Cumhuriyet Vesilesiyle Müslümanın Anlamakta Zorlandığı

Cumhuriyet Vesilesiyle Müslümanın Anlamakta Zorlandığı

Kur’an’ın, aklın hakem kılındığı bu çağda bilimsel ve tarihsel yöntemle okunması sonucunda vahyin, indiği sosyal şartların, dil ve kültürel imkanların ürünü ve sonucu olarak anlaşılması kaçınılmazdı.

Cumhuriyet Vesilesiyle Müslümanın Anlamakta Zorlandığı

Hüseyin Alan

1. Özellikle sosyal/beşeri bilimsel disiplinler, kendi sahasında, kendi kavramsal sistemini üretir, gelişen aşamaları tasnif ederek yol alır, gelişmesini izah eder, bulgularını anlamlandırır. Geldiği son aşamanın mükemmelliğini ispat etmek için tarihten bir kök referans bulur, bulamazsa kurgular, geçirdiği aşamalarla kıyaslar. Böylece ikna yoluna gider.  

Felsefe, tarih, sosyoloji, siyaset, iktisat, biyoloji, bilgi felsefesi, astronomi vs her ne diyorsa, kendi kavramsal sistemini üreterek ve bu yöntemi kullanarak söyler. 

Beşer tarihindeki gelişmeleri, toplumsal süreçleri ve modern tipteki son devletleşme aşamasını mükemmel olarak izah ve ispat etmek için başvurulan yol da aynıdır. Tarih, sosyoloji ve siyaset bilimi gerek teorik gerekse pratik uygulama ve kurumlaşma önerisiyle hassaten bu alanda vazife görür. 

Demokrasinin, özgürlük ve eşitliğin, soyut insan ve evrensel haklarının, seküler hukuk ve kapitalist serbest pazar ekonomisinin görece mükemmel olarak tanınması, bu kabule dayalıdır.

Tersinden kendince tanımlanıp olumsuz örnek olarak damgalanan monarşinin/diktatörlüğün, tarım toplumu ve ekonomisinin, dine dayalı hukukun ve cemaat üyesi mümin kulluğun değersizleştirilmesi, aynı kabule irtibatlıdır. Bu bakımdan:

2. Türkiye’deki toplumsal sosyal ve kültürel dolayısıyla siyasal zümreleşmenin kendisine referans olarak aldığı ve meşruiyet bulduğu kökler, izaha muhtaçtır. Bunun önemini  kavrayabilirsek sosyal zümrelerin bu gün ve gelecek tasavvuru hakkında kendinin üstünlüğünü nasıl izah ve ikna ettiğini anlamakta ve yerini tayinde zorlanmayız. 

Bu bakımdan bu ülkedeki toplumsal yapıda mevcut ideolojik, sosyal ve kültürel zümrelerin hayatlarını anlamlandırdıkları, ötekileştirdiği diğerleriyle kurdukları münasebetlerle varlıklarını devam ettirdikleri hususu anlamak, kendilerine buldukları kök referansları ve sonrasında gelişen aşamaları anlamakla irtibatlıdır. Bu durum lineer tarih kurgusu ve sosyolojik anlatı çerçevesinde şöyle izah edilebilir:

A. Cumhuriyetçi, solcu milliyetçi ulusalcılar, 1923’ü referans alıyorlar. Daha evvelini ilkel ve gericilik olarak damgalıyor, öteki ilan ediyor, mükemmelliği 23 sonrasına bağlıyorlar.

Ilımlı cumhuriyetçi sınıfı dahi yeterli bulmayan Jakoben/radikal cumhuriyetçi sınıfın öncüsü Robespierre’nin şu sözü, cumhuriyetin filizlendiği her toplum ve ülkede değişen ötekiler meselesi hariç olan biteni gayet açıklıkla izah ediyor: 

“Cumhuriyetin iç ve dış düşmanlarını boğmak ya da onlarla birlikte yok olmak zorundayız.”

B. Millici yerlici muhafazakarlar, Anadolu’ya gelişi temsilen 1071’i referans alıyor, milli kimlik unsuruna dönüştürülmüş dini bir tarihe gönderme yapıyor. Arap İslam Müslümanları ve karışık kavimler kökenli tarihsel devreleri ilkelleştiriyor, ötekileştiriyor. Mükemmelliği 1000 yıllık tarih sonrası aşamalarına bağlıyor.

C. Sağcı milliyetçiler, Orta Asya’ya uzanıyor, kabileci Türki kavimler devrelerini referans alıyor, gerisini ve beğenmedikleri aradakileri ilkelleştiriyor, ötekileştiriyor. Mükemmelliği oradan başlattığı aşamalarla izah ediyor. Robespierre’nin “iç ve dış” düşman ötekileştirmesi bunlarda kavim bağlamında belirleyiciliğini koruyor.

Siyasi varlık olmayı becerememiş kimi diğer sağcı milliyetçilerin doğal olarak kendi kabile tarihine uzanması da, bu gibidir.

D. Batı merkezli modern ideoloji ve kültürü benimsemiş, evrensel değerlere göndermeyle üstünlüğü savunan erken dönem kentli zümreler, 16. yüzyıldaki aydınlanma tarihini referans alıyor, gerisini ilkelleştiriyor, ötekileştiriyor. Bundan sonrasını aşamalı olarak mükemmelleştiriyor.

3. Bu zümrelerde dikkate değer hususlar, kendilerine has yurtlarının, dillerinin, kültürlerinin ve tarihlerinin öznelleştirilerek vurgulanması, kendi varlığını ve kimliğini oluşturmak ve sürdürmek için kendi ötekisini tayin etmesine duyulan ihtiyaçtandır. Bu yol “vatansever eğitimin” kurumsallaşmasıyla modern milliyetçiliğin tüm çeşitlerine seküler karakter verecektir.

Kollektif milli kimliği, dine dayalı eski toplumsal yapıdan radikal bir kopuşla yeniden tesis etmek ve güçlendirmek için başvurulan en temel iki unsur; “biz” neye benziyoruz, “onlardan” nasıl farklıyız sorularına verilen cevaplarda bulunuyor. Modern çağda siyasi varlığını tesis etmiş ya da etmek isteyen her milletin kendini yeniden keşfederken bir “yabancı-düşman” tanımını yapmak zorunda kalışı buraya dayanır. 

Bu bağlamı izah sadedinde çarpıcı birkaç misal nakledelim: 

A. Atatürk “Farklı ülkeler ama tek bir uygarlık vardır. Milletlerin ilerlemesinin ön şartı bu uygarlığa katılmaktır.” Nedir bu uygarlık? 18. yüzyıl entellektüellerinin önerdikleri ama sonradan yaygınlaşan Batı/muasır uygarlık ideali; milli burjuva, milli toplum, maddi ilerleme, ekonomik kalkınmışlık, zenginlik ve refah.

B. “Who is a Hindu?” Hind milliyetçi öncüler “Hindu kimdir” sorusuna cevap bulmak için, Hind ırkının varlığı, düşünce, inanç ve yaşam tarzlarından oluşan kültürlerinin köklerini bulmaya giriştiklerinde, kök referans olarak “aryan” kültürüne dayalı “Vedialar’a” dayanmışlardı. Hindistan, Hinduların ülkesiydi. Politika Hindulaşmalıydı. Müslümanlar, “içerdeki düşmanlar” olarak kodlandığında dışardan gelen işgalciler olarak nitelenmişti. 

C. Stalin, “omlet yapmak için yumurtaları kırmak zorundasınız” dediğinde Rusya’yı, “yeniden muhteşem” yapmanın gereği olarak şeytanlaştırdığı “ötekilerine” yaptığı katliamı savunacaktır. Robespierre’yi hatırlayalım.

4. Çağdaş toplumların yahut zümrelerin ortak özellikleri nedir dediğimizde şöylesi bir ortak sonuç çıkartabiliriz: Genelde dinlerin, özelde İslam’ın hükümran olduğu tarihsel ve toplumsal devrelerin referans olmaktan çıkartılması, dini dile, hukuka ve kültüre dayalı milletlerin yok sayılması.

Dinlerin, tarihsel ve toplumsal aşamalardan çıkartılması rastgele olmayıp uluslaşma/millileşme aşamasının izahı ve iknası gereği zaruri olmasındandır. Bu varken ötekileri olamazdı çünkü.

5. Modern çağda Müslümanların Adem ile bağı koptuğu için yaratılışa uygun şekillenme ve peygamberler devri tarihte yaşanmış sayılmadı, bile isteye atlandı, bu sebeple referans olma vasfı kalmadı.

Tarihsel olarak inkarı kabil olmadığı için bahsetmek zorunda kalındığındaysa milli kültür ve kimliği bozucu etkisiyle değersizleştirip damgalanarak ötekileştirildi. 

Nitekim dinlerin hükümran olduğu toplumsal aşamaların geride kalması, gericiliğin, bilimsel, teknik teknolojik ve iktisadi bakımdan geri kalmışlığın sebebi olarak sayılması da, aynı sebebe dayanıyor.

Aynı sebepler çağımızın akıl, bilim, rasyonalite çağı olduğunu söylüyor. Bilginin Allah’tan, vahiyden, sünnetten değil doğadan, hayvanattan, nebatattan, uzaydan alınması gerektiğini bildiriyor. Kitap ehlinde olduğu gibi Müslüman aklının da sanki böylesi bir sorunu var sayılıyor.

6. Kur’an’ın, aklın hakem kılındığı bu çağda bilimsel ve tarihsel yöntemle okunması sonucunda vahyin, indiği sosyal şartların, dil ve kültürel imkanların ürünü ve sonucu olarak anlaşılması kaçınılmazdı. Dolayısıyla,

Hz. Muhammed’in ve sonrasının örnekliğinin tarihselleşip referans olmaktan çıkartılması, bu güne söyleyecek sözü, aktarılacak tecrübesi kalmayacağı için yok sayılması doğaldı.

Müslümanların Kur’an’ın dili, hukuku ve sosyal hayat önerisine dayalı prensipleriyle toplumsal bir ‘zümre’ olarak belirginleşmesi yerine mevcutlar içinde kendilerini ifade etmeleri de bu sebepledir.

İlahiyat bilimi ve Dinler tarihi de bu durumu izah ve ikna için vazife üstlenmiş durumda. 

7. Bu vesileyle Müslümanın milli toplumsallık süreci aşamasında nasıl bir sosyal hayatta yaşadığı, nerede olması gerektiğiyle ilgili tayin edici prensipleri ve o prensiplerin dayanakları hakkında anlamakta zorlandığı hususlara kısaca değinirsek söylenmeli ki; 

Eskisinden kopuşu gerçekleştirip modern çağda yenisi oluşturulan çağdaş toplum, niteliksel, yapısal ve dayanak olarak ladinîdir. Seküler sosyal prensiplerle oluşan hayat ve kültür seküler, dolayısıyla rasyonel ve aklidir. 

Meşruiyetini ya militer vasıflı, üstün millet temelli kutsanmış milliyetçilikten; ya toplumculuk ve eşitlik vasıflı, dünya emekçilerinin kardeşliği ve üstünlüğü temelli sosyalizmden; yahut soyut, evrensel, menfaatini gözeten özgür birey vasıflı, rasyonel tüccar temelli liberalizmden alır.

Tarihin sonu ilan edilmiş, liberalizm tek ideoloji olarak rakipsiz kalmış, Türkiye Özal ile tercihini bu toplumdan yana yapmış ve kurumsal yapısıyla aynı rotayı takip ediyorsa;

Özgür, rasyonel, menfaatleri uğrunda münasebetler kuran, zenginlik ve hazzının peşinden koşan birey temelli tüccar bir toplumdur. Dolayısıyla:

Bu toplumun insan tipi, değerler skalası, ideolojisinden ve inancından bağımsız olarak birey halinde de, toplumsal ölçekli münasebetlerinde de rasyoneldir; “aklidir, maddidir, bilimseldir, millidir.” 

8. Modern toplumsal yapı yahut bu yapıya dahil olmuş sosyal zümreler, kendine uygun ekonomik, hukuki ve siyasi düzenini çağdaş kültüre dayanarak teşkilatlandırmış, sanatı edebiyatı, mimariyi komşuluğu ve aileyi de dolayısıyla rasyonelleştirmiştir.

Yaratılış, varlık, varlıklar arası hiyerarşi, varlıklar arası münasebetler, dünya görüşü, toplum ve tarih anlatısı, yaşam ve akıbette dolayısıyla rasyoneldir. Bu hal dinileştirilmiş, buna karşılık sahici din aklileştirilmiştir.

Dinlerin bu sosyal toplumsal hayatta yeri yoktur. Aklın hakem olduğu çağımızda toplumsal bir durum için dinlere başvuru yapılmaz. Dolayısıyla, İslam da modern çağda kitap ehlinin dinine döndürülmüştür.

9. İslam’dan ve elbette dinlerden bağımsız akılların bir araya gelip oluşturduğu ‘ortak akılla’ toplumsal kararların alınması, seçimler, yasama meclisleri, yasaların dayanağı, hükümet etme, istikrarın sağlanması vs bu “yeniden milli doğuş” sebebiyledir. 

Bu toplumsal biçimde dinler, kişiseldir. Özeldir. Vicdan işidir. Bireysel inanç, ibadet, ahlak ve erdemle sınırlıdır. Sınırları ve etki alanı modern toplum tarafından çizileli çok olmuştur.

İslamsız İslam, şeriatsız din, Peygambersiz Kur’an niye var sanıyoruz? Kur’an’ın dili, hukuku, kültürü, milleti niye yok sanıyoruz? ν

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal