Allah’tan korkulmalı mı?

Allah’tan korkulmalı mı?

Elbette korkulmalıdır. Kâinatta her şeyi yaratan, yarattığı her şeyin sahibi olduğu gibi, onları yaratılışına uygun programlayan ve yarattığı her varlık üzerinde mutlak hâkimiyet sahibi Allah’dır.

İnsanlar, Allah’ın kâinatta bulunan her şeyi insan için yarattığına inanıyor (31/20) ve yarattıklarını insanın kullanımına amade eden Rabbi Allah’ı gereği gibi tanıyorsa, azameti ve büyüklüğü karşısında saygı duyarak, boyun bükerek korkması gerekmez mi? “İnsanlardan, canlılardan ve hayvanlardan çok çeşitli renklerde olanları var. İşte böylece (bunları yaratan) Allah’dan en çok Allah’ı bilenler (ulama) korkar. Allah çok güçlü ve bağışlayıcı olandır.”(35 Fatır 28) İnsan yaratılışının gereği kendinden güçlü her şeyden korkar. Kendisinden güçlü gördüklerinden korkar da, görmediği gayb durumda olan ve her gücün üstünde olan yaratıcısı Allah’ı tanımıyorsa, niçin korkulacağını bilmiyorsa neden, niye nasıl korkacak? Eğer Allah’ı ilah olarak tanımıyorsa kendine başka ilah veya ilahlar bulacak. Eğer gördüklerinin ilah olduğunu kabullenemiyorsa, kendi nefsini ilah (25/43, 45/23) edinecek. İnsan kendi uydurduğu ilahlardan (kendi nefsi de dâhil) ne kadar korkar bilmem ama yaşadığı hayatta şahit olduğu deprem, yangın, sel gibi felaketlerin oluşumunu güçlü bir varlığa dayandıracağı ve her an böyle olayların başına gelmemesi için dayanacağı, korunacağı ve yardımını isteyeceği bir gücü arayıp bulacaktır. Âlemlerde (kâinattaki her yer ve zaman diliminde) kendisinden başka ilah olmayan Allah, kendisini yalnızca yeryüzünde imtihan için yarattığı insana, seçilmiş insan elçilere indirdiği vahiy yoluyla mesajlar göndererek, kendisinin doğru ve gereği gibi tanımasını sağlamıştır. Eğer Allah, insan elçiler vasıtası ile kendisini tanıtmasaydı, kabileler halinde yaşayan her insan topluluğu kendilerine farklı farklı ilahlar bulup “Kendi aralarında ‘İlahlarınızı bırakmayın, vedd’i, suva’yı, yegus’u yeuk’u ve nesr’i terk etmeyin.”(71 Nuh 23) diyecek, onlara tapınıp kulluk edeceklerdi. 

Diğer tüm varlıklar insanın imtihanı için vasıtadır ve ister istemez kulluk etmekle yükümlüdürler. Dünya üzerinde imtihan olan insan, imtihan olduğu dünyada nasıl kulluk etmesi gerektiğini, Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştıran Allah’ın elçilerine yazılı kitaplar halinde uygulamalı olarak öğretmiştir. Elçinin öğretisi ve ulaştırdığı mesajlar ile Rabbini doğru ve O’nun şanına yakışır şekilde tanıyan insanların, Rablerine teslim olanları, bilenler (ulamaa) olarak tanıtılıyor ve Allah’dan en çok korkanların onlar olduğu bildiriliyor. Genel anlamda “insanlar” sözcüğü içerisinde Allah’ın elçileri nebiler de dâhildir. İnkârcıların, müşriklerin vahiy dışı istekleri karşısında her elçinin toplumlarına söyledikleri değişmez cümle “De ki, ‘Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”(39 Zümer 13) bu cümlelerdir. 

Elçilerin getirdiği mesajlara teslim olmayan, mesajların Allah’dan geldiğinden şüphe edip Allah’dan olduğuna dair, onları ikna edecek deliller isteyen inkârcılar her dönemde olmuştur. Bu isteklerin en çarpıcı olanlardan birisi de “Allah’ı ve melekleri karşılarına getirip dikmesini”(17 İsra 90-93) istemeleridir. Muhammed (a.s)’ın elçi olarak görevlendirilmesinden önce Allah’ın var olduğuna inanan ve Allah’ın elçisinin bir ve tek ilah olduğu, Allah’dan başka ilah olmadığı uyarıları ile ikna olmayan inkârcılar, yaratıcı olarak (31/25) yalnızca Allah’ın ulaşılamaz en büyük ilah olduğunu kabul ediyorlardı. En büyük ilah olarak kabullendikleri Allah’a, yedek aracı ilahlar vasıtası ile ulaşabileceklerini, dolayısıyla yedek ilahları memnun ederek, yedek ilahların vasıtası (şefaatları) ile Allah’a kulluklarını arz etmiş “Onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bu putlara kulluk ediyoruz derler.”(39 Zümer 3) oluyorlardı. Allah’a ortaklar koşarak inanan bu tür insanlar, yedek (yardımcı) ilahların aracılığı ve tanıtımı ile Allah’a ulaşacağına inanıyorsa, hesap gününde de yedek ilahların aracılığı (şefaatları) ile kurtulacağı inancına sahip olanlar, ahiretten, hesap gününden Allah’dan neden korksun ki? “Hayır! Onlar, ahiret gününden hiç korkmuyorlar.”(74 Müddesir 53) Kur’an’ın tanıttığı bu korkusuzlar gibi aynı iddia ve söylemleri, günümüzde yaygın olan cemaatlerden, fırkalardan duymuyor, işitmiyor muyuz? Bu fırkalar kendi aralarında cemaat üyelerine “Allah sana cehennem azabı hükmü verdiğinde, seni cehenneme götüren meleklere yolda ‘Ben falanca tarikatın, filanca kolundanım’ dersen, melekler seni hemen bırakırlar!” diyerek üyelerine garanti kurtuluş vaat ediyorlar. Rablerini tanımayan bu insanlar ve tabileri bu kadar korkusuz, bu kadar Allah’ı ve dinini tanımaktan uzak, cahiller.

Evet, Fatır suresi 28’inci ayette Rabbimizin öğrettiği ve haber verdiği gibi “Allah’dan en çok Allah’ı gereği gibi bilenler (âlimler) korkar” ayetinde olduğu üzere, Allah’ı gereği gibi bilmek, Allah’ın kendisini ve O’na kulluğun nasıl ne şekilde yapılacağını (Hud 1-2) elçilerine indirdiği kitabı Kur’an’dan öğrenmekle mümkündür. Kur’an dışı başka beşeri kaynaklardan Allah’a kulluk edileceğini iddia etmek, Allah’dan gereği gibi korkmayanlar ve tanımayanlara mahsusdur. “Allah’dan korkarak, Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştıranlar, Allah’dan başka hiçbir kimseden korkmayanlardır. Allah hesap sorucu olarak yeter.”(33 Ahzap 39) Allah’ın mesajlarını insanlara aktaranlar, ulaştıranlar, Allah’dan nasıl korkulacağını ve nasıl korunacağını ve Allah adına Kur’an’dan başka söz söylemenin (7/169) sorumluluğunu, Allah’ın kitabı Kur’an’dan öğrenileceğini iyi bilirler. Öğrendiği bilgiyi yeri ve zamanı geldiğinde uygulayıp kendini koruma altına alan insanlara Rabbimiz, “muttaki” (kendini koruyan) diyor. Korunma bilgisini (libasut takvaa = korunma elbisesi) kuşanmayan fertler, nasıl ve ne şekilde korunacağını bilmesi mümkün mü? Yüce Rabbimiz Kur’an ile elçisine öğrettiği ve elçisinin de beraber yaşadığı toplumuna yaşayarak uygulamalı olarak öğrettiği vahiy ve vahyin içerisindeki korunma bilgileri ilk günkü gibi önümüzde duruyor. Kitaptan okuyup öğrenen ve hayatına uygulayan, kendini Allah’ın kitapta öğrettiği ve insanları sorumlu tuttuğu bilgilere teslim olup, yanlış yapmaktan kendini koruyan her mü’min Allah’ın vaat ettiği azaptan kurtulur ve mutluluk yurdunda mutlu bir şekilde yaşar. Bu bir ütopya değil arkadaşlar! Allah’ın biz insanlara hitap ettiği kitabı Kur’an’da vaat ettikleridir. Kim Kur’an’ın dışındaki kaynaklardan öğrendiği, elde ettiği bilgilerle ahiretini kurtaracağını zannediyorsa, kesinlikle aldanıyor demektir. “Ey insanlar Allah’ın vaadi haktır. Dünya hayatı sizi aldatmasın. Sizi aldatan dünya hayatı Allah ile aldatmasın.”(35 Fatır 5) Dünya hayatındaki aldatıcılar (şeytanlar) “Kardeşim dünya hayatındaki Allah’ın nimetlerinden istifade et, ye, iç eğlen ve sana bunca nimetleri vereni sev, sev ki sana ahirette rahmet etsin. Allah kendisini seveni sever” diyerek oyalıyorlar. Hayır, arkadaş bak Allah kitab’ında “Korunanları (muttakileri) 3/76, iyilik yapanları 2/195, adaletli olanları 5/42, yolunda mücadele edenleri 61/4, hatasından dönenleri (tevbe edenleri) 2/222, kendisine güvenenleri 3/159, arınıp temizlenenleri 2/222 ve sabredenleri 3/146 sever” diyor. Bunları bilmez, yapmaz isen, Allah’ın huzurunda rızasını istemeye yüzün olur mu? Kuru kuruya “Allah benim yaratıcım, bana nimetler vereni sevmeliyim” demek yetmiyor. Allah’ın emrettiği ve sevdiği amelleri yapmazsan, yasaklardan uzak durmazsan, o zaman Allah’dan ve azabından korkmalısın. Allah’ın sevdiklerinin yanında sevmediklerine de bakalım: “Allah, haksızlık yapan zalimleri 3/140, fesat çıkaran bozguncuları 5/64, Allah’ı ve ayetlerini inkâr edenleri 2/276, haddi aşanları 5/87, övünüp böbürlenenleri 57/23, hainlik edenleri 8/58, yolundan çıkan fasıkları 9/96, zulüm ve baskı altındakiler hariç, kötü ve çirkin sözleri açıktan açığa söylenmesini 4/148 sevmez” deniliyor. Bunların yanında Allah’ın yazamadığımız yasakladıklarını (Allah adına yalan söyleme, şirk koşma, adam öldürme vs.) yeri geldiğinde okuyup, öğrenip uzak durmamız, Allah’dan ve azabından korkmamızın, dolayısıyla korunmamızın bir gereğidir. İnsan için örnek olan Allah’ın elçilerine Rabbimizin indirdiği ayetlerde “Rabbime isyan edecek olursam büyük bir günün azabından korkarım.”(6/15, 10/15, 39/13) ve “İttekuul lahe = Allah’dan korunun”, “Allah’a ve Elçisine itaat edin” diye bildirmesi insanın yapacağı yasak ve hatalı davranışların karşılığını verecek olan Allah’ın, her insanın kazandığının karşılığı, ölmeden önce tevbe etmemişse, bedelinin ağır olacağı günden korkmak gerekir.

Eğer, âlemlerin Rabbi Allah gerektiği gibi doğru tanınmazsa, doğru bilgilerin yerini, insanın hayalinde canlandırdığı hayalî bir ilah kavramı yer alacaktır. Daha sonra ihtiyacına göre bu ilahı vasıflandıracak, kendisi gibi, sevinen, üzülen, oğullar, kızlar, sevgililer ve dostlar edinen, sevdikleriyle sarmaş dolaş olup, oturup sohbet eden, nazlarını çeken bir ilah oluşacaktır. Bu sıraladıklarımız, kitaplarda yazılanların bir kısmı ve bir müslümanın utanç duyacağı pek çok uydurma sıfatları Allah’a yakıştırıyorlar. Biz de (Sübhanallah) “Allah onların uydurduğu bütün eksik, uydurma sıfatlardan uzaktır, beridir” diyerek Rabbimizi tenzih ediyoruz. Allah’ın vahyinden uzaklaştırılmış, kendileri de merak edip okumamış insanlara, Allah hakkında ne anlatılmışsa, ne kadar bilgi verilmişse onunla yetinip, Rableri ile ilgili Kur’an’da öğretilen doğru bilgilere uzak kalanlar, cehaletlerini yanlışlarla devam ettirip götürecekler ve doğruyu hatırlatanları da inkâr ve şirkle suçlayacaklar. Misal olarak veriyorum, Allah’ın kulu ve elçisi olan Muhammet (a.s)’dan bahsedildiğinde, isminin önüne veya arkasına “Habibullah” diye sıfat ilave edilerek kendilerince övmekteler. Bu isim tamlamasıyla Allah’ın elçisini övdüğünü zannedenler, övgülerinin “Allah’ın sevgilisi Muhammed” anlamına geldiğini bilseler ve Allah’ın kullarından hiçbir kimseyi sevgili edinmediğini Kur’an’dan öğreneceklerdi. “Yahudiler ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki ‘Günahlarınızdan dolayı Allah size niçin azap ediyor. Hayır, hayır siz sadece yarattığı bir insansınız”(5 Maide 18) diyen yahudiler ve hıristiyanların şahsında, insan olmalarından dolayı, Allah’ın insanları oğul, kız, eş, sevgili, dost, ortak, veli edinmeyeceğini ve edinmediğini bildirerek nasıl reddedildiklerini göreceklerdi. Sonra her şeyin sahibi olan Allah için, “Bir şeyi edindi, sahiplendi” demek abes ve Allah’ı doğru tanımamaktır. Oğul, kız, eş, dost sevgili edinmenin insani bir özellik olduğunu (3/14), sevenin, sevdiğinin her türlü nazına, kaprisine ve yanlışlarına katlandığı bilinen bir gerçektir. O halde bu vasıfların zaaftan kaynaklandığını, bunun bir eksiklik ve beşeri bir duygu olduğunu herkes bilir. Böyle bir eksiklikten Yüce Yaratanımızı tenzih eder, kullarına inzal ettiği kitaplarında, elçilerine nasıl hitap ediyorsa, o şekilde bizim de bu hitapları Allah’ın elçileri için kullanmamız gerekir. Aksi halde Allah adına yalan uydurulmuş olur ki (7/37), bu da en büyük zulümdür. Allah’dan gereği gibi korkanların, Allah adına söylenen sözlerin Allah’a iftira etmek olduğunu bilir ve kitabımız Kur’an’ın dışında, Allah (c.c.) adına asla bir şey söyleyemezler (7/33) ve söylenenleri de kabul etmezler. Çünkü “Allah bir insanla ancak, vahy ederek veya perde arkasından veya elçi (melek) göndererek konuşur ki, o elçi melek, Allah’ın dilediği şeyleri, O’nun izni ile (resullere) vahyeder. Allah çok yüce ve her şeyin hükmünü verendir.”(42 Şura 51) Rabbimiz insanlarla bu ayette belirtilen üç şekilden başka konuşmaz ve konuşmayacağını ehli Kur’an bilir.

Rabbimizin elçileri, kendilerine inen ayetleri inkâr eden muhataplarının olağanüstü, kendilerinin tasarrufu dışındaki istekleri yerine getirme imkânsızlıklarını dile getirdikten sonra, muhataplara ve aynı zamanda tüm zamanlarda tebliğ görevini üstlenmiş müslümanlara örnek olacak, adeta kalıp haline gelmiş cevabı verdiklerini görüyoruz. “Bize kavuşmayı (Diriliş gününü) kabul etmeyenlere apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman ‘Bu Kur’an’dan başka bir Kur’an getir veyahut onu değiştir’ dediler. De ki ‘Benim için kendiliğimden onu değiştirmem olası değil, ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer ben Rabbime isyan edecek olursam (ayetleri sizin isteğinize göre değiştirirsem) büyük bir günün azabından korkarım.”(10 Yunus 15) Misal olarak verdiğimiz bu ayette görüldüğü gibi, konu, insanlar var olduğu sürece, kıyamete kadar güncelliğini yitirmeyecek olan Allah’ın elçisinin, Allah’dan korkmanın nasıl olması gerektiğinin örneğidir. Yani, Allah’ın elçisi “Allah’ın gönderdiği emanetine benim ihanet etmem, ayetleri değiştirmem ve sizin istediğiniz hale getirmem benim için mümkün değil, zaten benim buna yetkim de yok” diyor.

İslam dinine inanmış her mü’min için, Allah’a inanmasından sonraki ilk görevi, Rabbini en doğru şekilde, uluhiyyetine, azametine ve yüceliğine yaraşır biçimde tanımaktır. İhlas suresinde kendi zatının bir benzerinin ve denginin olmadığını ve mislinin “O’nun hiçbir şey benzeri değildir.”(42 Şura 11) olmadığını belirten Allah, kendisi kullarına elçiler vasıtası ile ulaşıyor zatını ve vasıflarını tanıtıyor. Yaratılmış olan biz kulların (Allah’ın elçi seçtiği peygamberler de dâhil) Allah’a ulaşmamız gücümüzün dışında olduğu gibi, O’nun bilgisinden, öğrettiğinden başka bir şey kavramamız ve öğrenmemiz de mümkün değildir (2 Bakara 255). İşte her şeye gücü yeten, Aziz (En güçlü), Kebir (en büyük), Kadir (her şeye gücü yeten), Muhit (her şeyi kuşatan), Zu intikam (gerektiğinde zor kullanan), Habiir (her şeyden haberi olan), Basiir (her şeyi gören), Sem’i (her şeyi işiten), dilediğini bağışlayan ve dilediğine azap eden Allah’tan korkulmaz da başka kimden korkulur? Allah’ın elçileri, Rablerini en iyi tanıyan ve tanıtan beşerler olup Allah’dan gereği gibi en çok korkan da onlardır. Gereği gibi ifadesinin daha iyi anlaşılması için, Allah’ın kitabından ilgili ayetlere göz atmamız gerekiyor: “Onlar Allah’ı gerektiği gibi (hakkıyla) tanıyamadılar. Kıyamet günü arz bütünüyle O’nun avucunun içindedir, gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür. Onların koştukları eşlerden Allah uzaktır.”(39 Zümer 67) Ayette geçen “Arzın avucunun içinde olması” deyimsel bir ifade olup, bizim dilimizde de “Ben mahalleyi veya şehri avucumun içi gibi bilirim” dediğimizde, mahalleyi veya şehri en ince ayrıntılarına kadar biliyorum demek isteriz. Bu misalde Allah’ın kâinatta her şeyi en ufak ayrıntılarına kadar bildiğini, sağ el deyimiyle de, her şeye gücünün yetip, kontrolünün de olduğunu ve dilediği gibi tasarruf ettiğini bize öğretmektedir. 

Allah’ın kitabını okuyup anlamaya çalışanlar, Allah’ın dinini anlamada, Kur’an’ın, insan için anlayabileceği kolaylıkta açıklanmış ve anlaşılır bir kitap olduğunu göreceklerdir. “Biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali kullandık. Ancak insanların çoğu kabul etmemekte direniyorlar”(17 İsra 89) Allah’ın dini İslam, kolaylaştırılmış ve pratiği yaşanmış bir din. Tamamlanmış bu dini zorlaştırmanın, sanki eksiği varmış gibi içerisine, doğru olmayan bilgiler ve şekiller katmanın hiçbir mantığı yok. Allah’a kulluk etmek isteyen herkesin Rabbinin ayetlerine kulak vermesi yeterlidir. “Bu kitap, ayetleri hükümlendirilmiş, sonra her şeyin hükmünü veren, her şeyden haberi olanın yanında en ince ayrıntılarına kadar açıklanmıştır ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz. Ancak ben de sizi, onun içindekilerle uyarıcı ve müjdeciyim. Eğer Rabbinizden bağışlanma diler, sonra O’na tevbe ederseniz, zamanı O’nun tarafından belirlenmiş bir vakte kadar, güzel bir yaşayışla sizi yaşatır ve her lütuf sahibine, lütfunun karşılığını verir. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin üzerine gelecek büyük bir günün azabından korkarım.”(11 Hud 1-3) Bu ayetlerde Rabbine kul olmak isteyen insanın, en doğru kaynak olan kitaba yönelmesi mecburi istikamet gösterilmektedir. Kulluk sınırları Yaratıcı tarafından belirlenmiş, buna ne bir ilave, ne de çıkarma yapılabilir. Dolaylı yollardan, aracılarla Allah’a kulluk etmek, affedilmez bir davranış biçimi olduğundan (4 Nisa 48), o kimse şirkin içine batmış ve nefsine zulmetmiş demektir. Allah asla kendisine sahte ilahların aracılığıyla kulluk edilmesini istemediği için, ayetler bizatihi kendisi tarafından açık ve teferruatlıca anlatılmıştır. Bu gerçekleri kavramış ve anlamış Allah’ın elçileri, yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi kitabın çizdiği kulluktan yüz çevirenler için, büyük bir günün azabından korktuklarını, yani bulundukları hatalı kulluklarını devam ettirmelerinden dolayı azabın kesinliğini dile getirmişlerdir. “De ki, ‘O’na ait olan katkısız (halis) din ile kulluk etmem ve Allah’a ilk teslim olanın benim olmam, bana emrolundu. Eğer Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.’ De ki, ‘Ben Allah’ın katkısız dini ile (ne emretmiş ise, kendiliğimden bir şey katmadan) O’na kulluk ediyorum. Siz de Allah’tan başka dilediğinize kulluk edin.”(39 Zümer 11-15) Allah’a kulluk etmede en güzel örnek olan Muhammed (a.s), Rabbi ona ne emretmişse, hiçbir şey ilave etmeden (halisane) kulluk etmiştir. Aksi halde kulluk etmede diğer insanlara örnek olması söz konusu olamazdı. Dikkat edilirse ayette emredilenin dışındaki yollarla kulluk etmeyi isyan olarak nitelendiriyor, bu isyanın sonucunda büyük bir azabın kaçınılmaz olduğunu bildiği için, beraber yaşadığı toplumunu uyarıyor. Günümüz dünyası ve içinde yaşadığımız toplumda, önceki atalardan gelen kitap dışı ibadetleri ve şekillerini, hem görüntülü medya yayınlarından veyahut da kendimiz o cemaatların içerisine girdiğimizde görüyoruz. Mevlitler, semah gösterileri, müzik aletleri eşliğinde danslı zikirler, kitap dışı en çok uygulanan örnek batıl ibadetler ve bunların dışında daha pek çok ritüeller sayılabilir.

Allah korkusu, inanan insanların hayatına bir düzen ve disiplin getirir. Beraber yaşadığı insanlara güven verir. Bu korku inananları yanlış yapmaktan alıkoyar, hata yapma nispetini en az seviyeye indirir. O bilir ki, yanlış da olsa doğru da olsa yapılan amellerin mutlak surette bir karşılığı olacak. “Eğer sen beni öldürmek için elini kaldırırsan, ben seni öldürmek için asla elimi sana kaldırmam. Çünkü ben alemlerin Rabbinden korkarım.”(5 Maide 28) ayetinde konusu edilen, insanlık tarihinin ilk insan öldürme olayı anlatılırken, Rabbimiz âdemin iki oğlu diye kıssaya başlıyor. Bizim bu kıssadan çıkaracağımız ders şu olmalıdır. Allah yeryüzünde yarattığı insanlara, davranış ve yaşayış biçimlerini elçiler vasıtasıyla öğreterek, doğruları ve yanlışları belirlemiş, sorumluluklarını bildirmiştir. Bu ayette karşımıza iki tip insan karakteri çıkıyor. Birincisi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a inanmış, “Allah’ın haram kıldığı bir nefsi geçerli bir neden olmadan öldürmeyin.”(17 İsra 33) ayetindeki yasağı iyi kavrayıp O’na teslim olmuş, yasaklanmış “geçerli bir neden olmadan adam öldürme” fiilinin karşılığının ebedi bir azap olduğunu bilen, bundan dolayı da bu tür yanlışları yapmaktan korkan insan tipi. Diğeri de bunun tam tersi, nefsanî arzularına esir olmuş, basit bir nedenden dolayı kardeşini katletmeyi kendine göre haklı bularak öldürmeyi aklına koymuş bir insan tipi. Bu kıssa özelleştirilerek anlatılmış bir olay olmasına rağmen, Allah’ın yasakladığı her türlü kötü fiillerin bütününü, şirk, zina, içki, kumar, iftira etme vs. genelleştirdiğimizde sonuç aynı. Çünkü bu yasaklanmış fiilleri yapmak, haram hükmünü koyan otoriteye karşı başkaldırma ve yasakları tanımama anlamına gelir. O zaman asi olan ve karşı gelen de mutlaka isyanının karşılığını görecektir.

Allah elçilerinin örnek davranışları, sonraki nesiller için de bir uyarı, aynı zamanda yaşanmış bir tecrübe. Toplumları uyaran uyarıcıların, önceki toplumların uyarı karşısında aldıkları tavır ve psikolojik durumlarının dikkate alınıp, karşılaşacağı olumlu veya olumsuz durumlara kendisini hazırlaması gerekiyor. Allah’ın elçisi (a.s) toplumunu uyardıktan sonra, aldığı olumsuz cevaplardan dolayı üzülmüş, Allah ona, karşılaştığı tavırların, kendisinden önceki elçilerin de karşılaştığı tavır olduğunu ve yalanlandıklarını hatırlatmıştır. Bu yüzden üzülmemesi gerektiğini, çünkü muhatabı olan insanların kullukta denendikleri için, diledikleri zaman iman etme, diledikleri zaman inkâr etme hakları olduğunu, bu yüzden kendisine düşenin sadece uyarmak olduğunu hatırlatmıştır. “Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Şöyle demişti ‘Ey kavmim. Sadece Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka ilah yok. Ölçüyü ve tartıyı eksiltmeyin, (bundan dolayı) sizi bolluk içerisinde görüyorum. (Hileli çok mal edinmenizden dolayı) Her şeyi içine alan bir günün azabının size gelmesinden korkuyorum. (Aklınızı başınıza alın) Ölçmeyi ve tartmayı tam (adaletli) bir şekilde yapın, insanların eşyalarına hileli yollarla el koyup da yeryüzünde fesadı yaygınlaştırmayın. Eğer inanırsanız Allah’ın yanında olan (meşru olarak kazandığınız) sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinizde muhafız değilim.”(11 Hud 84-87) Toplumlara önderlik yapan liderler, uyarılara kulak asmayan insanların, o toplumda çoğunluk halinde olması karşısında, ister istemez onları endişeye sevk ediyor. Allah’ın koyduğu yasaklar (haramlar) bir toplumda yaygın halde kabul görüyorsa, o toplum fesada (bozulmaya) uğramış demektir. Bunun anlamı; hak, hukuk, insanlık ve adalet ortadan kalkmış, güçlü olanların güçsüzleri ezdiği, haklıların haklarını alacak otorite ortada kalmayınca, Yüce Allah’ın değişmez sünneti hemen işlevini yerine getirmeye başlıyor ve o toplumun haklıları da haksızları da Rablerinin cezasına (helakına) uğruyor (8 Enfal 25). İşte o toplumlara önderlik yapan Allah’ın elçileri, sünnetullah’ı çok iyi bildiklerinden, korkuları, toplumun bütünüyle yok olmaya aday olmalarıdır. Eğer toplum kendini değiştirip yenilemezse Allah da onları bulundukları hal üzere bırakır (13 Rad 11) ve bu durumda belirlenmiş sonuç da, suçlu toplumun üzerine hak olur. Medyen halkının Kur’an kıssalarında olumsuz olarak anlatılması, geriden gelen toplumlar içerisinde aynı davranışları gösterdiklerini, başlarına benzer cezaların geldiğini ve helak edildiklerini Kur’an’ı Kerim’den okuyoruz.

Günümüzde, üzerinde yaşadığımız dünyada, pek çok ulusların, milletlerin başına gelen musibetleri, toplu olarak yok oluşlarını okuyor ve televizyonlardan seyrediyoruz. Bize göre bunlar Rabbimizin kitabında belirttiği sünnetinin bir tecellisi. “Sana bir iyilik isabet ederse o Allah’tan, sana bir kötülük isabet ederse, o da kendi nefsindendir.”(4 Nisa 79) Allah asla kullarına zulmedici değildir. Eğer insanlar kendilerine bunca nimetleri lütfeden yaratıcılarına karşı nankörlük yapar, büyüklenerek “Bizim kendi gücümüz her şeye yeter, başkalarına ihtiyacımız yok” diye ilan eder, yaşamlarından Allah’ı ve koyduğu kuralları uzak tutarsa, Rabbim de koyduğu kuralları devreye koyar. “Eğer iman eder ve şükrederseniz Allah ne diye size azap etsin. Elbetteki Allah şükrün karşılığını bilen ve verendir.”(4 Nisa 147) Sonuç olarak her insanın yüce yaratıcısının büyüklüğünden, azametinden, ululuğundan korkması utanılacak, küçülecek, ezilecek bir durum değil, bilakis Rabbine karşı saygısını göstermek, O’nun yüceliği kabul etmek, O’na muhtaç olduğunu bilmektir. 

Yaşadığı çağda, tevhidi mücadelesiyle Allah tarafından, kendinden sonra gelen bütün insanlara örnek olarak gösterilen İbrahim (a.s) ile yazımızı bitirelim: “Ben yüzümü, yeri ve göğü yaratana, ona şirk koşmadan yöneldim. Ben ortak koşanlardan değilim. Kendisiyle tartışan kavmine dedi ki ‘Bana doğru yolu gösteren Allah hakkında mı benimle çekişiyorsunuz? Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan asla korkmam, ancak Allah’ın bana bir şey dilemesinden korkarım. O her şeyi bilgisiyle kuşatmıştır, hiç düşünmüyor musunuz? Ben sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan niçin korkayım ki. Siz, hiçbir kanıt indirmediği halde, Allah’a ortak koşmaktan korkmazken’ (Şimdi düşünün ve cevap verin ey insanlar) bu iki ayrı gruptan (İbrahim ile ona karşı olanlardan) hangisi güvende olmaya daha layıktır? Biliyorsanız söyleyin.”(6 Enam 79-81) 

Bizim de Rabbimizin bu sorusuna cevabımızın, İbrahim (a.s)’dan yana olduğunu belirtmek, o’nun gibi davranıp mücadele etmek, imanımızın gereği olarak Rabbimizden korkmak bizi Allah’ın yasaklarından uzak tutacaktır. Allah’ın tüm elçilerine ve elçilerinin mücadelesine yardım eden ve onlardan sonra her dönemde tevhid mücadelesi yapanlara selam olsun.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal