Rahip Brunson Olayının Düşündürdükleri

Rahip Brunson Olayının Düşündürdükleri

Bazıları, Trump yönetiminin içinde dini eğilimi güçlü birçok politikacıların bulunmasını, mevcut yönetimin ‘fanatik’ bir Hıristiyan idaresi olduğunun kanıtı olarak görmektedirler ki, bu ciddi bir yanılgıdır.

Rahip Brunson Olayının Düşündürdükleri

15 Temmuz darbe girişiminden 3 ay sonra ‘askeri ve siyasi casusluk yapmak’ ve ‘terör örgütü adına suç işlemek’ suçlamasıyla gözaltına alınan ve Aralık 2016’da tutuklanan Amerikalı rahip Andrew Craig Brunson’un tutukluluk hali sona erdi ve Brunson ‘ev hapsine’ alındı. Mahkeme kararına göre, bulunduğu evi terk edemeyecek olan Brunson, yurt dışına da çıkamayacak. 

Bizzat başkan Donald Trump ve yardımcısı Mike Pence’nin yaptıkları ‘tehditkâr’ açıklamaların ardından gelen bu karar, ABD yönetimini memnun etse de, Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıklaması, mahkeme kararının Amerika tarafından ‘yetersiz’ görüldüğünü gösteriyor. Zira bizzat ABD başkanı Trump ve yardımcısı Pence, kamuya açık alanlarda yaptıkları açıklamalarda ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptıkları görüşmelerde Brunson’un serbest bırakılıp Amerika’ya gönderilmesini istemişler, taleplerinin yerine getirilmemesi durumunda da Türkiye’ye yaptırım uygulayacaklarını ifade etmişlerdi. Acaba, son gelişmeden fazla tatmin olmadığı görülen Amerika, ‘ev hapsi’ kararından sonra söylemini görece yumuşatacak mı, yoksa tehdidinin arkasında durup Türkiye aleyhine bir takım icraatlara mı girişecek? Bu karar ne anlama geliyor ve beraberinde Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ‘kriz’e yol açabilir mi? Bu sorulara cevap aramadan önce, sürecin nasıl işlediğine kısaca bakmak gerekiyor.

20 yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşayan ve Protestan cemaatinin İzmir’deki Diriliş Kilisesi’nde rahiplik (pastör) yapan Brunson, İzmir Göç İdaresi Müdürlüğü’nün 28 Eylül 2016 tarihli yazısıyla, eşiyle birlikte G-82 kodu (Milli Güvenlik Aleyhine Faaliyeti Tahdit istemi) kapsamına alınıyor ve her ikisinin de yurt dışına çıkarılması isteniyor. Bunun üzerine İzmir Emniyeti, çifti karakola çağırıyor ve 7 Ekim tarihinde ifadeleri alındıktan sonra sınır dışı edilmek üzere Göç İdaresi’ne teslim ediyor. Brunson, FETÖ’nün bir şemasında ismi yer aldığı ve yurtdışından kendisine kaynak temin edildiği gerekçesiyle tutuklanıyor, eşi ise serbest bırakılıyor. Ardından devam eden mahkeme sürecinde “FETÖ ve PKK adına suç işlediği” ve “casusluk yaptığı” suçlamasıyla yargılanan Brunson’ın, 35 yıl hapsi isteniyor. Brunson ise çıkarıldığı duruşmalarda bu suçlamaları reddediyor ve darbe sürecindeki bazı telefon mesajlarındaki ifadelerinin ‘yanlış tercüme edildiğini’ söyleyerek, amacının “bir Hıristiyan rahibi olarak İsa’yı anlatmak” olduğunu, “Kürtlere olan ilgisinin İsa sevgisinden kaynaklandığını”, “Türkiye’deki darbe girişimin desteklemediğini” söylüyor. Fakat mahkeme, zanlının beyanlarını kabul etmeyerek tutukluluk halinin devamına karar veriyor. Ardından bizzat Amerikan başkanı Trump, Brunson’ın serbest bırakılması için 3 kez talepte bulunuyor, fakat taleplerine olumlu cevap verilmiyor. 

Nihayet başkan yardımcısı Mike Pence, misyonerlik üzerine düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşmada açıkça ‘tehdit’ içeren ifadeler kullanarak, Brunson’un derhal serbest bırakılmasını, aksi halde Türkiye’ye ciddi yaptırımlar uygulanacağını söylüyor. Bu ‘sert’ açıklamanın üzerinden birkaç gün geçmeden de mahkeme ‘sağlık’ gerekçesini göstererek, tutuklunun ‘ev hapsi’ne alınmasına karar veriyor. Tahliye kararından sonra başkan Trump da, bir tweet atarak, Pence’in tahliyeden önceki tehdidine benzer bir ifadeyle: “Brunson serbest kalmazsa, ABD yaptırımlar uygulayacak” diyor. Yargının vereceği karara saygılı davranacaklarını sürekli vurgulayan Türk tarafı ise, bu sert açıklamalardan sonra ‘siyasi’ bir açıklama yapıyor ve ülkenin ‘bağımsızlığı’na vurguda bulunarak, tehditkâr ifadelerin sonuç almaya yetmeyeceği açıklamasında bulunuyor. 

Brunson davasında 2 yıldır devam eden süreci bu şekilde özetlemek mümkün. Peki, bu gelişmeleri nasıl okumak gerekiyor? 

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, bu sıradan bir ‘yargılama’ değildir ve ‘siyasi’ boyutu, ‘hukuki’ boyutunun önündedir. Bunu en somut delili de cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “verin papazı, alın papazı” şeklinde yapmış olduğu açıklamadır! Her ne kadar bu açıklamasında Erdoğan, “kararı yargı verecek” şeklinde bir düzeltme yapmaya çalışmışsa da, gelişmelerin seyrine bakılırsa, Türk tarafının Brunson davasını FETÖ meselesiyle ilgili bir ‘pazarlık’ konusu olarak kullanmak istediği açıktır. Yani Türkiye, bu dava vesilesiyle ABD tarafına karşı: “Fethullah Gülen’e karşılık Brunson” mesajını vermektedir. Amerika da bu mesajı net olarak almış olduğu için, en yetkili ağızlarından Brunson’ın serbest bırakılmasını talep etmektedir. Dava süreci devam etmiş olmasına rağmen, Amerikan tarafının gayet net bir şekilde Brunson’ın ‘suçsuz’ olduğunu ifade etmesi de, meselenin ‘siyasi’ boyutlu olduğunun başka bir kanıtıdır. Normalde devletler, bu tür vakalarda ihtiyatı elden bırakmazlar ve hukuksal sürecin tamamlanmasından sonra taleplerini karşı tarafa iletirler. Fakat bu vakada Amerika, açıkça, yargının nihai kararını beklemeden, iddiaların asılsız olduğunu ima edercesine, zanlının ‘derhal’ serbest bırakılmasını talep etmekte, isteğine olumlu cevap alamazsa da, ‘yaptırım’ uygulama tehdidinde bulunmaktadır. Bu da son gelişmeleri anlamak için meselenin ‘siyasi’ boyutu üzerine odaklanmak gerektiğini ortaya koymaktadır.

Amerika cephesinden bakıldığında, meselenin bazı açılardan ABD için önemli olduğu söylenebilir. Öncelikle, Amerika, bu meseleyi, ‘vatandaşlık’ hakları ve ‘süpergüç’ olmanın yükümlülükleri açısından değerlendirmektedir. ‘Büyük devlet’ olduğu iddiasında olan Amerika, bu davayı vesile edinerek, bir kez daha, dünyanın neresinde olursa olsun, tek bir vatandaşının dahi haklarını koruma hassasiyetine sahip bir ‘güç’ olduğunu dünya kamuoyuna göstermek istemektedir ki, ABD’nin bu konudaki tutumu yeni değildir. 1979’da İran Elçiliği’ne operasyon düzenleyip rehineleri kurtarma kararı alırken de, El-Kaide bağlantısı olduğu gerekçesiyle Afganistan kırsalındaki zanlıyı yakalayıp Guantanamo kampına götürürken vs. de vermek istediği mesaj aynıdır. Söz konusu Amerikan ‘vatandaş’ının asker yahut rahip olması bir şeyi değiştirmez. Brunson davasında da Amerika’nın hem Türkiye’ye hem de dünyaya vermek istediği öncelikli mesaj budur. (hatırlanacak olursa, FETÖ davasından dolayı yargılanması istenen ve ‘diplomatik bağışıklığı’ bulunmayan bir Büyükelçilik çalışanını da aynı gerekçeyle savunan Amerika ile Türk hükümeti arasında ciddi bir vize krizi yaşanmıştı!). 

Türk tarafının bu mesajı ne kadar aldığı ise, mahkeme kararından çıkarılabilir. Mahkemenin ‘ev hapsi’ kararı vermesi, ‘denge’nin gözetildiği şeklinde yorumlanabilirse de, esasen, Amerikan restinin işe yaradığını göstermektedir. Çünkü görünen tabloya göre, ‘darbe’ye maruz kalmış bir ülkenin liderini, en hassas olduğu konuda, geri adım atmak zorunda bırakmıştır. Peki, Brunson niçin serbest bırakılmamıştır da, ‘ev hapsi’ kararı alınmıştır? Burada ‘pazarlık’ kapısının açık tutulmak istendiği şeklinde bir yorum yapılabilir. Konunun Suriye’de yürütülen ortak askeri operasyonların yahut da devam eden ekonomik antlaşmaların yürürlüğüyle ilgili süreçlerin çıkmaza girmemesiyle vs. alakalı olduğu da düşünülebilir.  Gerekçesi ne olursa olsun, Türkiye, ABD’nin açık tehdidinden sonra ‘geri adım’ atmıştır ve bu da ‘yeni dönem’le ilgili bir takım muhtemel gelişmelere dair bazı yorumlar yapılmasına neden olmuştur. Nitekim bunlardan birine göre, bu olay, ‘tek adam’ yönetiminin ‘zaaflar’ını göstermesi açısından önemlidir, zira dış kamuoyuna ‘yargı’ üzerinde dahi etkili olabildiği şeklinde bir mesaj verilmesi durumunda, taleplilerin yargıya değil ‘tek adam’a müracaat etmeleri gayet doğaldır. Bu ise, elbette ki o memleket için iyi bir şey değildir; zira bütün meselelerin halli, tek adamın iki dudağı arasından çıkacak olan bir çift söze kalmaktadır!

Konunun Amerikan iç siyaseti açısından da önemi vardır. Malum olduğu üzere, mevcut Amerikan yönetiminin ‘dini’ gruplarla ilişkisi, Demokratlar’a göre görece daha iyidir. Yani Cumhuriyetçiler, ‘muhafazakar taban’dan daha çok oy almaktadırlar. Bu ise, Trump’ın niçin bu konu üzerinde önemle durduğunun bir başka izahını yapmamıza imkan vermektedir. Medyanın bildirdiğine göre, Brunson’ın tutuklanma kararından sonra başlatılan imza kampanyasında Brunson’ın serbest bırakılması yönünde kısa sürede 500.000’e yakın imza toplanmıştır. Siyasetçiler, her ülkede olduğu gibi, Amerika’da da bu türden gelişmelere bigane kalmazlar ve talepkârların isteklerini yerine getirmek suretiyle oylarını artırmak isterler. Seçim kampanyası sırasında Evanjelik Kilisesi’nin desteğini almak için çeşitli atraksiyonlarda bulunan Trump’ın, rahip Brunson davasında da benzer bir kaygısı olduğuna kuşku yoktur. 

Burada kamuoyunun bir yanılgısına da işaret etmek gerekir: Bazıları, Trump yönetiminin içinde dini eğilimi güçlü birçok politikacıların bulunmasını, mevcut yönetimin ‘fanatik’ bir Hıristiyan idaresi olduğunun kanıtı olarak görmektedirler ki, bu ciddi bir yanılgıdır. Bu iddiayı, ya dinin modern siyasette sadece bir ‘araç’ olduğu bilgisinden uzak olan kesimler dile getirmekte yahut da bu hususun dini hissiyata sahip kesimlerce anlaşılmaması adına özel olarak gayret gösteren medya çevreleri propaganda amaçlı olarak gündemde tutmaktadırlar. Gerçek ise şudur: ‘din’ (religion) modern siyasette ‘kamusal alan’dan çıkarılmıştır ve ‘özel’ alana ait bir olgu olarak kabul edilmiştir. Bu projenin mimarları da Batılılar’dır. Dolayısıyla tereciye tere satmamak gerekir! Amerikan siyasetinde de Evanjelik dini hissiyatı olan politikacılar vardır ve bu hep olmuştur. Ama bunlar, her şeyden önce ‘politikacı’dır ve dinin siyaset alanını belirlemesine karşıdırlar. Demokratlar nasıl karşıysa, Cumhuriyetçiler de öyle karşıdırlar. Bazı ‘özel’ durumlarda ve zamanlarda dinin görece daha çok kamusal alanda ‘görünür’ olması bu gerçeği değiştirmez. Bütün bunları anlamak için öncelikle ‘politika’nın kurallarına bakmak gerekir. Siyaset bilimi, modern bir disiplindir ve her ‘disiplin’ gibi, o da, dinin ‘kuralları’nı bağlayıcı kabul etmez. Onun kendi kuralları vardır; bu kuralları da nihayetinde ‘bilim’ belirler!

Meselenin ‘dış politika’ açısından ilgisi ise şöyle kurulabilir: Malum olduğu üzere Türkiye, 17-25 Aralık operasyonlarından beri ‘özel’ bir durum yaşamaktadır ve böylesi ‘özel’ zamanlarda siyasetin ‘olağan’ işleyiş tarzında değişiklikler olması doğaldır. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne geçilmesi de esasen bununla ilgilidir. Özetle, iktidar, bir süredir kendisine karşı yürütülmekte olan ‘operasyon’a cevap olarak ‘koruma’ amaçlı bazı tedbirler almaktadır. Olan-bitenin basit izahı bu şekilde yapılabilir. Aktüel siyasette 1950’den (hatta Cumhuriyet’in kuruluşundan) beri yürürlükte olan birçok kuralın kısa sürede değiştirilmesinin nedeni de bundan başkası değildir. Durum ‘aciliyet’ kesb etmektedir, değişiklikler de ona paralel olarak hızlı olmaktadır! Darbeye maruz kalan yönetimin başı olarak Erdoğan’ın giderek ‘tek adam’ hüviyetine bürünmesinin asli gerekçesini de burada aramak gerekir. Çünkü böylesi ‘olağandışı’ durumlarda, koruma tedbirlerinin de ‘olağandışı’ olması garipsenmez! Bu bağlamda Erdoğan ne yapmaktadır? Darbe girişiminden sonra, açıkça ‘Üst Akıl’ olarak tanımladığı Amerika’ya karşı, bazen Rusya’ya yakınlaşıp S-400 füzesi anlaşması imzalayarak, bazen İran’a yönelik ambargoya katılmayacağını açıklayarak, bazen da rahip Brunson gibi şahısları yargılayarak, kimi ‘mesajlar’ vermeye çalışmaktadır. Burada amaç bellidir: tehdide boyun eğilmeyeceği ve direnmeye devam edileceği vurgulanacaktır! Bu, doğrudan ‘kamuoyu’na verilmek istenen mesajdır. Amerikan yönetimine ise mesaj ancak ‘dolaylı’ olarak verilebilmektedir. Örneğin NATO’dan çıkmak yahut Suriye’de birlikte yürütülen operasyonlardan çekilmek gibi ‘net’ mesajlar Amerika’ya verilememektedir! Zira reel politik gereği, bunun ‘ağır’ bedeli olacağı bellidir. Amerika da, Türkiye’nin verdiği bu ‘dolaylı’ mesajı aldığını ve tepkisiz kalmayacağını göstermek için, Türkiye’nin darbe girişiminden sonra meyil gösterdiği politikayı eleştirmekte ve zaman zaman ‘sert’ tepkiler vermektedir. 

Meselenin ‘dış politika’ ile ilgisi işte burada başlamaktadır. Özellikle S-400 füzesi anlaşması ve F-35’ler vesilesiyle yaşanan kriz de göstermiştir ki, Amerika, ilerleyen süreçte tepkisinin şiddetini artırma eğilimi göstermektedir. İşte tam da bu noktada rahip Brunson olayında ABD’nin niçin ‘derhal serbest bırakılma’ şartını net bir şekilde dillendirdiğini anlamak mümkün olmaktadır. Amerika, tabiri caizse, bir adım öne geçerek, daha sonra masaya süreceği talebi ‘önceden’ dillendirmektedir. Bu, tipik manada ‘proaktif’ olma yahut ‘inisiyatif alma’ tavrıdır ve reel politikte bu tavrı gösterebilmek ‘güç dengeleri’ ile doğrudan alakalıdır. Basit kural şudur: gücün kadar konuşur, gücün kadar yaparsın! Amerika da bu olay vesilesiyle Türkiye’ye “ben güçlüyüm” mesajını vermektedir. Türkiye’nin bu mesajı bir şekilde aldığı ise, mahkemenin verdiği ‘ev hapsi’ kararından anlaşılmaktadır!

Rahip Brunson olayıyla ilgili olarak ‘yargı’nın hikmet-i vücuduna ilişkin bazı hususlara da değinmek gerekmektedir. Denge-denetleme mekanizmasının üç erkinden biri olarak ‘yargı’ bütün dünyada ‘yürütme’ ve ‘yasama’yı meşru sınırlar içerisinde tutmanın bir aracı olarak görülmektedir. Bu, en azından kâğıt üzerinde (yahut resmiyette) böyledir. Fakat bir ülkede işler yolunda gitmediğinde, örneğin ‘olağanüstü’ şartlar ortaya çıktığında, durum farklılaşmaktadır. ‘Özgürlükler ülkesi’ olarak bilinen ve en çok da bu özelliğiyle övünen ABD’nin, 11 Eylül olaylarından sonra, ‘özgürlükler’in sınırlarını daraltmasının sebebi de budur. Çünkü bu olaydan sonra şartlar değişmiştir ve ‘güvenlik kaygıları’ öne çıkmıştır. Bu ülkenin yetkilileri (hatta siyaset bilimci ve hukukçuları) güvenlik kaygılarının öne geçtiği durumlarda özgürlüklerin kısıtlanabileceğini söyleyebilmişlerdir. 

Türkiye’de olan-biteni de benzer şekilde açıklamak mümkündür. Türkiye’de de 17-25 Aralık operasyonlarından sonra, (özellikle de 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte) olağandışı şartlar ortaya çıkmış ve ‘yargı’ da bu yeni şartlara uyum sağlayacak şekilde yeniden tanzim olunmuştur. Kim ne derse desin, işin gerçeği budur. Dolayısıyla, burada ‘yürütme’nin ‘yargı’ üzerindeki gücü meselesini ele almak elzem olmaktadır. Eğer bazı şartlar, ‘yürütme’nin ‘yargı’yı etkilemesine neden olabiliyorsa, bu durumda, gerçekte bir denge-denetleme mekanizmasının olduğu söylenebilir mi? Bu soru önemlidir ve Montesquieu’dan beri konu tartışılmaktadır. Her ne kadar teoride bu üç erk birbirini denetleyebiliyor gibi görünse de, esasen, fiiliyatta ‘yürütme’ erki, sınırları zorlama şansını hep uhdesinde bulundurmaktadır. O yüzden, bu sistemde (veya başka sistemlerde) ‘yürütme’nin denetlenmesi meselesi en önemli husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü eğer bu erk yeterince denetlenemezse, sistemin diktatörlük veya tiranlığa kayması gayet kolay olmaktadır. Kanaatimizce, denge-denetleme sisteminin de bu noktada ciddi açıkları vardır. Bizce ‘yürütme’yi meşru sınırları içerisinde tutacak tek ve güvenilir ‘erk’ halkın duyarlılığıdır. Başka bir ifadeyle, halkı duyarlı olmayan bir ülkede idarecilerin sınırları keyfi olarak aşması her zaman mümkündür. O nedenle, ‘siyaset’ kurumunun yozlaşmaması için, halkın her yeni gelişmede tepkisini aktif bir biçimde ortaya koyması gerekir. Tarihimizden buna dair en net örneklerden biri, Hz. Ömer’in karşısına çıkıp: “eğer yanlış yaparsan, seni bu eğri kılıçlarımızla doğrulturuz” diyen sahabenin tavrıdır. Bir halk, idarecisine karşı bunu söyleyebiliyorsa, o halk gerçekten ‘erk’ sahibidir. Sapma eğilimi olan idarecileri, ancak böylesi güçlü bir ‘tehdit’ denetleyebilir, onların belirli sınırlar içinde kalmalarını sağlayabilir. Aksi takdirde, yürütme, elindeki ‘imkan’ları kullanıp yasal boşluklardan da faydalanarak, yapmak istediklerini bir şekilde yapar. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde görüldüğü gibi!

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal