Yuvarlak Masa: Türkiye’de Yeni Dönem ve Müslümanlar-II.Bölüm

Yuvarlak Masa: Türkiye’de Yeni Dönem ve Müslümanlar-II.Bölüm

Bu yeni dönemde neler olacak, Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor, Müslümanları, İslami düşünceyi nasıl bir gelecek beklediği ve ilgili konuları konuştuk. Geçen ay birinci bölümünü yayınladığımız sohbetimizin bu ay ikinci bölümünü sunuyoruz.

TÜRKİYE’DE YENİ DÖNEM VE MÜSLÜMANLAR

İktibas dergisi olarak, 24 Haziran seçimleri sonrasında Türkiye’nin nasıl bir sisteme geçtiği, bu yeni dönemde Müslümanları nasıl bir geleceğin beklediği, ‘yeni’ denilen şartların neler olabileceği ve buna İslamcılığın cevabının ne olması gerektiği konularında bir yuvarlak masa toplantısı düzenledik. Yazarlarımızdan Mehmed Durmuş, Kürşad Atalar, Hüseyin Alan, Mustafa Bozacıoğlu, Mustafa Atav ve Bünyamin Zeran’ın katıldığı ve hoş bir atmosferde gerçekleşen sohbeti, iki bölüm halinde yayına hazırladık. Yeni dönemin çok yönlü bir değerlendirmesini bulacağınız sohbetimizi beğeni ile okuyacağınızı düşünüyoruz… (Birinci bölüm için: Yuvarlak Masa: Türkiye’de Yeni Dönem ve Müslümanlar)

II.Bölüm

M.Atav: Uzun süre karma şekilde endaktrinasyon, algı operasyonu, manipülasyon, devlet-ler oyunu gibi kitaplar okudum. Oralarda yazılanlara bakarsak T.Hobbes dahil Makyavelli filan dahil, onların tanımladığı devlet kavramında kutsal bir kurgu vardır; yani Allah’ın yeryüzüne inmiş hali ve dünya elan böyle bir süreci yaşıyor. Denilebilir ki Allah tamamen devreden çıktı, yeryüzünde devletler, işte ABD, Rusya, ana akım tanrılar diyelim. Türkiye bu sürece dahil oldu, onların kuklası şeklinde bir alt tanrı diyelim ki biliyorsunuz mitolojilerin böyle kurguları var. Mitoloji dolayımında üretilen tanrılara baktığımızda en büyükten en küçüğe doğru böyle görevlendirmeler vardır. Yani komplocu mantıkla bakılırsa, bu sürecin çok önceden beri kurgulandığını söylemek zaid kaçmasa gerek. Çünkü devletlerin kısa süreli anlaşmalar, projeler üzerine değil çok uzun soluklu anlaşmalar, projeler üzerine yoğunlaştığını biliyoruz. Anlaşılacağı üzre devlet işlerinde akşamdan sabaha karar vermek söz konusu değildir. Mesela bir örnek vereyim, amiyane bir örnek ama olsun. Şu Adnan Oktar örneği, iki yıl önceden beri sümen altında bekletilen bir operasyondu deniliyor, şimdi başkanlık sistemi vuku bulunca gündeme getirildi ve şu ihmal ediliyor belki: Bunun gündem edilmesinde arka planda neler kaçırıldı, neler görmedik veya neler görmemiz istenildi. Buna ayrı bir şekilde kafa yoralım. Gelişmeler Türkiye’de başkanlığın inşa edilmesi hususunda tereddütü ortadan kaldırmak ve bu şekilde Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalmasını pekiştirmek amaçlı yönlendirildi dersek mübalağa etmiş olur muyuz tartışılır. Bir de şu korku verildi: Erdoğan iktidardan giderse daha kötü şeyler yaşanır. Mesela Muharrem İnce’ye, Erdoğan’ı yargıya verecek misiniz diye soruldu. O da yargılama benim işim değil dedi. Sanırım gönlünden geçeni dile getirmekten kaçındı. Sonuçta Erdoğan’ın üzerine gitme istikametinde bir kampanya yürütüldü. Dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan ne yapacak, kendisini korumaya alacak.

Ben burada İslamcılığın/İslamcıların genel tavrına değinmek istiyorum, yani bugünlerde konuşuluyor ya halifelik falan filan. Hakikaten senin dediğin gibi böyle bir tablo oluştu. Öncelikle İslamcılığın gölgesi altında, İslami kesimin çoğunluğunun sözlerinin zımnında bu vurgu var. “Sana alan açıldı, bütün imkânlar verildi, sen bu alanda istediğin şekilde top koştur. Özgürlük konusunda, İslami söylemin özgürlüğü konusunda sınır yok, neyin engeli bunlar?” diye soruluyor. Aslında hani şöyle bir söz var: Mahkeme kadıya mülk değil, yani darul beka dediğimiz şey. O vaki olduğunda süreç nasıl seyredecek hiç düşünülmüyor. Buradan demokrasi iyiydi, bundan öncekiler daha iyiydi gibi bir sonuç çıkarılmasın. Dediklerim onlarında savından hareketle. Yani şu an sevdiğiniz biri iktidar olabilir, sevdiğiniz bir parti iktidar olabilir, yasama ve yürütmeyi yönlendirebilir. Ama şu an onu tüm yetkilerle mücehhez kıldığınızda ve sonraki seçimlerde o yetkiler başka bir zihniyetin eline geçtiğinde akıbet ne olacak? Bu soruya hiç cevap aranmıyor. Yani Erdoğan değil de atıyorum Muharrem İnce gelseydi! Mesela Muharrem İnce hala geçen konuşmasında diyor ki başkanlığı zorlayacağım, yine aday olacağım diyor. Yani başka tıynette biri iktidar olabilir. Şu anki başkanlık sisteminde olan yetkilerin, gelecek kişinin elinde olduğunu varsayalım, yani İslamcılığa, Müslümanlığa doğrudan karşı olan, Müslümanların sosyal dokuda hakim olmasını istemeyen bir iktidar olduğunu varsayalım, kanun hükmünde kararnameleri nasıl işletecek, düşünmeleri gerekir. Dediğim gibi buradan şimdikinin aman aman meşru olduğu anlamında bir kabul çıkarmıyorum. Zaten şimdikilerin yaptığı sürekli darbe kalkışmasından bahsetmek, olaya karışanları, karıştığı, desteklediği düşünülenleri gözaltına alarak bir korku salmak. Akabinde Furkan Vakfı’nın cezalandırılması, müsadere edilmesi, derdest edilmesi gündemde. Burada aslında ayar verilen kim? Türkiye’deki diğer cemaat yapıları, tarikatlar, dernekler, vakıflar. Çünkü Adnan Oktar’ın derdest edilmesinden sonra sosyal medyadaki paylaşımlara bakın, isimleri zikretmeyeyim, bazı arkadaşların köşe yazılarına falan bakalım, hepsinde temel beklenti bütün cemaatlere, tarikatlara el konulsun. Malumunuz, Süleymancılara da ayar verildi, dolayısıyla her kesime ayar verildi. Ne olacak yani sırası gelmişken Süleymancılar da derdest edilsin canım, Cübbeli niye hala konuşuyor, tarikatlar niye konuşuyor falan. Aslında Türkiye’de devlet otoritesi, devlet merkezli bir din, devlet merkezli bir söyleme doğru çoktandır evriliyordu, bu süreçte son nokta konuldu denilebilir. Yani bizim ağzımıza fermuar çekildi, öyle söylemek lazım diye düşünüyorum. Bu saatten sonra hiç kimse, mübalağa mı oluyor bilmiyorum ama sistem eleştirisi sadedinde olumsuz bir laf edemez diye düşünüyorum. Çünkü ne var yani bu sistemde, başkanlık sisteminde istediğiniz oluyor. Sizden birisi iktidar oluyor, sizden birisi yasamaya hakim oluyor vesaire denilecek. Bundan sonra sizin yapacağınız her türlü eleştiri nankörlüğe denk gelir ki bize karşı gösterilen tepkilerden biri de budur. Biz bundan sonra ne yapabiliriz, böyle bir yapı içerisinde, biraz sıkıntılı gibi geliyor bana. 

M.Bozacı: Mazoşizm olarak yorumlanmaz inşallah ama şimdi diyorsunuz ya hani, bu yetkiler farklı bir kesimin eline geçse ne olur? Kıyas doğru olacak mı bilmiyorum ama 28 Şubat dönemi mesela bundan kötü olur mu diye düşünüyorum ben. Pek olmaz gibi geliyor aslında. Ne kadar olabilir veya? Ölümle korkutup sıtmaya razı etmek gibi bir durum…

K.Atalar: Adam diyelim ki aşırı İslam düşmanı, mesela ilk dönemlerdeki gibi aşırı laik diyelim, nerede bir kıpırdanma görse cemaatmiş, radikalmiş bakmıyor, tırpanlıyor. Bu yetkilerle neler yapmaz neler. 

M.Bozacı: İşte bir taraftan olur, bir taraftan olmaz. Mesela başörtüsü olgusunun geçmesinde CHP’nin sükûtu beklendi denmiyor muydu?

M.Atav: Şu toplumda şu vasatta sistem bütün cemaatleri, dernekleri, vakıfları kapatsa, hiç kimsenin sesi çıkmayacak bir konsensüs oluştu, Erdoğan bunu başardı. Nasıl başardı? Toplumsal konsensüs deyip duruyordu, hatırlayın. Yani bunun oluşabilmesi için konsensüs gerekiyordu. Şimdi cemaatler, tarikatlar, işte STK’lar nezdinde de bir konsensüs oluştu ve şu an sosyal medyada, gazetelerin köşe yazarları hep bu cemaatlerin kapatılması, derdest edilmesine yönelik yazılar yazıyorlar, konsensüs bu.

H.Alan: Fethullah Hoca üzerinden bir öcüyü yarattılar, bütün herkesi bu şeye de hazır hale getirdi. Devlet ihtiyaç duyarsa bunu da yapar. 

M.Bozacı: Zaten, bize yakın gibi görünen (Kazın ayağı öyle değilmiş!) tırnak içinde ‘İslamcı’, en radikal kesimden bile sisteme entegrasyon ile sac ayağı rolüne tav olanlar nasıl izah edilecek yoksa…

M.Atav: Bir şey daha söyleyeyim, buraya not aldım; askeriyenin geriletilmesinden bahsedildi, ama mesela son tarihlerde okuduğum yazılarda şöyle bir şey var: Hulusi Akar Savunma Bakanı oldu, Genelkurmay da yeni kararnamede Hulusi Akar’a bağlandı. Hulusi Akar ki, darbe kalkışmasında çok şaibeli bir pozisyona düşürüldü hatırlayın… 

H.Alan: Eminler demek ki Hulusi Akar’dan. 

K.Atalar: Hayır, ben farklı yorumluyorum onu üstadım. Aynı Hakan Fidan’ı bırakmaması gibi. Adamda bilgi çok, serbest kalmasını istemiyor. Şu anda Savunma Bakanlığı pozisyonu elinin altında, böyle bir pozisyonda olan adam bir şeyi biliyorsa da konuşamaz. Ama serbest bıraksaydı, ne olacağı belli olmazdı. 

H.Alan: M.Kemal’in yöntemi, Fevzi Çakmak 1923-1950 diyelim, 27 yıl tek Genelkurmay Başkanı. 

K.Atalar: Neden? 

H.Alan: Aynı sebep olabilir yani. 

B.Zeran: Süleyman Demirel’i bir anekdot olarak anlatırlar da, Nurcularla pazarlık yapıp oy devşirdiği dönemlerde, işte bana verirseniz, beni desteklerseniz işte ben yetkili kurumlara sizden birçok adamı atayacağım demesi ve iktidara geldikten sonra olanları da dışarıya atması durumunda bir heyet Süleyman Demirel’i ziyarete geliyor. Diyor ki; ya biz seçim döneminde sizinle böyle konuşmamıştık, bize bir sürü makam vadetmiştiniz, ama şimdi makamlarda olan arkadaşları da atıyorsunuz, yani bizden kimse kalmıyor. Demiş ki, ben varım ya! Yani ben sizdenim ya başkasına ne ihtiyacınız var mesajı veriyor. Şimdi Erdoğan’ın kendini destekleyen “İslami” yapılara yaptığına baktığımız zaman şu andaki yaptığı şey aslında bu. İşte bir dönem kol-kola girdiği FETÖ dediğimiz şahsiyeti bugün ne yaptı, kapı dışarı etti. Hatta Hüseyin abinin dediği gibi, onun üzerinden çok ciddi bir temize çekme, yaptığı işleri de meşrulaştırma gibi bir hadiseye döndürdü bu işi, kâra döndürdü kısacası. Süreç içerisinde bakıyoruz işte birtakım Furkan Vakfı, ardından Ebu Hanzala dediğimiz şahsiyet. Diğer taraftan işte Adnan Oktar her ne kadar bu grubun içerisinde yer almasa da, piyasa bakışıyla değerlendirdiğimiz zaman, İslami kesime mal edilen Adnan Oktar ekibi, işte Süleymancılarla ilgili son dönemde çıkan haberler her an baskın yeme beklentisindeler. Süleymancılar kendi içerisinde İyi Parti’yi destekledikleri için de şu anda yine hedef tahtasındalar. Deniliyor ki muhtemelen onların da çok yakında bir operasyon yeme durumları söz konusu.

M.Atav: Çünkü ellerinde müthiş gayrimenkul var, yurtlar var ve dönen bir para var. 

H.Alan: Holdingleri var tabii. 

B.Zeran: Finans gücü var. Bu dönemde benim gördüğüm dönemin karakteristik özelliği, hakikaten ciddi bir baskı dönemine girmiş durumdayız. Özellikle “İslamcılar” açısından ya da İslamcıların diyelim.

K.Atalar: Tırnak içi dedin mi sorun olmuyor… 

B.Zeran: Öyle diyelim. Burada ciddi bir şey var, yani iktidar diyor ki; ya bendensin ya da benim hasmımsın, yani sana müsaade ederim gibi de bir şey söylemiyor, itaat edeceksin diyor. 

İkinci olarak benim dikkatimi çeken şey “İslami” cemaatler dışında farklı cenahtan yapılara her hangi bir baskın ya da baskı görmüyorum. Bilmiyorum sizin bilginiz dahilinde midir, benim bilgim dahilinde değil. Çağdaş Yaşamı Destekleme, Atatürkçü Düşünce Derneği, Lions Kulüpleri ve saire, şu anda yakın dönemde bir operasyon son 5-6 yıldır bilmiyorum var mı böyle bir operasyon. Benim bildiğim kadarıyla hem o cenahtan, liberal ya da sol dediğimiz cenahlarda çok ciddi aşırı uçta olmadıkları sürece herhangi bir baskı falan yok. Bu baskı şiddetle “İslamcılara” ya da klasik İslami vakıf ve derneklere uygulanmakta. Ve eğitim müfredatına baktığımız zaman, Kemalizm olgusu baskın biçimde çocuklara, özellikle ilköğretim okulundan başlayıp dikte ediliyor. Bu anlamda bazı “İslamcıların” beklentilerinin aksine iktidarın kökleştirdiği, güçlendirdiği ciddi bir Kemalizm olgusu da gözümüze çarpıyor. 

Üçüncü olarak da bu süreçte gördüğüm; Diyanet’in daha merkezi bir konuma gelmesidir. İslami vakıflara yapılan baskıların ardında da bu düşünce vardır diye düşünüyorum. Diyanet dini düşüncenin tam merkezi bir konumuna getirilerek, dini düşüncenin tamamen Diyanet’in tekelinden insanlara sunulması amaçlanmaktadır. İslami yapılara getirilen suçlamalar özellikle çocuk istismarcılığı yahut fuhuş gibi ya da bazı yapıların peygamberi postacı yapmaları gibi iddialarda toplumda Diyanet dışındaki tüm yapıların itibarsızlaştırılmasını amaçlamaktadır. 

M.Bozacı: İşte o tırnak içi İslamcılar dediğimiz kesim zaten en uç örnek olarak gösterirsek, yani muhalefet kavramını ben çok da sevmiyorum, ama öyle 3-5 çatlak ses dışında bir şey de kalmadı, çünkü hep ‘iç’ ettiler. ‘Eski Türkiye-yeni Türkiye’ argümanını en başta zaten bizim bu arkadaşlarımız kullandılar, o mukayeseleri yaptılar, işte tek parti dönemindeki, 28 Şubat dönemindeki Türkiye ile Ak Parti’nin iktidarları dönemindeki farklılıkları, göreceli iyileşmeleri, alan açmaları kıyas ederek ‘yeni Türkiye olgusunu’ öne çıkardılar. Bir de en uç noktası; bir zamanlar ‘Merkeze koşanlar başkalaşıyor!’ diyenler de bunlar değilmiş gibi ‘İslamcılığın tezleriyle, Ak Parti’nin tezleri aynı değil miydi? Siz ne istiyorsunuz, işte buldunuz, başörtüsü, İHL, Kur’an kursları…’ diye bunu ilan etti. Başka söze ne hacet! Artık ahalinin, kitlenin durumunu varın siz düşünün. İslamcılığın tezlerini bu duruma indirgemek başkalaşmanın en dip, uç örneği olarak önümüzde; aklı fikri olana… kitleyi manipüle eden söylemler, sürü başı, koçbaşı olarak işlev görmek…

B.Zeran: Bu iktidarın başarısı. 

M.Bozacı: Tabii ki iktidarın başarısı. Sistemin, devletin başarısı…

K.Atalar: Şimdi konuyu gerçek manada İslamcılar veya gerçek Müslümanlar açısından değerlendirirsek, esasta değişen bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Bazı niceliksel büyüklükler, küçüklükler söz konusu olabilir, ama bunlar çok önemli değil. Ha, bir alanda, yani düşünce alanında bir değişiklik var mı yok mu onu konuşmak lazım. Var mı, yok mu? 30 sene öncesine göre daha iyi bir noktada mıyız, yoksa geriledik mi? Bu konuşulacak bir konu. Bence daha iyi bir noktadayız, ama o konuya girmeyelim şimdi.

Diğer cemaatlerle ilgili olarak ise şu söylenebilir: süreç zaten esasta siyasal gelişmelerle alakalı olduğu için, bunlar da sürece doğrudan bağlı oldukları için, onların pozisyonunun şu veya bu olmasının da İslam için çok fazla bir önemi olmadığı düşünülebilir. O zaman biz kendimize bakalım dememiz lazım. Tabii aktüel gelişmelerin bazı etkileri de olabilir, ama bunların belirleyici olduğunu söylemek bence yanlış olur. Batı ne yapmak istiyordu? Bu süreçlerle sadece Türkiye’de değil, Müslüman dünyasının Tunus gibi, Mısır gibi, şimdi Suudi Arabistan gibi, öncesinde ve halen İran gibi sembol ülkelerinde yaşanan gelişmeleri, tabii öncelikle kendi kamuoyuna, sonra da bütün dünyaya bir mesaj vermeye çalışıyor. Bu da İslam’ın kötülenmesi olarak basitçe ifade edebileceğimiz bir şeydir. Ilımlı İslam politikası neyi amaçlıyor? Uygulamada boylarının ölçüsünü alacaklar, çünkü hazırlıksız yakalandılar, yeterli donanımları yok, o zaman ne olacak? Bunların inandırıcılıkları kalmayacak. Radikal İslamcılar yine var olacak ama onlar da iyice küçülmüş olacaklar. Hani kanser hücresinin büyümemesi için kemoterapi ile kontrol altında tutulması gibi. Marjinalize etme veya kontrol altında tutma, politikanın amacı bu. Şimdi bu noktada başarılı olabilirler mi? Şunu her zaman söylüyorum: AKP’nin şu son 15 yıldaki uygulamalarına bakıp da liderine veya İslam’a sempati duyan birini bulamazsın laik kesimde, bulabilir misin? Ama şimdi örneğin Peygamberimiz döneminde veya diğer peygamberlerin döneminde en aşırı düşmanının bile dönüşebildiğini görüyorsun, peki bu neyle oluyor? Birtakım şeyleri görerek oluyor. Şimdi bu CHP’li bakıyor, İslam’a ısınmayı bırak daha uzaklaşmanın da ötesine gidiyor. Bu benim şahsi düşüncem, biraz spekülatif ama böyle düşünüyorum, bunlar hep o amacın içinde var. Böyle olsun da bu kesimler uzak dursun isteniyor. Çünkü kim ne derse desin, boş bir saha var dünyada ve en ufak bir gelişmeyle İslam gündemde daha fazla yer alıyor, bunlar ufak ufak oluyor, ama oluyor. Çünkü öbür kamp, yani modernite dediğimiz kampta bir dinamizm yok, kalmamış artık.

Umut olmayınca da ne olur? İnsanlar hörgüçtekiyle idare eder. Batı’nın şu andaki hörgücünde olan bizim İslamcılığın gücüyle filan karşılaştırdığında 100 katını, 1000 katını filan geçer. Ama sonuçta o hörgüç ne oluyor? Tüketildiği için azalıyor. Seninkisi ise dinamik olduğu için giderek artıyor. Bu makas nerede kapanır? Allahua’lem ama gidişatın nasıl olacağı bellidir. Tekrar söylüyorum; başta düşündüğüm şey doğruysa diyerek söylüyorum. Çünkü burada birkaç senaryodan daha bahsedildi, yani “sistem kendine çeki-düzen veriyor, daha sıkı kontrol edecekler, sistem güçlenecek” denildi, ben onlara katılamıyorum, meseleye farklı baktığım için farklı sonuçlar çıkarıyorum. 

Tabii meseleye “İslamcı kesimde bir gelişme veya gerileme oldu mu?” nazarından baktığımızda, ‘İslamcı’ kelimesiyle ilgili bir hususa değinmemizde yarar görüyorum. Burada ‘İslamcılar’ı, bir öyle bilinenler, bir de öyle olanlar diye iki ana kategoriye ayırabiliriz diye düşünüyorum. İlkine ‘vitrin İslamcıları’, diğerine de ‘gerçek İslamcılar’ diyebiliriz. İşte ‘nehir imtihanı’, hangisinden olduğunuza dair sembolik örneklerden biri! Yani İslamcı olduğu söylenen kişi, bir takım rantları, nimetleri görünce İslamcılığı vs. bırakıyor mu, bırakmıyor mu? Bu önemli bir kriter. ‘Vitrin İslamcıları’nın büyük çoğunluğunun AKP döneminde böyle bir zaafları olduğu net olarak görüldü. Bunu, yerine göre bir kazanç olarak görmek de mümkündür. Çünkü bizzat yaşanmasaydı, inandırıcılığı zayıf kalabilirdi. O zaman bir ikinci soru soralım: bunlar niye böyle oldular, yoksa baştan beri mi böyleydiler? Yani içeride bir sıkıntı vardı da bir dışsal faktör mü bunu açığa çıkardı, yoksa içeride sıkıntı yoktu da, bir dışsal faktörün baskılayıcı gücü mü onu içeriden üretti? İkisi de düşünülebilir. Ben daha ziyade birincisini düşünmekten yanayım. O zaman içe bakmak lazım, her zaman en güzel şeydir zaten içe bakmak, muhasebe veya özeleştiri yapmak. Buradaki sıkıntılara odaklanmak, sıkıntının kaynağının nerede olduğunu araştırmak gerekir. Bu konudaki görüşümü siz zaten biliyorsunuz, bana göre, güçlü iman güçlü ilimle olur ancak. İlmen güçlü olmayanın imanının güçlülüğü de tartışmalıdır. Yani samimiyetle bir yere kadar, ondan öte gidemezsin. Şeytan birçok samimi insanı rahat kandırabiliyorsa, kandıramadıklarına bakmak lazım. Peygamber olmadığımıza göre, geriye bir tek grup kalıyor: bilenler! İşi biliyorsan, sorunu çözdün! Türkçe’de kullanılan güzel bir ifade gerçekten, her alanda bilgiyi ifade eden bir şey, işi biliyorsan seni kimse kandıramıyor kolay kolay. İstisnai şartlar hariç tabii ki.

Donanım açısından baktığımızda ise, eskiye nazaran daha iyi bir durumda olduğumuzu söyleyebiliriz kanaatindeyim. Hani Ercümend abinin: “1950’lerde okuyacak kitap bulamıyorduk” şeklinde bir lafı var ya, o günlerden bu zamana yayınlanan kitaplara bakıldığında, epeyce ilerlemiş olduğumuzu söyleyebiliriz, değil mi? Yani en azından malumat edinme yönüyle gelişmişiz.

Bundan tekrar geriye dönüş mümkün mü? Hani tek adam yetkilerini haiz birisi gelip de her şeyi baştan değiştirirse tümden olumsuz bir tablo çıkar mı? Bu biraz zor! Az önce söylediğim nehir imtihanı gibi bir imtihan da yaşadığımıza göre, bunlardan gerekli dersi de çıkarırsak, ben burada son derece olumlu bir trend görüyorum. Çünkü diğerinin yapmış olduğu hatayı sen yapmadığın zaman bu her zamanki itibardan daha fazla bir itibar kazanabilme şansını yakaladın demektir, üstelik onlar vitrindeyken. Yani sahte İslamcılar vitrindeyken ve İslamcılık onlar üzerinden tartışılıyorken onların yaptığı hatayı yapmamak sende bir nüve, bir cevvaliyet olduğuna dair kamuya bir işaret verir.

M.Durmuş: İslamcı denir mi denmez mi onları ayrı konuşmak lazım da…

K.Atalar: Vitrin İslamcıları diyorum, tırnak içinde. Senden daha çok sesi çıkıyor, daha çok görünüyor, meydanda onlar var. Büyüklükler açısından bak, nicelikler açısından bak onlar var, yani doğru değil mi?

M.Durmuş: Hüseyin abi, sen söz al da, bu son tur. Kürşad büyük oranda onu konuşmuş gibi oldu, yani beklenen tuzaklar ve bunlara karşı ne yapılacağı? 

M.Bozacı: Kimyada ‘n.ş.a.’ var ya, ‘normal şartlar altında’, bu gidişat yeni gidişat yani, bu böyle devam eder, oyun esnetilerek oynanmaya devam ediyor. Ak Parti’nin gitmesi üzerinden bir şık okumuyorum ben. Erdoğan’ın da…

H.Alan: Farklı bakış açılarını ortaya koyabilirsek konu zenginleşir, atladığımız yer var mı onu da fark ederiz. 

Şimdi devlet kendisini yeniledi, ben kendi şahsi kanaatimi söylüyorum. Buradan geriye döner mi? Ben zannetmiyorum dönmez. 2023’ten, 2053’ten ve 2071’den, hep belli tarihlere referanslar yapılıyor ve herkesin de diline dolandı, kamuoyu kabul etti. Neden 1923 de 1920-1921 değil mesela, benim ilgimi çeker. Demek ki İslam’a dönüşü düşünmüyor devlet, öyle anlıyorum. Çünkü biz Birinci Meclis’i 1920 ile 23 arasındaki süreci… 

M.Durmuş: İslam’a dönüyor da, çaktırmadan dönüyor hani(!)

H.Alan: Kemalizm fikrinin de yeni düzende, başkanlık sisteminde de yeniden üretilmesini de buraya eklemek lazım. İşte İslamcılığın bir handikapı da, hepsi birden Kemalist oluverdi, yarın Kemalistlerden daha fazla Kemalist de olabilirler. Neden diye bakarsak, uluslararası sistemle doğrudan bağlantılı bu, uluslararası sistem kendisine, amaçlarına, yöntemine, entegrasyonuna kim iyi hizmet vermişse onu koruyor, kanunlarla koruyor veya Amerika’ya çekerek koruyor. Mesela Fetullah’ı korumaya alıyor. Neden herkesi almıyor, Şahı niye korumaya almadı mesela? M. Kemal’i koruma yasaları var, neredeyse 100 sene geçecek, niye ihtiyaç duyuluyor? Ben diyorum ki, dünya sistemi kendisine uygun olan aktörleri korumayı biliyor yani. 

Ama burada, en çok hizmet edenini koruyor, hepsine yapmıyor bu işi. Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet yapısı, zaten ulus devlet dediğimiz zaman, uluslararası kurumu, hukuku, toplumu kabul etmezse ulus devlet olmaz, onların tanıyıp meşru bulduğu devlet ulus devlet olabiliyor. Mesela Kürtler niye devlet kuramıyor, ne bileyim Kıbrıs’ı niye kabul etmiyorlar vesaire. Şimdi bakıldığında Türkiye kendisini bu açıdan dünyanın gidişatına göre dizayn etmeye çalışıyor diye düşünüyorum.

Modern devlet yapısı, cumhuriyet ve demokratik sistem olarak bakıldığında demokrasi tarihinde tecrübe olarak sabit ki demokrasi iki kanat üzerinde hareket ediyor. Birincisi; pazar piyasa devleti, bildiğimiz mali hükümranlığın, mali sistemin hükümran olduğu bir dünya var, ekonomik sistem var, ekonomik değerler, toplumsal, hukuki alanı ve siyaset alanını belirliyor, böyle bir liberal kanat var, bir de işler ters gittiğinde, sistem krize girdiğinde faşizm, Nazizm diye bir şey devreye giriyor. İşte ona milliyetçi kimlik ve kültür diyoruz. İki sarkaç arasında demokrasinin böyle bir tarihi var. Liberaller kurdu bunu, böyle kabul etmek lazım, dünyayı şekillendirenler liberaller, pazarcı ve piyasacılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir taraftan pazar piyasa devleti olmaya karar verdi, şirket gibi yönetilmeyi kendileri söylüyorlar, çabuk karar almayı söylüyorlar ve çıkar ve kâr amaçlı ki zaten ekonomik sistem buna ait, kâr amaçlı özelleştirilmiş, özel sermayenin güçlendirildiği bir tarafı var, bu tarafa gidiyor. Bir taraftan da ne olur-ne olmaz bir kriz çıkarsa milliyetçi muhafazakâr kimliği, kültürü de yedekte tutuyor. Gerekirse faşizme kayar mı? Evet, M. Kemal zamanında kaymıştı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki sistemin girdiği krizde nasıl faşizm, Nazizm, Stalinizm canlandı ve yaşadıysa o döneme has, o şartlara has, ama sonra İkinci Dünya Savaşından sonra bitti o, liberal piyasaya döndüler. 

Şimdi sosyalistler diyor ki, sosyalist olmanın iki kuralı var. Birincisi, devlet düşmanı olacak. Hangi devlet olursa olsun devlete düşman olacak. Neden? Çünkü devlet egemen gücün bir mekanizma olarak, alet olarak yönettiği, sömürdüğü, idare ettiği geniş kitleleri dizayn ettiği bir güç bu, alet. Bu aleti kaldırmadan bu sermayeyi ve egemen güçleri alt etmenin imkânı yok. O nedenle devletsiz bir toplum düşünüyor komünist toplum hayali, ütopyası ya da komün hayat dediği şey. Devleti kaldıracaksın. İkincisi, halk düşmanı olacaksın. Halk derken, şimdi o kozmopolit bir halkı düşünüyor, oysa onun kafasındaki ezilen, sömürülen, mahrum bırakılmış ya da işçi sınıfı bilincine erişmiş ezilen grup. Bu grup dünya enternasyonal vatandaşı, işçi kardeşliği, dünya kardeşliği olacak, onun için halk düşmanı. 

İslam’a geçersek, bir adamın bir insanın önce Mümin sonra Müslüman olması için, Müslümanın devletle ilişkisini bir ortaya koyması lazım. İslamcılar-İslamcılık değil, Kur’an-sünnet temelli bir din telakkisi var, o dine uygun toplumsal projeniz var ve siyaset projeniz var, hukuk sistematiğiniz var. Dolayısıyla dünyaya nizamat vermek gibi bir hedefimiz, amacımız, idealimiz var; Müslümanlığın temel kuralı bu, İslamcılık böyle bir şey, ben öyle anlıyorum çünkü. Böyle olunca, İslamcılık potansiyel olarak geri plana gitti, bu fikir gerilere gitti, ama İslamcı dediğimiz grupların tamamı AKP eliyle devletleştirildi. Nasıl devletleştirildi? Geçmişte bu devlet sosyalistleri nasıl ulusalcı sosyalist yaptıysa, İslamcıları da milliyetçi, muhafazakâr, yurtsever yaptı, becerdi bunu. Bence bir nesil kaybettik biz burada, şakası yok, bir nesli kaybettik. 

M.Bozacı: Rabia’nın dönüşümüne de bakarsanız…

H.Alan: Evet, 40 yıllık Kur’anî birikimi, 40 yıllık İslamcı birikimi, uluslararası Müslüman kardeşliği, ümmetçilik birikimini yerelleştirdik, ulusallaştırdık, bir cendereye soktuk.

Şimdi şöyle bir endişem var, Buruc suresinde toplu katliamdan bahsediyor Allah. Mekke’nin hemen hemen işkencenin yoğunlaştığı dönemde nazil olan bir sure. 

M.Durmuş: Aslında orada öyle denmiyor da, şimdi konuyu dağıtmayalım.

H.Alan: O günkü dünya şartlarında iki tane büyük güç var, Sasani ve Rum İmparatorluğu. Bunlara bağlı devletler var. Sistematik olarak kurumsal yapıya sahipler. Krallık idaresi var, hukuki sistemleri, askeri sivil bürokratik düzenleri var. Şimdi böylesi şartlarda devletin yapısallığına, niteliğine ve meşruiyetine karşı ilahi tandanslı başka bir yapısallık iradesiyle ortaya çıkan müminler topluluğu, devletin doğrudan muhatabı olacağı bir işe kalkıştığında katliama uğruyorlar. Buruc suresi buna işaret ediyor. Mekke’de, Nedve meclisiyle temsil edilen Kureyş tipi iktidarın paylaşıldığı, özerk tarafların olduğu, görece özgür siyasi yapılanmalarda toplu katliama gidilemiyor, ferdi cezalandırmalar oluyor. O yüzden Mekke’de toplu katliam yok

K.Atalar: Neredeyse demokratik. 

H.Alan: Hem de fazlasıyla. Watt, Yunan demokrasisi ile Mekke aristokrasisini kıyaslıyor, Mekkelileri daha adil ve ahlaklı buluyor. Yunanlı politikacıları popülist, boş ve çok konuşan hatipler olarak nitelerken Mekkelileri erdemli ve gerçekçi buluyor.

Benimkisi bir varsayım. Devlet türlerine ve iktidar paylaşımına göre olabilecek şeyleri söyledim. Muhaliflerine toplu katliam yapan, kendi bekası için bunu da meşru gören devletleri gördü/görüyor bu dünya. İşin kötü yanı bunların demokrasi içinde de olması. 

Müslümanların devletle kurdukları ilişkilerde ahlaki standartları kayboldu. İdeolojik ve kültürel olarak gerilemenin, entelektüel birikimin yetersizliğinin ifadesi bu. Yaşadığımız çağda görüldü ki devlet imkân ve gücünü ele geçirdiklerinde diğerlerinden farklı olamadılar. Hemen hepsi merkeze kaydı, cari devletin kendisi oldular. 

Burada kastımı izah etmem gerek. Memuriyettir, diplomadır, eğitimdir, ticarettir, mesleki hayattır vs tümden kesilmesi gereken romantik bir ilişkisizlikten, bedevilikten bahsetmiyorum. Devlete yüklenen mana ve güçten bahsediyorum. Gerçekçiyim. Bize hayatı devlet vermedi, rızkımızı o sağlamıyor, istikrarımızı ve geleceğimiz o tayin etmiyor. Ona böylesi bir vasıf yüklemek küfür olur. Şu halde onunla kuracağımız ilişki en temelde haram helal hudutlarına riayet ederek kurulmalı. Burada devlete has bir durum da yok, zaten biz hayatımızı bu hudutlara riayetle kurmaya gayret ediyoruz. 

Eğer iman şartlarımıza uymuyorsa, devletle kuracağınız ilişkilere bir sınır getiririz. Nitelik ve yapısal olarak zaten muhalif olduğumuz devletle kuracağımız her ilişki bizi ahlaksızlığa iter. Şimdi yaşayarak da tecrübe ettik ki sosyolojik olarak, kültürel, iktisadi, bürokratik ve politik olarak kazanım peşinde koşanların devletin istihdamında vazifelendirildiklerini yaşadık. Bu hal, kendimiz olmaktan vazgeçmeyi doğurdu. Muhalif olma şansımızı, hakkımızı ve irademizi kaybettik. Muhalif olduğunu sananlarımızsa liberal tuzağa düştü, sıradan insan hakları savunucusu oldu. Bana kalırsa şimdiki İslamcılar kitle halinde piyasa İslamcısı oldu ve ben bu nesilden umudumu yitirdim. Buna rağmen bir şey var, zannederim İbn-i Haldun’un devletin dört nesille sınırlandırdığı ömrüne dayalı bir görüş bu, ‘bir fikri hareket bir nesilde harekete geçtiği zaman işi bitirirse kendi idealine uygun bir toplumsal yapı ve siyasi yapı oluşturabiliyor, değilse dört nesil bu fikir ölür’ deniyor. Dördüncü nesilden sonra o fikir yeniden ortaya çıkar ama bu defa amacına ulaşır. Eğer bu teori doğruysa, bu bir varsayım… 

25-30 yılı bir nesil sayarsak bence 2 nesli geçtik. 50’lerde gelişmeye ve kökleşmeye başlayan İslamcılık fikri şu anda sivilleşerek kendisini inkar etti. Dışarıdan bir müdahaleye suç bulmaya gerek yok burada. Basitinden görüldü ki ‘çalmadan oynandı’. Yani İslamcılık mahrumiyete ve illegaliteye duyulan tepkinin taleplerinde boğuldu. İstedikleri şey iktidardan daha fazla pay almakmış, daha fazlasını önünde bulunca kestirmeden devlete hizmete koşuldu. Dolayısıyla son neslin devleti yapısal olarak değiştirmek, ilahi dayanağa göre yeniden teşkilatlandırmak gibi bir fikriyatı olmadığı açığa çıktı. Son moda deyimlerle ‘İslam’da devlet yok, devletin dini adalettir, devlet laik olur kişiler değil’ tarzı savunmalar entelektüel kabızlığı da meydana çıkardı. Biliyorsunuz ben ’tek kaynak Kur’an’cılığın bir proje ürünü olduğunu’ söyler dururum!

Ne yapmak lazım? Bir siyerci/tarihçi olarak fikrim; önce sağlam bir referans noktası bulmak, sonra tarihe dönüp nesillerin nerede hata yaptıklarını, bugün nerede ve niye bu durumda olduğumuzu o referansa kıyasla anlayıp tahlil etmek gerek. Çıkış ve aşma faaliyeti buradan güç devşirecektir. Bu referans noktası; Hazreti Peygamberin Mekke-Medine’si ve dört halife devridir, ben bunu Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum. Peygamberli dönemde de Peygambersiz dönemde de bizim için güzel örneklikler var. Tarihimize, kültürümüze ve hafızamıza yapılan haksız ve yersiz saldırılar bizde revaç bulmamalı.

Sonuç olarak; tarihi zaman dilimleri devran edip duruyor. Her nesil kendi imtihanını verip geri dönüyor. Şimdi sıra bizde. Var oluş gayemizi hatırlamakta, neyin peşine düşeceğimizi iyi tespit etmekte yarar var. Yönetim işi Allah’ın elindedir. Dünyayı kurtarmakla mükellef değiliz ama gücümüz nispetinde hak olanı batıldan ayırmak, Allah’tan gelenleri duyurup inzar etmekle sorumluyuz. Bunu yaparken kendi aramızda iman kardeşliği temelinde sosyal bir yapılanma, siyasi bir tavır almak yakışanıdır. Kendi içimizdeki işlerimizi ve kendi dışımızdakilerle kuracağımız münasebetleri şeri hukuk nizamına uygun olarak düzenleme becerisi gösterebilmeliyiz. Bizi biz kılan imani kaideler bu sayede salih amel olarak dışa yansıyacaktır. Dışardan ne gelirse gelsin, nasıl gelirse gelsin üçüncümüz Allah olduktan sonra gaile yoktur.

K.Atalar: Şimdi tabloyu Hüseyin abi gibi okumak mümkün, çünkü o yönde veriler var gibi görünüyor, ama başka bir okuma yapmak da mümkün. Bunu tabii illa da ümitvar olmak için söylememiz gerekmiyor, ama gelişmeleri başka türlü yorumlamak da mümkün bence. Tarihsel bir bakış açısıyla baktığımız zaman, benim gördüğüm, Müslüman dünyasında 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan uyanış veya yeniden diriliş sürecinin devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu şöyle bir şey: Bir koca medeniyet ki önce kuruluyor, büyüyor, zirveyi buluyor, sonra duraklıyor, çöküyor, dibi buluyor. Ya dibi bulduğu için bir daha yukarı çıkamaz diyeceğiz, ya da yeniden bir çıkış trendi varsa, bunun hemen parlayıp sönmeyeceğini söyleyeceğiz. Şimdi bizim tarihimize baktığımızda, ilk çöküşten sonra bir yeniden diriliş trendinin olduğunu görürüz. Ne zaman olmuş bu? Medine’nin kuruluşundan 4-5 asır sonra ilk parlak dönem bitmiş, Moğollar ve Haçlılar gelmiş, yakıp yıkmışlar ama sonra yeniden bir toparlanma gayreti olmuş. Gerçi türev bir hareket ama yine de bir hamle olmuş. Osmanlı veya Timur İmparatorluğu gibi güçlü yapılar bu dönemde kurulmuş. Ama bunların bazı açılardan ilk 4-5 asırdaki gibi parlak örnekler olmadığı söylenebilir, özellikle düşünsel üretim veya teknik üretim açısından. Neyse, ama bir hamle olmuş. Şimdi bundan sonra bir daha çöküş dönemi gelmiş, değil mi? 19. yüzyılda da dibi bulmuşuz net olarak yani. Fakat 20. yüzyılda yeniden bir depreşme var.

Şimdi var mı, yok mu? Tabii tartışılabilir, çünkü baktın mı görmek zor biraz, yani altını kaldırmak lazım halının şöyle, değil mi? Ha baktın mı görülen ne var somut olarak? İsrail, Batı desteğini alarak Araplarla savaşmış değil mi, hepsini yenmiş filan, bunlar görünen şeyler ama orada bazı Müslüman gruplarla savaşırken hezimet gördüğü de olmuş! Bu arada, pat İran devrimi İslam adına çıkmış. Diğer daha irili ufaklı deneyimler, işte biliyorsunuz Afganistan, Tunus, Sudan, Bosna örnekleri, 80 öncesi Eritre, Moro örnekleri filan, hep bir ümit havasını beslemiş. Şimdi bundan geriye dönüş olabilir mi? Batının uğraştığı bu zaten, yani bu ümit havasını kırmak. Yoksa devletti, şuydu-buydu, Müslümanların bununla, Marksistlerin uğraştığı gibi teorik bazda uğraşacak ne mecali var, ne bilgi birikimleri var. İstesen de devlet teorisi filan ortaya atamazsın. Çünkü sen medeniyet döneminde değilsin ki şu anda, kuruluş ve yeniden inşa dönemindesin, anlatabiliyor muyum? Bir sıçrama yapacaksan, bunu dikkate alman gerekir. Dolayısıyla bu dönemde düşünce meselelerine odaklanmak gerekir. Zaten bütün Müslüman Dünyası’nda da bu yönde olumlu gelişmeler var, karşılıklı etkileşim halinde. Mesela diyebiliyor musunuz: “bize ne bu İkbal’den, Abduh’tan; biri Pakistanlı, diğeri Mısırlı, işte öteki İranlı Humeyni” filan. Hayır, diyemiyorsunuz, çünkü düşünsel etkileşim kaçınılmazdır. Türkiye’nin geçmişinde yaşananlar da bunu göstermiyor mu? Gösteriyor. Hadi 1950’liler neyse de, 1960’lardan sonra Ercümend abinin tecrübelerini net olarak baz alabiliriz. Bir toplumsal veya siyasal harekete dönüşebilecek bir çalışma bile başlatmış o çöküş döneminden sonra. Geliyoruz 80’lere. Malum, Devrim’den sonra küresel ölçekte Müslüman dünyasından Batı’ya tehdit geldiği yönünde hararetli tartışmalar var. Batı’nın o dönemdeki bakışı böyle. Peki, ortada bir şey yoksa niye böyle bakıyor adam meseleye?

Ak Parti şu anda Türkiye’de kurulmuş bütün hükümetlerden daha fazla iktidarda kaldı. Neden? Kendi gücüyle mi? Zamanında yüzde 5’i geçmeyen bir hareketti. Fethullah Gülen cemaati kendi gücüyle mi küresel güç oldu? Birileri izin vermeden olacak iş midir bu, akıl var, mantık var. Birileri bunu büyütmüş, niye? Buna şöyle bakabiliriz: Bir ‘proje’ var, işte proje partisi dedik ya; Müslüman dünyasında bir gelişme var, bu kıvama gelmeden engel olalım istiyorlar. Bunun yolları vardır, ya kesersin, ya cıvıtırsın. Cıvıtma politikasıdır bu. Bunlarla insanların ümidini kırmak istiyorlar. Şimdi tabloyu Hüseyin abinin okuduğu gibi okursan, o yorum çıkar. Çünkü bir nesil yok oldu dedin mi ümit kırılır, öyle demek o açıdan çok uygun değil bence. Çok ümitvar olduğu düşünülen kesimden dökülenlere bak, yüzde 90’ın üzerinde dersin, bu da ümitsizliğe götürür birçoklarını. Ama bu tablo şöyle de yorumlanabilir: İşte nehir imtihanı önemli oluyor burada! Kardeşim, bu kimin ordusu? Başında Talut olan bir ordu, komutanı sağlam. Tâbî olanlar da Müslüman ordusu, değil mi? Tevbe suresinde de sahabelere getirilen sert eleştirileri hatırlayalım. İnsanın şaşırası geliyor, değil mi? Onların hepsi sahabe nesli ve ne diyoruz genelleme yaparak; “Allah razı olsun, büyük adamlarmış”, filan. Ama yine de biliyoruz ki onların hepsi aynı tornadan çıkmış insanlar değil. Bunların dökülmesi, senin hayrına! Çünkü karşıya geçseler, belki onlar yüzünden savaşı kazanamayacağız. Bak böyle bakmak daha doğru bence. Dolayısıyla bundan sonra Türkiye’de İslamcılığın akıbetine bakacağımız zaman kriterimiz şu olmalı bence: Dökülmeyen kaç adamın var? Hiç kalmadıysa, tamam, nesil bitmiştir!

‘Kaç kişi kaldı’ya bakacaksın, bir de kaliteye bakacaksın. Sayı ve kalite yönünde ‘yok hükmünde’ ise, o zaman dediğiniz sonuç hasıl olur. Ben diyorum ki; o düzeyde bir bitiş olmadı, bütün dünyada da yerelde de olmadı diyorum. Özellikle de ‘düşünsel’ yönden olmadı diyorum. Ama şunu da görmüş olduk: ‘İslamcı’ olarak bilinen kesimlere çok safiyane bakılmaması gerektiğini de görmüş olduk, yaşanan deneyimlerden. Onun için bu ‘vitrin’ kelimesini özellikle kullanıyorum, süreç bize, bu ‘İslamcılık’ akımının önde görünenlerinin ne idüğüne dair dikkatli olunması gerektiğini göstermiştir diye düşünüyorum.

Fakat dikkat edin, bu kadar imkânsızlığa rağmen bu ayakta kalanlar nasıl kaldı? Bunlar niye ayakta kaldı? Burada eskiden olmayan bir şey olduğu ortaya çıkar. Eskiden yoktu, bu tür adamlar çıkmıyordu, şimdi var, çıkmışlar ve böyle bir imtihandan da başarıyla geçmişler. Buraya dikkat etmek ve burayı geliştirmek gerekiyor. Yani, harekete yeni insanlar katmaya odaklanmaktan ziyade, öncelikle bu ayakta kalmış olanların, bu seviyeye gelmiş olanların daha üst seviyeye taşınması meselesine odaklanmak gerekiyor. Şu söylenirse yanlış olur: Hüseyin abi zaten birikimli birisi, o orada kalsın da bize beş tane yeni adam bulsun! Yapmayın bunu, bu iyi bir strateji değil. Beş tane yeni adam bulmakla uğraşmayacaksın sen. O gelmiş olduğun seviyeyi aştığın zaman arkadan gelebilecek olanların önünü açmış olacaksın zaten, o daha ileriye gidebilecek. Senin şu anda bulunduğun seviyede durmayacak. 

Ortalıkta vitrin İslamcıları var, onlar konuşuyor, onlar görünüyor, diğerleri sağlam tamam ama ortaya çıkamıyor. Bunu kırmanın yolu senin gelişmen, benim gelişmem; anlatabiliyor muyum? Bu da nasıl olur? Baştan başlamakla, en basit şeyden başlamakla olur. Yani okuyacaksın. Okumadığın şeyi okuyacaksın. Ama ‘düşüncenin okullaşması’ kavramsallaştırmasında ne diyorum: bu iş, düşünce bir ‘sistematiğe’ kavuşturulana kadar süreç devam eder. Kavuşturursan, çözersin meseleyi, çünkü kitleleşmenin önü açılmış olur. Geriye, eleman bulmak kalıyor. Bence eleman bulmak, bu sürecin en kolay aşaması! Ama düşünceyi sistematize etmek, en zor şey olduğu için zaten, İslamcılık ikide bir mehter marşında olduğu gibi, iki ileri bir geri gidiyor, bir var gibi görünüyor bir yok oluyor gibi görünüyor, anlatabiliyor muyum? Çözülmelerin, gerilemenin sebebi sistematik düşünememektir. 

Toparlayacak olursam, ‘yeni’ diye tanımlanan süreçte esasta bir değişiklik görmüyorum ben. Hatta bu süreçteki o özel operasyon nedeniyle amaçlanan şeyler tamamen gerçekleşse bile, yani İslam’ın imajı bütün dünyada ve Türkiye’de kötülenmiş olsa da, bunun İslam’a ve gerçek Müslümanlara ciddi, yani ölümcül bir darbe vuracak şey olduğunu düşünmüyorum az önce söylediğim nedenden dolayı. Çünkü İslami uyanış hareketi, yetişmiş elemanı bir şekliyle üretti, bizim öbürüne odaklanmamız gerekiyor. Ona odaklanmazsak, tabii birikmiş ve akmayan suya ne olursa bize de o olur! Ben onu ‘düşüncenin okullaşması’ olarak ifade ediyorum, siz başka şekilde ifade edebilirsiniz, hiçbir mahzuru yok.

Ve burada bir fırsat var: bu deneyimden sonra ayakta kalabilmiş olanların kafa kafaya vermesi lazım, bu konuyu değerlendirmesi lazım. Bunu sadece İktibas olarak düşünmeyin. Mesela sen daha çok geziyorsun veya Mustafa beyler daha çok geziyor, burada ayakta kalmış olan adamların daha çok gayret göstermesi lazım bu noktada. Çünkü daha önce yakalamadıkları yeni bir fırsat yakalamış oluyor bu insanlar, öyle değil mi? Bu deneyimden sonra ayakta kalmış olanların birbiriyle irtibatını kurmak da kolaylaşır.

H.Alan: Ben konuşurken kuramsal konuştuğum için, galiba karamsar bir şey çıktı, ama bir şeyi tespit edeceğim sadece… Şimdi biz bir krizde miyiz, çöküşte miyiz? Eğer bir krizdeysek çıkış mümkün ve kriz iyi bir tecrübedir, yaşamadığımız bir şeyi yaşadık çünkü. Biz 20 sene önce böyle bir şeyi, Türkiye’nin bu şartlara geleceğini hayal etmiyorduk, ama geldi ve bir krizse aşarız, ama çöküşse biz onun altında kalırız. Dua edelim bir çöküş olmasın da…

K.Atalar: Senin tabirlerinle bu bir kriz.

H.Alan: Kriz olsun, çökenler de çöktükleri yerin altında kalsınlar, sorun değil. Ama Allah zaten buna müsaade etmez. Biz âcizane sen, ben, bir nesil, bir insan bir şey söylüyor, Allah dininin yok edilmesine müsaade etmez, mutlaka bir yerden bir şey çıkar. O karamsar tabloyu çizerken, bir tabloyu çizerken bir resim çekerek söyledim, yoksa iyi ki hatırlattın, yoksa bu iş olmaz, oldu-bitti öyle bir şey yok, Allah bir kişiyle bile dünyayı değiştirir isterse, ona kâdir. Dinini de yok etmez. 

B.Zeran: Ben bu yeni süreçte Müslümanları bekleyen tehlike açısından daha böyle devlet kanadından ziyade sosyolojik anlamda, yani toplumsal anlamda neler olabilir mahiyetinde düşünmüştüm doğrusu. Şimdi devlet olarak zorba bir devlet gözüküyor. Yani öyle bir imaj yaratıyor ki işte Hobbes’un Leviathan dediği, hani bir canavar gibi her şeyi görüyor, her şeyi duyuyor, bütün her tarafa eli ulaşıyor, böyle bir şey. Yani siz her zaman izleniyorsunuz ve biz istediğimiz zaman sizi alırız, götürürüz, yok ederiz, öğütürüz, istediğimiz kıvama getiririz gibi böyle güçlü bir devlet imajı veriliyor. Ve bu biraz önce konuşulan, Müslümanlardaki o psikolojik havayı, yani umut dediğimiz şeyi kırmasına vesile oluyor. Yani devlet açısından baktığımız zaman, Müslümanlarda ya da toplumda bıraktığı ya da diğer düşünce ekollerinde bıraktığı en temel problemlerden bir tanesi bu olarak görüyorum. 

Müslümanlara şöyle diyor: Ya teslim olacaksınız ya da sizi yok ederiz. Şimdi bu sefer ne oluyor? Aynı Batı Marksizminde olduğu gibi revizyonist bir bakışa bürünüyorlar. Sisteme kökten muhalif olma özelliklerini kaybediyorlar. Bugünkü İslamcılığın da geldiği nokta bu diye düşünüyorum. Artık sistem içi restorasyon yapılması gerektiğine ikna oluyorlar. Başörtüsü hakkı, sakal hakkı vs gibi artık inançtan kaynaklanmayan insan haklarından kaynaklanan demokratik hak taleplerinde bulunuyorlar. Artık küçük küçük haklar, kazanımlar diyorlar buna, adına kazanımlar dedikleri şeylerle yaşamaya başladılar. Hatta ilkeler mi, kazanımlar mı diye bir tercihle karşılaştıklarında, kazanımlarımız diyerek ilkeyi geri plana atabiliyorlar ve bu da sürecin içerisinde onların böyle bir İslamcılık düşüncesinden uzaklaşmasını sağlıyor ve artık sıradan bildiğimiz herhangi bir sivil toplum kuruluşu gibi bir kuruluş olmaktan öteye de geçemiyorlar. Bu ikna olmuş yapılar da topluma İslamcıların temsilcisiymiş gibi sunuluyorlar. Hal böyle olunca da bu yapıları takip eden, seven diğer Müslümanlar da aynı ikna edilmişlikle sisteme entegre oluyorlar. Doğal olarak bu durum bazı müslümanlar için ciddi bir umutsuzluk havası oluşturmaktadır. Ne diyorlar bu insanlar, yıllarca Kur’an çalışması yaptık, tefsir çalışması yaptık, hadis çalışması yaptık, ne oldu, yani sonuç ne? Alternatif olarak ne üretiyoruz? Alternatif olarak hiçbir şey yok. Öyleyse bu sorunun cevabı belli. Öyleyse, işte biz de bu derneklerin-vakıfların içerisinde ilmi, kültürel faaliyetleri, çalışmaları yürütmemiz lazım. Ama bu ilmi ve kültürel çalışmalar tamamen restorasyona dönük, siyasi hiçbir ufku olmayan çalışmalar. Yani böyle gerçekten hedeflenen çalışmalar değil.

Sürecin içerisinde devletin bu bakış açısı, özellikle Batıyı merkeze koyarak ilerlemeye çalışması devletin bireycilik olgusunu parlattığını görüyoruz. Bugünkü genç nesle baktığımız zaman bir sanal alem içerisinde yaşadıklarını görmekteyiz. Kendilerini sosyal medya dışında neredeyse ifade edebilme becerisinden yoksunlar. İkili ilişki gerçekleştirmekten uzaklar. Herhangi bir cemaatsel ilişki biçimine uzaklar ve kültürel olarak da kuşatılmış durumdalar. Müslümanların burayı görmesi gerekiyor. 

Biraz önce Hüseyin abi söyledi zannedersem, Müslümanın referansları noktasında ciddi bir problem var. Bu başkalaşma beraberinde İslamcıların değişime uğraması, Kur’an’dan uzaklaşmalarını zorunlu bir şekilde beraberinde getiriyor. Çünkü Müslümanlar Kur’an’da ifade ettiğiyle, Nisa suresinin 59. ayetinde, Allah’a, Resulü’ne ve sizden olan ulu’l-emre götürme gibi bir sıralama varken, bugün Müslümanlar karşılaştıkları sorunları direkt kitaba, yani Kur’an’ın kendisine getirme gibi bir durumu yaşamıyorlar artık ya da eğer oraya getirecek olurlarsa bile aynı İsrailoğulları’nın hahamları gibi kelimeleri tevil ederek, yerlerini değiştirerek istedikleri formata sokma gayreti içerisine girebiliyor.

Müslümanların bu süreçte ne yapması gerekir, nasıl hareket etmesi gerekir mahiyetinde düşündüğümde, İslamcılar denen kişilerin ya da Müslümanların, Kur’an’ın bir defa kesinlikle hayatlarının merkezinde olması gerekiyor. İtikadi anlamda söylüyorum özellikle, tek kaynak olarak kesinlikle kitabın başucu kitabı olması gerekiyor.

İkincisi; mesela tarihsel yaşanmışlıklar, işte resullerin mücadelesi olsun ya da resullerden sonraki dönemdeki mücadelelerin gerçekten iyi etüt edilmesi, sorgulanması ve bugünkü mücadele yöntemi içerisinde nereye koyacağımız noktasında da bir çalışmanın yapılması gerekiyor ki, Müslümanların özellikle tarih felsefesi konusunda çok ileri okumalar yapması gerektiğini düşünüyorum. Bu tarihten çıkarılacak verilerin bugün bizim hayatımızda nasıl uygulanabilir, nereye koyabiliriz noktasında konuşulması gerekiyor ve sosyolojik analizlerin de iyi yapılması gerekiyor. 60’larda başlayan Abduh ya da Cemaleddin Afgani’lerin, daha gerilerden gelerek diyorum bu ülkede yarattığı hava aslında çok da sorgulanmış değil. Yani biraz kes-kopyala-yapıştır tarzında bir şey gibi oldu. Şimdi bunların da, bu hareketlerin de iyi etüt edilmesi gerekiyor. Yani bugünkü bu coğrafyada, hatta yerel olarak işte Kırşehir için farklı, Kayseri için farklı, Ankara için belki farklı olabilecek analizlerin de ortaya konularak, ciddi bir etüt edilerek İslami mücadelenin, bundan sonraki sürecin nasıl olması gerektiği noktasında Müslümanların çalışması gerektiğini düşünüyorum. 

Bir diğer şey, mesela aileler ve çocuklar özellikle eğitim sistemi içerisinde ciddi bir tıraşlamadan ve yontulmadan geçiyor ve o çocukların, bizim çocuklarımızın özellikle İslami bir bilinçte kalmasını sağlayacak birtakım çalışmalar, mesela çocuk edebiyatı alanında özellikle söylüyorum ki çok eksiğimiz olduğunu düşünüyorum özellikle o alanda, genelde yazılan eserler hep belli yaşın üzerindeki insanlar için yazılan eserler. Ama çocukları kuşatacak hala 0-6 yaş grubu diyelim masallarımızdan tutun da hikâye kitaplarımıza kadar o konuda oldukça kısırız. Bunun geliştirilmesi ve kadınların sadece çocuk yetiştiren, evlerdeki anne olarak değil aynı zamanda bu kadınları sosyal hayatın içerisinde aktif birer özne kılabilecek bir yapıyı da oluşturmak gerekiyor. Hani iş sahalarında çalışmalarını kast etmiyorum ben, ama mücadele içerisinde onların da kendilerini değerli hissedebilecekleri ve bu mücadelenin içerisinde yer alabilecekleri bir yapının da Müslümanlar tarafından düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum.

M.Atav: İslamcılıkla ilgili olarak, hani, İslamcı görünenler değişiyor dediniz ya onu teyit eden bir mesaj gelmiş, espri olsun diye okuyayım. Bartınlı bir arkadaş, ben tanımıyorum. 

“Merhaba Mustafa abi, seni epeydir takip ediyorum. İslamcılık üzerine epey paylaşımın oluyor. Şöyle bir izlenimim oldu ağabey: Sen İslamcılıktan epey bir şey murat etmişsin de, onlar da çok pis çuvallamışlar. Hani başkası yerine utanmak hali vardır ya, abi sende öyle bir refleks gelişmiş gibi geldi bana. Haddim değil biliyorum. Ama sen de bu kadar üzülme diye söyleme gereği hissettim abi, özür dilerim şimdiden.”

Yani,”çok şey bekleme demeye!” getiriyor İslamcılıktan, İslami kesimden. Herkes her şeyi söylemeye çalıştı. Türkiye’deki Müslümanların yumuşak karnı neydi geçmiş dönem itibariyle? Başörtüsüydü değil mi? Üniversitede okuyabilme. Genellikle meydanlarda atılan sloganlar bu yöndeydi. Başörtüsü için el-ele yürüyüşlerine biz de katıldık. Ve tabii o dönemde yine İsrail kahrolsun, Filistin kahrolsun söylemleri vardı, İslami kesim o demlerdeki vazifelerini yapmış oldular. Şimdiki iktidar da zaman itibariyle başörtüsü özgürlüğü noktasında bir alan açtı. Kızlarımız ve kadınlarımız bile üniversitede okuyor. Yani evli, çoluk çocuk sahibi kadınlar buna dahil, üniversitede okuma ihtiyacı hissediyorlar. Kaygı şu: Olur ya, problem çıkar boşanırsak işte elimizde ekonomik özgürlük olsun, yani sistemin getirmiş olduğu olumsuz bir hava. Müslümanların birbirine karşı oluşturduğu güvensizlik duygusu, hatta aile müessesinin yıpranması son dönemde çok yaygın bir şey. Kadın, kız her kim varsa sürekli okumaya, daha doğrusu maaşlı işte çalışmayı arzu eden bir gayret içerisinde; böyle bir realite var. Temel sorun şu: Mesela malumunuz, Ercüment abinin parti çalışması vardı, niye kurulamadı? Demokrasi imkan vermediği için değil mi; demokrasinin duvarları vardı, onu aşamıyordu, dolayısıyla akim kaldı. Şimdi bizim için değişen ne, başkanlık sistemi geldi, yine biz kendi düşünce perspektifimize uygun bir siyasallaşma sürecini başlatamayacağız, yani öyle bir hukuksal zemin veya fırsat söz konusu değil. Her koşulda da yani demokraside de başkanlık sisteminde de köşeye sıkıştırılmış durumdayız. O zaman ne yapacağız? Ben yazışmalar grubunda Hüseyin Alan’a hitaben söyledim, yani oradaki arkadaşlara; sürekli arkeolojik kazı yapıyorsunuz, falanca dedi, filanca dedi, yeşil efendi dedi, kırmızı efendi, habire yazıyorsunuz, iyi güzel de ben ne yapacağım bu bilgiyi?

Fakat insan ister istemez bir şey istiyor, toplumsal karşılığı olsun istiyor. Tarihe baktığımızda bazı şeylerin arzu edilen seviyeye gelmesi çok uzun soluklu olmuş ama biz şimdiyi yaşadığımız için şimdi okuyorsak, araştırıyorsak, gözlemliyorsak, eleştiri yapıyorsak, tespit yapıyorsak hemen şimdi bir şeyler yapalım muradı içindeyiz. Yoksa ne olacak, yapamıyorsak yine okumaya, araştırmaya, dilimiz döndüğünce eleştirmeye, tespitlerde bulunmaya veya bizim sözümüze kim kulak verirse onunla sosyal münasebeti ilerletmeye, genişletmeye devam edeceğiz, şu aşamada başka türlü bir yol gözükmüyor.. 

M.Bozacı: Aslında birçok şey var konuşulacak, hepsine girmek mümkün değil, mesela doğru gibi görünen yanlışlar var. Onlara takılmamak lazım da; hepimize sirayet ediyor, ortada bir nem olduğunda bize de mutlaka etki ediyor. Mesela işte çocuk edebiyatı falan diyoruz ya, aslında bu kompartımanlara ayırmak bazen lehte, bazen aleyhte olabilir. Yani burada aslında sorun mevcut olanların yetişkinleri dönüştürüp-dönüştürememesiyle alakalı bir şey. Eğer gerçekten mevcuttaki o kitaplarla yetişkinler iyi bir dönüşüm sağlamış olsaydı bu, çocuklarına da, hanımlara da sirayet edecekti belki. Yani çocuk edebiyatını ayırıp da sunmak, hele mevcut eğitim sistemi içinde, dahası ana sınıfının da zorunlu kılınacak olması yoluyla 12+1 yıllık süreçte pek makul gelmiyor.

Kadınların yine sosyal hayata girmesi, aslında bu da tuzak içerebilen bir şey, sen de bahsettin ya zaten hani ‘çalışma ayrı’ diye. Ama mecburen bunu engelleyemiyorsun, gidişat oraya gidiyor. Mesela bahsi geçen çevrelerden ‘eskimiş yenilerden’, o eski günlerde, başörtüsü problemlerinin yaşandığı dönemlerde; ‘Bu kızlar okumasınlar da, başlarını açmasınlar da kocalarının eline mi baksınlar!’ demişti birisi, zemherilerde ve alanların daraltıldığı zamanlarda. Sistem daha erken davrandı da aslında, belki bunlara yol açtı, yani biz hak ederek bir şey almış değiliz (o mücadeleleri küçümsediğim anlamına asla gelmez, yöntemlerini tartışmak şartıyla). Yani bizim şu anki mevcut gidişata bakınca hakikaten işimiz daha zor. Ali Şeriati’nin o ‘dine karşı din’ dediği ki sistem zaten bunu güzel yedekliyor. İşte hizmetlinin biri gidiyor diğeri geliyor! Hizmetçi kuyruğu… Paraleli gidiyor, menzil yenileniyor, istikamet değişmiyor! Adı önemli değil, bir başkası boşluğu dolduruyor. Sen şimdi buz dağlarıyla, yel değirmenleriyle mücadele edip duruyorsun. Ama işte burada artık bizim kendimizin hakikaten ‘nicelikleri ihmal etmeden nitelikli çabalar’ sarf etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ama hakikaten daha zor. İşte çocuklarımızı, yakın çevremizi mücadeleye katamadık, kendi açmazlarımızı aşamadık. Hepimizin farklı rolleri var, farklı ilişkileri var, farklı kimlikleri var. Kendi zindanlarımızı kendimiz çoğaltıyoruz aslında. İşte mesela diyoruz ki; birisi Kayseri’de, birisi Kırşehir’de, birisi Zonguldak’ta, üç tane, beş tane adam belli aralıklarla bir araya gelip çözüm önerileri sunup dağılacak. Daha çok böyle organik olacak yapıları kendimiz de öneri olarak ortaya koyup mesela ‘İslami parti’ projesini bile raftan indirip de ‘acaba nasıl olur’unu belli kaygılarla söyleyemiyoruz. Bunu düşünüp taşınmalı, gereğini yapmalıyız. Tabi öncesinde çok önemli ve öncelikli aşamalar olduğu kesin! Kadro, kitleye açılma, iletişim, derginin misyonu, farklı araç ve yöntemler üzerinde tefekkür gibi… Hepimizin farklı meşguliyetleri var, memuriyetleri var, aşı var, işi var, eşi var diyerek kendi kendimize yükselttiğimiz duvarlarımız var. Doğru yaptığımız şeyler yok mu? Var. Ama karşı tarafın bize söylediği eleştiriler var, bu, onları haklı çıkarmaz. ‘İşte siz de durduğunuz yerde duruyorsunuz, sosyalleşemediniz!’ falan filan, bunlar zaten tuzak şeyler. Elbette bu dönemde durduğumuz yerde durabilmek önemli bir marifet. Yani başarı(!) denilen şey, bugün Ak Parti eliyle işte köprüye, yola, biraz daha fazla maaşa, çoluk çocuğa iş imkânlarına endekslenmiş böyle sunuluyor. Oysa bizim başarı dediğimiz şey, bunlar asla ve kata değil. Yani yollar dubleks değil de tripleks olsa ne olacak, bizim için değişen bir şey var mı? Yok. Bizim dediğimiz gibi, Allah’ı razı edecek söylem içerisinde ne yaptığımızla ilgili bu. Şu dönem hakikaten Ak Parti yedeklediği bu dini görünümlü yapılarla önümüzde büyük bir çeldirici olarak duruyor. Bizim gücümüz buna ne kadar el verecek; bu bizim kendi imkanlarımızı seferber etmemizle alakalı. Bu konuda biraz kendimizi hırpalamalıyız gibi geliyor bana, zorlamak anlamında. Oysa hepinize şu an mesajlar geliyor, ‘Demokrasi Gününüz kutlu olsun’ diye, insanlar fevc fevc demokrasiye akıyorlar, oysa biz fevc fevc İslam’a akacak diye umuyorduk!..

Laiklikten laiklik beğenmek artık matah bir şey oldu. İnsanlar bize ‘gölge ediyorsunuz’ diyor, bunlar bizim dünkü refiklerimiz, yani işte o bahsedilen tırnak içindeki insanlar. Hani ‘biz ihsan istemiyoruz, gölge de etmeyin’ diyorlar, siz ‘yapı bozucusunuz’ diyorlar. Artık işimiz daha zor. Mesela, en basitinden, ‘2004 ruhuna döneceğiz’ deniliyor. Şimdi 2004 ruhuna döneceğiz demek, akıllı olan bir adam için ben 14 seneden beri sizi farklı bir işle meşgul ettim demek, bak bu kadar basit bir şey bile tefekkür edilemiyor. 14 senedir, 2004’ten 2018’e, 14 senedir farklı bir istikamette yol aldınız. Bunun vebali kimin elinde diye sorgulayacak öyle bir şey yok, ortam da yok zaten, hani verili olanla düşünüyoruz hep. Hep böyle yönlendirilmiş, şartlandırılmış işlerin peşinde bir akış var. İşte biz de bu akıntıya ne kadar direnebileceğiz, ne kadar tersine akıtmaya, durdurmaya gücümüz yetecek. Yani bu fikriyatı daha böyle kaliteli hale getirecek, daha özlü sunacak, etkili kılacak çabalar gerek…

B.Zeran: Bauman’ın modernizmle ilgili bir ifadesi var, diyor ki; şu köşeyi dönünce her şey iyi olacak der, o köşeyi dönersiniz sonra şu köşe der, oradan şu köşe der ve bu hiç bitmez diyor. 

M.Bozacı: Şu son seçimde sosyal/sanal medyada birçok mesaj vardı, son kez destek veriyoruz, diye Bu son, çünkü yeni bir sistem ya! ‘Şimdiye kadar kandırıldık, fark ettik, yedik, kandırıldık, yedik, oyuna geldik, ama bu ‘yeni bir sistem, son kez destekliyoruz ha’ falan tarzında, biraz da böyle vicdanı rahatlatmak, paradoksu görmezden gelmek anlamında.

K.Atalar: ‘Son kez’in sonu yok ki. 

M.Bozacı: Yok, sonu yok. Bir de, Allah diyor ya hani; asıl sizi Müslüman kıldığı için Allah sizi minnet altında bırakır, bir de bizi böyle minnet altında bırakıyorlar tersinden, ulufe… Minnet ettiriyorlar. Hani Firavun, sen nankörsün diyor ya Musa (as)’a. O da ne diyor? ‘Senin başıma kaktığın şey aslında gasp ettiklerindir.’

B.Zeran: Aslında çok uygun olmayabilir belki, ama şöyle bir hikaye var. Şimdi insan Tanrılık iddia edince, güya işte Allah’a konuşuyor, işte ben de yaratabilirim diyor. Diyor ki, o zaman haydi yarat diyor Allah. Ve insan çamurdan alıp bir şeyler yapıyor, dur diyor kendi malzemeni kullan, benim malzemeyi kullanma. Şimdi bu insanlar yaparken sanki kendileri lütfediyorlar, Allah’ın arzındasınız, Allah’ı istemiyorsunuz Allah’ın arzında. Yani bir defa Müslümanların en başa yazması gereken bir şeyken öyle yaklaşmıyor. Her şey, sistem Erdoğan olmasaydı olmazdık. Bir zamanlar işte Kemalistlerin o sonsuz işaretini koyup da, eğer M. Kemal olmasaydı olmazdık tarzındaki aynı şeyler bugün İslamcılar da, isimler önemli değil, belki bugün Erdoğan, yarın başka biri, yani sürekli olarak değişecek bu.

M.Atav: Unutuldu veya konuşulmadı, kendi adıma söylersem başkanlık sisteminin Ortadoğu politikasıyla doğrudan alakası olduğunu düşünüyorum. Suriye ilişkisi, Filistin-İsrail ilişkisi. Yani satır aralarında bazen bu söyleniyor, İsrail’in güvenliğini sağlama bağlamında, Esed’in orada iktidarını sağlama bağlamında batının, özellikle Amerika’nın tek bir kişiyle muhatap olması isteniyordu. Başkanlık sistemi onun için inşa edildi dersek sanırım yanlış olmaz. Çünkü Türkiye’deki Perinçek gibi ulusalcılar, Kemalist kesimler falan Suriye’yle olan ilişkileri istemiyorlardı yani ulusalcı bir şeyle. Hatta Suriyelileri buradan kovalım gitsinler şeklinde bir söylem de gelişmişti son zamanlarda. Dolayısıyla parçalı, çok başlı bir sistemle muhatap olmak yerine tek başlı bir sistemle, işin özü özellikle Erdoğan’la muhatap olalım ki Ortadoğu’daki problemin üstesinden gelelim şeklinde. Problemin nasıl üstesinden gelinir, onu da bekleyip göreceğiz yani ölmezsek.

M.Durmuş: Şimdi son dediklerinden çağrıştı da, Kastamonu’da yazmış oldukları rivayet edilir ya,”dikkat ayı çıkabilü, taş düşebilü”… Yani hayat böyle, sürekli ayı da çıkabilecek, taş da düşecek, yani hayat hep tehlikelerle dolu…

M.Bozacı: Bir cümle söyleyeyim devam et, yani hala emin olun tedirgin olanlar yine Müslümanlar. Yani, o tırnak içi falan değil, yani hala tedirginlik yaşayanlar Müslümanlar, enteresan olan şey bu. Sistemdeki ilerleyiş, işleyiş ve bu ilkeler, hal ve gidişat anlamında, hala Müslümanlar güvende değiller. Hani getirisi, götürüsü deniliyor ya, topluma, yaşananlara, işin özüne bakınca….

K.Atalar: Aslında onlar da gerçeğin ne olduğunu biliyorlar demek ki, gerçekte öyle İslam’la ilgisi yok yani. 

M.Durmuş: Sistem işte yenisi, eskisiyle sürekli Müslümanların karşısına engeller çıkartılacak. Çünkü bu bir mücadele, İslam ve diğerlerinin mücadelesi. İslam’ın olmaması için, İslam’ın yeryüzünde egemen hale gelmemesi için sürekli bu mücadele devam edecek kıyamete kadar. Aksi, eşyanın tabiatına aykırı. Kıyamet koptuğu zaman, Tekvir suresinde vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman diyor. Ne demek vahşi hayvanların bir araya toplanması, çünkü artık oyun bitmiş.Oyun bittiği için artık yılanla kedi, aslanla öküz bir arada oynayabiliyor. Mehdi rivayetlerinde falan da böyle tablolar geçiyor. Oyun bitmediği sürece karşımıza bir şeyler çıkacak. Şimdi karşımıza Diyanet mesela daha da bilinçli bir şekilde çıkacak. Hutbeler okunacak, işte Kur’an İslam’ı, Kur’ancılık sapıklık falan diyecek. İlahiyat fakülteleri çıktı ve çıkıyor, daha da güçleniyor, ilahiyat fakültelerine, üniversitelerin genelinde olduğu gibi onları daha çok ulufeler dağıtıyor, imkanları artırıyor. Ve bu kurumlar “din bizden sorulur” havasındalar. Bunların dışında bizler gibi din adına bir şeyler konuşan, yapan insanları merdiven altı İslamcılığı olarak adlandırıyorlar. Entelektüeller, gazeteci, yazar vesaire, bunlar sadece sisteme tamamen entegre olmuşlar, sistem ağzıyla konuşuyorlar. 

Cuma namazları mesela Müslümanlar arasında çok yaygınlaştı, alternatif Cuma namazları kılınıyor güya vakıflarda, derneklerde falan. Kılmayanlar da ciddi şekilde eleştiriliyor. Sanki Cuma ayetini askıya alıyormuş, Allah’ın ayetini hiçe sayıyormuşuz gibi bir algı oluşturuluyor.

M.Atav: Siz kılıyor musunuz Venhar’da?

M.Durmuş: Yok, asla, kılmadığımız gibi, kılınmaması gerektiğine de inanıyoruz.

K.Atalar: O birazcık da grup liderinin kendisine, “itaat altına almaya hakkım var” dedirtmenin bir yöntemidir.

M.Durmuş: Bir o olabilir Kürşad, bir de sanki şu: Müslümanlar gidip sistemin camisinde kılamayınca, bu şekilde bir tür mutmainlik yaşanıyor…

M.Bozacı: Vicdanını rahatlatıyor, kendini rahatlatıyor. İşi bireyselliğe, kendi yandaşlarına indirgiyor.

K.Atalar: İşin kılıfı o, öyle de düşünme. 

M.Durmuş: Bunun dışında, eğitim mesela çok ciddi bir sıkıntı, ciddi bir tuzak. Sistem dört yaşında alıyor bebeni senin elinden, 30-40 yaşına gelinceye, yani artık bir baltaya sap olabilir denilinceye kadar eğitiyor. Eviriyor çeviriyor, böyle çocukları oyun hamuru gibi yoğuruyor, formatını veriyor, ondan sonra al götür diyor. Hani Bilal Habeşi’ye işkence sahnesi var ya Çağrı filminde, işte o anda Zeyd geliyor Ebubekir adına parayı veriyor Ümeyye’ye. Orada biraz pazarlıktan sonra,”al götür ihtiyacım kalmadı” diyor. İhtiyacı kalmayınca salıyor sokağa, mankurtlaşıyor adeta nesiller. Şimdi bütün bunlara karşı biz Müslümanların gerçekten ciddi şeyler yapmamız gerekiyor, hayatın içinde olmamız gerekiyor, aktif olmamız gerekiyor. Ama başta şunu söyleyeyim ki; karamsar olmak için -ki zaten burada karamsarlıktan bahsedilmedi- hiç gerek yok elhamdülillah. 

Bir de şöyle bir şey var: Geçmişte 20 sene, 30 sene, 40 sene önce İslamcılar çok farklı bir noktadaydı, şimdi işte döküldüler, sisteme tabi oldular; zaman zaman böyle konuşuyoruz. Aslında çok iyi irdelense, belki o gün de “döküldü” denilen insanların İslamcılıktan anladıkları, İslam anlayışları, Kur’an anlayışları, sünnet anlayışları, İslam’daki devlet gibi kavramlara bakışları da yine böyleydi Allahu alem. Ama şimdi biz zaman içerisinde Allah’a çok şükürler olsun ki, o bozuk anlayışları fark eder bir noktaya geldik. Yani o adamlarda çok fazla bir değişme olmadı belki diye düşünüyorum.

K.Atalar: “Belki” değil, ben inceledim, öyle. 

M.Durmuş: Zaafları öyleydi, yani imrenilecek bir durum yoktu. Mesela sisteme muhalif değil mi? Halbuki aslında sadece sistemin o günkü işletim tarzına muhaliftiler. 

K.Atalar: Aslı astarı yok veya sloganik, yine temelde bir şey yok. 

M.Durmuş: Başörtüsü yasağı vardı, bundan dolayı sisteme küfrediyordu, bilmem falanca Müslüman hapse atılmış küfrediyordu. İşte işçi hakları vesaire bunu destekliyor, besliyor. Ama bu yasaklar gidip de, işte AKP gibi bir iktidar gelince, oh be diyor, ha şöyle! Ondan sonra dönüp bize diyor ki; daha ne istiyorsunuz, belanızı mı istiyorsunuz, nankörsünüz diyor, resmen nankörsünüz diyor bize. Adam Müslümanlara ait bir mekanda tevhidi anlatıyor güya, az önce Mustafa beyin o Firavun örneğindeki gibi, sistemin ekmeğini yiyorsunuz diyor. Sen ne iş yapıyorsun, işte öğretmen. Sen? Bilmem şu. Hem sistemden besleniyorsunuz, hem de sistemi eleştiriyorsunuz diyor. 

K.Atalar: Adam değişmemiş, aynı adam. 

M.Durmuş: Değişmemiş. Daha düne kadar ulusalcılar veya Kemalist solcular diyordu ki; bu Rabbimizdir, nankörlük ediyorsunuz. Şimdi bunu namazlı-niyazlı, kıbleye dönen insanlar söylüyorlar. Artık işte yemin ederken Kur’an’dan ayetler okuyan, Kur’an’la yemin eden devlet başkanı var, siyasiler var. Bunlar, Müslümanlar için aşılması imkansız değil ama emek isteyen sıkıntılar.

Biz Müslümanlara ne iş düştüğünü zaten biliyoruz, yeni olarak buna ekleyecek fazla bir şey yok. İmanımızı, amelimizi artırarak, imanımızı tazeleyerek, güçlendirerek devam edeceğiz. Ama özellikle her kim ben de müminlerdenim diyorsa, Türkiye’nin her neresinde bir yerlere ulaşabiliyorsak oralara da geçerli bu, görüşmemiz lazım, saflarımızı sıklaştırmamız lazım. Müslümanlar arasındaki bu kırgınlıkları, ayrılık, küskünlükleri olabildiği kadar izale etmeye çalışmamız lazım. Bu konuda Müslüman olarak burada olan-olmayan her Müslümana iş düşüyor.

Ve bir de infak konusu özellikle. Müslümanlar olarak belki en çok ihmal ettiğimiz şey bu. İnfak konusunda neredeyse sınıfta kalıyoruz maalesef.

Bunları yaptığımız sürece Allah bize ne lütuflar verecek, bunu hiç bilmiyoruz, ancak o zaman göreceğiz bunları. 

Sonuçta bütün işler Allah’a döner diyor Rabbimiz, sadece benden korkun diyor, kafirlerden korkmayın diyor. Hiçbir güç, Allah’ın dışında hiçbir güçten korkmayın diyor, tek güç Allah’tır. Bize düşen iman, salih amel ve sebattır. 

M.Bozacı: Amenna ve saddakna.

M.Atav: Çok doğru söylüyorsun ama rızkımızı da Firavun veriyor(!)

M.Durmuş: Rızkımızı Allah veriyor. 

Hepinize katılımınız için teşekkür ediyorum.

 

Yuvarlak Masa Birinci bölüm: Türkiye’de Yeni Dönem ve Müslümanlar

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

2 Yorum

  • […] Yuvarlak Masa: Türkiye’de Yeni Dönem ve Müslümanlar Yuvarlak Masa: Türkiye’de Yeni Dönem ve Müslümanlar-II.Bölüm […]

    Yanıtla
  • ekrem daştan
    15 Eylül 2018, 20:39

    Faydalandım karşılıklı fikir alışverişinizden.
    Son bölümdeki cuma namazına gitmeme meselesinde ise M.Durmuş beyi haklı buldum.ümmet olarak siyasi duruşumuzun ayırd edici özelliğiydi cuma..
    sanki şunu derdik;ben senin paralı hocanı,eline tutuşturup okuttuğun hutbeni ve cemaat olma bilincinin farkına varmayan kalabalıkları tanımıyorum…. bu söylem hep diri tutmuştu müslümanları.
    şimdi öylemi, camiyi eskiden cumaya gitmeyenler açacak sanki.

    Yanıtla