Kaynak Sorunu Bağlamında ‘Hadis-Sünnet’ Meselesi

Kaynak Sorunu Bağlamında ‘Hadis-Sünnet’ Meselesi

Tarihte İsrailoğullarının kendi vahiylerine yaptıkları beşeri ekleme ve eksiltmelerin, keyfi ve indi yorumların (Mişna ve Talmud) bir benzeri ‘hadis ve sünnet’ üzerinden bizim müktesebatımız üzerinde de gerçekleşmiştir.

Şurası muhakkak ki bu bize ait sözler (Çoğunda, çok kişinin dolaylı ve direkt katkıları vardır ve onlara şükranlarımı sunuyorum) bu konuda söylenmiş ve söylenecek son sözler olmadığı gibi ‘tek’  sözler de değildir. Tabiri caizse bu hamur daha çok su kaldırır! Lakin bu demek değildir ki sözün bir üslubu, usturubu, sınırı ve rengi olmasın! Her gelen geçsin! ‘Levhel hadis’ yol olsun! Bizim kastımız ‘tashih’tir. Ortak bir doğru kanaate ulaşmak ve buradan doğru çıkarımlarla, doğru yol hattına ulaşmaktır. Söyleyip yazdıklarımızın ‘zannı galip’le doğru olduğuna, hakikate muvafık olduğuna kaniiz. Varsa unutma, yanılma ve hatalarımız, uyaranlara da kulak vermeye, hatalarımızdan dönmeye hazırız. Bu teslimiyetimizin ve imanımızın bir gereğidir. Ve fakat muhataplarımızdan da aynı hassasiyeti göstermelerini beklemek hakkımız olsa gerektir. 

Bir kere, hemen peşinen söyleyelim ‘hadis’ ve ‘sünnet’ kavramları birbiriyle ilgili ve fakat ayrı kavramlardır. Ayrı hakikatlere tekabül etmektedirler. Meselenin en baştan kafa karışıklığına sebep olan tarafı bu iki kavramın aynı zannedilmesi, çoğu kez birbirinin yerine kullanılması ve birbiriyle karıştırılmasıdır.

‘Sünnet’ kavramı Kur’ani bir içeriğe sahip olmakla beraber konumuzla alakalı kullanımıyla Hz. Muhammed (as)’ın irtihalinden çok sonraları ortaya çıkmış, kavramsallaştırılmış bir niteliğe sahiptir. ‘Hadis’ konusu da keza O’nun devrinde yazımı yasaklanmış, kendi ifadeleriyle ‘…Benim adıma yalan uyduran cehennemdeki yerine hazırlansın..’ şeklindeki kat’i uyarıya konu olmuş, tedvin ve tasnifi çok sonraları gerçekleşmiş bir durumdur.

Bu piyasada çok ucuz bir şekilde ‘sünnetsiz/lik’ diye bir minareyi çalanların kılıfı ya da Demokles’in kılıcı gibi işlev gör(dürül)en keyfî ve kendilerince/kendilerinden menkul bir şablon oluşturulmuş, hadis kritiği ve eleştirisinin güya önüne geçilmiş ve dokunulmaz ve steril(!) bir alan oluşturulmuş, ‘kraldan çok kralcılık’ ihdas edilmiştir.

Tarihte İsrailoğullarının kendi vahiylerine yaptıkları beşeri ekleme ve eksiltmelerin, keyfi ve indi yorumların (Mişna ve Talmud) bir benzeri ‘hadis ve sünnet’ üzerinden bizim müktesebatımız üzerinde de gerçekleşmiştir. Rabbani Yahudilik’te Sözlü Tevrat, Yahudi din adamlarının yorumlarından ibaret olduğu halde, Yazılı Tevrat’tan daha üstün ve değerlidir. Hatta Sözlü Tevrat olmadan Yazılı Tevrat’ın bir değeri yoktur.

Sözlü Tevrat olmadan Yazılı Tevrat’ın alfabesi bile anlaşılamaz. Yazılı Tevrat’ın bütün emir ve yasakları, doğru olarak uygulanabilmek bakımından Sözlü Tevrat’a muhtaçtır.

Sözlü Tevrat olmazsa, Yazılı Tevrat “kapalı bir kitap” olarak kalacaktır.

Dolayısıyla herhangi bir Yahudi, Sözlü Tevrat’ı aşarak Yazılı Tevrat’la birebir muhatap olamaz.

“Sözlü Tevrat’taki herhangi bir hüküm Yazılı Tevrat’a aykırı bile olsa, Yahudi, Yazılı Tevrat’ı değil, Sözlü Tevrat’ı dikkate almak zorundadır.” Nasıl, aklınıza neler geliyor, nasıl bir kıyas yaptınız? Bu dezenformasyon halen de aynı kesiflikte sür(dürül)mekte değil midir?! Öyle bir duvar örülmüş ki, ‘sözlü kutsallık kılıfıyla’, hadis ve sünnet üzerinden, ‘Kur’an’ diyerek ve onunla dahi aşamazsınız! Burada aklı selime istisnadan bahsetmek, sahihini ayırmak, ‘elçinin örnekliği baş göz üstünedir’ demeye bilmem gerek var mı? Tam da bu noktada Hz. İsa’nın dilinden ‘Ey kulağı, kalbi sünnetsizler!’ ifadesini kullanmamı lütfen mazur görünüz! Şu örnekle mesele biraz daha iyi anlaşılır umarım: İbn Sa’d’ın Tabakat’ında (‘gelenek’ anlamında sözü olanlara daha da ithafla!); “Hadisler Ömer döneminde çoğalmıştı. Ömer halktan beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini istedi. Getirdiler, sonra bunların yakılmasını emrederek, şunları söyledi; “Kitap ehli’nin Mişna’sı gibi müslümanların Mişna’sıdır bunlar.” 

Bu yorum ve tesbitlerin de ‘modern’ birer zoka olduğunu söylemek de aynı tuzağa farklı şekilde düşmek anlamına gelebilir, farklı bir tartışma açma ihtimali olsa da ‘gelen/ek’sel olanın tavına gelerek… Mesela; ‘Sünnet olmadan ümmet olmaz’ ifadesini ti’ye alıp meseleyi ‘hitan’a indirgemek yakışık almaz da, ifade zaten peşinen bir bölünmeyi, kategorizasyonu, ayrılığı, parçalanmayı, ümmeti sınırlamayı getirmiyor mu peşinen!

‘Hadis ve sünnet’ algısı ‘süpürüp alan ve süpürüp atan’ bir işlevle, handiyse Kur’an’a eş değer kılınan, Kur’an ayetlerini nesheden(!), dokunulmaz, eleştirilmez, bir de ‘gayri metluv’ denilerek kudsiyet şemsiyesine/zırhına büründürülen, kimilerince değerler skalasında en öne çıkarılan haliyle birçok değerin üstünü örtmüş, bir sürü çer-çöpün ithaline, bünyenin bağışıklığının sarsılmasına ve dezenfeksiyona, hijyen şartlarının ihlaline yol açmıştır.

‘Hadis; Hz Peygamber’in söylediği söylenen/rivayet edilen sözlerdir’ tanımlaması ve tarifi aslında, şöyle salim bir kafayla düşünülse ne kadar da işlevsel ve ‘ağyarını mani, efradını cami’ bir ifadedir. Lakin öküz altında buzağı arayanlar ve minareyi çalanlar, kendi foyaları ortaya çıkacak, sun’i makyajları akacak, maskeleri düşecek, kurdukları sömürme ve semirme düzenleri bozulacak, oyunları açığa çıkacak endişesiyle ‘uyanık kalmayı’ tercih ederek, tüm ihtimalleri hesaplayarak, hiçbir yorum ve fikriyata, delile, akli ve Kitabî yoruma imkan/aman vermeden yukarıda dediğimiz ‘sünnetsiz/lik’ iftirasını ve densizliğini işe koşmayı marifet bilmişler, bilmektedirler.

Kur’an’a gelince; ‘yorum’, ‘te’vil-tefsir’, ‘batıni-işari’ vs. denilerek, her yol mübah görülmüş, rüyalar delil sayılmış, ‘ilham’ denilerek çaktırmadan, arkasından dolanarak ‘vahiy’ imaları yapılmış, sözüm ona Kur’an övülüyormuş zehabı ve yanılsamasıyla ‘her harfinde, her satırında, her ayetinde sınırsız ve sonsuz anlam dünyası’ öngörülerek, vurgulanarak çıkar ‘vurgun’ ve çarkı işletilir olmuştur.

Aslında benzer nitelikte bir operasyon, mühendislik Kur’an konusunda ‘anlam’ üzerinden (Zira metnin sabitliği ve orijin ve ontolojisi pek hareket imkânı vermiyor bu ‘el çabukluğunu marifet bilenlere!), hadis ve sünnet konusunda da metin üzerinden (Bu yol, yani metne dayalı kurgu sonuç olarak mana üzerinden keyfiliğe de kapı aralamış olmaktadır!) sürdürülmüş ve yürütülmüştür. El’an da böyle olmakta; süründürme, sürükleme, sürü gibi güdüleme, yürütme (maddi manevi, her türden), uyutma, uyuşturma bu yolla devam etmektedir.

Şimdi ‘hadis’ olduğu kesin olan ve aklî ve naklî dayanakları bulunan bir durumda hangi müslüman ve mü’min şahsiyet geri durup alıcı ve algılarını kapatabilir ki?! Kaldı ki bu durumun bile ‘tevatür’ boyutuna ulaşmamış hallerde kişiye ‘çizgi/sınır/din dışına çıkmak’ sonucunu doğurmayacağı ulemanın tartışıp kitaplarına kaydettikleri bir husustur. Literatürdeki ‘mütevatir’ kaydı önemlidir. Yalan ihtimali bulunmayan toplulukların birbirine aktarımı, şahitlik olgusundaki ‘bir kişi, iki kişi’ kifayetleri düşünüldüğünde farkı fark et(tir)mek adına oldukça önemlidir. Kur’an’ın da tamamen bu yolla bizlere ulaşmış olması ve dahi ezberlenmesi hakikati onu tamamen farklı ve tartışmalardan (Mevcutlarına diyecek söz yok; bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz, öküz altında buzağı aramak ancak tartışmacı, cahil ve zalim sıfatlı insan meşgalelerindendir maalesef ve de ağzı olan konuşur, yapacak bir şey yok!) beri bir mevkiye çıkartmaktadır. Lakin o ‘sünnetsizlik’ yaftası nasıl bir işlev görüyor bir düşünüp taşınalım! Hem suçlu, hem güçlü olma pozisyonları… Şurası kesin ki bu yaftanın her türlü tartışmaya açık boyutu ile beraber sahibini ilzam ettiğini, Hz. Peygamber’in siret ve sahih sünnetini görmezden gelip sadece söylem boyutuyla öne çıkartıp dururken, eylem/örneklik/mücadele ve mücahede boyutlarını neredeyse ters yüz edecek boyutta, içini boşaltıp şekle şemaile indirgeyerek, üstelik afra tafra ile satarak yağ gibi üste çıkmayı marifet bilmeleri anlaşılır gibi değildir. Aslında anlaşılır ‘bizim için’ de; bunu anlatıp aktarabilmek, ikna etmek, ortak bir kabule dönüştürebilmek deveye hendek atlatmaktan, çoktan daha çok zor, neredeyse imkânsız bir durumdur. Algılar dumura uğramıştır zira! 

Sözlerimizdeki ‘şiddet’ ve ‘keskin vurgular’ durumun nezaketinden, hatta vehametinden kaynaklanmaktadır. Atı ç/alan Üsküdar’ı geçmiş zira! Yoksa dediğimiz gibi, hayatın içinde nicelerinden söz rivayet edip aktarırken, dahası sahiplenirken nasıl olur da Hz. Muhammed (as)’e aidiyeti kesin olan bir söze kulak kapamamız, görmezden gelmemiz, onu dikkate almamamız söz konusu olabilir. Bu mümkün değil! Hele sünnete, Hz. Peygamber’in örnekliğine başvurmamak olası bir durum mudur? Burada ‘mealcilik’ akımının da paralel bir şekilde ‘sünnetsiz’ yaftasını kullanan asıl sünnetsizlerle aynileştikleri, tencere kapak misali örtüştükleri bir gerçektir. Sapla samanı ayırmak gerek!

‘Kur’an’ın da bir söz olduğu’ konusuna gelince, burada da sapla samanı ayırmamız gerekiyor. En azından orijin ve ontoloji hesaba katıldığında kıyasın fasitliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Kur’an kendini (Allah’ın beyanıyla); ‘şeksiz ve şüphesiz’ olarak tavsif ederken ‘hadis’ (söylemi)için böyle bir teminat ve vurgu bilmiyoruz! (Şimdi onu da bulup çıkaranlar/çıkaracaklar, neyin peşinde olduklarını, neyin kafasını yaşadıklarını, ne pozisyona düştüklerini kendileri bir düşünsünler!) (Bir tefekkür ve mukayese verisi olarak 69/40-52. ayetlere bakılabilir.)

Peygambere iftira edip onu, iyi niyetle körü körüne de olsa savunmak peşi sıra bir sürü cürüfatın da girmesine kapı aralamak nice bir durumdur, itikaden ne yana düşer?! Bu arada Hz. Ali’nin ‘Hadis uyduranın öldürülmesi gerektiği..’ sözü (Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet anlayışı s.429) de dikkate alınmalı değil midir?

‘Kaynak sorunu’ başlıklı temmuz sayımızdaki yazımızın akabinde bu yazıyla birlikte ‘kurucu metin olarak Kur’an’ olgusunun ardından ‘kurucu örneklik olarak sünnet’ meselesi ve sünnetin bir tezahürü ve ifadesi olan ‘hadis’ konusu ‘dine rağmen değil, dine dair’, ‘hüküm koyan değil, hükmü belirginleştiren, izahına katkı sunan, örnekliğini gösteren, nasıllığını içeren’ tali ve ikincil pozisyondadır.

Kur’an ‘ne ve niçin’ ile ilgili üst ve genel çerçeveyi çizer, belirlerken, hadis ve daha ziyade sünnet ‘nasıl’ olgusunu içermektedir desek, kısmen kendi hilafımıza da olsa bir gerçekliğe işaret etmiş olabilir (zira Kur’an nasıl, ne kadar, ne zaman vs. ile ilgili ana ilkeleri de va’zetmekte, şeriat kılmaktadır) ve bu noktadan hareketle ortak bir anlam dünyasına varabiliriz. Hadis ve sünnet teferruatı, Şekil A’yı ve uygulamayı, ayrıntıları, O’na (dine) dair olanı kapsamaktadır. Resuller şari değildirler! Onlara tabi olmayı ve itaati Allah’tan yalıtarak, bizatihi ve istisnasız olarak anlayıp kurgulayamazsınız! Yoksa dine (fıkhi çerçeve) dair olarak ulemayı/müctehidleri, hatta mahalle imamını dikkate almakta bir beis olmasa gerektir. Aksi halde dinin aslına dair, hüküm ve emirlerine dair, helal haramına rağmen, bu dikkate alış sıkıntı doğuracak, çizginin aşılması, aşındırılması anlamına gelecektir -ki Allah muhafaza!- Kur’ani sakındırmalar ve uyarılar bu konuda oldukça açık ve nettir! Kıyası kabil değildir! Hiçbir merci ve söz bunu aşmaya da, etrafından dolanmaya da ne hak sahibi olabilir, ne de had!

Yoksa ‘kitaba uymuş’ –ki ondan sorguya çekileceğiz; zira risalet de onda mündemiç ve ondan mütevellidir- değil, ‘kitabına uydurmuş’ olmak söz konusu olacaktır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal