Tahdîs-i Nîmet

Tahdîs-i Nîmet

Tahdis-i nimet, kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin bilincinde olmak, bu nimetleri uygun bir hâl ve kâl diliyle zikretmek, Allah’ın kendisine olan nimetlerini anmak, bunları kendisine Allah’ın verdiğini her vesile ile dile getirmektir.

Tahdîs-i Nîmet

Rasulullah Muhammed (sav)’in biyografisi olarak da okuyabileceğimiz Duhâ suresi, hacim olarak çok kısa bir sure olmasına rağmen, çok öğretici bir içeriğe sahiptir. Duhâ vaktine ve sükuna eren geceye yeminle başlayan sure, Muhammed (a.s)’a hitaben teskin edici bir uyarı yapmaktadır: Rabbi onu terk etmemiş ve ona darılmamıştır. Son, bu ilkten (başlangıçtan) ya da ahiret bu dünyadan onun için çok daha hayırlı olacaktır. Türkçedeki ifadesiyle söylemek gerekirse, önünde sonunda bu iş onun için hayırlı olacaktır. Rabbi ona verecek, o da razı olacaktır.

Rabbinin bu uyarılarının kendisini tatmin etmesi, kalbinin tam mutmain olması için olsa gerektir, Allah’ın bu vaatlerinin bir de kanıtı sunulur adeta ve şu hatırlatmalar yapılır:

-Senin Rabbin seni yetim bulup da barındırmadı mı?
-Seni şaşırmış vaziyette (dâll) bulup, hidayete erdirmedi mi?
-Seni fakir halde bulup, varlıklı bir hale getirmedi mi?

Bu üç önemli ‘hatırlatma’ sorusuna Allah Resulünün vermesi beklenen cevap kesin olarak, “Evet ya Rabbi!”dir. Muhammed (sav) yetimdi ama Rabbi onu ortalıkta per-perişan vaziyette bırakmadı, en yakınlarının himayesine vererek, korunmasını sağladı. Kimsesiz bir sokak çocuğu gibi değil, soylu/asil bir ailenin evladı gibi yetişmesini sağladı. Anasız-babasızlığın hüznünü içinde sürekli hissettiyse de, başını sokacağı bir yuvası hep oldu.

Muhammed (sav)’in ‘dâll’ vaziyette bulunması ile, risaletten önceki dinî-akidevî durumuna işaret edildiği açıktır. Bir insan bizatihi vahiyle eğitilmemişse, vahyin kesin bilgisine sahip değilse, Allah tarafından işaret taşları dikilmiş bir yola sahip değilse, o insanın bir ‘şaşırmışlık’ içinde bulunduğu gayet açık değil midir? Kırk yaşına kadar olan hayatı ile Muhammed (sav) her ne kadar ‘el-Emîn’ idiyse de, ne yapacaktı, nasıl yapacaktı ve niçin yapacaktı? Nasıl bir hayat kuracaktı? Kavminin ahmakça putperestliğinden tiksindiği belliydi ama putperestliği nereye kadar ve hangi kriterlerle reddedebilirdi? Putperestliğin yerine neyi ikame edecekti? Sırf kendi aklı ile, İbrahimî geleneğin muharref kalıntılarından da edindiği birtakım ilhamlarla putperestliğin yerine bir şeyler ikame etmeye çalışsa bile, nihai anlamda bunlar hem kendisi, hem kavmi, hem de bütün alemler için ne kadar ikna edici ve bağlayıcı olabilirdi? Kur’an’ın keskinliğinde şirki yerebilir, Kur’an’ın netliği ve kararlılığında tevhidi teklif edebilir miydi?

Bu sorulara verilecek cevabın ‘hayır!’ olacağı da aşikârdır. İşte “ve-vecede-ke dâllen fe-hedâ” ayetini böyle anlamak gerekir diye düşünüyoruz. Ne yapacağını, nasıl yapacağını ve niçin yapacağını bilmeyen bir insana yol göstermek, onun önüne nebevî bir program koymak, hedef göstermek, şaşkınlıktan kurtarıp, bilen ve kendisine Rabbinin öğrettiği ilimle dünyayı değiştirmeye memur edilmiş bir elçi olmak…

“…Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin…” (Şura 42/52) ayeti de Rasulullah’ın risalet öncesi bu ‘dâll’ durumuna dair bir tavzihat niteliğindedir.

Üçüncü sorunun cevabı da kesin olarak ‘evet’tir. Zaten yetim ve on yedi yılını, nüfusu kalabalık, geçimi de zor müşfik amcanın himayesinde geçirmiş olması, fakirliğinin başka izaha gerek bırakmayacak denli açık bir belgesi değil midir? Hiç görmediği babasından ve az süre gördüğü annesinden de dünyalık bir şey kalmamıştı. Ama Muhammed (sav)’in bu fakirliğini sorun ettiği görülmüş ve duyulmuş değildir. Onun öyle bir kaygısı yoktu ama belli ki hayatta geçinecek kadar bir ‘zenginliğe’ de ihtiyaç vardı. İnsanın yiyecek ekmeği, içecek suyu, barınacağı bir yuvası olmalıydı.

İşte Rabbi Muhammed (a.s)’a bu gerçeği hatırlatmaktadır: O fakirdi ama Allah onu fakirlikten kurtarıp, zengin yaptı. Aslında fakirlik de, zenginlik de izafidir. Neye göre fakir, neye göre zengin? Belki en büyük ve asıl zenginlik nefsin kanaatkârlığıdır. İnsan kanaatkâr değilse, dünyanın en zengin yüz ailesi içine girse, yine kendisini eksik hissedebilir, gözü-gönlü daha yukarılarda bulunabilir. Gözünü ancak bir avuç toprağın doyuracağı söylenen kimseler bunlar olmalıdır.

Allah Teala’nın “Seni fakir bulup da zengin etmedi mi?” sorusunu, “Seni tamahkâr olmaktan kurtarıp, kanaat sahibi, iktisatlı bir insan yaptı!” şeklinde okumak da mümkündür. Rağıb el-İsfahanî’nin yer verdiği bir kelam-ı kibarda vurgulandığı gibi, iktisatlı hiçbir insanın fakir olduğu görülmemiştir. Sonuç itibariyle Allah Rasulü’nün başkalarına muhtaç olmayacak kadar geçimini sağladığı, bundan da öte, başkalarına yardımda bulunduğu, Allah yolunda harcayacak bir şeylerinin hep var olduğu bilinen bir gerçektir. Acaba Muhammed (sav) Mekke’nin en zengini olduğu için mi cömertti yoksa kanaatkâr olduğu için mi? Hiç kuşkusuz en kanaatkâr kimse olduğu için sürekli infakta bulunuyordu.

Allah Teala, elçisine hatırlattığı üç temel nimete karşılık, üç uyarı ve ödevlendirme ile bu bahsi sonlandırmaktadır. Madem rabbin sana bu üç nimeti ikram etti, sen de şu üç ahlakı nefsine yerleştir, hayatın bu üç tutumdan müstağni olmasın demiş gibidir. Bunlardan ilki, yetime ilişkindir. Rabbinin verdiği emir şudur: Yetimi kahretme/ezme! Kendisi de yetimlikten gelme bir insan olarak, yetimi en iyi anlayacak kişiydi Muhammed (a.s). Ama artık kendisi evlenmiş, ailesi, çocukları olmuş, fakirlikten kurtulmuştu, şimdi yetimleri unutması düşünülemezdi.

İkinci olarak, kendisinden yardım isteyeni (dileneni) azarlamaması emredilmektedir. İsteyen/dilenen sözünü bugünkü anlamda ‘dilenci’ ile müteradif görmemek gerekir. Dilenciliği meslek edinmiş ve gerçekte ihtiyaç sahibi olmayan, sadece halkın duygularını istismar ederek, daha çok para biriktirmek eğiliminde olan dilenciliği meslek edinmiş kimselerle, Allah’ın işaret buyurduğu ‘sail’ (isteyen) arasında çok büyük fark vardır. Bununla gerçekten muhtaç durumda olduğu için istemek zorunda kalan kişilerden bahsedildiği açıktır ve Muhammed (a.s)’dan, bu gibi kimseleri azarlamaması, kovmaması istenmektedir. Çünkü kendisi de bu muhtaçlık durumunu yaşamış olup, fakirliğin ne olduğunu en iyi bilenlerdendir.

Bir insanın, yetimin, fakirin v.b. halinden anlaması için belki de en iyi yol, o insanın bu yollardan geçmiş olmasıdır. Bu bakımdan, ilanihaye olmamak kaydıyla ve belirli düzeyde bir fakirlik ve belki de yetimlik, bir boyutuyla nimettir, kulun eğitilmesi için gereklidir.

Üçüncü ve son olarak Muhammed (a.s)’a, Rabbinin nimetini tahdis etmesi istenmektedir. Yetimi kahretme, dileneni azarlama, Rabbinin nimetini de tahdis et… Adeta konuyu bütünleyen, bir meseleyi efradını cami, ağyarını mâni bir halde vuzuha kavuşturan, kelamın neticesi olarak nimetin tahdisi emredilmektedir. Şimdi bunu biraz daha açmamız gerekmektedir.

Allah Teala, kulu ve elçisi Muhammed’e (sav), kendisinin nimet olarak bahşettiği değer ve imkanları zikretmiş, bunun sonucu olarak da onun ne yapması gerektiğini surenin son cümlesi olarak bildirmiştir. Burada Allah’ın, verdiği nimetleri -haşa- başa kakması gibi bir durum yoktur, Allah başa kakma gibi beşerî sıfatlardan münezzehtir. Fakat Allah’ın, kuluna verdiği nimeti hatırlatması da haktır. Allah zaten böyle yaparak yarattığı beşerden kendisine kulluk yapmasını talep etmektedir. Size bütün hayatı-mematı, bütün nimetleri veren benim; mülk bütünüyle bana aittir, öyleyse kulluğu da sadece bana yapacak, benimle aranıza başka bir yaratılmışı girdirmeyeceksiniz demektedir. Öyleyse bunda bir mutlak hakikat vardır. Muhammed (a.s)’a hatırlatılan nimetler mutlak doğrudur, hiçbir abartı içermemektedir. Allah, kuluna verdiği nimetleri anmaktadır ki, kulu da ona göre, ne yapması gerektiğini bilecektir.

Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed (sav), nasıl ki Rabbi onu yetimken barındırmış, fakirken zengin etmiş, ona darılmamış, terk etmemişse, şimdi de kendisi yetişkin bir kişi ve elçi olarak kendinden dûn durumdaki insanlara bakıp, yetimi-fakiri kollayacak, kendisinin Allah’tan gördüğü izzet ve ikramı o da başkalarına yapacaktır. Allah yetim ve fakir kullarını yine bir kul olan insanları vasıta kılarak koruyup kollamaktadır. Şu anda, fakir ve yetimleri koruyup kollamada vasıta edinilecekler listesine Muhammed (a.s) da eklenmiş bulunmaktadır.

Duha suresinin son ayeti, “Ve emmâ bi-ni’meti Rabbike fe-haddis” buyurmaktadır: Rabbinin nimetine gelince, onu dile getir, minnet duygusu ile bundan bahset!

Bir insanın, kendisine bir başka insan ya da insanlar tarafından iyilik yapıldığı zaman buna sessiz kalması, sanki hiçbir şey olmamış gibi hareket etmesi düşünülemez. Böyle davranan bir insan nankör olarak anılır. Çünkü kendisine yapılan iyiliği ketmetmiş, üzerini örtmüştür. Zaten terim olarak küfür de böyle bir iştir: Allah’a ait hakikatlerin üzerini örtüp ketmetmektir. Oysa kul, Allah’ın kendisine verdiği sayısız nimeti örtmeyip, bilakis fâş etmelidir. Şükür ve hamd işte böyle bir eylemdir. Hamd, sonsuz büyüklük ve güzellikteki niteliklerinden dolayı Allah’ı övmek, şükür ise nimeti ızhar edip, göstermektir. Şükrün zıddı küfürdür yani örtmek, ketmetmek. Şükür elbette sadece dille olmaz. Lisanıyla her an Allah’a şükreden ama fiil olarak mesela Allah’ın kendisine verdiği nimetlerden, başka insanları (ve hatta hayvanları) yararlandırmayan insan şükrü anlamamış, ya da anladığı halde bunu hayatına yansıtamayan pinti, hasis, bencil bir insandır. Şükür asıl olarak, yaşantısıyla kulun, Allah’ın verdiği nimetlerin karşılığını ödemek, Allah’ın in’am, izzet ve ikramına layık olmaya çalışmakla olur.

Şu hâlde tahdis-i nimet, kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin bilincinde olmak, bu nimetleri uygun bir hâl ve kâl diliyle zikretmek, Allah’ın kendisine olan nimetlerini anmak, bunları kendisine Allah’ın verdiğini her vesile ile dile getirmektir. Tahdis-i nimet ile övünüp böbürlenme, hemcinslerine gösteriş yapma, riya ve kibir arasında kesin bir fark vardır. Tahdis-i nimet tevazu icabıdır, nimetin asıl sahibinin kendisi değil, Allah olduğunu bir saniye bile aklından çıkartmamasıdır. Kerameti kendinden değil, Allah’tan bilmesidir. Bu anlamda mümin bir kulun, servetin kendisindeki bilgi-beceri sayesinde verildiğini zanneden Karun’dan alacağı büyük bir ibret vardır.(Kasas 28/78) Mümin kul, mülkün sahibi olarak sadece Allah’ı bilir çünkü mülkün ikinci bir sahibi yoktur. (Âl-i İmran 3/26)

Riya, kibir ve böbürlenme, kişinin kerameti kendinden bilmesinin bir sonucudur. Oysa Kur’an Karunlaşma eğilimindeki insanları şu şekilde uyarmaktadır: “Karun’dan önce nice güçlü-kuvvetli, insan sayısı bakımından daha zengin topluluklar gelmiş geçmişti de, hepsine Karun’a verilen servetin aynısı verilmemişti.” (Kasas 28/78)

Duha suresi Allah’ın elçisi Muhammed (sav)’e, bizzat kendi hikayesini anlatmak üzere nazil olmuş ise de, dikkat edildiğinde aslında onun şartlarında yaşamış olan bütün insanların hayatının tarifi imkansız güzellikte bir tasviridir. Öyleyse, Allah’ın kendisine nimetler verdiği, yetimken barındırdığı, fakirken zengin ettiği, şaşkın vaziyette iken hidayete erdirdiği her kul tahdis-i nimet içinde olmalı, bu nimetleri veren Allah’a şükran duygusu beslemeli, her an rabbine hamd etmelidir. Şükrü ve hamdi ise hem kalbî, hem lisanî, hem de fiilî olmalıdır. Sadece lisanı ile hamd edip, Allah’ın verdiği nimetleri başka insanlara paylaştırmayan kimseler olsa olsa ancak müraîdirler.

Tahdis-i nimet, ilim, irfan, ahlak, makam, mansıp, mevki gibi dünyevi değerler için de geçerlidir. Bir insan alim olmakla filan övünemez; övünen kimse alim değil, cahildir. Allah’ın kendisine şiir, edebiyat, bilim, sanat ve başka yetenekler verdiği ve yine Allah’ın verdiği imkanlarla bu yeteneklerini geliştirme vasatı bulmuş olan kimseler, bu başarılarından dolayı böbürlenmek yerine, tahdis-i nimet kabilinden, insanlara faydalı olmanın yollarını aramak; ilmini, ahlakını, edebini ve sanatını Allah yolunda seferber etmek durumundadırlar. Tahdis-i nimet, insanın kişiliğini inkâr etmesi demek değildir, bilakis, kendisiyle alakalı en büyük hakkı teslim etmek suretiyle kişiliğini geliştirme ve olgunlaştırma tutumudur. Biz insanlar, bize verilen nimetleri tahdis etmekle, nimetin sahibi Allah’a bir şey kazandırmış olmamaktayız; kazanan, gelişen ve olgunlaşan yine biz olmaktayız.

“Rabbim! Mülkten bana verdin ve bana olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim velimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni Salihler arasına kat!” (Yusuf 12/101)

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal