Din-i İslam Teslimiyettir

Din-i İslam Teslimiyettir

Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, “Bizi Şahit olanlarla beraber yaz” niyazı Allah ile akdedilen bir bey’attır.

Din-i İslam Teslimiyettir

Kur’an insanlık tarihi boyunca gelen nebilerden ismi geçenleri bizlere örnek olarak gösterir, aynı zamanda onlardan övgüyle bahsederken, “Onlar ne iyi kuldu, hep Allah’a yönelirlerdi” (Sad 38/17-30- 44) diyerek, nebilerin özelinde iman edenlere yol göstermiştir. Sad Suresi’nde geçen ayetlerin Mekke’de mü’minler için en zor zamanlarda nazil olduğu göz önüne alındığında, Allah’a yönelişin ne kadar hayati önem arz ettiği daha kolay anlaşılır.

Yakup DÖĞER

Modern çağın dünyasında küresel kaosla boğuşan, yeryüzünde fesadın, fitnenin, çürümenin, zulmün, cürmün yayılmasına engel olamayan mü’minelerin en büyük sorunu her işinde Allah’a yönelmemeleri ve Din-i İslam’a teslim olamamalarıdır. Seküler çağ ütopyası içinde kendini parçalayan zamane tagutları, hayatın tamamını kuşatan etkileriyle genelde bütün insanlığın, özelde ise Müslümanların egemen tasavvura itaat etmelerini, uyum sağlamalarını istiyor. Buna karşı Kur’an, uyum sağlamanın önüne geçmek için sürekli olarak mü’minleri uyarmakta, beşeri heva ve heveslere, yeni yetme modern ideolojilere, çeşitli sentezlemelere uymamalarını hatırlatmaktadır.

Modern düşüncenin ideologları, mü’minlerden kendilerine uyum sağlamalarını, dinin hayat içerisindeki tanıklığının yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Kalem Suresi’nde Allah, İslami mücadele sürecinin başladığı dönemde, müşriklerin Mü’minlerle uzlaşma taleplerinden bahsetmektedir. Onların zulümlerine ve sapkınlıklarına uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi için Rasulullah ve ona uyan mü’minler uyarılmaktadır.

Uyum sağlamak, vazgeçmektir. İnancınızdan, ideallerinizden, iddianızdan geri adım atmak ya da ilerlemeyi durdurmaktır. Uyum sağlamak, mistik bir anlayışın hayata müdahil olması, şerre karışı buğuz etmeyi bile unutmaktır. Uyum sağlamak, kandırıldığınızı bilmek, bilerek kandırılmaya rıza göstermek, neslinize, geleceğinize, düşüncenize, aklınıza, gelecek tasavvurunuza, yapmayı hayal ettiklerinize, ütopyalarınıza sırtınızı dönmek, terk etmektir. Bütün dünyayı kuşatacak olan kollarınızı, bütün insanlığı kurtaracak olan dünya görüşünüzü, yeryüzünü imar edecek planlarınızı geleceği karanlık dünyaya hapsetmenizdir.

Uyum sağlamak, seçilmiş olma ve dinde kolaylık nimetine nankörlük etmek, sapkınların yoluna girmek, imandan sonra küfre sapmak, zalim olmak, gerisin geri dönüp hüsrana uğramaktır. Uyum sağlamanın zaman içerisindeki gelişmesi, dost edinmeye kadar da gidebilir ki, bu noktadan sonrası geri dönüşü olmayan yola girebilir.

Uyum sağlamanın aksi olan Din-i İslam’a teslimiyet, safların ayrışması, tercihlerin yapılması, ne tarafta olduğun ortaya konması demektir. Net çizginin, ilkesel duruşun hayat içerisinde şahitliği demektir. Uyumsuzluk ve karşı duruş, egemen paradigmaya rest çekmek, statükoya itiraz etmek, onun dayattığı hayat tasavvurunu ret etmek, kendi paradigmanı ortaya koymaktır. Cahili egemenlerle uyumsuzluk hakkında Kur’an bize, Hz. İbrahim’i (as) örmek göstermekte, nasıl davranılacağını yol işareti olarak belirlemekte.

Cahili İktidarlar, ciddi manada güç sahibi olan ve egemenliklerine tehdit olarak algıladıkları her türlü oluşumu, baskı, şiddet, mükâfat, rüşvet, makam-mevki uzlaşma ile bertaraf etmeye çalışırlar. İktidar sahipleri, kendilerine aykırı gördüğü oluşumların, kendileriyle uzlaşmasını ve kendilerini memnun etmek için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerini bırakmalarını isterler.

İktidar sahipleri, kendi düzenlerine çomak sokulmaya başlandığında, bütün güçleriyle saldırıya geçerek, menfaatlerini koruma altına almanın mücadelesini verirler. Cahiliye Devletlerinin ve onların yöneticilerinin mantığı her zaman aynıdır. Binlerce yıl önce nasıl bir zihin yapısıyla düşünüyorlar ise, binlerce yıl sonrada aynı zihin yapısıyla düşünmektedir. Egemen devletin meşruiyeti tartışma konusunun dışındadır. Bunun gibi Firavun da Hz. Musa’yı (as) öldürme isteğini kendi iktidarını bozamaya çalışmasına dayandırıyordu.

İslami ıstılahta, din bir hayat tarzıdır, din bir yaşam biçimidir. Din yönetimin işleyiş biçimidir. Firavunun korkusu da bu merkezdedir. Firavun Hz. Musa’nın (as) kendi egemenliğini değiştirecek, siyasetine son verecek, yaşam biçimini, kültürünü, medeniyetini, ekonomi anlayışını, kılık-kıyafet anlayışını, eğitim düzenini getirdiği dinle değiştireceğini anlamıştı. Yani, “ben onun sizi bana ibadetinizden koparıp, kendi Rabbine ibadete götüreceğinden korkuyorum,” diyordu. “Sizi benim arzularımı gerçekleştirmenizden, bana kulluktan çıkarıp, kendi Rabbinin arzularını gerçekleştirmeye götüreceğinden korkuyorum,” diyordu. Firavun, Musa’nın bunları değiştirmek üzere geldiğini biliyordu. Biliyordu ki peygamber içinde bulunduğu topluma uymak için gelmez. Toplumu en küçük yapı taşı olan fertten, en üst kurum olan iktidara kadar değiştirmek için gelir.

Biliyordu ki peygamber uzlaşmacı değildir. Biliyordu ki peygamber yeryüzünde Allah’ın istediği hayat tarzını gerçekleştirmek üzere gelirdi. Biliyordu ki peygamber kesinlikle yeryüzünde Allah’ın kullarının Allah’tan başkalarının kanunlarına itaat ederek, Allah’tan başkalarının arzularını gerçekleştirerek, Allah’tan başkalarına kulluk etmelerine asla razı olmayacaktı. Biliyordu ki, peygamber yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek ve Allah berisinde tüm tâğutların hâkimiyetlerine son vermek üzere gelmektedir.

Mevdûdî, Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesinin anlamını izah ederken şunları söylüyor: “Din” kelimesinin “Kur’an-ı Kerim’de eksiksiz bir düzeni ifade ettiği görülür. Söz konusu bu düzen şu dört unsurdan meydana gelir: 1-Hâkimiyet ve yüce egemenlik. 2-Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğmek. 3-Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî düzen. 4-Bu düzene uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin verdiği mükâfat veya karşı gelmek halinde isyan etmeye verdiği ceza.”

İslam, yalnız dava, yalnız dirayet, yalnız dille ifade edilen söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda, hacda, oruçta eda ettikleri vecibelerden ibaret değildir. İslam, teslimiyettir, itaat ve tabiiyettir. Allah’ın kitabının kulların hayatına hakim olmasıdır. Bugün ‘biz Müslümanız’ deyip de Allah’ın kitabı ile hükmetmeye çağrıldıkları zaman ondan yüz çevirip arkalarını dönenler de Yahudi ve Hıristiyanlara benzemektedirler. Zira onlar da dini insanların günlük hayatına, ekonomik, sosyal, hatta ailevî ilişkilerine sokmayı lüzumsuz sayarlar.

Hâlbuki Din-i İslam’ın birtakım ayırıcı özellikleri vardır ki, onlar olmayınca din de olmaz: Allah’ın şeriatına itaat, Allah’ın Rasulü’ne uyma, Kitabullah’ın ahkamına teslimiyet. Bunlar Tevhid akidesinin gerçeğidir. Ayrıca din, beşer hayatının tanzimi için bütün yasaları içine alır. Dinin gayesi sadece ahlakı güzelleştirmekten, vicdani şuuru uyandırmaktan, ibadet ve inançtan ibaret değildir. Böyle bir din olamaz.
Din, Allah’ın insanoğlu için tespit ettiği bir hayat programıdır, insan hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve Allah’ın kudret eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah’ın dinine iman eden Müslüman, Allah’tan bu dinin şahitliğini talep eder. Bu dine, insanların açıkça göreceği ve onlara güzel bir örnek teşkil edecek tarzda hakkıyla bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer bütün nizamlara ve teşkilatlara karşı bu dinin üstünlüğüne ve yüceliğine iman etmeli, kendi nefsini, meselesini ve hayatını canlı bir şekilde Allah’ın çizdiği bu programa tahsis etmelidir. İnsanlar, cemiyet ve ferdin dayanağını Allah’ın kudret elinden çıkan o yüce programa oturtmayıp, böyle bir cemiyet meydana getirmedikçe şahit olamazlar.

Müminler İlahi programa işlev kazandırmaya mecburdurlar. İşte bu, Allah yolunda ölümün, yani ilahi dinin ortaya koyduğu ve bizzat yaşamaktan daha hayırlı telakki ettiği şehadetin ta kendisidir… Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, “Bizi Şahit olanlarla beraber yaz” niyazı Allah ile akdedilen bir bey’attır. Her mümin dini bir hayatın ihyası ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla bu ilahi nizamı gerçekleştirmek için mücadele etmek zorundadır. Bunu yapmıyorsa ya şehadetinde yalancıdır veya bu dinin gaye edindiği şehadetin zıddını yapmak gayretindedir. Mümin olduklarını iddia ettikleri halde, insanları Allah’ın dininden uzaklaştıranlarınsa vay haline!

MİRAT HABER

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal