Siyasal İslam

Siyasal İslam

İslam devletinin kuracağı otoritenin bazı kesimlerce ‘baskı’ olarak algılanması mümkündür, ancak pratik bunun aksini kanıtlamaktadır. İslam’ın hakkıyla uygulandığı dönemlerde mü’minler adaleti ayakta tutmuş, hayra çağırmış, iyiliği emretmiş, kötülükten nehyetmiştir.

‘Siyasal İslam’, Batılı İslam araştırmacılarının modern dünyanın gündemini özellikle 80’lerden sonra yoğun bir şekilde meşgul eden ‘İslami Uyanış’ olgusunu tanımlarken kullandıkları temel kavramlardan biridir ve hiç şüphesiz statükoyu -genelde modern uygarlığı, özelde de İslam ülkelerindeki yerel iktidarları- tehdit eden İslami inisiyatiflerin ortak adı olarak kullanılmaktadır. Bu yönüyle ‘Siyasal İslam’ kavramı, 20’inci asrın son çeyreğinde İslam dünyasında ortaya çıkan dini canlanmanın ‘özel’ bir boyutunu karşılamaktadır. Kimi zaman bu kavramın yerine kullanılan, ‘İslami fundamentalizm’, ‘militan İslam’, ‘aşırı-dincilik’, ‘radikal İslam’ gibi bir dizi aynı anlam içeriğine sahip kavramda da aynı boyut öne çıkmakta ve ‘Siyasal İslam’, modern dünyanın hiç arzu etmediği talepleri olan bir siyasal akımın adı olarak yoğun tartışmaların odağı olmaktadır.

Kavramı İslam açısından tahlil ederken, Batılı araştırmacıların yüklediği anlamın elbette doğrudan kabul edilmemesi gerekmektedir. Aslında İslam’ın temel ilkelerinin belirlemediği ve fakat başka değerlerin biçimlendirdiği her kavram için aynı yöntem mutlaka uygulanmalıdır. Bu açıdan, ‘Siyasal İslam’ kavramı da İslam’ın değişmez ilkeleri doğrultusunda incelenmelidir. Bu noktada, her kavramsal tahlilde olduğu gibi burada da iki önemli analizin yapılması gerekmektedir. Bunlar semantik ve işlevsel analizdir.

Semantik analizde, kavramı oluşturan terimlerin anlam içeriklerinin tahlili gerekmektedir ve bu noktada birincil önem ‘siyasal’ terimine verilmelidir. Bu terkipte (Siyasal İslam) kavramın betimleyicisi ‘siyasal’ terimidir. Bu açıdan öncelikle neyin ‘siyasal’ olduğu sorusunun sorulması gerekmektedir. Bir başka ifade ile, daha net bir şekilde “siyaset nedir?” Bu soru önemli bir sorudur ve cevabı çok net verilememiş sorular arasındadır. Sorunun cevabı genellikle “siyaset devlet yönetimidir” şeklinde verilmektedir ve bu cevap insanların çoğu için yeterli olmaktadır. Fakat terimin tahlili yapıldığında, siyasetin 5 farklı kategori altında incelenebileceği görülmektedir. Buna göre siyaseti ‘iktidar’, ‘çatışma’, ‘kaynakların tahsisi’, ‘karar alma’ ve ‘devlet’ kavramlarıyla açıklamak mümkündür. Siyaseti ‘iktidar’ terimiyle açıklayan görüş onu iktidarın ele geçirilmesi ve paylaşılması süreci olarak tanımlarken, ‘çatışma’ terimini merkeze oturtan yaklaşım, siyasetin farklı tercih, arzu ve çıkarların çatışma alanı olduğunu söylemektedir. ‘Karar alma’ terimini önceleyen yaklaşımda, siyasal aktörün kollektif amaçlar için bağlayıcı karar aldığı her durum ‘siyasal’dır. ‘Kaynak tahsisi’ yaklaşımında ise siyaset, mevcut kıt kaynakların toplumsal amaçlar için tahsis edildiği sürecin adıdır. Bu 4 tanım, siyaseti, taşıdığı temel ‘işlev’e göre tanımlamaktadır. Beşinci ve son tanımlama ise, ‘kurumsal’ bakış açısıyla yapılmakta ve siyaseti “devletin kurumsal çerçevesi içinde yapılan her türlü faaliyetin adı” olarak tarif etmektedir. Bu 5 tanım da, ‘siyaset’ olgusunun farklı boyutlarını dikkate alması açısından isabetli unsurlar içermektedir. 

Özetle, siyaset iki ana faaliyet alanının adıdır. Bu iki alanı da en iyi karşılayan terimler ‘iktidar’ ve ‘yönetim’dir. Buna göre, siyaset iktidar mücadelesinin ardından yönetimin ilkelerinin işlerlik kazandığı bir alanı temsil eder. Bu açıdan ‘siyasal olan’ın tanımı şu şekilde yapılabilir: “Farklı çıkar, düşünce ve tercihleri olan ve bu yüzden birbirleriyle mücadele eden (çatışan) insanların, bu amaçları uğrunda iktidarı ele geçirmek amacıyla giriştikleri faaliyetler, bir süre sonra (yani mücadele bir biçimde sona erince) iktidarın paylaşımı sorununu çözmeye yönelir ki bu aşamada artık ‘yönetim’in ilkeleri devreye girer. Bu noktada iktidar sahipleri ‘karar almak’ ve eldeki kaynakları en optimal düzeyde tahsis edebilmenin yollarını ararlar, işte bütün bu sürecin adı da ‘siyaset’tir”.

Kavramın ikinci terimi olan ‘İslam’ ise, öncelikle bir ‘din’dir ve her dinin olduğu gibi, İslam’ın da dünya hayatına müdahalesi vardır. Bu müdahale, bir hayat tarzı sunmak şeklinde ortaya çıkar. Kısaca İslam, Allah’a teslim olmuş kulların ‘yolu’dur. Bu yolun temel direğini, Kelime-i Tevhid oluşturmaktadır. Buna göre, Allah’tan başka hiçbir güç (ya da iktidar) sahici değildir ve reddedilmelidir. O halde sözü dinlenecek, itaat edilecek tek varlık vardır o da Allah’tır. Ancak şayet bazı varlıklar ilahlık iddiasında bulunacak olurlarsa, bu durumda bu dinin tabileri bu ilahları reddedecek ve onlara karşı mücadele vereceklerdir. İslam’ın tanımladığı imanın en özet şekli işte budur. Bu sınırlar içerisinde İslam’ın ‘iktidar’ı hedeflediği çok açıktır. İslam, hayatın her anında yaşanan bir din olduğu için, günlük işler dahi ibadet ruhu içinde yapılır ve Allah bir an bile hayatın dışında değildir. O murakabe eder, gözler, denetler ve hesap sorar. O halde mü’min Allah’la sürekli bağı olan kişidir. Bu bağ, iktidar mücadelesinde de yönetim aşamasında da asla kopmaz ve her türlü ‘siyasal’ faaliyet dahi aynı bilinçle yürütülür.

Yukarıda özetlendiği şekliyle İslam’ın bizatihi kendisi ‘siyasal’ iken başka bir vasfa, ek bir nitelemeye ihtiyaç duymayacağı çok açıktır. O halde ‘Siyasal İslam’ tabiri, İslam nokta-i nazarında hatalı bir tanımlamadır. İşte bu noktada ‘işlevsel analiz’ önem kazanmaktadır. Her ne kadar her kavram değişmez bir ‘öz/sabit’ anlama sahipse de insan belleği onu çoğunlukla ‘işlevi’ni göz önünde tutarak kullanır. Kısaca, insanlar genellikle kavramları belirli ‘amaçlar’ için kullanmaktadırlar. İşte bu açıdan ‘Siyasal İslam’ tabirinin hangi amaçlar için kullanıldığının tayini gerekmektedir. 

Yukarıda da ifade edildiği gibi “Siyasal İslam’ Batının icad ettiği kavramlardandır ve o coğrafyada somut bir anlamın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Modernizm evresinde, seküler yaşam tarzının hakimiyetiyle birlikte, din (religion) hayatın dışına itilmiştir. O dönemden bu yana yapılan bütün ‘din’ tanımları, siyasal içerikten soyutlanmıştır. Din, ferdin hayatında bir öğe olabilir ama toplumsal alana karışamaz. Din (kilise) ayrı devlet ayrıdır. 

Modern insan, Batının kendi yerel şartlarının ürünü olarak ortaya çıkan bu yaklaşımı aynı şekilde İslam’a da uygulamış ve bütün tarihsel dönemler boyunca ortaya koyduğu pratikle bu şablona hiçbir şekilde uymayan İslam’ı da diğer dinler gibi ‘siyaset-dışı’ bir mistisizm olarak görme tavrı içine girmiştir. Ancak 20’inci asrın özellikle son çeyreğinde dünyanın gündemine giren İslami Diriliş olgusu Batı’yı bu yeni duruma tekabül edecek yeni kavramlar üretmeye sevketmiştir. İşte Batı, özellikle modern evrede hemen hiç karşılaşmadığı bu yeni gelişme(tehdit)ye bir ad bulmak ve onu anlayıp kuşatmak için yeni kavramlar üretmiştir. Kendisini en ciddi boyutta tehdit eden akımı da ‘Siyasal İslam’ (ya da fundamentalizm, radikalizm…) olarak tanımlamıştır. Statükoyu tehdit etmeyen gruplar için ise, aynı ‘amaç’a uygun olarak, ‘Folk İslamı’, ‘Geleneksel İslam’, ‘Kültürel İslam’, ‘Ilımlı İslam’ gibi kavramsallaştırmalar yapılmıştır.

Görüldüğü gibi Batı’nın farklı İslam tanımlamaları yapmasının önemli bir ‘işlevi’ vardır, o da bu tür kategorizasyonların, kendi varlığına yönelik tehditi bertaraf etme amacına hizmet etmesidir. Bu tür ayrıştırmaların en önemli işlevi ise, dinin tümüyle dışlanmadığı ve fakat aslında dinin ‘özünde olmayan’ yabancı unsurların (Siyasal İslam’ın) ayıklandığı imajını vermesidir. Böylece statüko, bir yandan tehditi yok ederken öte yandan dini ‘koruma’ işini de bizzat kendi üzerine almış olmakta ve halkın kimi kesimlerinden gelebilecek tepkileri de önlemiş olmaktadır.

Kavramın yaygın kullanımına bakarsak açıkça görülmektedir ki, Batı bu kategori ile, İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul eden tevhidî, ihlaslı müslümanları kastetmektedir. İşte bu noktada, müslümanların bu kavrama yaklaşımlarının nasıl olması gerektiği tartışılmalıdır.

Bu bağlamda ilk olarak, müslümanlar arasında ‘sivil toplumcu’ ve ‘demokrat’ söylemleriyle tanınan bir kesimin eleştirisi üzerinde durulmalıdır. Bu nevzuhur kesime göre: “Siyasal İslam, aslında İslam’ı politize etmekle özdeştir ve bu açıdan İslam’ın temel ilke ve kurumlarına ters düşmektedir. Bunun bir diğer adı da ‘radikalizm’dir. Bu akım totaliter, mutlakçı, baskıcı ve özgürlükleri yok edici bir karaktere sahiptir ve bu özellikleriyle modern dönemin diğer siyasal akımlarından pek farklı da değildir. İslam devleti istemektedir ama bu devlet de aslında modern devletin bir başka versiyonudur. Kısaca, Siyasal İslam akımında modern zihniyet İslami kalıplar içinde yeniden üretilmiştir.” 

Bu eleştiri birkaç noktadan zaaflarla malüldür. Zira modern zihniyete bu ölçüde karşı çıkan bu kesim aynı hassasiyeti ‘sivil toplum’, ‘demokrasi’ gibi kavramlarda göstermemektedir. Sivil toplum ve demokrasinin İslamileştirilebileceğini savunanların bu kavramlara göre çok daha nötr anlam içeriğine sahip olan ‘Siyasal İslam’ kavramına bu ölçüde yüklenmelerinin ardında başka niyetler olduğunu düşünmek herhalde psikanaliz yöntemiyle kişilerin iç dünyalarının tahlili sayılmasa gerektir. 

İkincisi, öyle görünüyor ki bu kesimi ‘Siyasal İslam’ ile kast edilen şey ürkütmektedir. Burada temel sorun, açıktır ki ‘Siyasal İslam’ın devlet olma/iktidarı ele geçirme talebidir. Ancak bilinmelidir ki bir düşüncesi veya ideolojisi olan her akımın mutlaka iktidar talebi olacaktır. Şayet bir akımın sahici bir iktidar talebi yoksa o takdirde o akımın sahici bir düşünce ekolü/ideoloji/din olmadığı söylenmelidir. Zira her fikir iktidar olmak ister. Bu çok net bir kuraldır. O halde İslam’ın da iktidar talebi vardır ve bu bütün çağlar boyunca böyle olmuştur. Peygamberlerin mücadeleleri bunun en açık ve somut örnekleri olarak karşımızda durmaktadır. Onlar “Biz tebliğ ettik, siz ne yaparsanız yapın” dememişler bilakis kendilerine tabi olanlarla birlikte güçleri oranında iktidarı ele geçirip Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmaya çalışmışlardır.

Hz. Musa Firavun’un sarayına boşuna gitmemiş, Hz. İbrahim Nemrud’la boşuna çekişmemiş, Hz. Muhammed de Medine’yi boşuna kurmamış ve onca savaştan sonra Mekke’yi boşuna ele geçirmemiştir. ‘İktidar’, mü’mini asıl amacı olan Allah rızasına ulaştıracak ‘vesile’lerden biridir. O halde mü’min bu vesileyi kullanmak için gayret göstermelidir. 

Sivil toplumcu kesimin bir diğer eleştirisi de, ‘radikaller’in iktidarı ele geçirdikten sonra takınacakları ‘sözde’ baskıcı tutuma yöneliktir. Hiç şüphesiz bu yargı, statükonun kullandığı söyleme bütünüyle denk düşmektedir. Bu söylemin temel tezi ise, “İslam iktidar olduktan sonra özgürlükleri kısıtlar, kendisi gibi düşünmeyenlerin sesini boğar” şeklinde özetlenebilir. Bu yargı, modernitenin ‘özgürlük’ kavramına yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Modern zihniyete göre, ‘rasyonel birey’in kişisel tercihleri kutsaldır ve bu alanda kişi alabildiğince özgürdür. Toplumsal alandaki bağlayıcılık ise, her bireyin ‘ortak çıkar’ı olan konular için geçerlidir. Bu alan ise son derece sınırlıdır ve asla bireyin gündelik yaşamına müdahaleyi öngörmez. Bunun İslami terminolojiye basit tercümesi şu şekilde yapılabilir: “Birey, kendi tercihiyle isterse zina edebilir, içki içebilir, kumar oynayabilir…”

Kısaca, bu özgürlük anlayışının İslam’daki karşılığı ‘nefsin ilah edinilmesi’dir. İslam’ın böylesi bir ‘özgürlük’ anlayışını benimsemesi ise elbette söz konusu değildir ve bu konuda İslami devlet müdahalecidir. Bu, onun sahip olduğu inancın/ideolojinin gereğidir. Aslında yukarıdaki özgürlük anlayışını dünyaya empoze eden demokratik ülkeler dahi sonuçta özgürlüklere bir sınır çizmekte, hiç kimseye dilediği şeyi dilediği kadar yapma izni vermemektedir. Hele bu özgürlüğün sınırı statükoyu zorlayacak boyutlara ulaşırsa bu durumda muhalif sesler derhal kesilmektedir. MalcolmX, demokrasinin vatanı kabul edilen Amerika’nın bu sınırı hangi noktada tuttuğunun güzel bir örneğidir. Bu demokrasilerin özgürlük sınırı, Hyde Park’ta deşarj olmanın ötesine taşmamaktadır! Aslında demokrasi, gerçek ‘iktidar bloğu’nun halkla oynadığı yaldızlı bir oyundur. Özetle, “demokrasi halkın afyonu”dur. 

Şu halde İslam’ın da mübahlarının bir sınırı vardır ve o noktada karşımıza haramlar çıkar. Bu ‘hududullah’tır. Devlet bu sınırları korumak zorundadır, zaten bunun için vardır. Bu noktada, o devletin tebaası olanlar o kurallara uymak zorundadırlar. Bu, bütün zamanlar boyunca böyle olmuştur ve istisnası da görülmemiştir. İstisnası ancak, anarşist bir ortam için, Thomas Moore’un Ütopyası için, Marx’ın komünal toplumu için sözkonusu olabilir ki bu modellerin hayalden öte bir değeri olmadığı herkesin malumudur.

İslam devletinin kuracağı otoritenin bazı kesimlerce ‘baskı’ olarak algılanması da mümkündür, ancak pratik bunun aksini kanıtlamaktadır. İslam’ın hakkıyla uygulandığı dönemlerde mü’minler adaleti ayakta tutmuş, hayra çağırmış, iyiliği emretmiş, kötülükten nehyetmiştir. Mü’minlerin iktidarı baskıcı değil ‘adil’dir. Hz. Ömer’in tabiriyle mü’minlerin boyunduruğu yumuşaktır. Zira ‘iktidar’ salt amaç değildir, o belli bir amaç için kullanılmaktadır ve yanlış kullanıldığında hesaba çekilme bilinci hakimdir. Bu, mü’min toplumun olduğu gibi iktidar sahibinin de otokontrole tabi olması demektir. Ve bu kontrolden daha etkili bir denetimi hiçbir güç sağlayamaz.

Evet çağlar boyunca insanlar Allah’ın adı kullanılarak da kandırılmışlardır ancak bu, iktidarın bizatihi ‘zararlı’ olduğu sonucunu doğurmamalıdır. Bu, anarşizm tuzağına düşmek demektir. İslam nazarında ‘iktidar’ ‘fitnelerden biri’dir. Evet zorlu bir fitne(imtihan)dir ama sonuçta bu sınavdan başarıyla geçmek mümkündür. Hz. Süleyman örneği bunun somut kanıtı olarak önümüzde durmaktadır. 

Özetle, iktidar -çoğunlukla olduğu gibi- kötüye de kullanılabilir ama hayrın hizmetinde de olabilir. Kur’an, mü’minlerin iktidarının böyle olduğunu çok açık bir şekilde beyan buyurmaktadır.

‘Siyasal İslam’ kavramının doğuracağı sonuçlardan çekinen bir diğer grubun eleştirisi ise tümüyle laf cambazlığıyla açıklanacak tarzdadır. Buna göre, müslümanlar “sen radikal müslümansın” ya da “İslamcısın” veya “Siyasal İslam’ı savunuyorsun” şeklinde ‘dışarıdan’ yapılan tanımlamaları reddetmeli ve kendileri için yalnızca ‘müslüman’ sıfatını uygun bulmalıdırlar. Fakat açıktır ki bu tutum sorunu çözmeye yetmemektedir. Yakinen bilindiği gibi bu toplumda kime sorulsa “ben müslümanım” diyebilmektedir. Bu toplumun en üçkağıtçısından en takvalısına her bireyi, üstelik hamd cümleciğini de ekleyerek, müslümanlık iddiasında bulunabilmektedir. Halbuki Kur’an bu terimle Allah’a teslim olmuş kişiyi kastetmektedir. Allah’ın emirlerine uymayan, haramlarından kaçınmayan bir kişinin Kur’ani tabirle ‘müslüman’ olarak adlandırılması mümkün değildir. Müslüman, Allah “namaz kıl” dediğinde bu emre teslim olup namaz kılan, “cihad et” dediğinde cihad eden, “piyango, at yarışı, kumar ve sairden kaçın” dediğinde bunlardan uzak duran, “başka ilahları reddet” dediğinde yarı-tanrı şeyhleri terkedip tek ilaha teslim olan kişidir. Ama Türkiye’de ‘müslüman’, Allah’a başkaldırmış kişiyi de, ona ihlasla bağlı olan kişiyi de tavsif etmek için kullanılmaktadır. Kısaca, ‘müslüman’ ismi bu toplumda ‘gelenek’ zırhının altında kalmıştır ve herkesin Türk olması nasıl çok sorgulanmıyorsa müslüman olması da fazla sorgulanmamaktadır. O halde burada bir sorun var demektir. Bu terim bu toplumda Kur’an’ın kullandığı anlamda kullanılmamakta, bir vasıf olmaktan ziyade bir yafta olarak varlığını sürdürmektedir. Siyasal İslam terimine bu zaviyeden karşı çıkanlar ise, kendilerini bu genel kitleden ayırmanın doğuracağı ağır sonuçları çok iyi bildikleri için olsa gerek, bilinçli bir şekilde “Ben radikal değilim, müslümanım” şeklinde bir ifadeyi dillerine dolamaktadırlar. Burada açıkça bir kurnazlık vardır. Zira bu kişiler, örneğin “Ben radikal değilim muvahhidim” demek yerine bilhassa bu cümleyi kullanmaktadırlar. Zira ‘müslüman’ terimine bu toplum, geleneklerinden gelen bir özelliğin gereği olarak tepki göstermemektedir. Halbuki Kur’an’ın tanımladığı ‘müslüman’ tipi “ben müslümanım” diyen bu toplumun önemli bir kesiminin düşünce ve tavırlarıyla açıkça zıtlaşır. 

Peki o halde Allah’a ihlasla bağlanmak isteyenler bu toplumda kendilerini nasıl tanımlayacaklardır? İşte cevabı aranması gereken önemli soru budur. Aslında bu sorunun cevabı da yine ‘iktidar’ kavramında aranmalıdır. Zira müslümanlar bir güç sahibi olarak varlık gösteremedikçe, kısaca, varolma sorunlarını çözmedikçe ‘dışarıdan’ tanımlanma süreci asla tersine çevrilmeyecektir. Zira bu durumda sizin kendinizi nasıl tanımladığınız çok fazla önemli olmayacak fakat bilakis sizi ciddi bir tehdit olarak görenlerin tanımlamaları bir anlam ifade edecektir. Müslümanlar, istedikleri kadar (kimi zaman olduğu gibi) kendilerine mesela “ben Humeynici değilim” desinler, iktidar sahipleri onlar için bu adı ısrarla kullanacaklar ve bu ad o toplumun genelinde geçerli olacaktır. Müslümanlar istedikleri kadar (şimdi olduğu gibi) “ben radikal İslamcı değilim” desinler, eğer İslam’ı hakkıyla yaşamaya çalışıyorlarsa bu toplumda onların adı ‘radikal İslamcı’ olacaktır. Fakat ne zaman ki müslümanlar kendi kimlikleriyle toplum önüne çıkıp varlıklarını ispatlarlarsa işte o zaman kendileri için uygun gördükleri tanımlama toplum tarafından da kullanılacak ve bu tür kavramsal tartışmalar sona erecektir.

Evet, modern uygarlık kendisini tehdid eden her türlü akımı yok etmek istediği gibi İslam’ı da kuşatmak ve etkisizleştirmek istemektedir. Bu amaçla Batı, önce düşmanını kendi ideolojik argümanları çerçevesinde ‘tanımlamakta’ ardından da halkı, yeni düşmana karşı oluşturulan sığınma mevzilerine çağırmaktadır. Bu bağlamda üretilen İslamizasyon politikası ise oldukça işlevsel hizmetler görmektedir. Bu politika gereği “İslam’a karşı İslam” taktiğine başvurulmakta ve Türkiye örneğinde görüldüğü gibi ‘yerel İslamizasyon modelleri’ üretilmektedir. 

Nitekim, İran İslam Devrimi’nin akabinde Türk-lslam Sentezi’nin devletin resmi ideolojisi olarak benimsenmesinin tek amacı, kapıya dayanmış acil tehlikeyi bertaraf etmekti. Şimdilerde “Siyasal İslam’a karşı Türk Müslümanlığı” tezinin işlenmesi de yine aynı amaca yönelik olarak ortaya atılmaktadır. Bu tezler, muvahhid müslümanların mücadelesi varoldukça eksik olmayacak, küfr güçleri bu mücadelenin zeminini kaydırmak için her türlü yolu deneyeceklerdir. Bu dönemin atlatılması, müslümanların varlıklarını somut olarak kanıtlaması ile mümkündür. Eğer müslümanlar rüştlerini ispatlarlarsa, bu durumda rejim de tavır değiştirecek ve bu kez zorbaca yöntemlere başvuracaktır. Bu dönem artık sıcak mücadelenin başladığı dönemdir ve tarihen sabittir ki bu aşamada müslümanların kaybettiği pek görülmemiştir. Fakat rejim işin bu noktaya gelmemesi için türlü taktikler denemektedir. Müslümanlar bilmelidirler ki tehlikenin büyüğü Şeytan’ın sağdan yaklaşmasıdır. Müslümanlar Şeytan’ın tuzaklarına karşı hiçbir zaman dikkati elden bırakmamalıdırlar.

Not: Bu kavram ilk olarak 1998 yılı ocak sayımızda yayınlanmıştır.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ersin ertuğrul satan
    19 Aralık 2018, 10:45

    << Siyasal İslam kavramsallaştırmasının usuli değerlendirmesi zarureti >>

    Siyasal İslam tanımlaması da "Batılıların" (Batı coğrafi anlamda kullanılmıyor, Amerika ve Avrupa devletleri kast ediliyor) literatürüne aittir. Müslümanların fikri anlamda yaşadıkları geleneksel(yumuşak) kaymalardan sonra, modern dönemde ve son olarak da post modern dönemde yaşadıkları(keskin) kaymalar kendi tanımlamalarını yapmayıp, yapılmış olanları ithal etmeleriyle sonuçlandı. Müslüman tarihine dair kazı çalışmalarında Batılıların daha çalışkan, münbit olduğu vakıadır. Lakin sonuç çıkarma, yargıda bulunma konusu ise değerlendirmeye tabidir. Zira ekseriyetle Batılı araştırmacılar araştırma faaliyetlerinde gösterdikleri dakikliği, ilmiliği sonuç, yargı noktasında gösterememektedir. Bu nedenle kendilerine ait her tanımlama "dikkatle değerlendirmeye" ihtiyaç duyar!

    Usul açısından bu değerlendirmeler yapılabilir.

    << Siyasal İslam’ın pratik karşılığının tespit gerekliliği >>

    Pratik açıdan da, özel olarak Türkiye, İslami hareketin veya Siyasal İslam’ın kime, neye tekabül ettiği yeniden ele alınmalıdır. Bu konuda vasat Müslümanlar tarafından yapılmış çalışma pek azdır. (Alev Erkilet’in çalışması bu konuda müstesna örneklerdendir diyebiliriz.) Bu tanıma, tanımlama, tekabül tespiti yapılmadığı takdirde doğrularla yanlışların hepsinin aynı haneye yazılacağı bilinen bir vakıadır. Bugün yaşadığımız çelişkilerin de ardında yatan sebeplerin önde geleni bu "tanımlama" sorunudur diyebiliriz.

    Türkiye’de özellikle sistemin gadrine uğramış geleneksel anlamda İslamı yaşayan, kitabi anlamda pek de tanımayan halkın önüne geçmiş "bilir kişilerin (siyasi, ruhani..)" de İslam’ın temel espirisiyle ne denli tanışık olduğu, yaşanan hayatı ne denli okuyabildiği görüldüğü üzere pek de müspet sonuçlar vermiyor. Adeta yönünü kaybetmiş bir gemi gibidir dindar kitleler ve onlara yön tayin eden yapılar. İş bu halde bu rotasız kitlelerin ve kurumsal yapıların Siyasal İslam diye tanımlanması bir el çabukluğudur denilse yeridir. Zira İktibas’ta yayımlanan bir yazımızda da(*) dile getirmiştik. Biz Türkiye özelinde Siyasal İslam diye ya da İslamcılık diye tanınan kişi-yapıların haddi zatında İslam’ı değil sağ, milliyetçi, muhafazakar, mukaddesatçılığı temsil ettiğini düşünüyoruz, görüyoruz. Bunun tonu zaman ve zemine göre biraz daha artabilmektedir. Kimi zaman daha sağcı kimi zaman daha mukkaddesatçı. Ama "İslam(cı)" değil…

    Bu konu daha fazla işlenmeye değer. Zira İslam’a muarızların bulduklarını zannettikleri gedik İslam diye bilinen örneklerin fikir, yapma etmelerinden seçilmekte…

    (*) yazıyı okumak için: http://iktibasdergisi.com/2018/07/21/islamcilik-zannedilen-sag-milliyetci-muhafazakar-mukaddesatci-donusumun-ilk-ayak-sesleri/

    Yanıtla