Hatıralarım 11. Bölüm

Hatıralarım 11. Bölüm

Niyelere niçinlere cevap arıyorduk ama bir türlü bir cevap bulamıyorduk. Daha sonra öğrendik ki Savcı bey, “Bu adamı buradan alın, devlet de kurar şeriat da getirir bu” diye bir kehanette bulunmuş ve bir dilekçe ile beraber bu kehanetini de gereken yerlere bildirmiş.

TANDOĞAN İLE EROL’UN GÖTÜRÜLÜŞÜ

Mahkemeler sürüyor, sonuç her seferinde bir sonraya kalıyordu. 

Bu arada Tahrirciler boş durmuyor birilerini gönderip duruyorlardı. Doğal olarak çalışmaların arkasını kesmek istemiyorlardı. Gelenler çevreye yabancı idiler. Tanıdık bildik herkes içerdeydi. Kardeşim onların çalışmalarına katılmadığı halde ondan ulaşmak istedikleri kişiyi bulabilmek için yardım istemişti yeni gelenlerden biri. Sanırım yine hapishaneden ayarlanmıştı bu görüşme. 

Yeni gelen görevli ile bir pastanede buluşan kardeşim onu ertesi gün de sabahın alaca karanlığında terminalden otobüse bindirip gideceği yere yollamıştı. Erol abi de yanlarındaymış. Yol iz bilmeyen bir acemiye yardım etmeleri ikisine de pahalıya malolmuştu, Bu konuda epey başları ağrıdı. 

Olaydan birkaç gün sonra, sabahın yedisinde kapı çalındı. Gelenler yine sivillerdi ve yine beş altı kişiydiler. Herkes telaş içinde bir tarafa gidiyordu. Bu telaşın sebebini sonra çözebilmiştim. Telaşlı olması gereken ev ahalisi değil miydi!.. Ama onlar da bizim kadar telaşlıydı. Aslında evde bulabilecekleri bir şey yoktu. Sadece yasaklı olan bir tek kitap vardı, kütüphanede. Benim telaşım onu saklayabilmek içindi de onlarınki niyeydi!

Ben o kitabı aldım ve kucağımdaki Ömer ile benim aramda bir yere sakladım. Ama onlar kitaplarla falan ilgilenmiyorlardı. Sadece yatak odasına bakıyorlar Ömer’in karyolasını arıyorlardı. O kadar telaşlıydılarki bebeğin lazımlığı da ellerine dökülmüştü. Hem gülüşüyorlar hem de ellerini siliyorlardı. Birden işleri bitivermişti. İşte bulduk, çocuğun karyolasında saklıymış diye bir kitap gösterdiler ve kardeşime bizimle geliyorsun dediler. Kardeşim itiraz ediyordu, “Yahu bu kitabı ben merak ediyordum da bir türlü ulaşamamıştım. Evde olması mümkün değil. Siz nereden buluverdiniz hemen!” 

Ben itiraz ediyordum, “O kitap bizde yoktu, böyle bir şeyi nasıl yaparsınız!” ama dinleyen kim!.. Kardeşim ile birlikte çekip gittiler. Annem bir yandan söyleniyordu “Hepimiz Müslüman değil miyiz. Bu ne eziyet böyle!” diye. 

Ben de anneme eğilip, “Anne lütfen, bizim İslamımızla onlarınki farklı görüyorsun işte, kendini boşuna yorma” diyordum.

Annem, ben, kız kardeşim, iki küçük çocuk öylece donup kalmıştık. 

Telaşlarını şimdi anlıyordum, biz görmeden o yasaklı kitabı bir yerlere yerleştirebilmekmiş bütün sebep. 

Aynı günün ilk saatlerinde Ercümend’den bana bir haber ulaştı. Belinden rahatsızlanmış hastaneye gidiyormuş, çocukları istiyordu. Ayşe dört yaşlarında olduğu için babasını öyle kelepçeli falan görsün istemediğimden Ömer’i alıp götürdüm. Hastanenin yerini bilmiyorum bir yandan, sabahki şok diğer yandan, şaşkın ördek gibi küçücük çocukla dolaştım durdum. Sora sora sonunda hastaneyi buldum. Ama ne mümkün mahkumun yanına yaklaşmak. Öyle sıkı bir barikat varki arada, değil yaklaşmak karşıdan bile göremedik. Döndük ve kös kös eve geri geldik. Ömer, uça uça babaya gitmişti, niye gelmedi sorusunun cevabını bulamadan geri döndük. 

Küçücük bir çocuğu yanımda her yere taşımam belki de bir hataydı. Babasını her fırsatta görsün, bir babası olduğunu bilsin, onu unutmasın istiyordum. Ama bu konudaki haklılığımdan hâlâ şüpheliyim. 

Günün geri kalanını emniyettekilerden bir haber bekleyerek geçirdik. Vakit geceye dönmüş gidenlerden hiçbir ses çıkmamıştı. 

Biz dışarıda endişeden ne yapacağımızı şaşırmışken, gözaltında olanların nelerle uğraştıklarını bilebilseydik keşke. Kardeşim ODTÜ’de talebe olduğu için İngilizcesi iyiydi. Sabaha kadar sınava hazırlanan polislere ders çalıştırmış. Bu arada kola-pide ikram da edilmiş kendisine. Ama “Biraz sonra ne olacak acaba endişesi de doğrusu kolay katlanılır gibi değildi” demişti eve geldiğinde. 

O gün de her gün gibi akşama ulaşmıştı. Akşam üstü çalınan kapıda bir başka sürpriz daha bizi bekliyordu. Eltim gelmişti. Eve dönerlerken, kayınbiraderi de siviller çevirip yanlarından alıp götürmüşlerdi. Şaşkın bir vaziyette eltim de iki çocuğuyla bize gelmişti. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. Endişeli ve yorgun bir suskunluk sarmıştı hepimizi. 

Emniyet, gençleri sağcı deyip solcu deyip topluyor gözaltında işkence ile konuşturuyordu. Bu olup bitenlerin hesabını da basın güya sorguluyordu. Son olaylar nedeni ile müslümanlar da gündeme bomba gibi düşmüştü. İslamcı, komünist trafiği emniyetin mesaisini bayağı bir yoğunlaştırmıştı. Bazen bu gözaltılar çok elim kazalara da neden oluyordu.

O günlerde emniyet binasının sekizinci katından aşağı düşen solcu gencin ölüm sebebi belli değildi. Emniyet intihar diyor, birileri de sekizinci kattan aşağı atıldığını iddia ediyordu. Halk arasındaki hakim kanaat olayın intihar olmadığıydı. Bütün bunlardan sonra gelin de yüreğinizi serin tutun, başarabilirseniz ne mutlu size. Gün vaktinde ağarmıştı ama bize sabah olmayacak kadar uzun gelmişti gece. 

Sabah olmuştu ama kimseden bir haber yoktu. Etrafımdakilerin ısrarlarına dayanamayıp ne yapabileceğimi bile bilemeden emniyet binasına gittim. Merdivenlerin başında birkaç sivil oturuyordu. İkisi sabah bize gelenlerdi. Kardeşim nerede diye sordum. Bir yandan da meşhur sekizinci kata çıkmak için asansöre doğru yürüdüm. Asansörün çalışmadığını, yukarıya da çıkamayacağımı pis bir gülümseme ile hatırlattılar. Kan beynime sıçramıştı ama yapacak bir şey yoktu. Tekrar kardeşimi görmek istediğimi söyleyince neden sonra birisi lütfedip “Onlar sabah adliyeye gittiler. Burada yoklar” dedi. Pek inanmamıştım ama başka çarem yoktu. Düştüm adliyenin yollarına. Doğruca o zaman Anafartalar’da olan adliye binasına gittim. Oranın yolunu iyi biliyordum, süregelen mahkemeleri izlemeye gidiyordum çünki. Bizimkilerin ifade verdikleri odanın kapısı bir an aralandı. Bir de baktım içeride gülüşüyorlar. Bu arada başkalarını da toplamışlardı. Onların yakınları da oradaydılar. Bazılarını tanıyordum. Bir ara aralık duran kapıdan bana “Sen git biz işimiz bitince geleceğiz” dediler. Derin bir nefes almıştım. İşleri bitince eve döneceklerine dair müjdeli haberle eve döndüm. Ama o müjdenin sonucu pek iç açıcı olmadı. Mahkemelerin sonunda hepsi birer yıl ceza aldılar. Kitap, Tandoğan’ı götürmek için bir bahane imiş. Asıl mesele “artık her şeyden haberimiz var” demek içinmiş. Emniyet yetkilisinin odasında ilginç diyaloglar geçmiş aralarında. Önce Tandoğan alınmış içeri. Bir iki gün önce tanıştığı şahsın resmi gösterilmiş tanıyıp tanımadığı sorulmuş. Sonra da birlikte çekilen fotoğraflar gelmiş ortaya. Sabahın ilk saatlerinde otobüs terminalinde bile çekmişler resimlerini. Her şeyin bilindiğine dair deliller ortaya döküldükten sonra olayı sorgulayan üst düzey görevli Tandoğan’a “Siz bari doğru durun, ailenin bütün erkeklerini mi toplayalım” demiş.

Daha sonra Ercümend’in küçüğü olan Erol Özkan alınmış içeri. O gelmeden Tandoğan’a “benim sorduğum sorulara evet efendim diye cevap verirsen Erol Özkan ne yapacak bakalım” diye bir oyun kurmuş sorgucu arkadaş.

Erol abi içeri alındığında Tahrirci şahsın resmini gösterip “Bunu tanıyor musun?” diye sorulunca o da gayet rahat bir biçimde “Hayır tanımıyorum” diye cevabı yapıştırmış. Görevli dönüp Tandoğan’a sormuş 

– Bu arkadaş bu adamı tanıyor mu?
Tandoğan, “Evet efendim tanıyor.”
– Pastanede oturdunuz mu bu adamla?
– Evet efendim.
– Bu kişiyi terminale bıraktınız mı?
– Evet efendim. 
Erol Özkan’ın sabrı tükenmiş. Zaten kocaman olan gözlerini biraz daha açmış, kızgınlıkla kardeşime doğru eğilip, “Verdiklerini yedin mi lan?” demiş. Ona bir şeyler yedirip konuşturduklarını zannediyormuş. Sonra öğrenmiş her şeyi bildiklerini. Görevli, daha sonra resimleri ortaya döküp, “Sen değilsen bunlar kim peki?” diye sorarken de beden diliyle ‘bizden kaçmaz’ der gibi bakıyormuş yüzlerine.

“Yalan söylemenin hiçbir yerde yararı yokmuş. Rezil oldum yahu” derdi bu konu gündeme geldiğinde rahmetli Erol abi.

Bir yandan mahkemeler sürüyor, diğer yanda içeridekilerin çilesi de, dışarıda bizlerin yaşadığımız gerilim de sanki bitmeyecek gibi geliyordu. Günler geçmek bilmiyordu. Aslında devran kendi bildiği gibi dönüyordu da ne yazık ki zaman bize duruyor gibi geliyordu. Bilirsiniz günleri saymaya gelmez. Şafak sayıldıkça zaman inatla geçmeyi bilmez. Sayıp sayıp arkanıza döndüğünüzde bir arpa boyu yol aldığınızı görmek bazen sizi ümitsizliğe sürükler. Ne zaman ki dakikaların geçmesini istemezsiniz işte tam da o anlarda zaman hız almış, büyük bir süratle geçiverir. Bir de bakmışsınız günler, aylar, yıllar geride kalıvermiş de anlayamamışınız. Bizim hayatımızdaki bu tutukluluk süreci de şafak saydığımız için geçmek bilmiyordu.

SON MAHKEME

13 ay süren mahkemelerin sonuncusunun olacağı gün gelmişti sonunda. Mahkemeler ağır cezada görülüyordu. Azalardan biri babamın arkadaşıydı. Mahkeme sonunda Ercümend’in cezasının bitmiş olacağını, o güne kadar ki mahkumiyet günlerinin verilecek cezanın dörtte üçünü kapsadığını söylemişti. Bu haber üzerine herkeste bir rahatlama olmuş mahkeme gününü iple çekmeye başlamıştık. 

Son mahkemeye kardeşler birlikte gitmişti. Tahliye beklendiği için araba ayarlanmış hapishanenin önünde bekletilmişti. O zamanlar mahkum, yatağı yorganı yastığı ile girer onlarla da çıkardı cezaevinden.

Bir sürü maceranın yaşandığı bu süreç de sonunda bize sürprizini yapmıştı. Önce ümitlendirip sonra da sabrımızı denemişti Rabbimiz. Sıkıntıların son bulduğuna tam inanmaya başlamışken bu sonuç bizi epey bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama elden ne gelirdi ki metin olmaya çalışmaktan başka.

Mahkemenin ertesi günü görüşe gideceğiz. Ama ne yapacağız neyle karşılaşacağız tedirginliği içinde yola düştük. Yüreğimiz ağzımızda karşımızda üzgün bir Ercümend bulacağımız zannı ile görüş odasına girdik. Baştan beri oda diyorum ama burası bir oda falan değildi. Sık tellerin ikiye ayırdığı küçücük karanlık bir hücreydi. Ancak kapısı ardına kadar açık kalırsa biraz ışık ve hava girebiliyordu içeri.

Ercümend bizden daha metanetliydi. Ve neşeli görünmeye çalışıyordu. Biz bir gün önce aldığımız haber ile bayağı bir sarsılmıştık. Büyük bir ümitle mahpusumuzu alıp gitmeyi beklerken dört yıl ceza haberini hazmetmek pek de kolay olmamıştı. Bütün hazırlıklar boşa gitmiş, evde yemesi için hazırladığım yemekleri hapishaneye getirip içeri yollamıştık. Biz kendimize çeki düzen vermeye çalışarak görüş odasına girdiğimizde, o karşımıza olabildiğince şık ve dirayetli çıkmış bizi şaşırtmıştı. Dik durarak o bize güç vermişti. Biz ona destek olacağımıza o bize olmuştu. Moralsiz moral vermeye gelmiş, moral takviyesi ile eve dönmüştük.

Tam bu sırada, görüş odacığının kapısından eğilip geçmiş olsun dileklerini bildiren ak saçlı babayiğit birini gördüm. “İmanlı adama dokunmaz, çabuk geçer” diyordu. Bu bey bir gün önceki mahkemede serbest kalan Mihri Belli imiş. 

Mihri Belli, Türkiye’de komünist hareketin bilinen simalarından biriydi. Ben çocukluğumdan beri onun ve arkadaşlarının haberlerini, resimlerini gazetelerde görürdüm. Hâlâ vazgeçmemiş, gerçekten dava edindiği komünizme iman etmişlerdendi. Yani kendindeki iman gücünün farkındaydı. Tam da bu sözleri söylerken, inandığına iman etmenin, insanı her sıkıntının altından dimdik kaldırabileceğini anlatmaya çalışmıştı. Birkaç genç talebesi ile birlikte aynı koğuşu paylaşmışlar, İslam’ı ve komünizmi tartışmışlardı Ercümend’le. 

Mihri Bey’in yanındaki gençlerin bazıları ODTÜ talebeleri idi. İslam’a ilgi duymaya başlamışlardı. Bunu gören Mihri Bey, ben seni alevilikten vazgeçirene kadar çok uğraştım, şimdi de bunlara mı kaptıracağım diye sert çıkmış, Ercümend’le görüşüp tartışmalarını yasaklamıştı. O grup çok uzun kalmadı içeride, bir gün önceki mahkemede tahliye olmuşlardı. Ben Ercümend’le konuşurken de onlar gidiyorlardı. 

Ercümend de bize, bir gün önce aldığı cezaların hikayesini anlatıyordu o sırada:

“Karar vermek için heyet odaya geçtiğinde ben de sigara içmek için ara koridora çıktım. Bu arada ellerinde siyah çantalarla dört kişinin heyet odasına girdiklerini gördüm. Daha sonra MİT’ten geldiklerini öğrendim. Kararı dinlemek için içeri mahkeme salonuna geçtiğimde de dört yıl ağır hapis, ömür boyu kamu hizmetlerinden men, yurt dışına çıkma yasağı, iki yıl da Bingöl’e sürgün cezası aldığımı öğrendim. Ben de onlara dönüp: ‘Yüz yıl ceza verseniz, yüz bir yıl da ömrüm olsa o bir yılı gene bu dava için çalışarak geçiririm’ diyerek tavrımı ortaya koydum” demişti.

Bir insan dava edindiği fikre samimiyetle inanmış, iman etmiş ise başka türlüsü ondan beklenemez zaten.

Özkan bu yola baş koyduğunda da bu kadar kararlıydı, ömrü boyunca da bu tavrından hiç taviz vermedi. “Allah benden bir müslüman olarak bu tavrı bekliyorsa bundan taviz vermek benim ne haddime” derdi hep.

Yakalanıp cezaevine girdikten sonra İstanbul’dan bir avukat ziyaretine gelmiş, bu davayı üstlenmek istediğini ama her şeyi kendisine bırakması gerektiğini önermişti. Avukatın yapmak istediği, Ercümend’e geri adım attırmaktı. O böyle bir savunmayı asla kabul etmeyeceğini, dediklerinin arkasında olduğunu, her zaman da bunun böyle olacağını, kendi savunmasını da kendinin yapacağını söylemişti karşısındakine. Bu avukat daha sonraları apartman komşumuz olmuştu. Milli Selamet Partisi’nden İstanbul milletvekiliydi artık.

Anlaşılan o ki, bizim sayacağımız şafaklar daha bitmeyecekti. Sistemin hakimlerinin, kanunlarının öngördüğü ceza, birileri tarafından yeterli bulunmamıştı.

O günkü görüş saati de bitmiş biz yine evimizin yolunu tutmuştuk.

ÇAMLIDERE’YE GİDİŞ

Aradan bir veya iki gün geçmiş sabah kahvaltısı ediyorduk ki kapı çalındı. Bir de baktım Ercümend kapıda. Yanında yine jandarmalar. Ankara’dan Çamlıdere cezaevine naklediliyormuş. Rica minnet jandarmaları ikna edip eve uğramayı başarmıştı. Şöyle bir evi dolaşıp çocukları sevdi. Daha sonra dışarı çıkıp jandarmalara teşekkür edip gidelim dedi. Bana da “Evimin kokusunu özlemişim, Allah’a emanet olun” diyerek veda etti ve gitti. 

İyi ki de eve uğrama konusunda ikna edebilmişti jandarmaları. Yoksa hapishaneye kadar boşu boşuna gidecektim o gün de. Görüş günü olduğu için sabah erkenden yemek yapmaya başlamıştım bile. Daha önce de yaşadığım için, oralara kadar gidip de eli boş dönmenin bana neler yaşattığını iyi biliyordum doğrusu. Dini bayramlarda mahkumlar aileleri ile yüzyüze görüştürülüyorlardı. Ulucanlar’da, büyük bir salonda okul sıraları gibi sıralarda, her türlü suçtan yatan mahkum ile bir arada idiniz. 

Birinin bakışlarından ürkmüştüm. Müebbete mahkum imiş. Gasp, cinayet, suç listesi uzayıp gidiyor. Sakın o tarafa bakma diye uyarmıştı Ercümend, ne yapacağı belli olmazmış. 

Özkan ve arkadaşları 9. Koğuş diye adlandırılan koğuşta, azılıların, müebbetlerin arasında kalıyorlardı Ulucanlar’da. Aralarında veremin son evresini yaşayan bir hastanın varlığını öğrenmiş, tedirgin olmuştum. Hepsinin rengi kara-sarı, elleri yüzleri şişti. Sebebini sorduğumda, linyit sobalarının çekmediğini, duman solumaktan bu halde olduklarını söylemişti. Halbuki hapishanenin bir de siyasi koğuşu vardı. Kime ne diyebilirsiniz ki! 

Bu da ilk ve son yüz yüze bayram görüşmemizdi Ercümend’le. Bundan sonraki bayramda koğuşunu değiştirmişler, nerede olduğuna dair hiçbir bilgiye ulaşamadan, getirdiğimiz yiyeceklerle, giysilerle ailecek geri dönmüştük. Kayınpederim, bu nasıl iş diye söylenerek önden yürüyor, bense ne diyeceğimi bilemiyordum.

Bir defasında da, şimdi hatırlayamadığım bir sebepten dolayı kapanmasına beş on dakika kala yetişebilmiştim, getirdiklerimizi içeri verdiğimiz pencerenin önüne. Görevli, bütün ricalarıma rağmen kabul etmiyordu getirdiklerimi, vaktinde gelseydin diyerek inada yapar gibi kepenklerini kapatmıştı pencerenin. Elimde yemeklerle çamaşır paketleriyle kalakalmıştım. İçeride yemek bekleyenin aç kalmasına mı yanayım, elimdekilerle geri dönmenin sıkıntısına mı! Paketleri yere bırakıp orada bir yere çöktüm. İlk defa bu bahçedeki ağaçların ne kadar yaşlı ve ulu olduklarının farkına varmıştım o an. O kadar dal budak salmışlardı ki batmaya yüz tutmuş olan güneş ışıklarını onların altına ulaştıramıyordu. Akşamın alaca karanlığı, batmamış güneşe inat oralara inmişti bile. Bahçede sadece bu yaşlı ağaçlar, üstüne oturduğum tümsek ve ben kalmıştım sanki. Benden başka bir iki kişi vardı belki ama benden çok uzaktılar. Ben, sadece ben vardım o karanlık boşlukta. İlk defa gözlerimin dolduğunu ve bir o kadar da çaresiz hissetmiştim kendimi o an. Etrafım ve içim bomboştu.

O an en çok ulaşmak ve görmek istediğim insan hemen arkamdaki duvarların ardındaydı. Ama ona ulaşabilmek ne mümkündü. Belki elimi uzatsam elini tutabilecek kadar yakınımdaydı ama ne yazık ki o duvarların arkası ahret gibiydi. Oraya ulaşılamıyordu. İyice loşlaşan gölgeler ruhumu üşütmüştü ansızın. Buranın gün içindeki kalabalığı ne büyük bi nimetmiş de ben fark edememişim şu ana kadar. Giriş kulübesinin önündeki itiş kakışlar, sıra kavgaları, karşı binanın hemen girişindeki şimdi kapalı olan pencerenin önünde yığılıp görevlilere dert anlatmaya çalışanlar. Meğer bunca ayrı kültürden insanın aralarındaki onca farka rağmen birbirlerinin dertlerini acılarını nasıl paylaştıklarını şimdi anlayabiliyordum. Onların kavgalarına onların içtenliklerine onların doğallıklarına karşı nasıl da haksızlık ettiğimi düşünüp kendimden utanmıştım o an. Nasıl da içtenlikle dertlerini paylaşırdı bu insanlar. Her birinin hikayesi hem aynı hem de çok farklıydı. Ben ise hep uzak durmuştum bu samimi içten ortama. Ne yazık ki yapım bu benim, kolay kolay kaynaşamam insanlarla. Dertleşemem.

Birden nerede olduğumun farkına vardım. Hemen toparlanıp oradan uzaklaşmak istedim. Yaşadığım dünyaya geri dönmek için aceleyle kendimi bahçe kapısının dışına attım. Bu kısacık zaman zarfında boyut değiştirmiştim sanki.

Cezaevinin o buz gibi havası bahçe kapısından çıktıktan hemen sonraki sokakta ısınıvermişti birden. Güneş hem batıyor hem de solgunlaşan ışıklarını buralara yollamakta kıskanç davranmıyordu. Dolmuş durağına varmak için yürüdüğüm bu yolun iki tarafında eski yüzlü binalar sıralanmıştı. Birbirlerine dayanmasalar sanki yıkılacak gibi duruyorlardı. O zamanlar çok katlı olmayan bu binaların altlarındaki dükkanların tozlu vitrinleri, seyyar satıcıların arabaları, oralara has bağrış çığrışlar bir yılı geçkin bir zamandır benim alışkanlıklarım olmuşlardı. Çoğu zaman alışveriş yaparak giderdim buralardan. O gün sadece getirdiklerimle dönmüştüm eve, yorgun ve bitkindim. 

Ercümend’in Çamlıdere cezaevine nakli ile son buldu benim Ankara’nın o kendime dost edindiğim eski sokaklarıyla olan nostaljik dostluğum. Çocukluğumun Ankarasıyla arasında bir fark yoktu o zamanlar buraların. Yaşadığım buruk nostalji devri böylece kapanmış, Çamlıdere bundan sonraki yolumuz olmuştu.

Çamlıdere, Ankara’ya bağlı küçük bir kasabaydı. Gerçekten de adı gibi çamlarla kaplı yemyeşil bir beldeydi. Cezaevi koşulları da daha farklıydı. Ziyaretçilerle yüz yüze görüşülebiliyor, çocukları kucağına alıp sevebiliyordu mahkumlar. 

Savcı ile görüşüp izin almış, diğer mahkumlarla birlikte pinpon masası için malzeme temin ettirip pinpon masası yapmışlar oynuyorlardı bir gittiğimizde. Bu da spor yapmak demekti. Keyfi de sağlığı da daha bir yerine gelmişti Ercümend’in.

Her nedense Çamlıdere’de pek fazla kalmak istemedi. Kendi memleketine, oradaki cezaevine gitmek için yaptığı müracaat kabul oldu ve böylece o çok sevdiği, her fırsatta ziyaret ettiği Mucur’a geldi. Ama bu seferki geliş memleketinin mahpushanesineydi. 

MUCUR CEZAEVİNE GELİŞ

Artık her şey yoluna girdi zannedip biz de onun arkasından evi barkı toparlayıp Mucur’a göçtük. Kayınpederimin evinin hemen bitişiğindeki iki odalı, kerpiçten yapılmış çatısı ve dibi toprak olan eve eşyalarımızı yerleştirip hapishane ziyaretlerimize başlamıştık.

Bu ev de kayınpederime aitti. Onun oturduğu ev de, bizim yerleştiğimiz yer de yöresel yapı tarzında yapılmış tam birer orta Anadolu evleriydi. Bizim kaldığımız tarafta sokak kapısı bir avluya açılıyordu. Bu avluya eskiden ahır olarak kullanılan kocaman, köhneleşmiş, yıkık dökük bir yerin kapısı da açılıyordu aynı zamanda. Biz oraya taşındığımızda orası tavuklarla dolu bir kümesti. Bu yüzden Ömer oraya, yani yeni evimize, tavuklu ev adını takmıştı. Bu arada hapisaneye gidip gelmeyi de hiç ihmal etmiyorduk. Ayşe ile Ömer de benimle birlikte babalarını ziyarete gidiyorlardı her seferinde. Hapisane evden epeyce uzaktaydı. Ama kimse yürümekten şikayetçi değildi. Yağmur çamur derken kış da bastırmıştı. Ortalık kara buza kesmiş, Mucur’un kavuran soğuğu bize hoş geldin diyordu demesine de güler yüzünü de bir türlü göstermiyordu. Kırsalın bu ayazında biz kilitli demir kafesli kapının önünde, Ercümend arkasında konuşup görüşüyorduk. Havalar soğudukça bu görüşmeler iyice kısalmaya başlamıştı. Bazen de Ömer, en küçük amcası Alparslan ile yalnız gidiyorlardı bu ziyaretlere. Yalnız gittikleri zaman içeri girebiliyorlarmış. Bu ziyaretler sırasında Ömer mahkumların maskotu olmuştu. Onu konuşturup gülüyorlarmış. Bu arada babası da oğluyla hasret gideriyordu. Her gün evden cezaevine yemek gidiyordu. Bu yemekleri Ercümend’in annesinin yerine gelen, kayınpederimin üçüncü eşi Fatma hanım hazırlıyordu hep. Yemekler bolca pişiyor birazı oraya gidiyordu. Biz de hep birlikte yiyip içiyor sonra da evimize yatmaya gidiyorduk. Günler böyle geçedursun, kilitli kapılar ardında işler karışmaya başlamıştı.

Nedense insanlar bir söylem sahibi olduklarında önce kendi doğup büyüdükleri topraklarda kabul görmezler. Mum dibine ışık vermez sözü bu sebeple söylenmiş olsa gerek. Ercümend de Mucur’da tekrar sıkıya alındı. Çamlıdere’nin aksine kimse ile rahaça görüşemiyordu. 

Mucur maceramız da böylece birkaç ay sürdü. Ben çocukları alıp İnegöl’e annemlerin yanına döndüm. Önce Ankara’da Tandoğan ile buluştuk. O da mahkemesi için gelmişti Ankara’ya. Sonra hep birlikte İnegöl’e doğru yola çıktık. Hayatımda, hatırladığım zaman hâlâ üşüdüğüm bir yolculuk oldu bu. Kar tipi yolları esir almıştı sanki. O zamanlar Ankara’dan Bursa’ya giden yol Ahı dağından geçerdi. Ahı dağında manzara güzel olmasına güzeldi de oradan geçenlerin bu güzellikleri görecek halleri kalmazdı ne yazık ki. Yol önce virajlarla tırmanır tepeye, sonra da ardı arkası gelmeyen virajlarla inerdi düzlüğe. Dalgalı denizde yol almış gibi kendinden geçerdi pek çok kişi. Bu sefer yol bizi tutmamıştı, biz yolu tutmaya çalışıyorduk. Kar tipi önümüzü görmeyi engelliyor, otobüs ağır ağır yol almaya çalışıyorken bir de kalorifer bozulmaz mı. Yer gök bembeyaz. Dışarıda beyazdan ve soğuktan başka bir şey yok.

Artık yaşamla ölüm arasında bir yerlerde dolanmaya başlamıştık. Yol boyu rastladığımız bir iki köy kahvesinde soba etrafında toplanıp ısınmaya çalışıyor, hemen sonra tekrar yola revan oluyorduk. Uykuya geçmesin diye herkes birbirini uyarıyordu. Acımasızca bastıran uykuyu kovalamaya çalışıyorduk donarak ölmemek için. Beş altı saatlik yol bütün bir gece sürmüş, sabahın ilk ışıklarıyla ancak sona varabilmişti. Sonunda dağı aşabilmiş düzlüğe inmiştik. Soğuktan karıncalanan ayaklarımı sanki hissetmiyordum. Çocukları sarıp sarmalayıp kucağımızda ısıtarak korumaya çalışmıştık. Eve vardığımızda bizi bekliyorlardı, meraktan anacığımı uyku tutmamıştı.

Aradan kısa bir zaman geçmişti ki Mucur’dan bir haber geldi; Ercümend, Adana’ya gönderiliyordu. Niyelere niçinlere cevap arıyorduk ama bir türlü bir cevap bulamıyorduk. Daha sonra öğrendik ki Savcı bey, “Bu adamı buradan alın, devlet de kurar şeriat da getirir bu” diye bir kehanette bulunmuş ve bir dilekçe ile beraber bu kehanetini de gereken yerlere bildirmiş. Nakil sebebi de böylece anlaşıldı.

Ercümend’in mahkumlara namaz kıldırmasıyla başlamış olay. Daha sonra gardiyanlar ile cezaevini bekleyen birkaç jandarma da katılınca cemaate, işin sonu devlet kurmaya kadar varmış. O güne kadar açık olan oda kapıları kilitlenmeye başlamış. Ercümend’in hareket alanı her gün biraz daha daraltılarak devlet kurmasına mani olunmaya çalışılmış Savcı bey tarafından. Doğrusu her şey aklıma gelirdi de mahkum sayısı kırk, belki de otuzu bile bulmayan bir kasaba cezaevinde İslam devleti kurulabileceği, kırk yıl düşünsem aklımın köşesinden geçmezdi. Buna Savcı beyin aklı ermişti de benim aklım hâlâ ermiş değil bu işe. Şaka gibi değil mi?

Bunlara İslam düşmanları desem dilim varmıyor. Gidip baksanız sorsanız bunların çoğu kendini müslümanın hası sanır. Kiminin dedesi müftüdür kiminin babası hacı. Çoğu namaz da kılar, Ramazan orucu da tutar. Ama bu dinin gerçeğini önüne koydun mu bütün kini nefreti depreşir. Doğruyu söyleyene kulak vermek yerine ona düşman olmayı yeğler. Bunun nedeni gerçeğin faturasının her zaman ağır olmasıdır. 

Akletmeden yaşamak çok daha kolay gelir insanoğluna ne yazık ki.

Böylece Mucur serüvenimiz de son buluyordu.

Devam edecek…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal