İki Buçuk Sayfa’dan İki Buçuk Yıla

İki Buçuk Sayfa’dan İki Buçuk Yıla

Hiç kimse eleştirilemez değildir çünkü hiç kimse hatasız değildir. Müslümanlar olarak eleştiriye ihtiyacımız vardır. Eleştiri bir bakıma birbirimize hakkı ve sabrı tavsiyedir.

İki Buçuk Sayfa’dan İki Buçuk Yıla

Mehmed Durmuş

Bu yazı, içinde eleştirilerin de olduğu bir kitap kritiğidir. Saygı değer düşünce adamı Mehmet Çoban’ın ‘İki Buçuk Sayfa’ başlıklı cezaevi notlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Mehmet Çoban Bey, şu anda bu satırları okuduğunuz bu sayfalarda yazdığı bir yazıdan dolayı mahkum olmuş ve cezaevine gönderilmişti. Mehmet Bey’in kitabındaki kimi eleştiriler bu derginin yani İktibas’ın fikrini-zikrini alakadar ettiği için, beğeni ile okuduğum anıları yanında, kitapta dile getirdiği bazı hususların da kısa bir değerlendirmesini yapmayı vicdanî bir borç olarak gördüm. Mehmet Çoban Bey’in, zamanın DGM’sinin takdir ettiği cezayı büyük bir olgunluk ve sabırla çekerek, orada yaşadıklarını kaleme alıp, insanlarla paylaşmasına ne kadar saygı duyuyorsam, İktibas’ın fikrine, zikrine ve duruşuna da saygı duyuyor, benimsiyorum. Dolayısıyla sayın Çoban’ın yaptığı eleştirilerin ‘cedel’ değil, ilmî bir müzakere kabilinden değerlendirmesini yapmaya çalışacağım.

İki Buçuk Sayfa-Cezaevi Notları adlı kitap Artuklu Yayınevi tarafından 2015 yılı Temmuz’unda yayınlanmış. Kitabı bana hediye eden Şükrü Hüseyinoğlu kardeşime de teşekkür ederim.

***

Mehmet Çoban Bey cezaevi anılarını roman tadında yazmış, 541 sayfalık kitap bir solukta okunuyor desek yeridir.

Her kitabın bir ‘öykü’sü mutlaka vardır. Mehmet Çoban’ın kitabının öyküsü, 1985 yılı Eylül ayında İktibas’ın 105. sayısında, ‘Yolumuzdaki Esaslar’ başlıklı yazısını yayınlamakla başlar. Yazı vesilesiyle Mehmet Çoban ve Ercüment Özkan hakkında dava açılır, 105. sayı toplatılır. (O zaman ben üniversitede öğrenci idim, İktibas’ın, pek çok okuyucusu gibi benim de hayatımda fırtınalar estirdiği günlerdi).

Mehmet Çoban 1985 yılı Ekim ayında Isparta’da göz altına alınarak bir polis nezaretinde Ankara Emniyet Müdürlüğüne götürülür. Sorgu günleri kasvetlidir. Sorgu için Ercümend Özkan da getirilmiştir. Bir ara oturmuşlar polislerle sohbet ediyorlar. Ercümend Bey polislere bir soru yöneltir, herkes pür dikkat ona doğru bakar: “Siz oradan bakınca biz demir parmaklıklar arkasındayız biz buradan bakınca ise siz parmaklıklar arkasındasınız. Bunun hangisi doğru?” Herkes kahkahayı patlatır. Onları duyan başka polisler de gelirler, ne oluyor diye.

Günlerce süren -işkencenin de dahil olduğu- sorgu faslından sonra sıra yargılamaya gelir. İlk duruşma 2 Ekim 1985 günü yapılır. 6 Şubat 1986 tarihinde yapılan duruşmada karar çıkar: DGM altı yıl üç ay hapis, iki yıl Burdur’da zorunlu ikamet cezası vermiştir. Ercümend Özkan da aynı cezaya çarptırılır lakin yasal mevzuat gereği, suç organı(!) derginin sahibi ve yazı işleri müdürü olması hasebiyle onun cezası paraya çevrilir (648.000 TL.), dolayısıyla bu suçtan dolayı cezaevine girmez. [İktibas dergisi mahkeme kararını Mart 1986 tarihli 111. sayısında (s.42) duyurur. Söz konusu duyuruda Yaşar Kaplan’ın da aynı gün aynı mahkemede yargılanıp aynı cezaya çarptırıldığı ve M. Çoban’la aynı cezaevine gönderildiği bilgisi yer alır ve şöyle denir: “Şimdi yazarımız Mehmet Çoban ve kardeşimiz Yaşar Kaplan Ankara Merkez Kapalı Cezaevi 2. kısım 6. koğuşunda birlikte bulunuyorlar. Her ikisine de Allah’tan ecir ve sabır diliyoruz.”)]

Mehmet Çoban mahkemenin verdiği hükme binaen Ankara Ulucanlar cezaevine gönderilir. Mahkumiyetin bir süresini orada geçirir. Özkan Ulucanlar’da M. Çoban’ın ziyaretine gitmiştir. Ulucanlar’a ilk varışta, oranın ‘sünneti’ gereği ‘tecrid’ aşamasından geçer, bu bölümler kitaptan okunmalıdır… Onu Hüsnü Aktaş’la aynı koğuşa verirler. Hüsnü Aktaş koğuş başkanıdır. Günler içerisinde koğuşta, mahkumlar üzerinde oldukça olumlu etkiler bırakacak daha güzel bir atmosfer oluştururlar. Bilahare bu mutlu tabloya Yaşar Kaplan da dahil olur. İleriki günlerde Hüsnü Aktaş’ı Mamak Cezaevine göndermeleri herkeste bir burukluk oluşturur. Meğer, yasal olarak kendisine daha fazla ceza veremedikleri bazı mahkumları Mamak Cezaevine göndererek, işkencelerle bir anlamda hınçlarını almaktalarmış.

İleriki aylarda Yaşar Kaplan’la birlikte Ulucanlar’dan Bursa E tipi cezaevine gönderilirler. [M. Çoban ve Yaşar Kaplan’ın Ankara Ulucanlar’dan Bursa E tipi cezaevine nakledildikleri haberini de İktibas 115. Sayısında (Temmuz 1986) duyurmuş ve şöyle demiştir: “Her iki kardeşimize Allah’tan sabır diliyor ve ne için yattıklarının bilincinde bulunmalarından dolayı Allah’tan ecir umuyoruz. Bütün Müslüman kardeşlerinin kendileriyle beraber olduklarını unutmamaları dileğiyle Allah’a emanet ediyoruz.” (s.47] Bursa E Tipi, Ulucanlar’a bakınca adeta tatil mekânı gibidir. Bursa E Tipi’nden, inşası yeni bitmiş olan Bursa F Tipi cezaevine nakledilirler. Bursa F Tipi E tipinden daha rahat bir ortamdır. Oradan da, Bursa E Tipi’ndeyken kendisiyle iki kere görüşen ‘Sosyal Uzman’ın, hakkında tanzim ettiği raporlara istinaden olsa gerektir ki İmralı yarı açık cezaevine gönderilir; cezasının kalan beş buçuk ayını orada geçirir. İmralı cezaevi meğer, ‘iyi hal’inden ötürü mahkumların ödüllendirildiği yermiş. Orada mahkumlar daha serbest hareket edebiliyorlar, adada çalışarak daha keyifli vakitler geçiriyorlar, kimliğine bakılmaksızın herkes ziyarete gelebiliyor ve mahkumlar belli şartlar çerçevesinde izne gönderiliyorlar.

Doğrusu Mehmet Bey’in iki buçuk yıllık ‘mapusane’ günlerinin özeti demek olan ‘İki Buçuk Sayfa’da neredeyse yok yok… Asık suratlar, hüzün, acı-keder, sorgu, işkence ama aynı zamanda sevinç, mutluluk, özlem, gülücükler, sosyolojik tahliller, insan üzerine değerlendirmeler, tefekkür, eş, çocuk, ana-baba, akraba ve arkadaş özlemi, her suçtan tutuklu ve mahkumla yapılan fikir sohbetleri, tartışmalar ila ahir… Belki en fazla gıpta edilecek olan iş ise, okumakta ve yazmaktaki sınırsızlıktır. Mehmet Bey epey kitap devirmiş. Tabi bütün iki buçuk yıllık süreci metanetle atlatmak öyle kolay değildir. 

Mehmet Çoban hatıralarını öyle anlatmış ki, insanın cezaevinde olmayı temenni edesi geliyor. Nitekim kendisine aynen bu duyguyu ileten başkaları da olmuş. Anlatımlarından, fikren en tezat insanlarla bile iletişim kurup, kalıcı dostluklar kurmakta oldukça başarılı olduğu anlaşılmaktadır. 

Bursa F Tipi’nde Yaşar Kaplan’la olan güzel birliktelikleri devam ederken, Mehmet Çoban’ın İmralı’ya nakledilmesi bu mutlu tabloyu sonlandırır. 24 saat birlikte olduğu koğuş arkadaşına veda etmek kolay olmaz. Kitapta Yaşar Kaplan adı, İmralı’ya ayrıldığı günden itibaren gündemden düşmekte, bir daha da geçmemektedir. 

Mehmet Çoban’ın, cezaevlerindeki her suçtan insanla kurduğu güzel ilişki, yaptığı tahliller, suçlar ve devletin adeta suça teşvik edici politikaları, yargılamadaki adaletsizlikler, insanlara yapılan baskı, işkence ve kötü muamelelere dair anlatımları, insana merhametle ve önyargısız olarak yaklaşmanın önemi ve hapishane arkadaşlarına, bildiği doğruları anlatırken kullandığı kavli leyyin üslubu, takdire şayan hasletlerdir. Çoban, iki buçuk yıllık mahkumiyeti esnasında hiç kimseye yük olmamaya özen göstermiş, büyük bir metanetle hapishane şartlarına katlanmıştır. Eşi Zeynep Hanım da, Kur’an’ın yaptığı tanıma uygun olarak, aslında fakr u zaruret içerisinde olmasına rağmen, hiç kimseye minnet etmeden, kıt imkanlarla geçinmesini bilmiştir.

ELEŞTİRİLER

Yukarıda belirttiğim gibi, Mehmet Çoban’ın bazı kanaat ve tespitlerine eleştirilerim olacak. İlki, siyasi fikirlerindeki bazı ılımlılıklara dairdir.

Ankara Emniyet Müdürlüğünün Siyasi Şube Amiri Rıza Bey, Çoban’ın sorgusu bitip dosyası son şeklini aldıktan sonra yanına gelerek, Mustafa Kemal’le ilgili düşüncesini sorar. Dosyasının bittiğini, vereceği cevabın dosyayı hiçbir şekilde etkilemeyeceğini de belirtir. Müdür, Sayın Çoban’ın bu konuda da ‘farklı’ cevaplar vereceğini ummaktadır.

Mehmet Çoban özet olarak, mealen şöyle cevap verir: Gençlik yıllarımda radikal fikirlerim vardı. Ama gün geçtikçe, olgunlaşarak kendimi bulmaya yönelik değişiklikler oldu. Kurtuluş Savaşı sırasında, Cumhuriyetin kuruluş aşamalarında bulunsaydım ne yapardım, ben de canla başla savaşanlardan olurdum, Atatürk’ün yanında olurdum. Yani Kuvayı Milliye taraftarı, hatta yapabilirsem önde gelenlerden olurdum. Hiçbir şekilde hiçbir zaman geride olmazdım. Cumhuriyeti kurarken ‘Amin’ diyenlerden olurdum. Ama bugün geçmişe baktığımda bazı şeyleri aklım almıyor. Aklımın almadığı şeyler hakkında ters düşerdim. Belki düşmanı olurdum. Düşündükçe günüme şükrediyorum. İyi ki şimdi Osmanlı’nın dini yok. Eğer Osmanlı’nın dini benim hayatımda olsaydı, ben bugün Kur’an’la tanışamazdım. Yani ortalıkta din-min bir şey yok demiş halka, böyle yaygın bir bakış açısı var ama iyi ki öyle olmuş, çünkü hiç değilse ben din-min olmadığı bir ortamda kalkıp dinimi öğrenmek için Kur’an’la tanışmışım. Atatürk de her insan gibi Allah’ın huzurunda inançlarının, düşündüklerinin ve yaptıklarının hesabını verecektir. Benim onun yaptıklarına iyi veya kötü demem önemli mi? Önemli olan Allah’ın ne dediği, ne diyeceği değil mi? “Benim Kur’an’dan öğrendiğim, başkalarının ne olduğu değil, kendimin ne olduğuna bakmamdır. Herkes kendi düşüncesi ve yaptıklarıyla sorumludur.” Çoban buna benzer başka sözler de ilave eder. Asayiş Şube Müdürü aldığı cevaptan, adeta duyduklarına inanamayacak kadar memnundur. Çoban’ın gözlerinin içine bakar ve “gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” diye sorar. “Biliyordum, yine değişik bir şey söyledin” der. Arkasından da, biliyor musun, benim eşim de kapalı, kızım da İmam-Hatip’e gidiyor diye ekler. Müdür bey adeta çözülmüştür…

“Herkes kendi düşüncesi ve yaptıklarıyla sorumludur” tarzı beyanatlar, Şube Müdürünü rahatlatmıştır. Çoban’ın bu gibi savunmaları, kitabın ileriki sayfalarında da devam etmektedir. 

DGM’de İfade

Nitekim Çoban, Ankara DGM’de savcı Ülkü Coşkun’un huzuruna çıkartılır. Ülkü Coşkun sorgunun klasik sorular kısmından sonra, yazının bazı pasajlarını okur ve bu kısımların 163. maddenin laiklik ilkelerine ters düştüğünü belirtir. Çoban buna şöyle cevap verir: “Yazının içeriğinin Kur’an’daki dinin tanımı ve anlatımından ibaret olduğunu, amacın bir şeyleri düşman kabul etmek olmadığını ifade ettim. Yazıyı yazarken ne devlete ne de yasalara karşı çıkmak gibi bir art niyetim yoktu. Sadece inandığım dinin ilkelerinden ve kurallarından söz ettim dedim.”

Daha sonra sorgu hakiminin karşısına çıkartılan Mehmet Çoban, ona da benzer şeyler söyler: Kur’an’a ait din kavramlarının bilinmediğini, dinin tanımı hakkında bir makale yazdığını belirtir. Makaleyi yazma amacımın laiklikle ilgisi olmadığını, amacının dinin tanımındaki karışıklıkları netleştirme çabası olduğunu vurgular. Bursa E Tipi cezaevinde görevli olan ‘sosyal uzman’ın sorularına verdiği cevap da benzer şekildedir: “Ben yazımda hiçbir zaman devlete karşı çıkmadım. Laikliğine bir şey demedim. Devletin ilkelerini eleştirmedim. Fikirsel boyutta bile olsa, devlete karşı hiçbir söz etmedim.” Duruşmada yaptığı savunma da aynı paraleldedir: “Yazımın hiçbir yerinde devleti karşısına alan, devlete düşmanlık eden, iddia edildiği gibi laikliği tartışan, karşı çıkan, bir kelime, bir cümle yoktu.”

İktibas’la İlişkiler

İktibas dergisi cezaevine geliyormuş. Sayının birinde mevzu hadislerle alakalı bir kitabın tanıtım yazısı varmış. Olacak bu ya, tanıtılan kitap da cezaevinde bulunmaktaymış. Kitabı okuyan ülkücü bir arkadaşı, İktibas’taki o tanıtım yazısını da okumuş ve kitapla tanıtım yazısı arasında çelişkiler görmüş ve bunu da Çoban’a iletmiş. “Sizin bu dergi ne dediğini bilmiyor. Ağabey sen okudun mu bunları?” Çoban yazıyı okumuş ve arkadaşının tespitlerinin doğru olduğunu fark etmiş. Bunun üzerine on sayfa tutarında bir mektup yazmış. Mektubun sonunda da kendi ifadesiyle E. Özkan’a sitem üstüne sitem ederek göndermiş. Özkan’dan bir cevap gelmezken, yazı sahibinden sitem dolu, cevabî bir mektup almış. Mehmet Bey de ona cevap yazmış. Ama dergide, ilgili tanıtım yazısıyla alakalı herhangi bir düzeltme filan yapılmamış. İşte bu olay, İktibas’la Mehmet Çoban arasında kırılma noktalarından biri olmuş.

Mehmet Çoban cezaevi yıllarında Kelime ve İnsan dergilerine verirken, İktibas dergisine hiç yazı vermemiş. İktibas’a olan bu tavrı cezaevinden çıkınca da sürmüş. E. Özkan yazı istemişse de, “bu aralar yazmıyorum” gibi bahanelerle geçiştirmiş. Özkan ev telefonundan aradığında telefona Çoban’ın eşi çıkmışsa, ona da, “Mehmet Bey’e söyle, yazı yazsın” teklifini iletmiş. Bu istek tek taraflı kalmış.

Ağabeycilik

Mehmet Çoban’ın anlatımından, cezaevindeyken E. Özkan’la yollarını ayırdığı anlaşılmaktadır. Cezaevinden çıkmasından bir ay kadar sonra E. Özkan Konya’dan bazı arkadaşlarıyla birlikte Isparta’ya kendisini ziyarete gider. Mustafa adındaki arkadaşının evinde toplanırlar. Enine boyuna, farklılaştıkları hususlarda konuşurlar. “Değişimleri hususunda beni ve arkadaşlarımızı ikna edemedi. Sorularımız karşısında, değiştim, değişemez miyim; görüşlerimi geliştirdim, geliştiremez miyim? şeklinde savunmalar yaptı” demektedir.

Mehmet Bey Özkan’a, “o da artık diğerleri gibi, sorgulanmaktan, eleştirilmekten rahatsız oluyordu. Sanki gizli bir şekilde kendini dokunulmaz, sorgulanmaz, eleştirilmez görmeye başlamıştı.” gibi eleştiriler yapıyor. Halbuki kendisinin cezaevinde ciltler dolusu kitapları devirdiğini, dışarıya şıvgın gibi çıktığını; daha çok bilgilendiğini, bilinçlendiğini ve bilendiğini ifade ediyor. Yani zımnen, Özkan yerinde sayarken, ben böyle mesafeler kat etmiştim demeye getiriyor. Mehmet Bey eleştirilerini “Benim liderim Allah’tı ve hiçbir zaman Ercümend Özkan olmamıştı, olmayacaktı.” “Ne zaman Ercümend Özkan kendine çağırmıştır, o zaman yollarımız ayrılmıştır. Ercümend beni değişikliklerine çağırdığında yolumuz ayrılmıştır. Çünkü Ercümend Özkan’ın değişikliği beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Beni Allah’ın ayetlerinin çağrısı ilgilendiriyordu.” şeklinde sürdürmektedir.

Ercümend Özkan şu anda ahirete irtihal etmiş bulunmaktadır. Bizler de bir gün onun gittiği yere gidecek ve sînelerin özündekileri bilen Allah’a hesap vereceğiz. Ama o emin yere gitmeden önce henüz buradayken, hakikate şahitlik etmek gerekmektedir. Aksi takdirde haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlardan oluruz.

Ercümend Özkan’ın kendine mi, yoksa Allah’a, Allah’ın dinine, Rasulü’nün sünnetine mi davet ettiğine, öldüğü ay 193. sayısı yayınlanmış olan İktibas dergisinin her bir sayısının her bir sayfası ve kitapları, konferansları şahitlik eder. Bu şehadeti tasdik edecek yığınlarca canlı şahit de henüz hayattadır. ‘Fikrin liderliği’ diye bir terim geliştiren ve hep fikri önde tutan bir insana, kendine çağırıyordu demek, haksızlıktır. Ercümend Özkan iddia edildiği gibi sorgulanmaktan, eleştirilmekten değil, ortaya koyduğu ve yanlışlanamayan, doğru bildiklerine körü körüne itiraz edilmesinden rahatsız oluyordu.

Toplumun kanayan yarası bir lider edinme midir, lider edinememe midir, tartışmaya açık bir konudur. Lider pozisyonundaki bir insanı tanrılaştırmanın İslam’daki adı şirktir ama cemaat olmayı, giderek ümmetleşmeyi emreden de aynı Din’dir. İslam davası imamsız, lidersiz olamaz. Beş vakit namazın cemaatle bir imamın liderliğinde kılınması bunun en küçük bir örneğidir. Ağabeycilikle, bir liderin öncülüğünde hareket etme işi, birbirine karıştırılmamalıdır. Aksi takdirde, insanları Allah’a çağırırken, kendi etrafında kümelenmelerini isteyen nebilerin durumunu da ağabeycilik olarak adlandırmak işten bile olmaz. Ağabeycilik putperestliğin bir biçimi iken, liderli olmak, örgütlü hareket etmenin gereğidir. Tabi ki bireyselleşip de, ‘ben bana yeterim’ci olmayan, büyük bir davanın ucundan tutan her insan, bir liderin gerekliliğini ikrar eder. Dava için lider gereklidir ama lider taşlara, ağaçlara değil, insanlara liderlik yapacaktır.

Mehmet Çoban E. Özkan’ın tarikat, cemaat ve partileri eleştirmesinden de rahatsızlık duymaktadır. İslam’ın marufu emir, münkeri nehiy emrine rağmen, tarikat-cemaat-parti bünyelerinde İslam akide, ahlak ve şiarlarına aykırı çıkışları eleştirmeyip, vardır bir hikmeti mi demek gerekir? Allah rızası için, yanlışları eleştirmenin önemi Fetö hadisesiyle kendini kanıtlamadı mı? Eleştiriden Müslümanların korkmaması gerekir. Müslümanlar asıl, yaşanan onca tuğyan, zulüm, hadsizlik ve taşkınlık karşısında herkesin dilsiz şeytanlaşmasından korkmalıdırlar. Rahmetli Said Çekmegil’in dediği gibi, tenkid ibadettir. Müslümanın, Allah için dilini çıkartması gerektiği yerde çıkartmayıp, bir anlamda şirkin tonlarına ve akide zulmüne seyirci kalması, şirke ve zulme zımnen destek vermek değil midir? Aslında merhum Özkan, Ali Şeriati’nin dediğini diyordu: Din’den aldığı yetki ile ‘dinlere’ karşı uyarı görevini yapıyordu. Ali Şeriati alkışlanırken Özkan’ın takbih edilmesi acaba nedendir?

İtikadda Usûl

Mehmet Çoban İmralı’da cezasının son aylarını yatmakta iken, E. Özkan’ın ‘İtikadda ve amelde usulî hükümler’ konusundaki önceki görüşünü değiştirdiğini öğrenir. Dergiden de okur bu değişimi. Arkadaşı Mustafa’ya da, “çıkınca gider birlikte görüşürüz” der.

Bir Müslüman düşünce adamı, itikadın tespiti konusunda giderek daha sahih olduğunu düşündüğü bir usulî neticeye ulaşmışsa, bunu takdir etmek gerekmez mi? Ercümend Özkan’ın akidenin tespiti ile ilgili önceki kanaatlerini değiştirdiği, yakın arkadaşlarınca bilinen bir husustur. İktibas dergisinin 25. (Ocak 1982) sayısının ‘kavram’ köşesinde ‘İtikadda ve Amelde Usulî Hükümler’ başlıklı bir çalışma yayınlanmıştır. E. Özkan’ın bizzat kendi düşünceleri olarak bakılması gereken o yazıda akidenin dayanağı olarak, Kur’an’ın tamamı ile mütevatir hadisler öne çıkartılmıştır. Çünkü o yazıya göre Kur’an’ın tamamı ve mütevatir hadisler sübutu kat’î delillerdir. Yazıya göre, ayeti olduğu gibi, mütevatir bir hadisi inkar eden de kafir olur. Daha da ileri giderek şöyle denmektedir: “Müslüman için bir ayet veya mütevatir bir hadisi inkar edenle, Kur’an’ın tamamını inkar etmek (Allah’tan olduğunu kabul etmemek veya hükmünün geçersizliğini öne sürmek) arasında hiçbir fark yoktur ve ikisi de küfürdür.” Kısaca, itikat konusunda bizi ilzam edecek olan ya ayetlerdir ya da mütevatir hadislerdir.

Sözü edilen yazıda hadislerin mütevatir olanların dışındakilerinin tamamı ise sübutu zanni delil sayılmaktadır.

Bu yazının yayınlanmasından (Ocak 1982) yaklaşık on iki sene sonra (Aralık 1993) yine kavram köşesinde ‘İtikad-Akide’ başlığıyla akideye dair ikinci bir yazı yayınlanır. Bu sefer kanaat değişmiştir, artık itikat konusunda Kur’an’a çok büyük bir vurgu vardır. İtikad zanna dayanmamalıdır. Zira zan itikadı bozar. İtikadı sadece Allah (vahiy) belirler. İtikadı Kur’an’ın belirleyeceği teması işlenir. İtikadın Kur’an’ın koyduğu esaslardan sapması, Kur’an’dakilerden başkalaşması kaçınılmaz olarak, bu sapmaları birer başka din haline getirir denmektedir. (İktibas, XI/180, Aralık 1993). Bu yazıda itikadın kaynağı olarak hadis kelimesi bir kere bile telaffuz edilmemiştir. Şöyle denmektedir: “İtikadınıza dikkat ediniz!… Hem de çok titizleniniz itikadınız konusunda… Kendinizde bulunanı test ediniz Kur’an’dakilerle, uymayanları atınız, uygunları üzerinde, varsa tereddütlerinizi gideriniz. Eksiklerinizi Kur’an’la tamamlayınız, fazlalarınızı Kur’an’da bulunmadığı için atınız ki, kurtuluşa erenlerden olasınız.”

İktibas dergisinde, Ercümend Bey’in vefatından yaklaşık on bir ay sonra (Kasım 1995) ‘İtikat ve İtikatta Usul’ başlıklı bir kavram yazısı daha yayınlanmıştır. Bu yazı, o gün dergiyi yayınlayan yayın kurulunun ortak çalışmasıdır. Bu, E. Özkan’ın yazdığı ikinci yazıdan biraz daha net ve daha keskin ifadelerle itikadın sadece Kur’an’a dayanması gerektiğine hükmetmektedir. “İtikat emin olmayı gerektirmektedir. Emin olunan şeyler ise sadece Kur’an’ın sübut ve delalet yönlerinden kesin olan ayetleridir.” 

Burada, Sayın Çoban’ın eleştirilerine cevap olabilecek, önemli bir hususa daha değinmek gerekmektedir. Bu üçüncü yazı, E. Özkan’ın vefatı ardından, onun arkadaşları tarafından, bir nevi onun ilk görüşünü tashih etme (düzeltme) anlamında yazılmıştır. Açıkça mütevatir hadisin itikadda delil olamayacağı belirtilmiştir ki, eğer kimi zaman zımnen, kimi zaman açıkça söylenmek istendiği gibi bir E. Özkan ağabeyciliği olsaydı, “ağabeyimizin sözü üstüne söz söylenmez” denir, onun görüşüne aykırı bir hükme varılmazdı.

Ercümend Özkan Bey hayatının belirli bir döneminde mütevatir hadisin itikadda delil olabileceğine kani iken, sonraki yıllarda bu görüşünü değiştirmiş, akidenin sadece Kur’an tarafından belirleneceği görüşüne ulaşmışsa, bu neden yerilir? Burada hakikati arama yolculuğunda bir geriye gidiş değil, ileriye gidiş söz konusu değil midir? Nitekim mezhep imamlarının hepsinin fikir hayatında da bu gibi görüş değiştirmeler vakidir. Ercümend Özkan 90’lı yılların başlarında Peygamberin şefaat edeceği kanaatini taşıyordu ama ileriki yıllarda bu görüşünü de tashih etmiştir. Yoksa bu görüşünü değiştirmemeli miydi?

E. Özkan’ın, fikrini ve duruşunu, üç kuruşluk dünyevi çıkarlar uğruna değiştirmemiş olması, aksine böyle bir duruştan dolayı bedeller ödemiş olması, Rabbimiz Allah’a şükür vesilesidir. Çünkü tarihte gıpta ettiğimiz Müslümanca duruş örneklerinin bu çağda da mümkün olduğunu göstermekle, Müslümanlara moral aşılamıştır. Nitekim onun bu duruşu, Mehmet Çoban’la aynı mahkemede yargılanırken mahkeme heyetine hitaben yaptığı savunmada kendisini yine göstermiştir. Mahkeme Başkanı E. Özkan’a “Diyeceğiniz bir şey var mı?” diye sorması üzerine, biz sizin laikliğinize bir şey demiyoruz gibi bir savunmaya geçmemiş, aksine bir ‘saldırı dili’ kullanarak, hakkı söylemiştir. Der ki, “Sayın savcı mahkemenin başından beri takındığı tavırla zorla suç oluşturmak ve mutlaka ceza verilmesini istemekle ceza hukukunun ana ilkeleriyle ters düşmekte ve ihraz ettiği makamın ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.” (M. Çoban’ın yazısını) Pravda gazetesi alıntılamış olsaydı, bizi 141-142. maddeden mi yargılayacaktı şeklinde soru yöneltir. Verecek cevap bulamayan savcı Ülkü Coşkun mahkeme başkanına, sanığa, kendini ne sandığını sormasını ister. Özkan’ın buna cevabı daha da asildir: “Sanık kendisinin yalnızca Allah’ın bir kulu olduğunu sanmaktadır. Sanığın da, kendisinin de karşısında eşit olduğunu söylediği anayasa ve kanunların savcılığını yapan sayın Coşkun’un kendisini ne sandığının asıl açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.” (İktibas, 6/111, s. 42).

Mahkemede bu savunmayı yapabilen bir Müslüman fikir adamının daha iyi usulî noktaya ulaşmak için yaptığı düzeltmeler, kerih bir değişimmiş gibi gösterilemez.

İktibas Dergisi akideye bu şekilde titizlendiği içindir ki, kırk sene önce laik-demokratik siyasal sistemlere nasıl bakıyorduysa, bugün de aynı şekilde bakmaktadır. Bu, Allah’a hamd vesilesidir.

Parti

Mehmet Çoban Bey E. Özkan’ın İslamî Parti kurma teşebbüsünden de rahatsız olmuş görünmektedir. “Yıllarca parti aleyhtarı konuşmalar yaparken” nereden çıktı bu parti işi demeye getiriyor. Oysa Özkan yıllarca ‘parti aleyhtarı’ konuşmalar yapmadı, sistemi işletmeye talip olan mevcut partilerin aleyhinde konuştu. Tabi ki kimse onun parti fikrine katılmak zorunda değildir ama eleştiriyi yanlış noktalardan başlatmamak gerekir. Onun eleştirisinin özü şuydu: Bugünkü sistem İslam değilse -ki öyledir- bu sistemi değiştirmek ancak nebevî yöntemle olur, bu sistemin ideolojisini benimsemiş ve onun yol haritasını çizeceği partilerle olmaz. İslam’ın metodu da İslamî olmak zorundadır.

Özkan, parti denilen, Arapçası hizip olan aracı reddetmediğini, bilakis yıllar öncesinden kendisinin zaten bir ‘Partisi’nin olduğunu, yani partili olduğunu, hiç partisiz olmadığını belirtiyordu. Onun partisi İslamî Parti idi. O, örgütlü çalışmanın farzı ayın olduğuna inanmaktaydı.

Süleyman Arslantaş ağabeyin Ercümend Özkan’la yaptığı ve Yeryüzü Dergisi’nin 1-15 Haziran 1991 tarihli sayısında yayınlanan röportajda Süleyman ağabey “[Yirmi yıldır] tanıdığımdan bu yana hiçbir gün sizi siyasetten uzak birisi olarak görmedim.” diye başladığı ilk sorusunda hatırlattığı şu bilgi bu hususta iyi bir ‘belge’ niteliğindedir: “Bu cümleden olarak 1973 yılında birlikte yaptığımız bir seyahatimiz esnasında söylediğiniz sözler hala kulaklarımdadır: ‘Süleyman ilerde bu ülkede 141-142-163. maddeler kalkacak. Böyle bir durumda geceden İçişleri Bakanlığı’nda sıraya girerek ilk İslam Partisinin kuruluş dilekçesini vermeliyiz’ demiştiniz.” Ercümend Bey bu hatırlatmayı, “Evet iyi hatırlıyorum, hiç unutmadım” sözleriyle tasdik etmektedir. (İslami Parti Olur mu?, Yeryüzü Dergisi, 1-15 1991; İktibas, IX/151, Temmuz 1991).

Süleyman Arslantaş hatta İslamî Parti projesini 1967’ye kadar götürmekte ve E. Özkan’a hitaben, İslam Partisi fikrini kamuoyuna ilk defa 1967 yılı Ağustos ayında Ankara 1. ağır ceza Mahkemesinde yargılanma esnasında mahkemeye (dolayısıyla kamuoyuna) hitaben söylediğini belirtiyordu. Bizzat yarı açık cezaevinin matbaasında basılmış mahkeme tutanaklarından Özkan’ın ifadesinden şu pasajı aktarıyor: “İslam’ın insanları saadete götürdüğünü, İslam devletinin, kurulacak İslam rejiminin faydalı olacağına inandığınızı, bu uğurda yüz yıla mahkum da olsanız mücadeleye devam edeceğinizi, TC kanunlarını, İslam Partisi karşısında bâtıl saydığınızı ifade etmiştiniz.”

Mehmet Çoban “Bütün samimiyetimizle, sadece Allah’a inancımızı öne çıkararak yürüdüğümüz hayatı, partilerin çıkar kavgasında bitirip yok edemezdik.” derken, Özkan’ın kuracağı partinin de mevcut seküler partilerden biri olacağını zannetmiş gibidir. Oysa o, sadece İslam’ı tebliğ edecek, seçimlere katılmayacak, rejimi işletmeye talip olmayacak bir parti kurmayı hedefliyordu. Şöyle diyordu:

“Parti olarak herkesi yalnızca Allah’a ve Rasulüne çağıracağız. Tevhid akidesini Kur’an kaynaklı olarak halka açıklayacak ve insanları teslim olmaları için bu akideye çağıracağız. Şirk ve küfrün her türünden sakınmaları için onları uyaracağız.” “Biz Müslümanlara güzel bir örnek olarak gösterilen Peygamberimiz Rasulullah (sav)’in ahlak edindiği Kur’an’ı ahlak edinerek İslamî kimlik ve kişilik sahibi olacağız.” “İslami Parti mensupları olarak akidesi sahih müminler olacağımız gibi herhangi açık bir münkeri işlemeyecek ve herhangi açık bir marufu terk etmeyeceğiz. Haramlardan uzak, farzları ifa edenler olacağız. Bütün insanlara da aynı şeyleri, kendi nefislerimiz için iyi ve üstün gördüklerimizi tavsiye edeceğiz.” (Parti ve Niçin Kuruyoruz, İktibas, IX/151, Temmuz 1991).

“Biz küfre karşı olmayı, şirke karşı bulunmayı öncelikle küfre ve şirke karışmamak, bulaşmamak olarak anlıyoruz. Bu nedenledir ki bu rejimi işletmeye hiçbir suretle talip değiliz ve olamayız. Talip olunması halinde akidenin sıhhatinin bozulacağından, amellerimizin bizi helake götüreceğinden de eminiz. Bu sebepledir ki biz Müslümanlar bu rejimden uzağız, uzak kalacağız” “Bizim İslamî parti olarak hedefimiz hakimiyeti Allah’a hasretmektir.”

Son Söz

Hiç kimse eleştirilemez değildir çünkü hiç kimse hatasız değildir. Müslümanlar olarak eleştiriye ihtiyacımız vardır. Eleştiri bir bakıma birbirimize hakkı ve sabrı tavsiyedir. Lakin eleştiriye ihtiyacımızın olması, eleştirirken haksızlık yapmamızı gerektirmez. Hiçbir Müslüman eleştiriyi kendisine sataşma ve küçümseme gibi de algılamamalıdır. Önemli olan hakkın ve hakikatin hatırıdır. Allah rızası için yapılan ve Allah rızası için kulak verilen eleştirilerden inşallah hayırlar doğacaktır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal