ABD yaptırımları İran’ın iç güvenliğini tehdit eder mi?

ABD yaptırımları İran’ın iç güvenliğini tehdit eder mi?

İç ve dış güvenliğin birbirlerinden ayrı değil aynı bütünün iki temel parçası olarak değerlendirildiği ülkede, her iki alandaki güvenlik politikalarının nihai amacı rejimin bekasını sağlamaktır.

ABD Yaptırımları İran’ın İç Güvenliğini Tehdit Eder mi?

Mehmet Koç / İç Politika Koordinatörü

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İran ile P 5+1 ülkeleri arasında 14 Temmuz 2015’te imzalanan nükleer anlaşmayı önemli bir dış politika kazanımı şeklinde kamuoyuna sunarak anlaşmanın ülkeyi Venezuela’ya benzemekten ve savaş tehdidinden uzaklaştırdığını savundu. Bu tezin karşıtını savunan Devrim Rehberi Hamenei ise anlaşmanın değil İran silahlı kuvvetlerinin sahip olduğu “caydırıcı gücün” ülkeyi savaş tehdidinden uzak tuttuğunu ileri sürdü. Bu iki yaklaşım, devletin en yüksek iki makamı arasında anlaşmaya atfedilen anlam bakımından belirgin bir farklılık olduğunu gösteriyordu. Nükleer anlaşma bu anlamda gerek müzakere sürecinde gerekse de anlaşma imzalandıktan sonra iç dinamikleri kutuplaştırmıştır. Bu görüş farklılıklarının altında yatan temel neden ise ülke güvenliğinin hangi savunma doktriniyle sağlanabileceğiyle yakından ilişkilidir. İran’ın konvansiyonel askerî güç kapasitesini artırarak mı yoksa nükleer güce dönüşerek mi caydırıcı bir güce dönüşebileceği sorusu; ülkenin güvenlik elitleri, politikacılar ve uzmanlar arasında temel tartışma konularından biri olagelmiştir.

İç ve dış güvenliğin birbirlerinden ayrı değil aynı bütünün iki temel parçası olarak değerlendirildiği ülkede, her iki alandaki güvenlik politikalarının nihai amacı rejimin bekasını sağlamaktır. Gücü elinde bulunduranlar, rejimin güvenliğinin tehlikeye girmesi durumunda hem kamu güvenliğinin hem de ülke bütünlüğünün tehlikeye gireceğini ileri sürerek kendi bekalarını ülkenin birlik ve bütünlüğüyle özdeşleştirmek suretiyle rejimi benimseyen ve benimsemeyen kesimleri, devlete karşı olası bir ayaklanmanın yıkıcı sonuçlarına ilişkin uyarmaktadır.

ABD’nin 8 Mayıs’ta nükleer anlaşmadan çekildikten sonra 8 Ağustos’ta birinci aşamasını ve 4 Kasım’da ikinci aşamasını devreye soktuğu yaptırımların amacının, İran’ı zayıflatmak mı yoksa ülkede rejimi değiştirmek mi olduğuna ilişkin tartışmalar yeniden alevlenmiştir. ABD’nin İran’ı müzakere masasına oturması için 12 maddede sıraladığı şartların İran’da rejim değişikliğini hedeflemeyip amacın yalnızca Tahran’ın tutumunu değiştirmek olduğu yönündeki yorumlar, bazı çevrelerce gerçekçi bulunmamıştır. Zira 12 maddede yer alan koşullara bakıldığında İran’ın ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla uzun yıllardan beri geliştirdiği “Kapsamlı Caydırıcılık Stratejisinin” en önemli ayaklarından balistik füze programlarının kısıtlanması ve bölgede İran adına savaşan vekil güçlerin tasfiyesinin amaçlandığı açıkça görülmektedir.

Bu bağlamda ABD’nin Tahran’ı müzakere masasına çekmek için uygulamaya koyduğu yaptırımlar, her ne kadar rejimin temel kurumlarını hedef almış olsa da aslında asıl tesirini İran halkının gündelik yaşamında gösterecektir. Örneğin İran sanayisinin ihtiyaç duyduğu önemli mallar ve özellikle de sivil havacılık alanındaki yaptırımlar devletten çok toplumu etkilemektedir. İran, 1 Ocak 2016’da nükleer anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle BM Güvenlik Konseyi tarafından askıya alınan yaptırımlar sayesinde ciddi sayıda uçak alımı için Boing ve Airbus ile önemli anlaşmalar imzalamış olmasına rağmen çok az sayıda uçak teslim alabilmiştir. ABD’li yetkililerin ilaç ve temel ihtiyaç maddelerinin yaptırım kapsamına alınmadığı ve İranlı birkaç banka ve finans kuruluşunun SWIFT sistemi ile bağlantısının açık olduğu dolayısıyla “toplumun değil rejimin hedef alındığı” yönündeki mesajları gerçekçi değildir. Zira ABD yönetiminin elindeki en önemli koz, yaptırımlarla ülkeyi yönetilemez bir hâle getirerek halkı rejime karşı sokaklara dökmektir.

İran’ın müzakere masasına oturmaması durumunda yaptırımların kapsamını genişleterek daha önce Saddam’a uygulanan şekilde ilaç ve gıda maddesi alabilecek kadar petrol satışına müsaade etmek de ABD’nin gündemindedir. Sekiz ülkeye verilen muafiyet uygulamasının ise geçici olduğu ve altı ayla sınırlı olacağı bilinmektedir.

4 Kasım’da devreye giren yaptırımların kapsamının BM Güvenlik Konseyinin yaptırımlarından daha geniş olduğu görülmektedir. Dolayısıyla açık bir şekilde sonuç odaklı olduğu belli olan yeni evre yaptırımların önümüzdeki süreçte İran’ın özellikle iç güvenliğini etkileme, devlet ve milleti karşı karşıya getirme potansiyeli barındırıp barındırmadığı hakkında bazı genel parametreleri inceleyerek yorum yapmak mümkündür.

Sosyo-Ekonomik Durum

İran’da, Aralık 2017 sonunda ekonomi odaklı şikayetler nedeniyle başlayan ve Ocak 2018’in ilk haftasına kadar ülke geneline yayılmasının ardından bastırılan protesto gösterilerinin sosyo-psikolojik etkisinin sürdüğü söylenebilir. Bunun yanı sıra ülkede önemli sosyoekonomik sorunlar bulunmaktadır. Çeşitli kamu kuruluşlarında ya da özel sektörde çalışmakta olup aylardır maaşlarını alamayan işçilerin devam eden grevleri; yer yer devam etmekte olan kamyoncuların ve kimi zaman onlara eşlik eden taksi ve toplu ulaşım araçları şoförlerinin iş bırakma eylemleri; sınır şehirleri başta gelmek üzere kimi büyük kentler dâhil ülkenin çeşitli noktalarında esnafın gerçekleştirdiği kepenk indirme eylemleri; riyalin dolar karşısındaki aşırı değer kaybı; Cumhurbaşkanı Ruhani hükûmetinin seçim vaatlerini yerine getirememesinin yarattığı hayal kırıklıkları ve devlet kurumlarındaki rant ve yolsuzlukların yapısal bir soruna dönüşmüş olması ülkedeki başat sorunlar arasındadır. Bütün bu hususlar, ikinci aşama yaptırımların devreye girmesiyle toplumsal ve siyasal bazı kırılmalara yol açma potansiyeli taşımaktadır. Bu bağlamda temel olarak iç ve dış kaynaklı iki risk olasılığı öne çıkmaktadır.

Etnik ve Mezhepsel Fay Hatlarındaki Hareketlilik

Söz konusu sosyoekonomik sorunların yanında son dönemlerde etnik ve mezhep odaklı ajandalara bağlı olarak silahlı mücadele veren örgütlerin harekete geçmiş olması nedeniyle İran’ın ülke içinde kayıplar verdiği görülmektedir. İran Kürdistan Demokrat Partisi ve PJAK’ın Kürt bölgesinde, Nidal Hareketi’nin Arapların yoğun yaşadığı Ahvaz bölgesinde ve Ceyşü’l-Adl’ın Sistan ve Belucistan’da kısa aralıklarla gerçekleştirdikleri saldırı ve eylemler, bu yöndeki hareketliliğin önümüzdeki süreçte artabileceğinin işaretidir.

Diasporadaki Rejim Karşıtlarında Başlayan Hareketlilik

Avrupa ve ABD’deki İran İslam Cumhuriyeti karşıtı grupların Mayıs ayından itibaren etkinliklerini artırdığı görülmektedir. Bu bağlamda Halkın Mücahitleri Örgütü (HMÖ) ve İran Ulusal Konseyi (İUK) iki başat örgüt olarak öne çıkmaktadır. Bunlardan HMÖ’nün kontrolündeki bir çatı kuruluş olan İran Ulusal Direniş Konseyinin Paris’te düzenlediği yoğun katılımlı toplantıya her ne kadar ABD’den resmî bir katılım olmamışsa da Trump’a yakın isimler, AB ülkelerinden eski politikacı ve diplomatlar ve S. Arabistan’dan da devlete yakın isimler söz konusu organizasyona iştirak etmiştir. Konseyin liderliğini yapan Meryem Recevi’nin konsey bünyesindeki İran Ulusal Kurtuluş Ordusuna bağlı birliklerin İran içinde aktif hâle getirileceği yönündeki açıklamalarıyla örgütün geliştirdiği Başkaldırı Merkezleri (Kanunha-yi Şureşi) stratejisi, bu yapının uzun bir aradan sonra İran’da eylem yapma hazırlığında olduğunu göstermektedir.

Devrik Muhammed Rıza Şah’ın oğlu eski veliaht Rıza Pehlevi’nin kontrolündeki İran Ulusal Konseyi (Şura-yi Milli-yi İraniyan) etrafında toplananların da rejim aleyhinde yürüttükleri faaliyetlere hız verdikleri görülmektedir. Konseyin ve Fereşgerd (Diriliş) gibi bazı yeni oluşumların eski veliahda desteğini açıklaması dikkate alındığında, önümüzdeki süreçte yurt dışındaki başka aktör veya oluşumların da Rıza Pehlevi etrafında bir araya gelebileceği söylenebilir. İran halkını mütemadiyen sivil itaatsizliğe davet eden Rıza Pehlevi, rejim değişikliği sürecinde birleştirici bir rol oynama iddiası taşımaktadır. Pehlevi açıklamalarında; İran Ordusu, Devrim Muhafızları ve Besic Teşkilatı ile irtibat hâlinde olduğunu iddia etmekte ve bu yolla olası bir rejim değişikliği durumunda silahlı kuvvetlerin tarafsız kalmasını sağlamaya çaba göstermektedir. Fereşgerd de sosyal medya üzerinden “milyonluk gösteriler” başlığıyla başlattığı kampanyayla toplumu örgütlemeye ve kitleleri sivil itaatsizliğe davet etmektedir. Gruba göre milyonlarca insan sokaklara indiğinde gösteriler bastırılması mümkün olmayan bir boyut kazanacaktır.

Devletin Stratejisi Nedir?

İran, Trump’ın iktidara gelmesinden bu yana ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilme olasılığını dikkate alarak bazı tedbirler almıştır. Örneğin İran takviminde 1396 yılına denk gelen geçen senenin bütçesinde Devrim Muhafızlarının bütçesinde %50’ye yakın artışa gidilmişken içinde bulunduğumuz 1397 yılı bütçesinde benzer bir artış bu defa iç güvenlikten sorumlu olan Emniyet Teşkilatının bütçesinde yapılmıştır. Bu noktada, iç güvenlik konusunda Emniyet Teşkilatının yanı sıra Devrim Muhafızlar Ordusunun ve ona bağlı paramiliter Besic Teşkilatının da önemli rol oynadığı not edilmelidir. Bu nedenle Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin bölgedeki gelişmeleri dikkate alarak son iki yılda askerî kademelerde yaptığı atamalar ve akabinde “şehir ayaklanmalarını bastırma” tatbikatlarının gerçekleştirilmesi rejimin yalnızca dışarıdan değil içeriden de önemli bir tehdit algıladığının kanıtıdır.

Ruhani, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek başlattığı psikolojik savaşa, yeni yaptırımlarla ekonomik savaşı da eklediğini düşünmektedir. Bu yaklaşıma göre ABD, İran’da devletin işlevselliğine darbe vurarak ülkede bir meşruiyet krizi yaratacak ve rejimi yıkmak için uygun zemin oluşturacaktır. Dolayısıyla rejim değişikliği tartışmaları, içerisinde ülkenin birlik ve bütünlüğüne olan endişeleri de barındırmaktadır. Benzer açıklamaları daha önce Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de dile getirerek İran’ın birlik ve bütünlüğünün hedef alındığını savunmuştu. Mevcut durumda bir yandan İranlı üst düzey yetkililer, rejimin yıkılması ve ülkenin birlik ve bütünlüğünün hedef alınması yönündeki tehdit algısını öne çıkarırken diğer yandan rejim karşıtları bizatihi mevcut rejimin bekasının ülkenin birlik ve bütünlüğüne tehdit oluşturduğuna inanmaktadır.

Dolayısıyla ikinci aşama yaptırımlara paralel olarak başlamış olan ulusal, bölgesel ve uluslararası hareketlilik, İran iç güvenliğini ve geleceğini hem rejimin hakimleri hem karşıtları nezdinde tartışmalı hâle getirmiş durumdadır. Müesses nizamın ülkenin bekasını kendi bekasıyla eşdeğer gören temsilcileri, yeni yaptırımların tetikleyebileceği şehir ayaklanmalarıyla etnik ve mezhepsel çatışmalara karşı hazırlıklarını giderek arttırmaktadır. Meşhed’de bulunan İmam Rıza Türbesi’ni korumak amacıyla tasarlanan savunma birimi projesinin Genelkurmay Başkanlığının onayıyla hayata geçirilmesi DEAŞ veya benzeri örgütlerin önümüzdeki süreçte İran’daki türbelere yönelik saldırılar gerçekleştirebileceğine ilişkin istihbaratın güçlü olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak ABD; yaptırımlar eşliğinde etnik ve mezhepsel fay hatlarını harekete geçirerek bölgesel düzeyde güvensizlik yaratma ve Meryem Recevi ile Rıza Pehlevi’nin önderliğindeki oluşumlarla da ülke genelinde oluşturabileceği birtakım hareketlilikler üzerinden ülkeye maksimum baskı uygulayarak İran’ı masaya oturmaya zorlamaktadır. Dolayısıyla İran’ın önümüzdeki dönemde, ülke içinde meydana gelecek önemli gelişmelere gebe olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yurt dışında bulunan ve İran içinde silahlı veya silahsız eylem yapma kapasitesine sahip olan HMÖ ve İUK’nin sürdürdüğü yoğun hazırlıklar ve İran’ın etnik ve mezhepsel saldırıların yaşandığı sınır bölgelerindeki hareketlilik, ülkede yaşanabilecek olumsuz gelişmelerin habercisi niteliğindedir. Kuşkusuz bu meyanda, diasporadaki çeşitli muhalif grupların aralarındaki ideolojik ve siyasi derin görüş ayrılıkları nedeniyle anlaşmazlığa düşmesi de olasıdır. Her halükârda bu örgütler, destek bulmaya devam etmeleri durumunda İran için belirli oranlarda tehdit arz etmeyi sürdürecektir. Bu nedenle ülkede yaşanabilecek herhangi bir iç kargaşanın gerekirse rejim tarafından sert bir şekilde bastırılması ihtimal dâhilindedir. Dolayısıyla yönetici elitler, kendilerini yaptırımlardan kaynaklı olumsuz gelişmeleri yönetebilecekleri pozisyonda gördükleri sürece ABD’nin dayattığı anlaşma koşullarına karşı direnmeye devam edecektir. Rejimin bekasının tehlikede olduğu hissedildiği takdirde aynı elitlerin müzakere masasına oturacakları göz ardı edilmemelidir.

(İram Center)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal