Doç.Dr. Murat Kirişçi: ‘Ne yazık ki dünya beşten küçük!’

Doç.Dr. Murat Kirişçi: ‘Ne yazık ki dünya beşten küçük!’

“Dünya beşten küçüktür yani ‘beş’ dünyadan büyüktür. Ama özellikle ezilen, sömürülen, acı çeken dünyanın diğer ülkelerine bir umut olan bu söz, aynı zamanda dünyada yeni bir sistemin kuruluyor olduğunun da işaretidir. Buradan, yeni düzenin daha adil, daha güzel daha insani olduğunu anlamayacağız tabi ki.”

İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Kirişçi ile mevcut dünya sistemini, bu sistemin işleyişinde belirleyici olan aktör ve faktörleri konuştuk. Kirişçi, 40’lı yılların sonunda başlayan dünya sistem değişiminin günümüzde geldiği noktada, sadece kabuğun değişmediğini aynı zamanda özün de değiştiğini, tam da bu noktada yeni sisteme zorla, silah gücüyle değil, ikna olmuş bir şekilde dünya devletlerinin girişini sağlamak için Dünya Beşten Büyük vurgusu yapıldığını hatırlatıyor.

Röportaj: Şükrü Hüseyinoğlu

Dünya gerçekten beşten büyük mü?

Murat Kirişçi: Neden böyle bir cümle kullanıldı? Bu soruya cevap verebilmek, en azından, kısa bir dünya tarihine bakmakla mümkün. Bu cümlenin kullanıldığı yer, küre üzerinde yaşanan adaletsizliklerin, acıların, savaş ve talanın bitmesi ve böylece “dünya barışının” tesis edilmesini görev edinmiş uluslar-üstü bir “iyilik” kurumu olan Birleşmiş Milletler (BM). İş böyle olunca BM’nin tarihi üzerinde durmak gerekiyor. Dünya barışına kim, neden bu kadar önem verdi? Dünya kuruldu kurulalı yaşanan savaşlar, talan ve vicdansızlıkları ortadan kaldırmak neden bu kadar dert edildi? Yakın tarih üzerinden ifade etmek istersek iki dünya savaşında 80 milyon insanın ölümünün sebebi olan Batı Dünyası (Avrupa-ABD), birbirlerine verebilecekleri zararlardan kendilerini koruyabilmek için ürettiler “dünya barışı” fikrini. Elbette her ülke eşit bu örgütte. Ama biliriz ki eşitler içinde daha eşit olanlar vardır. Bu fikri de bize bir batılı, George Orwell öğretti Hayvanlar Çiftliği eserinde. BM’de de bu eşitlik geçerli. Savaşlar sonrası galip gelenler uluslararası düzenleri kurmakta, bu galiplerin istekleri ve inisiyatifleri bu tip kurumları belirlemektedir. Bu yüzden eşitler arası dağılım değişmektedir. Yine demografi, askeri ve ekonomik imkanlar eşitliklerin nasıl olacağını ortaya koymaktadır. Bu yüzden BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin veto hakkı bulunmaktadır. Yani dünyanın gidişatı ve geleceği hakkında bu beş daimi ülke söz sahibi olmaktadır. 

Ancak ilginçtir, bu konseyin üyeleri dünyadaki hemen hemen hiçbir çarpıklığı düzeltmemiş, hiçbir sorunu çözmemiş, hiçbir derde derman olmamıştır. Aksine her üye ülkenin kendi çıkarları, sorunların çözümünü engellemiş, hemen hemen kürenin her yerinde acı, vahşet ve kan bu beşli sebebiyle devam etmiştir. “Dünya barışını” kendi menfaatlerine göre kurmuş olan bu konsey için, Erdoğan’ın sözü, güçlü devletlerin karşısında BM’nin diğer üye ülkelerine bir umut olmuştur. 1941’de bir gemide BM’nin kuruluşu fikrini konuşan ABD ve İngiltere ile başlayan “dünya barışı” kurumu, güvenlik konseyinin bu beş gücünün askeri, ekonomik, siyasal ve kültürel baskısı üye ülkelerinin imzalarıyla meşrulaşmıştır. 

Tüm dünyada emperyalizm tarafından yeni sömürgeciliğin bir enstrümanı olarak sihirli bir değnek gibi kullanılan demokrasi, bu uluslar-üstü en büyük kurumun işleyişinde yer almamaktadır. Ama bu beşli, özellikle ABD, tüm dünyaya demokrasi götürme konusunda çok isteklidir. İşte bu noktada dünya beşten küçüktür yani ‘beş’ dünyadan büyüktür. Ama özellikle ezilen, sömürülen, acı çeken dünyanın diğer ülkelerine bir umut olan bu söz aynı zamanda dünyada yeni bir sistemin kuruluyor olduğunun da işaretidir. Buradan yeni düzenin daha adil daha güzel daha insani olduğunu anlamayacağız tabi ki. Bu anlamda 40’lı yılların sonunda başlayan dünya sistem değişiminin günümüze geldiği noktada sadece kabuk değişmiyor aynı zamanda öz de değişiyor. Tam da bu noktada yeni sisteme zorla, silah gücüyle değil, ikna olmuş bir şekilde dünya devletlerinin girişini sağlamak için Dünya Beşten Büyük oluyor. 

Ancak, bu beşliye, sloganik düzeyde de kalsa, karşı çıkan bir söz olarak “Dünya beşten büyüktür” itirazı, dünyanın yeni şekillenmesinde Türkiye’nin bulunduğu pozisyonu da ortaya koymaktadır. Her ne kadar gerçek işleyişte maalesef ‘beş’ dünyadan büyük ise de milyarlarca insana bir umut olan bu ifadeyi de önemsemeli ve insanların umutlarını kıracak, hayallerini yok edecek yaklaşımlardan uzak durmalıyız. Çünkü bizler umut kıran değil umut veren, umuda koşacak yollar gösteren, umuda ilerleyenler olmalıyız.

Dünyanın beşten büyük olduğunu söyleyen Türkiye yöneticilerinin, her krizde çıkışı yine bu beşliyle ittifak ilişkilerinde araması çelişkisini nasıl değerlendirmeliyiz?

Bu bir çelişki gibi görünse de uluslararası siyasetin ilkeler değil çıkarlar üzerinden yürütüldüğünü unutmamak gerekir. Yeni kurulan uluslararası düzende Türkiye çok önemli bir yerde durmaktadır ve 2000’lerle beraber bu önemini her geçen gün artırarak devam ettirmektedir. Bu beşli ile müttefik olan siyasi, ekonomik işbirlikleri bulunan Türkiye, neticede krizleri üreten bu ülkelerle ilişki içinde kendince çözüm aramaktadır. Bu arayışın işleri düzeltmeye yetmediği, olaylara çözüm üretmediği aşikardır ancak güç dengeleri kriz yönetimlerini de belirlediği için bu kısır döngü doğal bir şekilde devam etmektedir. Aslında güç dengeleri içinde Türkiye’nin saf tuttuğu tarafın desteği, bu beşliyle ittifak ve bu beşliye olan itiraz, söylemlerini belirlemektedir. Dolayısıyla dünyanın bu yeni halinin tamamlanması sürecinde Türkiye’nin yeri ve rolüne uygun davrandığı kanaatindeyim.

GÜNÜMÜZ MÜCADELELERİ ÇOK DAHA MÜNAFIKÇA

İkinci dünya savaşı sonrası kurulan çift kutuplu dünya düzeni ve Perestroyka ve sonrasında Doğu Bloku’nun çöküşüyle tek kutuplu dünya düzeni… Şimdiki durumu nasıl ifade ve izah edebiliriz? Çok kutupluluktan söz edebilir miyiz?

İlk soruya verdiğim cevapta da belirttiğim gibi, savaşların galipleri düzeni belirliyor. Çift kutuplu dünyanın belirlendiği dönem yeni bir düzen için dünyanın hazırlık süreci idi. Dünyayı ikiye ayıran Soğuk Savaş dönemi şaşırtıcı bir şekilde dünyanın en savaşsız dönemidir. Bu dönem üretilen algı, demir perde ülkelerinin karanlığına karşı “özgür dünyanın” aydınlığı idi. Aynı zamanda Avrupa doğudan Varşova Paktı ile çevrelenirken NATO ile yeniden şekillendiriliyordu. Yani çift kutuplu dünyanın asıl amacı, Avrupa’nın çevrelenmesi ve belini doğrultup bir daha dünyaya meydan okumasını önlemekti. 

Savaş sonrası yaralarını saran “yaşlı” ve “yorgun” Avrupa, sanayi devrimi dönemindeki üretici gücünü devam ettirmeye çalışmıştı. Ancak Japonya ile başlayan elektronik devrim, ucuz ve seri üretim daha sonra Çin, Kore, Tayvan vs. ile Asya tipi yeni üretim şekli ile Avrupa’yı bypas etti. Sadece siyasi olarak değil ekonomik, ticari, finansal anlamda da Avrupa’nın beli kırıldı. Sanayi konusunda hala Avrupa’nın güçlü olduğunu söyleyebilirsiniz. Öncelikle Avrupa, coğrafi keşiflerle başlatılan merkantilizmden, sanayi devrimi ile elde edilen ivmeye kadar belli bir güce ulaştı. Ama ikinci dünya savaşı sonrasında düşüşe geçti ve Asya’dan gelen üretim, ticaret ve ekonomik hareketliliğe yenildi. 

Bugün Brexit ile başlayan süreç, Avrupa’nın boğazındaki ilmeğin çekilmesidir. Bu durum soğuk savaşın hazırladığı ortamın sonucudur. Soğuk Savaş sonrasında tek kutuplu dünya ve ABD’nin mutlak hakimiyetini ilan ettiği bir durumdan bahsedilebilir. Ancak bu hayatın akışına aykırıdır. Nitekim günümüzde tek kutupluluğun mümkün olmadığı net bir şekilde görülmüştür. Amerikan yüzyılı bitmiş, dünyadaki hegemonya savaşlarında çeşitli ittifaklar, işbirlikleri, ekonomik hareketlilikler, enerji ve finans koridorları tek kutupluluğun olmadığını göstermiştir. 

Burada hemen şunu sorabiliriz: İkiden fazla kutup olabilir mi? Bunun cevabı hayırdır. Çünkü sünnetullah gereği iki güç birbiriyle mücadele eder. Diğer güçler ise meşreplerine, kendilerine yakın tehditlere, beklentilerine ve çıkarlarına uygun olarak bu iki taraftan birisinin yanında yer alırlar. Elbette bu iki kutubun birer devlet olmasını beklemek anlamsızdır. Bu kutuplar ittifakların sonucudur. Bu yüzden günümüzde yine iki kutupluluk mevcuttur ve mücadele bu iki kutup arasındadır. Bu dönemin kutuplarının Soğuk Savaş döneminde farkları daha flu, geçişkenli ve değişken olmasıdır, yani postmodern tarz birlikteliktir. Günümüz mücadeleleri, bizim kavramlarımızla anlatmak gerekirse çok daha münafıkçadır.

MÜCADELE WASHINGTON’UN KİMİN OLACAĞI MÜCADELESİ

ABD ile İngiltere bugüne kadar birlikte hareket eden klasik ve stratejik müttefikler. Siyonist işgal rejimiyle birlikte bu ikisi dünya istikbarını teşkil eden ülkeler olarak biliniyor. Son yıllarda ikisi arasında bir çekişme var gibi görünüyor. Bu çekişmenin boyutları ve geleceğe dair işaretleri konusunda neler söylersiniz?

ABD’nin kurucu paradigmasının İngilizler tarafından hazırlandığı düşünülürse bu müttefiklik daha net anlaşılır. Bununla beraber ABD’nin ikinci dünya savaşına katılmadan önce (savaşa katılımı 8 Aralık 1941) 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Okyanusunda bir ABD savaş gemisinde ABD Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill, adı Atlantik Bildirgesi olan bir anlaşma imzaladılar ve evrensel bir örgütün kurulmasına karar verdiler. Böyle bir müttefikliğe sahip olan ABD-İngiltere için bugün bir kavga mevcuttur. Amerikan silah şirketleriyle İngiltere’nin mücadele içinde olduğu uzun süredir ortada ve basından kolaylıkla takip edilebiliyor. Bugün Trump’ın gel-gitlerinin sebebi bu kavga. ABD ile Rusya’nın arasını bozmak isteyenler ABD-İngiltere müttefikliğinin devamını istiyor. Bunun dışında ABD, İngiltere’nin sömürgelerinde hakimiyet elde edip, bu bölgelerdeki ticaret, finans ve enerjiyi tek başına yönetmek istemektedir. 

İkili arasında çok ciddi bir kavga olsa dahi sınırların dışındaki ortaklıklara çok sınırlı yansımaktadır bu mücadele. Mesela Fransa sömürgelerine karşı yapılan ittifak zarar görmemiştir. Bu ikilinin mücadelesi, Washington’un kimin olacağının savaşıdır. Bu ifade kısmen afaki olmakla beraber ABD’de sermaye sahipleri ile kovboyların internette bulunan gazeteleri ve birbirlerini tuş etmek için oluşturulan STK’ların, düşünce kuruluşlarının internet sitelerindeki makale ve yorumlar bu savaşı alenileştirmiştir. Hemen hemen tüm gazete ve haber-yorum sitelerinde ABD’nin var olma mücadelesinden bahsediliyor. Yaşanan süreçlerin getireceği sonuçlar konusunda çok fazla öngörü mevcut. Trump’ın Büyük Amerika hedefine tekrar odaklanılması sloganı, tek kutuplu dünya isteminin resmi söylemidir. 

Ancak bir önceki soruda da ifade etiğim gibi tek olmak mümkün değil. Bu imkansızlık da kavganın şiddetini arttırıyor. Güneş batmayan imparatorluk hayalleri ile Büyük Amerika söylemi aynı noktada düğümleniyor. Bugün NATO üzerinde yapılan kavga da bu düğümden kaynaklanıyor, Türkiye’yi NATO’dan çıkartma eğilimleri de, Kudüs’e ABD elçiliğinin taşınması da, Kuzey Irak’taki referandum da, ABD’nin ticaret yaptığı ülkelere ek vergiler koyması da, doların dünya üzerindeki kur dalgalanmaları da, Arakan’daki katliam da, Filistin’deki saldırılar da, Doğu Akdeniz’deki hareketlilik de, Bir Kuşak Bir Yol projesi de. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğinden beri hazırlanan yeni sistem tam anlamıyla dünya üzerinde oturtulup yeni ekonomi modelinin hakimiyeti ele geçirilinceye kadar bu savaş devam edecek. Yani bu savaş isimler, ülkeler, modeller değişse de belli ki sürüp gidecek.

ABD, AVRUPA’NIN BELİNİ KIRMAK İSTİYOR

Benzer bir gelişme olarak AB ile ABD arasındaki mevcut çekişme ve gerilimleri nasıl yorumlamalı? Trump yönetimiyle ilgili konjonktürel bir durum mu, yoksa stratejik tercihlerde farklılaşmadan söz edilebilir mi?

AB ile ABD’nin stratejik tercihleri hiçbir zaman aynı olmadı. Dolayısıyla stratejik tercihlerde bir farklılaşmadan söz etmeye gerek yok. İki büyük dünya savaşı yaşamış Avrupa, yıkılmış, yorulmuş ve tükenmiş iken ABD savaşa girdi. 1945’ten itibaren de dünya sahnesinin en önemli aktörlerinden oldu. Eski dünyanın kolonyalist ülkeleri, hakimiyet alanlarını ABD’ye bırakırken İngiltere hem savaş yaralarını sardı hem sömürgelerini bağımsızlıklarla(!) korudu, hem de saman altından su yürütmeye devam etti. Aslında Avrupa ya da ABD yani Batı, korkular üzerinden dünya kurguluyor. Kendilerini korkularıyla tanımlıyor ve korkuları dolayısıyla kendileri dışındaki toplumları “ıslah” etmek için çaba sarf ediyor. Aynı zamanda aynı korkular birbirlerine karşı tavırlarını da etkiliyor. Avrupa’nın siyasi, ekonomik, askeri her alanda beli öyle kırılsın istiyor ki ABD, dünya üzerinde gücünü muhkemleştirsin, hakimiyetini sağlamlaştırsın. Ne ilginçtir ki Batı tarihi hep felaketlerin, acıların, vahşetin tarihi olmuştur. Çünkü korkular hayatı tümüyle sarmış, sarmalamıştır. Kendilerine umut olmayanların elbette dünyaya umut olmasını bekleyemeyiz. Umutsuzluk da kendi aralarında kavgaya neden olmaktadır Avrupa ve ABD’nin. Tıpkı “Onları bir görürsünüz, fakat onların kalpleri paramparçadır” ilahi uyarısında olduğu gibi.

BU AİLELER BİR VİTRİN UNSURUDUR

Peki dünyayı devletler mi yönetiyor, yoksa küresel sermaye ve bu sermayeyi elinde bulunduran Rothschild ve Rockefeller gibi aileler mi?

Dünyanın yönetimi 1789’dan itibaren burjuvazinin eline geçti. Yani sermaye güç sahibi oldu. Coğrafi keşiflerle başlayan dönemde okyanusları aşarak ticaret yapan tüccarların kazançlarına kilise ve kral tarafından yüksek vergilerle el konulmaktaydı. Bu duruma itiraz eden sermaye sahipleri, kilise ve kralı devre dışı bırakacak bir sistem inşa ettiler. Ortaçağ Avrupasında kaybedecekleri hayatlarından başka hiçbir şeyi olmayan halk, sistematik olarak isyan ettirildi ve bir halk hareketi(!) olduğu ifade edilen Fransız devrimi neticesinde Kral ve Kilise gücünü kaybedip kenara çekilmeye zorlandılar. 

İşte o dönemden beri dünyada devletler ile sermaye, dünyayı yönetmek için savaşmaktadır. Hatta bu sistemin oturtulabilmesi için iki tane dünya savaşı çıkartıldı. Bu savaşlarda tüccarların-sermaye sahiplerinin etkisinin olmadığını söylemek mümkün değildir. Merkantilizm ile ulus-devletlerin doğuşunun aynı döneme gelmesi de tesadüf değildir. Tüm dünyada merkez bankalarının hükümetlerden bağımsızlığı süreci de bizzat küresel sermayenin kontrolüyle ilgilidir. Merkez bankası bağımsız olmayan ülkelerin yöneticileri bağımsızlık vermezse o yöneticiler alaşağı ediliyorlar, Kaddafi örneğinde olduğu gibi. 

Rothschild ve Rockefeller aileleri günümüzde isimleri çok anılan ve küresel sermaye denilince akla ilk gelenlerdir. Bu ailelerin uluslar ve devletler üstü bir zenginliğe sahip olmaları, sermayenin gücü hakkında da bize bilgi vermektedir. Bilgiye çok kolay ulaşılan bir dönemde yaşamamıza rağmen bilgi edinilmesi istenilmeyen kişi, olay ve kurumlar hakkında hiçbir yerde kaynak bulunamamasına rağmen bu iki ailenin her tür bilgisine rahatlıkla ulaşılabilmektedir. İnternet üzerinden bilgi erişimi çok kolay ve sınırsız gibi görünse de bu mecra bazı bilgilerin saklanması için mükemmel bir algı oluşturmaktadır. Neden bu aileler bu kadar gündeme gelebiliyor? Neden haklarında bu kadar çok şey bilebiliyoruz? Neden bu ailelerin mal varlıkları, şirketleri, bankaları net bir şekilde biliniyor? 

Benim kanaatime göre bu aileler vitrin unsurudur. Dünyayı yönetmeye çalışan, devletlerle savaş eden gerçek sermaye sahipleri bu isimlerin arkasında durmakta ve bu isimlere dikkat edilirken perde arkasından iş yapmaktadırlar. Kimdir bunlar diye sorarsanız bunları bilmenin bizim açımızdan mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Ancak net olarak ifade edilebilir ki dünyayı yöneten sermaye sahipleri Yahudiler değildir. Yahudileri de kullanan başka bir güçten bahsediyoruz. Bizler bu noktada da kuşa bak oyununa geliyoruz. Ticaretten ve paradan iyi anlayan Yahudileri dünyanın sahibi, yöneticisi, sermayedarı gibi görüyoruz.

ABD, İRAN’I KAOS YOLUYLA ZORA SOKMAK İSTİYOR

Rahip Brunson krizi görünen şekilde bir Brunson krizi mi, yoksa ardında İran’a yaptırımlar ve İran’da rejim değişikliği hedefleyen muhtemelen bir ABD saldırı planına karşı Türkiye’nin destek vermek istememesi gibi sebepler mi var?

Dünyada hiçbir kriz bir kişi üzerinden olmaz. Tıpkı birinci dünya savaşının sebebinin bir prense yapılan suikast olamayacağı gibi. Rahip Brunson ne kadar gündemde tutulursa altta yatan sebepler o kadar iyi gizlenir. Brunson olayı kadar Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumu da aynıdır. Hakan Atilla’ya isnat edilen suçlar akılla, hukukla açıklanamamaktadır. Hakan Atilla’nın isnat edilen suçların hiçbirini işlemediği bilindiğine göre, kişiler üzerinden yürütülen siyasete dikkat etmek lazım. İran’a yaptırımlar çok önemli ve ABD de Türkiye’nin bu yaptırımları uygulamayacağını biliyor. Ancak konu İran ile sınırlanamayacak kadar büyük. Bu işin içinde Çin var, Rusya var ve hatta BRICS topluluğu var. Yeniden hayata geçirilmeye çalışılan İpek Yolu projesi var. Bu yolun üzerinden geçeceği onlarca ülke var. Çok uzun yıllardır şeytan olarak nitelenen Kuzey Kore ile Trump’ın saçma sapan bir gerilim tırmandırması, Kuzey Kore’nin nükleer tehditte bulunması, daha sonra barış güvercinlerinin uçurulması Çin’e verilen gözdağıdır. İpek Yolu ile başlayacak ticaret, finans ve enerjinin patronluğu ile ilgili bir kavgadır bu yaşananlar. Bu kavga ABD-İngiltere çatışmasının da belirleyici noktalarıdır. İran ile Türkiye’nin arası ne çok iyi ne çok kötü olmasına rağmen son dönem ABD’nin saldırıları, Suriye olayı ve enerji kartı İran, Rusya ve Türkiye’yi sağlam müttefik yapmıştır. İran’a yapılacak herhangi bir saldırının Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildir. Ancak bu saldırının olabilme ihtimali nedir? Bu soru hiç akla getirilmeden sadece saldırının kesin olacağı varsayımından bu kadar tezvirat yapılmaktadır. İran’a uygulanan yaptırımlar ise karasal yaptırım olarak belirlenip açık denizde Avrupalılar tarafından gayet rahat bir şekilde delinebilmektedir. Ayrıca İran, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmadığı için uluslararası ticaretinde ödeme alamama gibi durumlarla karşılaşmaktadır. Bu ödeme sorununun çözümünde Türkiye’nin devreye girerek İran adına tahsilat yapması da ABD’ye göre ambargonun delinmesi anlamına gelmekte olup, Hakan Atilla’ya isnat edilen suçlar bu konuyu da kapsamaktaydı. 

İran’da rejim değişikliği konusunda ABD, bir şey yapamayacağını biliyor. Bu kolay bir durum değil. Ancak iç karışıklıkların İran’ı zora sokacağını da biliyor ve bunun bir provasını yakın bir zamanda denedi. Bu durumda ise normalde Türkiye’nin konuya müdahil olması mümkün değildi. Ancak son bir iki aydaki diplomasi trafiği İran’ın elini güçlendirmiş durumdadır.

EVANJELİKLER ‘KUŞA BAK’ OYUNU İÇİN KULLANILIYOR

Mesiyanik inançları baskın olan Evanjelizmin ABD ve dünya siyasetindeki mevcut rolü sizce abartılıyor mu ve bu bağlamda “Brunson krizi” sürerken AKP sözcüsü Mahir Ünal’ın yaptığı “ABD bizim stratejik ortağımız ve NATO müttefikimizdir. Bizim sorunumuz Evanjelistlerin güdümündeki bugünkü yönetimledir” açıklamasını nasıl yorumlarsınız?

Kesinlikle abartılıyor. Bu tanım ile yukarıda ifade ettiğim tanımlar aynıdır. Kuşa bak oyunu için kullanılmaktadır. Evanjelizm ya da başka isimlerle ortada duran örgütler, STK’lar, mezhepler, cemaatler yürütülen büyük oyunun önüne çekilen perdelerdir. 

Dünyayı yönetenlerin bir mezhep, bir grup, bir din yanlısı olmasını beklemek çok anlamlı değildir. Kişisel olarak dindar, mezhepçi veya grup taraftarı olsalar da hegemonyal bakış daha geniş olmayı gerektireceğinden bu dar kalıpları yönetsel yapıya konu etmezler. ABD’nin müttefikliğine ve düşmanlığı üretenlerin devlet dışı gruplar olduğuna vurgu yapmak devlet açısından bakıldığında “anlaşılır” bir tavırdır. Çünkü reel dünya siyaseti bağlamında böyle büyük bir gücün karşınızda olmasından ise yanınızda olması daha iyidir! 

Müslümanların artık, siyonizm, evanjelizm, Rothschild, masonluk vs. gibi perde konulardan daha ziyade, öncelikle günü iyi anlamaları ve yaşananların arkasındaki hakikati görmeye çalışmaları gerekmektedir. Yeni siyaset tarzını, yeni ekonomi modelini, yeni sömürgeciliği anlamak için çok okumamız gerekmektedir. Peygamberimizin, yaşadığı çağın siyasetini, ekonomisini, karşıt güçlerin savaşlarını, yaşanan sosyal hayatı iyi bildiğini göz önünde bulundurarak, dünyaya Peygamberimizin gözünden bakmayı öğrenmemiz lazımdır. Elinde Kur’an ve Peygamber gibi imkanları olan Müslümanların, fâsıkların habercileri ve haberleriyle bu kadar haşır neşir olmaları, aynada görüneni gerçek zannedip hakikati aramamaları, acınası bir tutum ve durumdur.

TÜRKİYE EN SERT LAİKLİK DÖNEMLERİNDE BİLE
SÜNNİ KÖKLERİNDEN VAZGEÇMEDİ

Sünni İslam dünyasında iki eksen söz konusu bugün. Ilımlı laiklik ekseni diyebileceğimiz ve yer yer görece bağımsız politikalar üretebilen Türkiye-Katar ekseni ve despot rejimler ekseni olarak adlandırabileceğimiz, ABD ve siyonist işgal rejimine tam bağımlı Suud-BAE-Mısır ekseni. Sizce hangi eksen daha güçlü ve etkili bugün?

Türkiye’nin en önemli özelliği, tarihi köklerinin derinliği ve devlet geleneğidir. Bu yüzden dünya üzerinde ilişki içinde bulunduğu büyük güçlerle yüksek seviyeli işler yürütebilmektedir. Tarihini, “dini formasyonu”nu, kültürel köklerini çok yerinde ve zamanında kullanarak etki alanını ve gücünü artırmayı bilmiştir. Sünni köklerden, en sert laiklik dönemlerinde bile vazgeçmemiş, böylece hem toplumsal aidiyet imkânlarını kullanmış hem de sınırları dışındaki İslam dünyasıyla irtibatını kesmemiştir. Türedi bir ulus-devlet olmayıp imparatorluk bakiyesi ve hilafet merkezi olma konumunu yönetsel bölgede unutmuş gibi gösterirken altta toplumsal bazda bu değerlerin yaşaması için el altında işler yürütmüştür. Bu yüzden Türkiye’yi Suudi Arabistan, BAE gibi devletlerle karşılaştırmamak gerekir. Mısır ise tıpkı Türkiye gibi kadim bir kültürün, medeniyetin devamıdır. Ancak Türkiye’den farklı olarak sömürgeleşmiş olması Mısır’ın tarihi hafızasında, siyasetinde, ekonomisinde ciddi tahribata yol açmıştır. 

Hamaset gibi algılamayın lütfen ancak bugün Türkiye’nin içinde olmadığı bir denklem Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkasya’da zayıf ve güdük kalır. Türedi devletlerin büyük güçlerle olan irtibatı ile Türkiye’nin irtibatı çok farklıdır. Bugün Batıdan kopan Doğuya kayan bir Türkiye’den bahsedilmesinin sebebi Türkiye’nin yeni dünya sisteminde önemli bir yere sahip olması ve eski güçlerini kaybeden sömürgeci güçlerin üstüne çıkmasıdır. Bugün Avrupa, Asya, Afrika, Ortadoğu’nun en büyük enerji, ticaret ve finans yolları Türkiye’den geçmektedir. İslam coğrafyasına en kolay Türkiye girebilmekte, Afrika’nın iç bölgelerinde bile beyazlarla (batılılar) aynı kefeye konulmamaktadır. Dünya siyasetinde görece söz sahibidir ve ilk soruda sorduğunuz “Dünya beşten büyük müdür?” tartışmasını, iç tutarlılığı ve pratik karşılığı olmadan da olsa dünya gündemine sokabilecek imkânlara sahiptir. Bu anlattıklarım bir güzelleme değil, sorduğunuz ülkeler ile Türkiye’nin durumunun karşılaştırılması noktasındaki tespitimdir.

TÜRKİYE KUDÜS KONUSUNDA İRAN’IN ÖNÜNE GEÇTİ

Sözünü ettiğimiz despot rejimler ekseninin emperyalizm ve siyonizmle birlikte kotarmaya çalıştığı “Yüzyılın Anlaşması” planı çerçevesinde Filistin meselesinin bugünü ve yakın geleceği konusunda neler söylersiniz?

Filistin bizim kanayan yaramız, acıyan yanımızdır. Elimizin uzandığı ama gözyaşlarını silemediğimiz topraklarımızdır. Filistin, Arap Ligi’nde bile tam anlamıyla savunulmayan, sadra şifa herhangi bir kararın alınmadığı İslam diyarıdır. Bununla birlikte yakın zamanlara kadar Kudüs davası denildiğinde akla hep İran gelirdi. Yani İran, Kudüs davası ile özdeşleşmişti. Ancak Türkiye bu soruna el atıp Sünni geleneği de arkasına alarak Filistin davasında bir adım öne geçmiş ve akıllardan İran’ı silmiştir. Uluslararası arenada Filistin sorununu kendi sorunu gibi sunmayı başarmıştır. Gelişen olayların seyri, yakın gelecekte Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarında Siyonist işgalcilere rağmen Türkiye’nin model olacağı bir sisteme geçileceğidir.

TÜRKİYE’NİN SEKÜLER KİMLİĞİ DOĞRU ANLAŞILMALI

Son olarak, Türkiye ile siyonist rejim arasındaki ilişki ve gerilimleri nasıl yorumlamalı? Bir yanda diplomatik krizler, diğer yanda OECD vetosunun kaldırılması, Mavi Marmara anlaşması ve artış trendindeki ticari ilişkiler…

Türkiye devleti “dini bir devlet” değildir. Sünni İslam dünyasına hitap etmesine rağmen, kimliğini sekülerizmden yana belirlemiştir. Bununla beraber, siyonist işgalcilerle olan ilişkisi tamamen pragmatist olup, bölgede ve İslam dünyasında yapacağı çalışmalara engel olmaması için bu ilişkileri mevcut güç dengelerine göre şekillendirmektedir. Bundan daha fazlasını beklemek Türkiye’nin seküler kimliğini anlamamaktan dolayıdır. 

Kukla türedi devletçiklerin yöneticilerinin menfaatleri için siyonist işgalcilerle olan ilişkileri ile, Türkiye’nin ilişkilerini birbirine karıştırmamak lazım. Bunun dışında Türkiye, Dünya Ticaret Örgütü üyesi olduğundan bu örgüte üye ülkelerle iş yapmama lüksüne sahip değildir. Duygusal itirazların bir karşılığı yoktur. Siyonist işgalciler üretilmiştir ve ancak sahibinin sesini ifade eder. Köklü bir devlet değildir, işgalcidir, sevimsizdir. Hak ederek kazanmadıkları toprakları onlara verenler bir gün işleri biterse onları da kenara çekerler. Ayrıca bilinmesi gereken konu şudur ki, Türkiye stratejik ihtiyaçlarını İsrail ile karşılamamaktadır. Birkaç örnek, gerçek stratejik yapıyı ifade etmez.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal