcıların tekliflerine, beklentilerine karşı cevap olarak “Ben Allah’ın kitaptan indirdiklerine iman ettim” diye söylemesi emredilmiştir. İslam tebliğcilerinin rehberi olabilecek en önemli ayetlerin başında gelen bu ayetin tercümesinin tamamını verelim. “Böylece sen, yalnızca onları Allah’ın dinine davet et ve emr olunduğun gibi dosdoğru ol. Onların arzularına uyma ve onlara de ki ‘Allah’ın kitaptan indirdiklerine iman ettim ve aranızda adalet üzere karar vermekle emr olundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize ait, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da size aittir. Bizimle sizin aranızda bundan (Kur’an’dan) başka hiçbir bağlayıcı delil yok. Allah aramızda olanları bir araya getirecektir. Çünkü dönüş O’nadır.”(42 Şura 15) 

Kur’an’da velaa fiilinin mastarı “velyen” kelimesinin ismi zaman, ismi mekân formatında olan Mevlaanaa 2/286 9/51; mevlaakum 3/50 22/13, 22/78, 40/8, 57/15, 66/2; mevlaahu 16/76, 66/4; mevlaahum 6/62 10/30 kelimeleri isim tamlaması halinde olup, mevla kelimesinin çoğulu mevali kelimesi 4/33, 19/5, 33/5 ayetlerde kullanılmıştır. Kur’an’ın tercümelerinde dost, arkadaş diye veya orijinal haliyle, tercüme edilmeden (sen bizim mevlamızsın) şekliyle verilmektedir. Velaa fiilinin kök anlamı korumak, sahip çıkmak, işi üzerine almak, sorumluluk almak olduğuna göre, ismi mekân anlamı “korunak, sığınak, korunulan yer” anlamı verildiğinde doğru anlamı kullanılmış olur. 2/286’ıncı ayette “ente mevlaanaa= Sen bizim sığınacağımız makamsın, mercisin” ve 9/51’inci ayette “De ki Allah’ın hükmettiğinden (yazdığından) başka bir şey bize isabet etmeyecektir. (Sıkıntı isabet ettiğinde) O sizin sığınacak tek makam ve sığınağınızdır. İnananlar yalnızca O’na güvensinler”, “Hüve mevlaanaa = O bizim sığınacağımız tek makam” anlamıyla, ihtiyacımız olduğunda sığınılan makamın, gücünün üstünde bir güç olmadığını ve en güvenli ve güvenilir sığınak olduğu vurgusu yapılmış oluyor. Hadid suresinde anlatılan “hiye mevlakum= O ateş sizin sığınağınız” cümlesinde inkâr edenlere ateşin sığınak olarak kalacak yer olacağı bildiriliyor: “Bugün, sizden ve inkâr edenlerden azaba karşılık fidye alınmaz. Kalacağınız yer ateştir ve orası sizin sığınağınızdır (hiye mevlaakum), dönüş yeri olarak ne kadar kötü yerdir.”(57 Hadid 15) Mevla kelimesinin mastarı “velyen= sorumluluk almak” anlamı içerisinde ismi fail formatındaki “Vali” kelimesi, Allah’ın sıfatlarından ve esmasından biri olarak “Koruyup gözeten, sahip çıkan, yardım eden” anlamı, 13 Rad 11’inci ayetinde kullanılmıştır: “Her kişinin önünde ve arkasında onu takip eden ve Allah’ın verdiği yetki ile yaptıklarını kayıt edenler var. Bir topluluk kendi içinde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların içlerinde olanları değiştirmez. Allah bir topluluğa kötü bir azap vermek istediğinde ona engel olacak hiçbir kimse olmadığı gibi, O’ndan başka onları sahiplenip koruyacak da (vali) yoktur.” Merkezi yönetimlerin idari yönden vilayetlere atadıkları en üst yöneticiye “vali” isminin verilmesinin anlamı, vilayet sınırları içerisindeki vatandaşların mallarının, canlarının ve taşınmazların her türlü idari, adli işlerinden, emniyetleri ile ilgili koruma, korunma önlemlerini alıp, asayişi sağlamakla ilgili, merkezi idarelerin sorumluluk verdiği ve hesabının en başta ondan sorulduğu yöneticidir. Veli ismi de bir başkasının sorumluluğunu, korunmasını, işlerinin takibini üzerine alan kişi demek olduğundan, Rabbul âlemin Allah Teâlâ, veli isim sıfatını kendisi için “Allah inananların velisidir”(2/257) diyerek kullanmış, inanan kullarının sığınılacak makamı (Mevlaası) olmasından dolayı, kendine sığınanları koruyan, ihtiyaçlarını karşılayan, koruyanıdır. İnsanlar birbirlerini veli edinerek, sahip çıkıp koruyabilirler, işlerini takip edebilirler. Ancak ahirette tek mevla (sığınılacak mercii) ve veli (kullarına sahip çıkan) Allah’dır. Allah, kendisine gereğince kulluk eden kullarına her zaman ve her yerde, dünyada ve ahirette velilik edeceğini bildirmektedir. Allah’ın velisi olarak nitelendirilen insanları Allah, İsra suresi 111’inci ayette de “Düşkünlükten dolayı veli edinmeyen Allah övülmeye layıktır” demesiyle reddetmiştir. Çünkü veliye ihtiyacı olanlar, ihtiyaçlarını karşılayamayan ve başkasına muhtaç olan kişilerdir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal