Yakup Döğer: Özgürlüğün İdeolojik İnşaası

Yakup Döğer: Özgürlüğün İdeolojik İnşaası

Ulus devlet kendi toplumunu homojen bir yapıya dönüştürmek için birçok girişimde bulunmaktan geri durmamış, özellikle birey ve özgürlük üzerinde hassas davranmıştır.

Özgürlüğün İdeolojik İnşaası

Yakup Döğer

Batı’da Aydınlanma dönemiyle başlayan değişim ve dönüşüm, bütün yeryüzünü saracak ifsadın başlangıcı olarak öngörülebilecek birçok gelişmeyi de beraberinde getirdi. Kilisenin iktidarını kaybedip Tanrı’nın yeryüzünden soyutlanmasıyla birlikte gerek birey gerekse toplumsal bazda büyük sıkıntılar ortaya çıktı. Bin yıldır süren kilisenin iktidarı, Tanrı adına yaptığı sayısız zulümlerle ortadan kalkınca, Batı kendisini toplumsal düzeyde makro sıkıntıların içinde buldu. Bu sıkıntıların esasa tekabül eden en önemli sonuçlarından birisi, Tanrı’nın iktidarından insanın iktidarına geçiş olarak tezahür eti. Detaya girmeden ifade edilecek olunursa gelişen sosyal ve siyasal süreçte en önemli tezahür olarak “Ulus Devletler” zuhur etti.

Hayali bir kurgu olarak ortaya çıkan “ulus” ve bu ulusun yaşadığı “sınır” ve bu sınırlar içinde belli bir sözleşme/anayasa ile ortaya çıkan “ulus devlet”, egemen olduğu topluluklarda adeta, Batı’nın kurguladığı tarihi dilimler içerisinde Orta Çağ dönemindeki Tanrı’nın yerini aldı. Ulus devletler hüküm sürdüğü coğrafyalarda adeta “Kadir-i Mutlak” olarak işlev görmeye başladı. Artık ulus devlet egemen/otorite olarak insanlık tarihinde yerini almış oldu. Bu kurguda, Tanrı’ya “kul” olan insan ulus devlete “vatandaş” olarak birey haline dönüştürülmüş, bireyle birlikte “özgürlük” kavramı bu safhadan sonra ulus devletler için hayati öneme haiz bir ihtiyaç halini almıştır. 

Ulus devlet kendi toplumunu homojen bir yapıya dönüştürmek için birçok girişimde bulunmaktan geri durmamış, özellikle birey ve özgürlük üzerinde hassas davranmıştır. Sınırlarını kendi belirlediği özgürlük tanımına uygun vatandaşlar yaratmak için, takındığı reel-politik tavırla özgürlüğün kaynağının kendisi olduğu hususunda tebasını ikna etmenin çabasını vermiştir. Bu ikna çabasının ise kendi lehine önemli nedenleri vardır.

Ulus devletin bu tavrı, bilinçli bir retorikle toplumu kendi güvenliği lehine dönüştürmeyi amaçlar. Sonuçta, “vatandaş” eski Grek düşüncesinde “devlete aidiyet” duyan manasına olduğundan, kulluktan vatandaşlığa geçiş ve bu süreçte ulus devlete itaat gereklidir. Egemen güç, üretilmiş değer olan “özgürlük” kavramını, seküler içerikle doldurarak yeni bir toplum inşa eder. Özgürlüğün bu inşası aslında ideolojik bir inşadır. Maksat vatandaşın özgürlük taleplerine cevap vermekten öte, özgürlüğün ideolojik inşasıyla kendi kurgusunu olabilecek tehlikelerden uzak tutmaya çalışmaktır.

Egemen güç kendisini Kadir-i Mutlak gördüğünden dolayı, vatandaşlarına sağladığı özgürlüğün sınırlarını da kendisi belirler. Bireysel hak ve özgürlükler, kurulmuş iktidarla birlikte sürekli yeniden düzenlenir. Devlet belli bir mekan üzerindeki her şeyde kendisini nesnelleştirmiş olduğu için, birey ancak devletin bir üyesi olmak aracılığıyla kendi varlığını, hakikatini, özel ve kamusal yaşamını edinir. Yani kendisine ait olan her türlü istemeyi/özgürlüğü, bu istemeleri oluşturacak her türlü eylem biçimini, ancak devletiyle uyum içinde kazanır. Aksi takdirde suç işlemiş olacağı için cezalandırılması, yani kendisine ait olan özgürlüğün/istemenin tanınmayıp ortadan kaldırılması söz konusu olacaktır. 

Sonuçta bir devlette bireyler ne kadar özgür olursa olsunlar, kendisini sınırlayan seküler/dünyevi kanunlara uyma zorunlulukları vardır. Bu zorunluluk, bireyin devlet sınırları dahilinde yaşayabilmesi için mecburiyettir. Buna güncel bir örnek verilecek olursa, hiçbir aile, bireysel özgürlüklerin sınırsızlığından bahsedilse bile, ben çocuğumu okula göndermeyeceğim, kendim eğiteceğim deme özgürlüğüne sahip değildir. Ya da, sizin müfredatınız benim inançlarıma aykırılık gösteriyor, bu müfredatı değiştirmezseniz çocuğumu okulunuza göndermeyeceğim gibi bir tercih özgürlüğünüz bulunmaz. Bunu gibi, hiçbir öğretim görevlisi de, egemenin müfredatını, kendi inançlarıma aykırı olduğu için öğretmeyeceğim gibi bir itirazda bulunamaz. Buna benzer örneklerden daha onlarca sayılabilir.

Özgürlüğün ideolojik inşasında öncelikle toplumların özgürleştirilmesi meselesi, insandan bireye dönüşen varlığın tamamen yalnız ve kimsesiz bırakılma girişimidir. Aydınlanma düşüncesi genel olarak, insan haklarını öne sürerken esas olarak aklı özgürleştirdi ve bunu yaparken öncelikle insanın akıl merkezli düşünmesini esas aldı. İnsanı özgürleştirmeyi, ontolojik, felsefi ve teorik içeriğinden kopararak gerçekleştirdi.

Bu yönelimin doğal sonucu olarak, insan aklı tarafından düzenlenen ve yönetilen akılcı yeni bir toplum, insan iradesine dayalı yeni bir devlet ve örgütlenme modeli önerdiler. Bu bağlamda başlayan özgürleştirme çabaları da bireyi yalnızlaştırmanın ilk adımı oldu. İleriki süreçte insan, insan olmaktan çıkarıldığı ve özgür bireyler olmak zorunda bırakıldığından, atomize olmuş toplum milyonlarca yalnız bireyden meydana gelecektir. Devletler için en kolay olan, özgürleşen ve aynı zamanda yalnızlaşan bireyleri kontrol altında tutmaktır ve bu ideolojik inşa bir proje olarak uygulanır, propagandası yapılır, sosyal haklar tanınır, anayasal güvenceler getirilir. Bütün bu çabaların asıl amacı, bireyin kendisinde ontolojik olarak bulunan, onun varlığını anlamlı kılan ne kadar aidiyet bağı varsa hepsinden soyutlanmasını sağlamaktır.

Özgürleştirme ve özgürleşme çabası bireyin kendi kendine yetebileceği duygusunu da dürttüğü için, kendini kimseye muhtaç görmeden yaşama arzusunu da tetiklemekte, bunun bir ileriki adımı olan müstağniliğe doğru gidilmektedir. Bunlar hayatı seküler/dünyevi bakışla okuyanlar açısından olumlu bir gelişme olarak görülürken, diğer taraftan ise kişide artan bireyselleşme soyutlanmanın, güvensizliğin ve dünyada yapıp edecekleri konusundaki kuşkularının, kendi güçsüzlüğünün, sonuçta da önemsizliğinin kapılarını aralar. Bu hal aynı zamanda özgürlük içinde varlığını sürdürme gayretinde olan bireyin yalnızlığının başlangıcıdır. Yalnız olan birey en zayıf halkadır ve istenilen şekilde yönlendirilebilir. Bu noktadan sonra yönlendiren tek merkez, egemen güçtür.

Toplumsal modernitenin somut yaşamda tezahür eden sonuçlarından birisi de bireyin gelenekler ve geleneksel değerler olmaksızın varlığıyla yalnız kalmasıdır. Daha önceki çağlarda bireye yönünü gösteren, ona varlığının amacını işaret eden rehberler, katı olan her şeyi buharlaştıran modernite ile birlikte ortadan kalkar. Modern zamanlarda birey, varlığı ile arada kendisini denetleyen hiçbir müessese olmadan karşı karşıya gelir. Artık bireyin nesneleşmiş bir varlık olarak yerine getirmesi gereken görevleri vardır ve birey, bunları yalnızlığı içerisinde üstlenmek, yerine getirmek zorundadır. 

Bireyin bir varlık olarak gerçekleştirmesi gereken en temel görevi, kendisindeki varlığı var kılması, onu zamana ve mekana eklemlemesidir. Diğer bir ifadeyle birey, varım demek, varlığının sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Her zaman ve daima bir bunalımın eşlik ettiği bu sorumluluk, bireyin sürekli olarak kendisinin halletmesi gereken birçok kaygı/korkuya da sebep olur. Yalnız birey, varlığı karşısında yalnız ve sorumlu olduğunu anladığı bazı temel kaygıyla karşılaşır. Bunlar bireyin iç dünyasında mutlaka halletmesi gereken sorunlardır. Bu sorunlar, hayatın anlamı, ölüm kaygısı, özgürlük, yaşam kavgası gibi gerçeklerdir. Bu unsurlar insan için yalnız başına ve maneviyattan soyutlanarak halledebileceği sorunlar değildir.

Varlık korkusu olarak da adlandırabileceğimiz bu temel kaygılar, esas olarak birbiriyle iç içe bir durumdadır. Dinin içselleştirdiği ancak modern zamanlarda yeniden uzaklaşılarak, sahneden bastırılarak kovulan ölüm korkusu, içinde anlam, özgürlük ve yalnızlık kaygılarını barındırır. 

Ölüm-yaşam, anlam-anlamsızlık, özgürlük-zorunluluk, yalnızlık-birliktelik gibi birbirini tamamlayan ve yarattıkları zıddiyetle belirginleştiren bu kavram çiftleri, varlığı anlamlandırdığı için kaygı taşımakta, dolayısıyla bu kavramlar birer kaygı kaynağı olmaktan çıkarılması gereken gerçeklerdir. Egemen güç/iktidar bu gerçeklerden bireyi soyutlamak ister. Buna bir örnek verecek olursak, modern dönemde sıkça örnekleriyle karşılaştığımız “zamansız ölüm” mefhumu, yalnızlaşan bireylerin ürettiği bir savunma olarak algılanabilir. Zamansız ölüm mefhumunu öne çıkaran en önemli gelişmelerden birinin yeni kurulan devasa kentlerin mezarlıksız kurulması, insanlara ölümün unutturulmaya çalışılmasıdır. 

Modern dönemde özgürleştiği iddia edilen birey, geleneksel dünyada yaşarken bugünkü manada özgür değildi belki ama yalnız ve soyutlanmış da değildi. Daha doğduğu anda toplumsal dünyada apaçık, değişmez ve keskin bir yere sahip olan insan, yapısı tamamlanmış bir bütüne kök salmıştı ve dolayısıyla yaşamın, kuşkuya yer bırakmayan, gerek de kalmayan bir anlamı vardı. Kişi toplumdaki rolüyle özdeşti, herhangi bir mesleği iş edinmiş bir birey değil, bir zanaatçı, bir işçi, meslek sahibiydi, bir köylüydü. Toplumsal düzen doğal bir düzen olarak algılanıyordu ve onun kesinlikle bir parçası olmak, bir güvenlik ve ait olma duygusu veriyordu. 

Zaman değişti, sonra insan olmak, insan kalmak ve hayatını insan gibi yaşamak, özgürlük çığırtkanlarının, dolayısıyla hırslı egemenlerin özgürlük politikalarının önünde engel görüldü… İnsan, insan olarak kalmamalıydı. Kişinin insan olarak kalması, insana bir aidiyet ve toprakla bir bağ sağlıyor, bu bağ, kökü hayatın derinlerine ulaşan, neden yaşadığını hatırlatan aşkın düşünceye kaynaklık ediyordu. Bu aidiyetin koparılması, bu kaynağın kurutulması gerekiyordu… Ve öyle oldu. 

Birey olan insan, kendine ait özgürlüğü kazandı, istediği gibi yaşamayı, istediği gibi harcamayı, tamamen bu dünyalı olmayı başardı. Bütün bunları kazanırken kaybettiklerinin ise neler olduğunu, belli bir zaman sonra anlamaya başladı. İnsanın burada unuttuğu çok önemli bir şey vardı o da, bir şeyler kazanırken başka şeyleri yitirdiğini unutmasıydı. Bu kadim bir yasadır, kazanırken mutlaka başka kaybettiklerimiz vardır. Kazandıklarımıza ve kaybettiklerimize baktığımızda, hangisinin diğerinden önemli olduğunu gözden geçirmemiz gerekir. Kazandıklarına bakarken, kaybettiklerini görmeyen bireyin, eskiden güven ve ait olma duygusu veren bütün bağları çözüldü. Hayatın merkezinde insanın olduğu eski dünyasını yitirdi. Küreselleşen dünyada yeryüzünün her yerinde aynı anda olmaya, bütün yeryüzünde yaşayan herkesle muhatap olmaya başladı ve yeryüzünün bütün tehditlerine karşı açık hedef halini aldı. 

Egemenlerin bir tuzağı olarak, ideolojik inşası tesis edilen özgürlük karşısında, doyumsuzluğu karakter edinen birey, yaşamın anlamını da yitirdi. Artık kendisini bağlayan, aidiyetini sağlayan, birlikte olduklarıyla bir bağ kuramayan özgür birey, küçücük varlığını aşan egemenler tarafından sürekli güdülür oldu. Bütün değerlerinden soyutlanmış olarak her tarafından üzerine çullanan çağın vampirlerinin ağzına sakız oldu. Egemen güçler özgürlüğü ideolojik olarak inşa etmeyi başardı.

Düzenin özgürlük tuzağına düşen birey, aynı düzenin kendisini özgürlükçü ve herkesle eşitleme çabalarına karşı hiçbir tepki de gösteremedi. Oysa evrende var olan hiçbir yaratılmış, bir diğeriyle ne eşitti ne de hepsi sınırsız özgürlük sahibiydi. Yaratıcının muhatabı olan insan da, değerli ve halifeydi. Yaratılıştan gelen kurguda hiçbirisi diğerine eşit değildi. Bütün insanlar parmak uçlarına kadar farklı ve eşit olmayan şekilde yaratılmıştı. Lakin insan birey olarak, eşitlik ve özgürlük peşinde koşan dünyevileşmiş bir metaya, özne olmaktan uzaklaşarak herhangi bir nesneye döndü. 

İnsana insan olduğu için değer verilmek bırakılarak, elinde bulundurduğu dünyalıklar, makam, mevki, statü, şan ve şöhretine göre değer verilmeye başlandı. Son model bir araba geçerken, toplumun gözüne ilk çarpan, ilk ilgi duyulan araba oldu, oysa onu kullanan bir insandı, arabayı kullanan insan, ilgi olarak kullandığı arabasından daha aşağı seviyeye indiği için nesneleşti.

Oysa insan olmak, hayatın bir manasının olduğu anlamını kuşanıyordu. İnsan, yaratıcının yeryüzüne eşref-i mahlukat olarak ahsen-i takvim üzere yaratıp gönderdiği, muhatap olduğuydu. Özgür birey olmanın anlamı, ahsen-i takvim üzere yaratıldıktan sonra esfele safiline yolculuktu. Özgürlük söylemi, modern dünya mankurtlarının, yaratıcının muhatap aldığı, kulum dediği insana en büyük ve telafisiz tuzağıydı… Ve insan aldandı. Yaratıcısına kulluktan kaçarken, yaratıcısından başka yeryüzünde ne varsa, öncelikle kendi nefsinden başlayarak hepsine kulluk eder oldu.

Şurası unutulmamalıdır; insan için kendi kazancının dışında hiçbir şey kendisinin değildir. Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehindir. Bir çaba, emek sonucunda elde edilmeyenler her an elinden çıkıp gidebilir, kaybolabilir. Sünnetullah böyledir ve hayatın hakikati de buna işaret eder. Bugün devlet tarafından verilen bütün hak ve özgürlükler aslında, dönüşen dünya düzeninin bir sonucudur. Hükümetlerin, yöneticilerin bundaki katkıları, bu küresel dönüşümü dünya toplumlarına paralel kendi toplumlarında sağlamaktır. Modern dünyada değişime kapalı hiçbir toplumun ve devletin yaşaması, var olması mümkün değildir. Modernlikte değişmeyen tek şey değişimdir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal