Amellerin Boşa Gitmesi

Amellerin Boşa Gitmesi

Nelere inanıp nelere inanmamamız gerektiğini Rabbimiz Kitab’ında tek tek belirlemiş, imanla ilgili belirlenmiş kurallara, ne bir ilave yapmayı ne de bir eksiltme yapmayı, Allah hiçbir kuluna müsaade etmemiştir.

Amellerin Boşa Gitmesi

İlyas Yorulmaz

Yaşamımızı değerli ve onu anlamlı kılan, bizleri hayata bağlayan en önemli öğelerin başında gelen şey çalışmak, gayret etmek ve çabamızın karşılığını almaktır. Bu tam anlamıyla insanı mutlu eden, kendisine güven veren ve çevresine olumlu bakmayı sağlayan bir olgudur. Bu hal bizi rahatlatır, olayları algılama biçimi ve değerlendirmemizde pozitif anlamda, her zaman iyimser, hoş görülü, hatta bizim dışımızda cereyan eden olayları değerlendirirken de bu psikoloji içerisinde sonuçları kendi değerlerimize göre belirlememizi sağlar. Çoğu zaman haddimizi aşan, bizim dışımızda kalan, yetkimiz alanına girmeyen sonuçları çıkartır, hükmünü hemen verir ve işi bitiririz. Başkaları neticeden memnun olsun olmasın fark etmez, çıkardığımız sonuç bizim için önemlidir. Öyle ki işin boyutunu daha ileri safhalara götürüp, fizik ötesi, gayb âlemine müdahale ederek, sonuçların istediğimiz gibi olmasını düşünür ve öyle hükmolunmasını isteriz.

Hâlbuki Yüce Yaratanımız insanı yarattığında, yarattığı insanın gücünü ve kabiliyetini takdir ettiği (planladığı) zaman, nasıl yaşaması, ne yapması veya neler yapabileceği, nelere güç yetirebileceğini beşer elçileri vasıtası ile yazılı belgeler (kitaplar) göndererek öğretmiştir. Rabbimizin ayetleri yol gösterici olduğu için, içlerinde insanın ihtiyacı olan olumlu-olumsuz her türlü misaller var. Samimi olarak Allah’a kulluk edenlerle, Allah’a kulluktan kaçınıp başkalarına kulluk edenler; gereği gibi inanıp teslim olanlarla, Allah’a inanmayıp başka ilahlara inanıp teslim olanlar; Allah’ın koyduğu yüce kurallara göre yaşayanlar olduğu gibi, sahte ilahların koyduğu yaşam biçimlerine uygun yaşayanların misalleri var. Allah insanı özgür bırakmış “Dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin.”(18 Kehf 29) derken, Allah’a kulluk etmek tamamen kendi hür iradesine bırakılmış olup tercih ettiği yaşam tarzının karşılığının sonuçlarına da kendisi katlanacaktır. Ukalalık edip de müdahale alanının dışına çıkarak, sorumluluk alanına girmeyen konularda ahkâm kesmesin. Peki, ahkâm kesmiyor mu? Elbette, pervasızca hiç düşünmeden kesiyor, iyiyi güzeli, kötüyü çirkini, doğruyu yanlışı, helalı haramı kendisinin belirleyeceğini, hatta insanların yaptıklarının ahirette ne şekilde, nasıl cezalandırılmasına (ceza karşılık anlamında, hem mükâfattı, hem de azabı kapsar) dahi müdahale edebiliyor, görüş bildiriyor. Güya ahirette Rabbimiz Allah’ın vereceği karara akıllarınca etki edeceklerini zannediyorlar. Şahit olduğum bir cenaze namazında, namazını kıldırdığı kişi için “Siz bu mevtanın iyi olduğuna şahitlik ederseniz, Allah da sizin şahitliğinizi kabul eder ve bu kişiyi cennete koyar.” demesini hatırlıyorum. Rabbimizin böyle insanlara izin vermesini, arzularına göre hüküm veren bu tip insanlara diğer insanların inanıp onları Rabb ediniyor olmaları veya olmamaları konusunda, insanların imtihanı olarak görmemiz gerekiyor. Öyle değil mi? İnsan, imtihanı gereği doğruları öğrenmeyi diliyor ise, Allah’ın kitabından öğrenmesi gerekiyor. Eğer yanlışa talip ise, yanlışları da doğruya karşı çıkan ve doğruların karşısına yanlışlar üreten ve yanlışlara çağıran iblis ve onun öğrencileri şeytanlardan öğrenecekler. İman edenler Allah’ın insanlara öğrettiğinin yanında, şeytanlaşmış İslam düşmanlarının örnekler halinde yanlışlarını da öğretiyor ki inanan insanlar “Ayetlerimizi açık ve anlaşılır durumda anlatıyoruz ki, günahkârların yolu net bir şekilde ortaya çıksın.”(6 En’am 55) yanlışları öğrendiklerinde yapmasınlar. Böylece yanlışları tercih eden insanlar yaptıklarının getirisinin ne olduğunu hem dünya hayatında, hem de hesap gününde ne olduğunu öğrensinler. Sonra hesap gününde vaat edilenlerin doğruluğunu yaşayarak, hüküm verici kimmiş? Rabbine gereği gibi inananlar çok iyi bilirler ki, hem bu âlemde, hem de hesap gününde nelerle karşılaşacak, dini açıdan, kulluk sorumluluğumuz nedir, neler yapmamız gerekiyor, nelerden kaçınmamız gerekiyor bize elçiler vasıtası ile açıkça bildirilip öğretiliyor. Vaktin gelip çatacağına kesinlikle inandığımız o gün ne ile karşılaşacağımızı bilelim, ona göre kendimize bir yol çizelim. Bize verilen ömür içerisinde elbetteki çok şeyler yapıp, çok şeyler göreceğiz. Bu yapıp ettiklerimiz, değerlendirmelerimiz, imtihan olunmamızın meyveleri (kazançları) ise, bunları değerlendirip karnemizi dolduracak olan da; bizi yaratıp yeryüzünde imtihan eden Yüceler Yücesi, âlemlerin Rabbi Allah’dır. Amellerimizden hangilerini kabul edip etmediğini kitabımız Kur’an’ı Kerim’de bize, yani muhataplarına bütün detaylarıyla açıklayıp bildirdiği için, yazımızda amellerin nasıl ve niçin boşa gittiğini, konuyla ilgili ayetleri inceleyerek göstermeye çalışacağız.

Nelere inanıp nelere inanmamamız gerektiğini Rabbimiz Kitab’ında tek tek belirlemiş, imanla ilgili belirlenmiş kurallara, ne bir ilave yapmayı ne de bir eksiltme yapmayı Allah hiçbir kuluna müsaade etmemiştir: “Sen yalnızca onları Allah’ın dinine davet et ve emr olunduğun gibi dosdoğru ol ve onların arzularına uyma ve onlara de ki ‘Allah’ın kitaptan indirdiklerine iman ettim ve aranızda adalet üzere karar vermekle emr olundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın sorumluluğu bize ait, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da size aittir. Bizimle sizin aranızda bundan (Kur’an’dan) başka hiçbir bağlayıcı, geçerli delil yok. Allah aramızda olanları bir araya getirip hükmünü verecektir. Çünkü dönüş O’nadır.”(42 Şura 15) İmanla ilgili “Akaid” kitaplarına baktığımızda Rabbimizin Kur’an’da belirlemiş olduğu pek çok imanla ilgili maddelerin ilave edildiğini görebiliyoruz. Hâlbuki Rabbimiz Şura suresi 15’inci ayette gördüğümüz, özellikle elçisi Muhammed (as)’a “Allah’ın kitabın içindeki indirdiklerine iman ettim” diye söyletmesi, iman ile ilgili konularda belirleyici yetkinin Allah’a ait olduğunu özellikle vurguluyor. İşte bu nedenle “Kim bundan sonra, inanması gerekli şeyleri reddederse, bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve hesap gününde de ziyana uğrayanlardan olur.”(5 Maide 5) Bu ayet de gösteriyor ki, iman etmekle ilgili konular öyle hafife alınacak gibi konular olmayıp, insana ahiretini kaybettirebilen konulardır. Bu konuda her duyduğuna inanan yaşlılar gibi “Kocakarı imanı gibi iman edeceksin” diye misal haline getiren ve iman diye her söylediklerine inanılmasını isteyen şeytanlar ortalıkta cirit atıyorlar. Rabbimizin, kitabı Kur’an’da inanılması gereken konuları açık bir şekilde belirlemesinden sonra dışarıdan sokulmuş iman edilmesi istenen konuların reddedilmesini inananlara emrettiği Nisa suresi 60’ıncı ayette: “Sana indirilene ve senden önce indirilmiş kitaplara inandıklarını zannedenleri görmez misin? Aralarındaki hukuki sorunlarda, Allah’a başkaldırmış azgınların hakemlik etmesini istiyorlar. Hâlbuki Allah’a isyan edenlerin vereceği hükümleri kabul etmemeleri, reddetmeleri onlara emredilmişti. Ama şeytan onları iflah olmaz bir sapkınlığa düşürmek istiyor.” zanla iman edilemeyeceğini, kitab’ın belirlediği imani konulara inanan insanların yeri geldiğinde imanlarının gereğini yerine getirmeleri gerektiğini, aksi durumunda imanının kendisine hiçbir fayda vermeyeceğini; En’am suresi 158’inci ayette: “Yoksa onlar kendilerine meleklerin veya Rabbinin veya Rabbinin ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinin bir kısmı (ölüm) geldiğinde, önceden iman etmediği için, kişiye o anki imanı fayda vermez. Veyahut önceden iman etmiş ama imanı ona hiçbir şey kazandırmamış. De ki ‘Bekleyin, biz de sizinle beraber bekleyip göreceğiz.” fayda vermeyen imanın, iman sahibine faydasının olmayacağını Rabbimiz özellikle açık bir şekilde açıklıyor. 

İnsanlara Kur’an dışından iman maddeleri ilave eden ve iman ettiği konuyu araştırmadan kabul eden, kendisine kitap dışından ilave edilmiş bir konuya iman et diyen şeytan kılığına bürünmüş insanlara, kaynağını sormayan ve kitaba imanını onaylatmayan insanın hesap gününde hayal kırıklığına uğrayacağı kesindir. Rabbimizin buyurduğu gibi “Ey insanlar şeytan sizin açıkça düşmanınızdır. Siz de onu düşman edinin. Şeytan kendisine inanan kitlelerin ahirette ateşin içine düşmelerini ister.”(35 Fatır 6)

“De ki ‘Ey cahiller bana Allah’dan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz? Sana ve senden öncekilere ‘Eğer şirk koşarsan, yaptıkların boşa gider ve kendine yazık edenlerden olursun. Sen sadece Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.’ diye vahy olundu.”(39 Zümer 64-65) Hayatımızı yaşadığımız süre içerisinde iyi ve faydalı şeylerden ne yaparsak yapalım, Yüce Yaradan’a şirk bulaştırmak yaptığımız her şeyi silip atıyor. Kur’an’ın uyarılarını bilenler, “Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, şirkten başka günahları dilediği kimse için bağışlar.”(4 Nisa 48 ve 116) ayetindeki Rabbimizin bizden ne istediğini bilir ve Allah’a ortak koşmaktan uzak dururlar. 

Geleceğe umutla bakan, Rabbine kavuşmayı uman her nefis, yaptığı amellerin boşa çıkmasını, yüzlerin asılmasını ve kapkara kesilmesini sağlayan bu beladan kesinlikle uzak durması gereklidir. Başını ellerinin arasına alıp, “Geride neler yaptım, şirk belasına bulaştım mı?” diye düşünüp hayatını ve yaşadıklarını gözden geçirerek, varsa kendisini helake sürükleyebilecek, varsa şirk belasından, öncelikle Rabbinden bağışlanma dileyerek, önceki yanlışlarını bir daha yapmamak üzere vazgeçecek. Kitap’ta kulluğun gereği olarak Allah’ın elçileri vasıtası ile insanlara yaşayarak öğrettiği salih (doğru) uygulamaları yapıp yaşayacak ki (Allah buna tövbe ederek Rabbine yönelme diyor) Rabbi onu bağışlasın ve O’nun rahmetine kavuşan kulları arasına girebilsin.

Her Müslüman, geleceğini karartan, yaptıklarını bir çırpıda silip süpürten, öldükten sonra düzeltme imkânın olmadığı şirk belasını çok iyi öğrenmesi gerekir ki kendisini korusun, şirkten uzak dursun. Aksi halde hiçbir mazeretin kabul edilmediği, hataların geri dönülüp düzeltilme imkânın verilmediği, cehennem görevlilerinin cehennem kapısında karşıladıkları azaba gireceklere, “Size Rabbinizin ayetlerini okuyan, karşılaştığınız şu gün ve azapla sizi uyaran Allah’ın (c.c.) elçileri gelmedi mi?” sorusuna “evet geldi.”(39 Zümer 71) dedikleri gün gelip çatmadan, her nefis kendisini kontrol edip çeki düzen vermelidir. Aksi durumda çözümü kendi aklı ve tecrübeleriyle halletmeye kalkıştığında, ortaya çıkan yorum ve farklıklarda sayılamayacak kadar faydasız ve anlamsız olup zandan öteye gitmez. Bu anlamsız örneklerden birini kitabımızın Zümer suresi 3’üncü ayetinden okuyalım: “Allah’dan başka kulluk ettiklerimize, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.”(39 Zümer 3) derler. Hâlbuki yüce Yaratıcı, şirkten kurtulmanın yollarını kitabında açık, anlaşılır, uygulamalı olarak anlatmış ve “İşte bu (kitap) kullarımızdan dileyenleri doğruya ileten, Allah’ın dosdoğru yoludur.”(6 En’am 88) diyerek, doğru yol için, kitabı adres göstermiş idi.

Bakara 217’inci ayette Rabbimiz, “Kim dininden döner de ve bu hal ile ölürse, o inkârcı olarak ölmüş, dünya ve ahirette yapmış oldukları boşa gitmiştir. İşte böyleleri ateşe girip orada sürekli kalacaklardır.” demiştir. Bu ayette anahtar kelime ‘Din’ kelimesidir. Din kelimesinin anlamı doğru anlaşılmazsa, insan ikilem içerisinde kalır ve önüne çıkan sorunlarda doğru ile yanlışı ayırt edemez. Yaşadığımız sosyal hayat, düzenli kurallar ve disiplinler bütünlüğü içerisinde adil, bireylerin hak ve hukukuna saygılı olduğu müddetçe yaşanılır olur. Bunun için yaşamın kurallarını belirleyen Allah (c.c), otorite olarak kendisini gösteriyor ve insanları bu kurallara teslim olmaya çağırıyor: “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığında, Allah ve elçisinin çağrısına icabet edin. Şunu iyi bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O’nun huzurunda toplanacaksınız.”(8 Enfal 24) 

Bu kurallar bütünlüğüne din, bu dinin adına da İslam diyor ve İslam dininin sahibinin kendisi olduğunu hatırlatmasından sonra, yüce Yaratanımız, dininden başka bir din aranmasını asla kabul etmiyor: “Kim İslam’dan başka din ararsa, asla ondan kabul edilmez.”(3 Al-i İmran 85) İslam dininden başka dinlere batıl, bu batıl dinlerin kurallarını koyanlara da tagut ismini verdikten sonra, tagutların reddedilmesini ve kabul edilmemesini emrediyor: “Dinde zorlama yoktur. Doğru ile yanlış açıkça birbirinden ayırt edilmiştir Kim, Allah’a isyan eden azgınları reddeder de, Allah’a iman ederse, sapasağlam, asla kopmayan bir kulpa tutunmuş olur. Allah işiten ve her şeyi bilendir.”(2 Bakara 256) 

Kur’an sonrası müçtehitler döneminde mezheplerin içtihat yoluyla koydukları “Dininden dönen (mürted) öldürülür” hükmü Bakara 217’inci ayette dininden dönenin Allah katında yaptıkları salih ve hayırlı işlerin boşa gideceği, sonuçta amelleri reddedilen ve bu haliyle ölen insanın, “Mürted’in”, hesap gününde azaba gireceği kesindir. İster müslüman olsun, ister inkarcı olsun bir insanın yaşadığı hayatta yaptığı tercihlerden dolayı yaptırım uygulanamaz. “Biz insana doğru olan yolunu gösterdik ki ya şükredecek ya da inkâr edecek.”(76 İnsan 3) Öyle ise, Allah’ın insanlara verdiği seçme özgürlüğünü kim kısıtlayabilir ve tercihinden dolayı ağır cezalarla diğer insanları yola getirebilirler. Bu tür uygulamalar ve zorlamalar olsa olsa bolca ikiyüzlü münafık insanların yaygınlaşmasına sebeb olurlar.

“Ayetlerimizi ve ahiret gününe kavuşmayı yalanlayanların yaptıkları ameller boşa gitmiştir. Ancak böyleleri yaptıklarının karşılığı ile cezalandırılacaklar.”(7 Araf 147) ayeti kerimesinde Kur’an’ın içeriğinde, insan hayatına yön veren bilgiler, hükümler, öğütler, haberler ve hatırlatmaların tümünü veya bir kısmını ret etmenin ve yalanlamanın bağışlanamayacak bir davranış olduğunu bize bildiriliyor. Günümüzde Kur’an’a inandığını söylediği halde, içeriğini hayatına yansıtamayan veya kabullenemeyen, insanlarla çeşitli mekânlarda değişik sebeplerle karşılaştığımızda, o anda oluşan bir konu hakkında, müslüman olarak, herkes kendi düşüncelerini söyledikten sonra, konu ile ilgili “Kur’an bu hususta neler öneriyor?” denilip ilgili ayetler okunduğunda yüzler sıkıntıdan asılıyor, kafalar sağa sola sallanılıyor ve itirazlar başlıyor. “Ama falanca kitapta şöyle yazıyor, filanca âlim bu konuda böyle söylüyor veya bizim cemaatimizin bilenleri bunu bize şu şekilde açıklıyor, sen bu işi bilemezsin, bunca âlimler bilmiyor mu?” diye itirazlar ediliyor. Hâlbuki Allah’ın ayetleri gayet açık ve anlaşılır. Bizim yaptığımız, ilgili ayeti okumak, haber vermek ve aracılık etmek. İnanan ve Allah’ın ayetleri kendisine okunan insanın takınacağı tavrı Allah gösteriyor: “Aralarında hüküm verilmesi için Allah’a ve resulüne çağrıldığında, ancak inananların sözleri ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte kurtuluşa erenler böyle söyleyenlerdir.”(24 Nur 51) Bu ayetleri işittiğinde insanın söylemesi gerekli olan budur ve teslim olmalıdır. Tatmin olmuyorsa, varsa elinde kitaplara bakar, tercüme edilen ayetin doğru tercüme edilip edilmediğini araştırır, en azından ikna olmak için bir gayret sarf eder, doğru olan da budur. Öncelikle okunan ayetlere muhatap olanın kendisinin tatmin olması gereklidir. O kişinin sorumluluğu kendisine aittir. Kişi şüpheye düşmemelidir, şüphe ve tereddüt insanı yanıltabilir. Dolaysıyla Allah’a kullukta mutlak teslimiyet gerekir. Bu nedenle kendi başına, fert olarak Rabbine hesabını verecek olan da odur: “Şüphe yok ki göklerde ve yerde olanların hepsi, Rahman’a yalnızca kul olarak gelecektir. Rahman onların hepsini hesap etmiş ve tek tek saymıştır. Ve hepsi kıyamet günü Rabbi’nin huzuruna (hesap vermek için) yalnız başına gelecektir.”(19 Meryem 94) Parantez içinde bu ayete göre şunu da belirmek gerekir ki, insan olarak yaratılmış ve yaşamış her, insan, aklınıza ne geliyorsa, peygamberler de dâhil, Yüce Yaratıcımızın koyduğu bu hüküm, hiçbir ferdi istisna etmeden huzuruna topraktan diriltilmiş olarak gelecek ve hesabını verecektir. Aksi halde daha önce öğrendikleri ve bildiklerinden dolayı veya işine gelmediğinden dolayı yüz çeviriyorsa, yukarıda okuduğumuz ayetin öncesinde, Yüce Allah, ayetlerden yüz çevirenlere “kendisine zulüm ediyor” diyerek, inandım diyenlerin ve ayetlere muhatap olanların dikkatini çekiyor ve uyarıyor.

Bizler, inananlar olarak, yaşadığımız hayatın değerlendirmesini yaparken insani özelliğimizi göz ardı etmemek şartı ile, meşru olan her şeyden yararlanmamız gerektiğini, dengeli bir şekilde, bize verilen nimetleri ölçülü, adil ve israf etmeden tüketmemizin, ihtiyacımızdan fazlasını da fakirlerle paylaşmamızın tavsiye edildiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Böyle bir uygulamanın dışında, amaçsız, anlamsız, sadece verilen ömrü tüketme amacına yönelik, bütün nimetlerden tat almak ve özgürce yaşamak için geçirilmiş ömrün, ileride karşılaşacağı olumlu bir beklentisi de yoktur ve olmamalıdır: “Sizden öncekiler kendi paylarına düşenlerle yaşayıp gittiler. Siz de, amaçsız ve boş (faydasız) bir şekilde sizden öncekilerin yaşayıp gittiği gibi, kendi paylarınıza düşenlerle yaşayıp gidin. (Şunu hatırınızdan çıkarmayın) Böyle yaşayıp gidenlerin, dünyada yapıp ettiklerinin tümü boşa gitmiş ve ahirette de kaybedenlerden olmuşlardır.”(9 Tevbe 69) 

Düşünebilen ve kendine karşı biraz insaf sahibi olan kimse, Rabbimizin bu uyarılarını dikkate almaması, kendi nefsine karşı zulüm etmesi demektir. Yaşadığımız arz, inananlara göre imtihan alanıdır, mallarla, canlarla, açlıkla, korkuyla, acısıyla, tatlısıyla, eşlerle, çocuklarla, sağlıkla, hastalıkla deneniyoruz. (2 Bakara 155) Bize verilen imkânları vahyin öğretileri doğrultusunda en verimli bir şekilde kullanmak bizim elimizdedir. Geçmişle geleceğin dengesini kurmak, bilinçli olarak geleceğe yapılacak en değerli yatırımlardır. Tek taraflı tercihler bizi hayal kırıklığına uğratacaktır. Serbest iradeyle yapılan tercihlerin sorumluluğunu yüklenecek olan, yine tercihi yapanın kendisidir. “Kim bu dünyanın güzelliklerini istiyorsa, hiçbir şey eksiltmeden dünyada yaptıklarını o’na veririz. Ama böyleleri için hesap gününde yalnızca ateş vardır. Dünyada yaptıkları boşa gitmiş, işlemiş oldukları değerlendirilmeye alınmayacaktır.”(11 Hud 16)

Kendi arzu ve isteğine göre yaşayan insanlar, kendilerini vahyin belirlediği çizgilerin dışındaki kaynaklara yönlendirdiklerinde, yaşam biçimleri de tercih ettikleri şekilde, başkalarının belirlediği gibi olacak. Doğruyu yanlışı, güzeli çirkini, iyiyi kötüyü ve hayrı şerri kendi arzularına göre belirleyerek, tercih edilen bu yaşam şeklini, “İşte onlar Allah’ın rızalığını istememiş, Allah’ı öfkelendirecek şeylere tabi olmuşlar, bu yüzden yapmış oldukları boşa gitmiştir.”(47 Muhammed 28) kitabımız olumsuzlamış ve tasvip etmemiştir. Ancak hayat tarzını belirlemekte serbest olanlar, kendilerine verilen süre içerisinde diledikleri biçimde yaşamalarına izin verilmiştir. Buna rağmen uyarıcı ayetler, diriliş gününde onların mazeretlerine meydan vermeyecek şekilde gelmeye devam etmiştir: “De ki, Size yaptıklarından dolayı üzülecek kimseleri haber vereyim mi? Dünya da yaptıkları şeylerin güzel olduklarını zannettikleri halde, hesap gününde bütün gayretleri (yaptıkları) onlardan uzaklaşmıştır. Çünkü onlar, gönderilen Rablerinin uyarılarını (ayetlerini) ve O’na kavuşmayı ret etmişler, bunun için yaptıkları boşa gitmiştir. Budan dolayıdır ki, Biz de böylelerine diriliş gününde kıymet vermeyeceğiz.”(18 Kehf 105) 

Elbette hayatını dilediği şekilde tercih ederek yaşamak ve tüketmek, her ferdin kendi sorumluluğunda olup, hiçbir kimse diğer kimsenin yükünü ve sorumluluğunu yüklenmeyecektir. “Her nefis yarın için ne hazırladığına baksın.”(59 Haşr 18) ayetince oto-kontrollü yaşanan ve alışkanlık haline getirilen kontrollü hayat, diriliş gününe inananları umutlu ve diri tutacaktır.

Sonuç olarak, dünya hayatında Allah’a inandığını ve müslüman olduğunu iddia eden her kişi “Sonra onları yanıltan, aldatan şey (dünyada iken müşrik oldukları halde) ‘Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki biz müşriklerden değiliz’ diye söyledikleri sözleri olmuştur.”(6 En’am 23) Allah’ın insanı doğru yola ilettiğinden hiç şüphe olamayan kitabı ile kendini kontrol edemiyorsa, kendini birtakım cemaatlar veya otorite olarak kabul ettiği insanlara teslim etmişse, En’am suresi 23’üncü ayette misal olarak verilen, müşrik olduğu halde kendisine müşrikliği konduramayan kâfir (inkârcı), münafık, deist vs. ve kendisini temize çıkarıp kurtulmuş olarak gören insanlar hesap gününde önlerine konulan, ellerine tutuşturulan kitapta Rablerinin verdiği hükmü gördüğünde “Ama biz öyle değildik” demeleri onlara verilen Allah’ın hükmünü değiştirmeyecektir. 

Demem o ki, şu anda nefes alan her fert, Allah’ın kitabında gelecekte olacak olan bu gibi insan manzaraları, yaşayan her insana uyarı ve öğüt niteliğindedir. Rabbimizin hesap gününde olacak olan haberleri kendisine yakıştıramayan her fert kaybetmiştir. Düşünün! Allah’ın kitabında kendisinin kurtulmuş olduğu müjdesi verilen Allah’ın elçisine, “De ki, ‘Ben Allah’ın insanlara gönderdiği elçilerden ilki değilim. Ben, bana da, size de ne yapılacağını bilemem. Ben yalnızca bana vahyolunana uyuyorum ve ben yalnızca açık bir uyarıcıyım.”(46 Ahkaf 9) bu şekilde söyletmesi, insanların inandıkları ve yaptıklarıyla ilgili hesap günündeki hükmü kendisi değil, Allah’ın vereceğini bilmesi içindir. Öyle ise, insanlar için doğru yolu belirlemiş olan yüceler yücesi Rabbimize sonsuz övgülerde bulunarak, doğruluk Rehberi Allah’ın kitabıyla her müslümanın kendisini kontrol etmesi bir kulluk borcudur. 

Kitab-ı Mübiin’i kendisine indirdiği ve yaşayıp tüm hayatına uygulamasıyla tüm insanlara en güzel örnek olan, o yüce elçiye ve ona tabi olanlara selam olsun. Konu ile ilgili daha çok şeyler söylenip misaller verilebilir ama biz öz itibarıyla kitaptan tespit edip anladıklarımızı yazmaya çalıştık. Rabbimizin rızasına talibiz ve Allah’ın şu uyarısı ile “Elbette ki gerçeği inkâr edenler, Allah’ın yolundan (insanları) alıkoyanlar, kendilerine doğru yolu gösteren kitap açıklandıktan sonra, Allah’ın elçisiyle aralarını ayıranlar, şunu bilsinler ki, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler ve bütün yaptıkları boşa gidecektir.”(47 Muhammed 32) hatırlatarak noktalıyoruz. 

Allah’ın yardımına ve merhametine her zaman ihtiyacımız var. Rabbimiz mahrum etmesin.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal