Ulus Devlet ve Egemenlik

Ulus Devlet ve Egemenlik

Felsefe, sosyoloji ve iktisat alanlarında az çok farklı anlamlarda kullanılan egemenliğin en yaygın kullanımı siyaset alanındakidir ve devletin toplum üzerindeki gücünün tek göstergesidir denilebilir.

Ulus Devlet ve Egemenlik

Yakup Döğer

“Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı?”
(Araf Suresi 7/16) 

Hz. Adem’le (as) başlayan insanlık tarihi denebilir ki, baştan sona bir egemenlik mücadelesidir. Allah’ın taraftarlarıyla şeytanın taraftarları arasında sürüp giden bir mücadeledir. İnsanlık tarihinin hiçbir safhasında duraklamamış, fetret dönemi yaşamamış tek mücadele, istisnasız olarak kimin hükmünün geçeceği, kimin dediğinin olacağı üzerine sürüp gelmiştir ve sürmektedir. Bundan sonra da böyle olacaktır. Bütün nebilerin geliş sebebi, ilk sözü, ilk tavrı, ilk karşı koyuşu, ilk çağrısı ‘Allah’ın hükmüne davet’ olarak gerçekleşmiştir. Bunun gibi, insan kaynaklı sistemlerin, beşeri dinlerin, görüş ve yolların, izm ve ideolojilerin de daveti, kendilerinin akıllarından uydurdukları cahili hükümlere insanların tabi olmasını istemeleri olmuştur. İnsan kaynaklı bütün izm ve ideolojiler, ilahi beşer olan dinlerin tamamı, kendilerinin en doğru sistem olduğunu iddia ederek, egemen oldukları toplumlarda, despotça uygulamalardan geri durmamışlardır.

Allah’ın dosdoğru yolunun üzerine oturan iblis, kıyamete kadar aldığı süreyi, insanları doğru yoldan başka yollara saptırmak için kullanacağını ifade etmiştir. Tabii ki bu bir imtihandır, kim Allah’ın hükmüne razı olacak, kim de iblisin vesveselerine uyacak, Allah tarafından sınanmaktadır. 

Egemenlik kavramının, modern bir kavram olarak yeni olmasının iddia edilmesine rağmen aslında binlerce yıldır varlığını sürdüren bir olgudur. Modern devlet kuramında en çok sözü edilen tartışma da yine egemenlik olmuştur. İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze değişen ve gelişen bir şekilde karşımıza çıkan bu kavram binlerce yıldır süregiden şiddet ve çatışmaların ya sebebi ya da sonucu olmuştur. Modern devletin de en önemli gücü yine egemenliği içinde barındırmasıdır. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı kültürlerden, farklı dini inançlardan, farklı ekonomik sınıflardan ve farklı siyasal rejimlerden meydana gelen devletlerde kendi içinde büyük bir çatışma yaşanmaktadır. Tüm bu çatışmaların özündeki sebep egemenlik mücadelesidir.

Hukukçular ve siyasal bilimciler, uzun süredir bir toplumda en üstün ve son sözü söyleyecek bir otoritenin olması gerektiğini ve buna da çağımızda devletin sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Egemenlik, devletle birlikte ele alınan ve incelenen bir kavramdır; çünkü devlet ve egemenlik kavramları birlikte ortaya çıkmıştır. Egemenlik devletin temel bir özelliği olarak düşünülmüş ve devletin üstün ve sınırsız bir otoriteye sahip olduğu varsayılmıştır. Özellikle modernleşme sürecinden bu yana devlet, üzerinde sürekli tartışmaların sürdüğü bir konu ve alan olarak varlığını sürdürmektedir. Bu süregelen tartışmaların başında gelen de, devletin egemenlik hakkının ve sınırlarının ne olduğu ve devletin rejimini nasıl koruyacağına ilişkindir. Günümüzde toplumsal kaosların yaşandığı, dünyanın neredeyse bütün bölgelerinde kendisini gösteren ve devlet karşıtı bir tutumdan güç alan toplumsal hareketler, “devam-ı devlet”in ve egemenliğin sürekli gözden geçirilerek tartışılmasını merkezi hale getirmektedir.

Yeni Dünya Düzeninde özellikle modern ulus devletlerin yeniden sorgulanmaya ve küreselleşen kapitalizmin etkisini her geçen gün artırmaya başladığı dönemde, ulus devletler için egemenlik eskisine göre daha da önem arz etmekte, ulus devletler egemen varlıklarını ve ilel ebed teorilerini yeniden gözden geçirmektedir. Ulus devlet, insanların kendi kaderlerini milli politik mekanizmalar ve kurumlar çerçevesinde belirledikleri bir devlet modelini ifade etmektedir. Bu bakımdan Ulus-devlet kurgusu farklı bir yaşam biçimini yansıtan topluluk üyeleri arasında siyasal bir bütünlük sağlayarak adı modern ulus olan yeni bir topluluk türü oluşturmuştur. Bu aynı zamanda feodal karakterdeki bir siyasi düzenden, merkeziyetçi özellikleri ağır basan bir siyasi düzene geçişi temsil etmektedir. 

Aynı dili konuşan, aynı soydan gelen, aynı dine mensup, aynı kültüre sahip, aynı tarihî geçmişi paylaşan, ortak düşmanı veya düşmanları bulunan bir insan topluluğu olarak “ulus”un, siyasî olarak örgütlenmiş biçimi olan ulus-devlet, meşruiyet kaynağı olan ulusun etrafında birleştiği bir kurumdur. Ulus-devlet kavramı, feodal nitelikler taşıyan bir yapılanma biçiminden, merkeziyetçi bir temelde gelişme gösteren sosyolojik ve tarihsel bir olguyu temsil etmektedir. Bu bağlamda ulus devlet; ortak değerler etrafında toplanan ve ulusal politikalarla şekillenen siyasi bir çerçevede yaşayan ve fikir beyan eden milletlerin bir arada yaşadığı siyasi bir düzen olarak da ifade edilebilmektedir.1

Egemenlik, başkalarının davranışını kendi isteklerine zorla uydurabilme imkânı, emir ve direktifler vererek toplum davranışını yönlendirme gücü, yüksek otorite olarak ifade edilir. Siyaset biliminde millî sınırlar içinde Devlet’in en üstün yetki ve güç sahibi olması, uluslararası sistemde ise Devlet’in sadece kendi taahhütleri çerçevesinde sınırlanabilen ve diğer devletlere eşit mutlak bağımsızlığı anlamına gelir.2 Egemenliğin Hâkimiyet kavramıyla içerdiği mana itibarıyla değerlendirilmesinin karşılığında egemenlik, Hâkim oluş, hükmediş, amirlik, üstünlük, müdahale ve rakibi kabul etmemek hali3 olarak manalandırılmıştır. Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla karşılık bulur.4

Felsefe, sosyoloji ve iktisat alanlarında az çok farklı anlamlarda kullanılan egemenliğin en yaygın kullanımı siyaset alanındakidir ve devletin toplum üzerindeki gücünün tek göstergesidir denilebilir. Egemenlik ya da hâkimiyet, bir toprak parçası ya da mekân üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir. Hukuk dahi egemen ideolojinin paradigmasında biçim kazanan (özgürlükler ile yasakları) hakları korur.5 Bu güç siyasi erkin dayattığı yasallaşmış bir üst iradeyi ifade etmektedir. 

Egemenlik aynı zamanda bir devletin ülkesi ve uyrukları üzerindeki yetkilerinin tümünü ifade eder. Bir başka deyimle egemenlik, devleti başka tüzel kişiliklerden ve örgütlenme biçimlerinden ayıran özelliktir. Egemen olmayan devlet olmaz; kaynağını Devlet’ten almayan egemenlik de olmaz.

Bir ülkede ve o ülkenin toplumu üzerinde egemenliğin kimde olduğu sorusu, tarih boyunca geniş tartışmalara yol açmıştır. Modern dönemden önceki tarihlerde bu günkü anlamda bir egemenlikten söz edilemez. Devletler ya birbirinden uzak yaşamakta ya da dış ilişkilerinde birbirine üstünlüklerini kabul ettirmekteydiler. Egemenliğin bugünkü anlamına yaklaşmasının zeminini ilk kez Fransız hukukçu Jean Bodin (1530-1596) 16. yüzyılda ortaya atmış, modern devletin oluşumunda egemenliğin kayıtsız şartsız yönetim erkine devrinde büyük rol oynamıştır. Gerek devleti kendi insanlarıyla arasındaki ilişkilerde gerekse devletlerarası ilişkilerde egemenlik var kalabilme mücadelesinin en önemli unsurudur. Devlet tanımlarında yer alan olmazsa olmaz unsurlardan biri egemenlik unsurudur. Hukukî bakımdan egemenlik, devletin ayırıcı vasıflarından biri olarak *kabul edilmiştir. Bu itibarla devlet, sınırlan belli bir ülkede ya­şayan halk üzerinde egemen olan yüksek otori­tedir. Bir ülkedeki halk egemen değilse, yani bir başka yerden emir ve direktif alıyorsa o, devlet değildir. Bu bakımdan devletin kendi ülkesi içinde rakip bir güce yer vermeyen dev­let kudreti, egemenlik olarak anlaşılmalıdır.6

Mevdudi “İslam’da Hükümet” adlı eserinde hakimiyet meselesine geniş yer vermekte, egemenlik konusunun üzerinde uzunca durmaktadır. Siyaset ilmindeki manasında bu kelime en yüksek iktidar ve Mutlak İktidar anlamında kullanılır demektedir. Herhangi bir kimse yahut da bir topluluk veya bir idarenin başında bulunanın hâkim olması ve hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mahiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse, hükümetin ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hükümlerini yürütür ve hudutsuz tasarruf ve yetki sahibi olur. İdare edilenler de böyle bir kimseye kayıtsız şartsız itaat etmeye mecbur olurlar. Bu kayıtsız şartsız itaat ister istekle olsun ister isteksiz ve zorlamayla olsun, kabul edilmelidir. 

Onun hükümranlık salahiyetlerini ve onun tasarrufunu, kendi iradesi altında, hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Fertlerin de onun karşısında herhangi bir hakları olamaz. Fertlere verilmiş bulunan bir hak var ise, bu hak da ancak egemenliği elinde bulunduran tarafından verilmiş olur. Böyle birisi isterse verdiği bu hakları genişletir, isterse de kısar veya tamamen ortadan kaldırabilir. Kanuni bir hak ortaya çıkarsa, bu da ancak kanun koyan egemenden gelmiş ve ortaya çıkmış olacaktır. Buna göre bu egemen güç verilmiş olan bu hakkı almak isterse geri alacak ve artık hiç bir hak da ortada kalmamış olacaktır. Kanun da hâkimiyeti elde bulunduranın iradesinden çıktığına göre, fertler ona itaat etmek zorundadır. Bu yüzden fertler hayatlarının tamamında ve her şeyde onun isteğine uyacaktır.7

Egemenliği elinde bulunduranı da kendisinden başka herhangi bir güç aciz kılamadığı için, egemen olan güç tam manasıyla kendi zatında Kadir-i Mutlak’tır. Onun hükümleri hakkında, iyi veya kötü, sahih veya hata, doğru veya yanlış diye sual sorulamaz. O ne yaparsa yapsın, hep iyidir. Onun itaatına girmiş olanların, yaptığı yasalara, uygulamalara, hayata müdahil oluş şekillerine karşı itirazda bulunmak gibi hakları yoktur. Bir bakıma Kadir-i Mutlak olan Allah’ın sıfatlarını kendi üzerinde toplamış olurlar. Bu sebepten dolayı bütün eleştirilere karşı asla yanılmadıklarını söylemekle “Subhan” olduklarını, “Mukaddes” olduklarını ve “Münezzeh” olduklarını lisanen ifade etmeseler de, yapıp ettikleriyle deklare ederler.8

Ölümlü egemenler iddia ettikleri gibi olmadıklarını kendileri de bildikleri halde, onların böyle olmadıkları, olamayacakları üzerinde hiçbir zaman durulmaz. Egemenler, ellerinde bulundurduğu askeri, ekonomik, siyasi güçleriyle, böyle bir konunun tartışılmasına da müsaade etmezler. Egemenliğin aslında kime ait olması gerektiği üzerinde hiçbir şekilde tartışılmasını istemez. Bu gün ulus devletlerde “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesi, bu söylemin “tartışılmazlığı” üzerinedir.

Siyaset kuramının gerek belli ülke sınırları içerisinde gerekse küresel ölçekte en çok tartışılan ve toplumsal dönüşümde en önemli rolü oynayan kavramın “egemenlik” kavramı olduğu tartışmadan uzaktır. Egemenliğin özellikle “ulus devletler” için taşıdığı önem göz önüne alınırsa, egemenlik kavramının neden bunca önem arz ettiği daha kolay anlaşılacaktır. Bugün adına “Modern Devlet” denilen ulus devletlerin en önemli örgütlenme biçimi hukuksal açıdan varlığını “egemen” olmasında dayandırmaktadır. Ulus kavramı, bir siyasi aktör olarak ulus-devletin, kendini meşrulaştırmada ve egemenlik gücünün temelini oluşturmada kullandığı bir kavramdır. Ulusu izaha yönelik farklı parametrelere dayanan yaklaşım ve teorilerin buluştuğu ortak nokta, modern anlamıyla ulusun, kültürel ve siyasi boyuta sahip bir olgu olduğudur.9 Ulus Devletle özdeşleşen Modern Devleti, klasik devletlerden ayıran, siyasal yapılarındaki farkı ortaya çıkaran en önemli unsur onun egemenliğidir. 

Batı’da eski klasik devlet yapılarının dağılması sonucu, modern ulus devletlerinin ortaya çıkışıyla egemenlik unsuru yeni ortaya çıkan ulus devletlerle özdeşleşmiş, eline geçirdiği kamusal güçle ayırıcı bir vasfa kavuşmuştur. Kamusal güç adı altında sağladığı egemenlik yoluyla elde ettiği gücü, toplumsal ve siyasal alanı istediği gibi düzenleme, yasa koyma ve koyduğu yasaları uygulamak için kullanmıştır. Modern Ulus Devletler, Batı’da yaşanan Ortaçağ karanlığında görülen parçalanmış şehir devletlerinin, henüz gelişmemiş kapitalist ideolojinin de etkisiyle bir çatı altında toplanması ve tek merkezden yönetilmesi isteği doğrultusunda ortaya çıkan iktidar mücadelesi olarak görülmektedir.10 Ulus devletlerde bugünkü anlamını bulan egemenlik kavramı, Batı’da en az üç yüz yıllık yaşanmış siyasal, toplumsal ve ekonomik sıkıntıların ve bunlar üzerinden yürütülen iktidar mücadelelerinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 

Bodin’in kavramsallaştırmasından beri mutlak, bir, bölünemez ve süreklilik özellikleriyle tebarüz eden egemenlik siyasetin değişmez kavramlarından ve tartışma konularından biri olmuştur. Bodin’in kavramsal temellerini attığı egemenlik kavramı, Ortaçağ döneminde, kilisenin tanrıya ait olduğunu ileri sürdüğü ve dolayısıyla tanrı üzerinden kendisinde varlığını gösterdiği mutlak iradenin bir tanımıdır aynı zamanda. Bodin, kilisenin tanrıya atfettiği vasfı, tanrıyı öldürerek, kurulan devlete ve dolayısıyla da insana atfetmektedir. Burada bizim dikkat etmemiz gereken husus, Batı düşüncesindeki egemenliğin nereye ve kime verildiği, hangi şartlar altında verildiği üzerine olmalıdır.

Egemenlik kavramının modern manada anlam bulmasının alt yapısını atan Bodin, bir bakıma Niccolò Machiavelli’nın (1469- 1527) selefidir de. Machiavelli, modern devlet kurgusunu oluştururken, devleti ölümlü bir tanrıya benzetmiş, mutlak manada siyasal egemenliğin meşruiyetini dinin dışında bir merciden alması gerektiğini savunmuştur. Machiavelli, Prens adlı eserinde mutlak devleti anlatır. Prensin siyasal erkini kendi fiziksel gücü temelinde meşrulaştıran Machiavelli, siyasal iktidarın meşruluğunu din dışında bir kaynağa dayandırır. Din dışında bir kaynağa dayanan egemen için, bu bakımdan ahlak da, siyasi egemenin kendi arzuları doğrultusunda anlam bulmaktadır.11

Machiavelli’nın egemenlik kurgusu ile yeni bir insan, yeni bir toplum anlayışına dayanan yeni bir egemenlik ve meşruiyet geleneği kurulmuştur. Dinin egemenliği parçalayan iktidarı reddedilerek ‘tek’ bir iktidar ve meşruiyet söylemi ortaya çıkmıştır. Onun için iktidar bir, bütün, mutlak ve sınırsızdır. Machiavelli iktidarı korkunun esas olduğu bir güç kullanma aracına indirger.12 İktidarın mutlak olduğu bu kuramda birey ve toplum iktidarın meşruiyet ilkelerine uyum göstermesi gereken araçlardır. İktidarı sınırlandıracak bir güç olamayacağı gibi iktidar bireylerin ve toplumun iradelerinin üstünde mutlak erektir. Hukuk ise siyasal iktidarın toplumu tek taraflı olarak kurmanın, iradesinin topluma dayatılmasının bir aracıdır. Asıl olan, ister korku isterse ikna ile toplumun itaatinin sağlanmasıdır. Egemen bunu sağlamak için hiçbir kayıt altında değildir ve “tuzakları tanımak için tilki, kurtları ürkütmek için aslan gibi” olmalıdır.

Batı’nın egemenlik anlayışında, akla dayalı çözümlemeler ve varılan sonuçlar itibarıyla, devletin var olabilmesi için egemenlikle bezenmiş olması gerekmektedir. Siyasal yaşamın ilkesi egemen olan güçtedir. Bir devletin varlığından bahsedebilmek için, mutlak üstün bir gücün, her şeyin ona bağlı olduğu bir merkezin, her şeyin ondan kaynaklandığı bir ilkenin, her şeyi yapabilen bir egemenin olması gerekir.13 Batı’nın yeniden yarattığı bu egemen, Batı deyimiyle tanrının, öldürülmesi sonucu ortaya çıkarılan ölümlü insanın ilahlığıdır. 

Modern ulus-devletler egemenliklerinin devamı sağlamak ve sınırları içindeki toplumsal kesimlere kendisini meşrulaştırmak için üç temel unsura başvurmuştur: İlki, fiziki güvenliği sağlamaktır. İkincisi, egemenliğin kaynağı olarak ulusu oluşturan insanları kendine özgü bir kültürel kimliğe sahip yurttaşlar haline getirmek ve onları hak ve sorumluluk sahibi kılmaktır. Üçüncüsü ise, genel olarak yurttaşların iktisadi refahını arttırmak.14

Modern ulus devlet egemenliğine meşruiyeti bu üç unsur üzerinden sağlar. Bu unsurların içerisinde aynı zamanda vatandaş yaptığı bireylerin görece özgürlüklerini garantiye almak, yasamalarına toplumsal katılımı sağlamak, meşruiyetinin temini ve devamı için eğitim politikaları geliştirmek, kendi belirlediği idealler doğrultusunda hayat tasavvurunu kurgulamak için çalışmalar yapar. Bu çalışmalar sırasında da bir egemen olarak sadece kendi gücünün varlığını, doğru ya da yanlışlığının tartışılmasına fırsat da, hak da vermeden ispat etmek için güç gösterisinde bulunur. Çünkü Egemen istisna haline karar verendir. Egemenliğin sürekliliğinin sağlanması için mutlaka toplumsal anlamda bir meşruiyetinin olması gerekmektedir. Her ne kadar yukarıda bahsedilen unsurların gerçekleşmesi durumunda egemen kendi toplumunda meşruiyetini sağlamayı amaçlasa da, bu unsurlar hiçbir zaman yeterli olmamaktadır. 

Tanrıyı öldüren Batı’nın egemenlik anlayışı meşruiyetini sağlamak için yine Tanrı’dan gelen bazı değerlere ihtiyaç duyar. Alman hukukçu Carl Schmitt günün egemenlerinin meşruiyet dayanaklarını bir bakıma deşifre eder. Schmitt Siyasal İlahiyat kitabında, “yasayı hakikat değil otorite yapar”: “Otorite, dini bilim bakış açısından Tanrı’ya denk düşer” demektedir. Schmitt’e göre “modern kanun koyucunun, her kamu hukuku ders kitabında bahsi geçen her şeye kadir oluşu ilahiyattan yalnızca dilbilimsel olarak devralınmamıştır.”15 Aynı şey hukuk kadar siyaset kavramları için de geçerlidir: Carl Schmitt’in dediği gibi, “Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır.” Yani modern egemenler toplumsal zeminde meşruiyetlerini sağlayabilmek için mutlaka ilahiyat kavramlarını alırlar, içini boşaltırlar ve yeniden anlam yükleyerek topluma sunarlar.

Jean Bodin de egemenlik kavramını işlerken, egemen gücün, başka bir deyişle siyasal gücü elinde bulunduran erkin “kadir-i mutlak” olduğunu ifade eder. Rousseau egemen gücün yanılmaz gibi bir özelliğe de sahip olduğunu ileri sürer. Bu bakımdan egemen, toplumun her zaman üzerindedir ve ona karşı bir sorumluluğu söz konusu değildir.16 Batı’nın modern devlet kurgusunu ve bu kurguya uyarladığı egemenlik kavramını biraz incelediğimizde, tek ilahlı bir dinin egemenlik anlayışının, birçok yol ve yöntem kullanarak dönüştürülüp seküler bir devlet ve egemenliğe evirildiğini görüyoruz. Dine dayalı siyasetin Avrupa tarihinde geçirdiği evrim sürecinde, çeşitli gelişmelerin etkisiyle laik-seküler bir yapıya dönüşmüştür. Batı felsefesinin modern devlet ve egemenlik kurgusu aslında tek bir ilahın dünya üzerinde kurduğu hâkimiyet modelinden esinlenmiştir. Batı felsefesi tarafından geliştirildiği söylenen devlet-egemenlik kurgusu insanüstü bir ilahın hayata müdahil olmasının kapsam alanının bir bakıma kopyası olarak var olanın yeniden keşfedilmesinden başka bir şey değildir.

Kilisenin ve din adamlarının zulmüne karşı gelip başkaldıranlar, kilise ve din adamlarını zalim olmakla suçlayanlar, geliştirdikleri teorilerle kiliseyi ve dini hayatın dışına itmiştir. Bu itişin sonucunda yerinden edilen kilisenin ve dolayısıyla dinin boşalttığı alan ise, felsefecilerin ürettiği seküler değerler doldurmuştur. İlk zamanlar anlaşılmasa da, Batı’nın derdi aslında dini ve dinden olanı hayattan soyutlamak isteğidir. Dini müdahil olmaktan çıkaranlar, dinin ilahını da öldürdüğünden, yeni bir din yeni bir ilah icat etmekte gecikmemiştir. Yeni din laik-seküler bir hayat tasavvurunda kapitalizm, bu yeni dinin ilahı da birer fani olan felsefeciler olmuştur.

Egemenliğin Hâkimiyetle aynı anlam içeriğine, aynı manayı kuşandığına daha önce değinmiştik. Egemenlik kavram olarak, Hâkimiyet kavramından, yani Kur’an’ın nazil oluşundan bin yıl sonra 16. yüzyılda ortaya atılmıştır. Fransız hukukçu, “bir devletin mutlak ve sürekli gücü” nü nitelemek için egemenlik kavramını kullanmıştır. Hâkimiyet Arapça da sözlük anlamı olarak, yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun isterse bulunmasın belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma manasını ihtiva etmektedir: Kur’an-ı Kerîm’de de kelimenin bu anlamı göz önünde bulundurularak kullanıldığı görülmektedir. Bu kelimenin Türkçe’de “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik olarak yer alır.17

Batılı felsefecilerin egemenlik kavramı tanımlarında, kavramın tanımlanması açısından bir sıkıntı yok, bütün tanımlar yerli yerindedir. Eğer yapılan tanımların merkezine “Küllü şey’ in Kadir” olan Allah’ı koyduğumuzda, tam da Kur’an’ın ve Peygamber Devleti’nin egemenlik-hâkimiyet kavramına ulaşmış oluyoruz. İslam ulemasının yapmış olduğu egemenlik-hâkimiyet kavramı da bu çerçevede anlam bulmaktadır. Tabi dünyevi işlerine Allah’ı karıştırmak istemeyen felsefeciler, Mekke müşriklerinin laik-seküler zihin yapısını ve düşünce sistematiğini yaşadıkları çağa göre güncellemiş oldular. Oysa insanın fıtri dini İslam’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik, sınırsız güç ve kuvvet sahibi yalnızca Allah’ındır. Bu konuda tahrif olmuş bütün dinlerin ilim adamlarında da tam bir fikir birliği vardır. 

Hâkimiyet ve egemenlik sadece Allah’a has bir buyurganlıktır. Başka hiçbir yaratılmışın bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması söz konusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez, kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz. İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve peygamberinin getirdiği kitabı uygulamasından oluşan pratiği olduğundan, bütün insanlığın huzur ve sükûneti elde edebilmesi için bu hükümleri kabul etmesi gerekir.

Dipnotlar

1 Kemal Cebeci; Küreselleşme Bağlamında Ulus-Devletin Egemenlik Gücünün Dönüşümü, Sayıştay Dergisi, sayı 71.
2 Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Egemenlik kavramı.
3 Osmanlıca-Türkçe Sözlük; Hâkimiyet kavramı.
4 Beşir Eryarsoy; Şamil İslam Ansiklopedisi, Hâkimiyet kavramı.
5 Feysel Taşçıer; Hukukun (Si)yasal Kaynağı Olarak Egemenliğin İki Yüzü, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 7.
6 Davut Dursun; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Egemenlik kavramı.
7 Mevdudi; İslam’da Hükümet, çev. Ali Genceli, sayfa 421.
8 Mevdudi; İslam’da Hükümet, çev. Ali Genceli, sayfa 422.
9 Bülent Şener; Küreselleşme Sürecinde Ulus-Devlet ve Egemenlik Olguları, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Haziran 2014, Yıl 7, Sayı XVIII, s. 51-77.
10 Emrah Beriş; Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Değerlendirme, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63-1.
11 Ahmet Kesgin; Machiavelli ve Makyevelizm, Beytul Hikme Dergisi, Volume 5, Issue 1, June 2015.
12 Machiavelli; Prens, çev. Leyla Tonguç Basmacı, sayfa 82.
13 Mehmet Ali Ağaoğulları; Ulus-Devlet ya da Halkın Egemenliği, sayfa 99.
14 Fatih Ertugay; ‘Egemenlik Tartışmalarına Dair: Leviathan’a Geri Dönüş mü? Kaos mu?’, II.Uluslararası Davraz Kongresi, Isparta, 27-30 Mayıs 2014.
15 Toros Güneş Esgün; Carl Schmitt’in Siyaset Felsefesi: Siyasal İlahiyat, Siyasal Ontoloji ve Siyasal Varoluşçuluk.
16 Ömer Çaha; İdeoloji ile Hukuk Arasında Devlet.
17 Şamil İslam Ansiklopedisi; Hakimiyet kavramı.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal