Mustafa Bozacı: Ünlemsiz Tek Cümle

Mustafa Bozacı: Ünlemsiz Tek Cümle

Ünlemle ünlendik ya (İktibasdergisi.com, ‘Ünlemle Ünlenmek’) ünlemli ünlemsiz fark etmeksizin, ne farklı bir ün kazanmak adına ne de ‘edebiyatımıza’ katkı sunmak anlamında olmadan…

Ünlemsiz Tek Cümle

Mustafa Bozacı

Ünlemle ünlendik ya (İktibasdergisi.com, ‘Ünlemle Ünlenmek’) ünlemli ünlemsiz fark etmeksizin, ne farklı bir ün kazanmak adına ne de ‘edebiyatımıza’ katkı sunmak anlamında olmadan, ‘emri bil maruf ve nehyi anil münker’ vazifemizin uzantısı, sorumluluğumuzun bir gereği olarak, ‘ebediyetimize’ belki bir katkı olur umuduyla ‘ünlemeli’, uyarıcı, hatırlatıcı, düşündürücü, muhasebe ve muhakeme salık veren, harekete geçirici, kendini de dışarıda bırakmayan ’mesaj’ odaklı ‘içe ve dışa dönük’, ‘içten/dahili/aramızda ve içten/içtenlikli/yürekten/samimi’ hasbıhallerimizden, yüreğimizden kelama, oradan da kalemimize sirayet eden, satırlardan sadırlara nüfuz etmesi niyetiyle bu yazı bağlamında, sözün diziminde çok fazla ‘teknik detaya’ takılmadan, aklımıza düşüp fikrettiklerimizi paylaşmak (sesli düşünme, nasihat, muhabbet ve sohbet), hak edenleri paylamak (uyarı ve ikaz, sakındırmak), fikir teatisi; fikir vermek ve fikir almak suretiyle bir meselenin daha aramızda köprüler kurmaya vesile olmasını temenni ederek, dışarıda istisna bırakmadan (zira kaideyi bozmayacaksa istisnanın istisna olmaktan başka ne önemi vardır), sürç-i lisan edersek bize döndürülmesi, tarafınızca düzeltilerek algılanması (kast-ı lisanı ise asla affetmemeniz, yol olduğu ve yoldan çıkardığı, dönüşünün bir o kadar zor olduğu aşikarken ve dahi ıslah etme vehmiyle, kuruntusuyla ifsat edici olan, kötü örneklik sunan hal ve tavırların hiç ama hiç bağışlanmaması talebiyle), anlatılan ile anlaşılanın test edilmesi, konuşanın veya yazanın konuşup yazarken kendisinin de ne halde olduğuna öncelikle bakılarak ‘ne söylediğine, kime söylediğine, nasıl ve niçin söylediğine’, sonuçta ‘ne amaçla söylediğine’, bu söylenilenlerin hasılasının ne olduğuna, yolun nereye çıktığına, kimin işine yaradığına’ bakarak, yine dinleyicinin veya okuyucunun bu iletişim ve etkileşimde istenilenlere, beklentilere ulaşıp ulaşamamasında veya farklı bir açıyla farklı bir yere varmasında kendini de işin içine katarak; ‘kendi ilgi ve beklentilerini, ortamı ve durduğu yeri, hazır bulunuşunu, alt yapısını sorgulayarak, konuşmacı veya yazarı dinleyicinin veya okuyucunun seviyesine inmek mecburiyetinde addederken, neden kendisinin, dinleyicilerin veya okuyucuların bir ‘tık’ yukarı çıkıp seviye/çıta yükseltme endişesi taşıyıp çaba harcamadıklarını da ekleyerek düşünmesi, ‘hap’ beklemektense -ki her hap her bünyede aynı etkiyi yapmaz, üstelik yan etkileri de vardır- ‘anlama ve kavrama’ olgusunda etkileşimin, akışın esasında çift yönlü, alıcı ve verici tarafların ortak ve benzer olumlu kaygılar güdüp alıcı ve verici ayarlarının, frekanslarının tutturulmasının önemini yadsımadan, Nasreddin Hoca’nın (muhtemelen Ahi Evran) hikayesinden ders alıp müstefid olmaya da çabalayarak; Hoca’nın kürsüye üç farklı çıkışında her defasında cemaate, ahaliye meselenin farklı bir noktasını işaretleyerek, birincisinde ‘ne anlatacağımı biliyor musunuz’ sualine ‘bilmiyoruz’ demeleri üzerine ‘öğrenip araştırarak geliniz’, ikincisinde hep bir ağızdan ‘biliyoruz’ demeleri üzerine ‘o zaman anlatmaya ne hacet, herkes gereğini yapsın’ ve sonuncusunda da ahali -güya- uyanıklık yaparak, yarısı ‘biliyoruz’, diğer yarısı ise ‘bilmiyoruz’ dediklerinde bu sefer ‘bilenler bilmeyenlere anlatsın’ demek suretiyle ‘çıkışması’, ince mesajlar vermesi, kitleyi konunun merkezine alması, payına düşen anlamında sorumluluk yüklemesi, çok uzun saatlere sari olacak bir sunumu veciz bir şekilde üç beş kelamla ‘mev’izetil hasaneti’ örnekliğiyle sunması gibi ve fakat farklı bir denemeyle biz de; herkes üzerine düşeni, üstüne düşen kadar ve düşen kısmıyla, cürmü kadar da olsa, gücü-vus’ati oranında yüklensin, üşenmesin, yükten yüksünmesin, üstesinden gelmeye çabalasın, elini taşın altına, imkanlarını süreçte gerektiği kadar ve gerekli yerlere seferber ederek yüreğini davasının tamamına, aklını da işe koşarak katsın, ille de bakacaksa; maddi ve dünyevi irtifaya değil, ‘iman, salih amel, takva, azim ve kararlılık, liyakat, samimiyet, fedakarlık, adalet ve şecaat’ gibi hususlarda iftihar vesilesi olacak ‘kulluk gereklerindeki’ nitel farka/seviyeye baksın ve öykünsün, yol ve yolculuk hallerine riayet etsin, ‘takva elbisesi ve azığını’ tahkim ederek tamamlamaya; davasının adamı/adanmışı, misyonunun eri olarak yol refikleriyle yarenliğe namzet ol’sun, yük veren değil yük alan, istikamet üzere ‘emrolunduğu gibi dosdoğru olarak/kalarak’, sabit kadem, ‘doğruluktan’ asla taviz vermeden ve bunu pazarlık konusu kılmadan; itidal, iktisat ve vasat olma melekelerini örselemeden, ‘geleneğin ve ‘modernizmin’ rengi ne olursa olsun, (beyaza yakın görünen) gri de olsa -pirincin içindeki en tehlikeli taş, malumunuz, beyaz olanıdır- her türlü ekleme ve eksiltmelerine karşı uyanık kalıp şuurluca ve basiretle, hikmetle, furkanla (farukiyetle) hareket ederek, sadece ‘kurucu, ana/tek manifesto, mihver olarak Kitaba’ ve ‘kurucu örneklik olarak sahih sünnete’ ittibayla, niteliği ile niceliğe katkı sunarak Allah’ın hatırını en üst bilip öyle davransın, ‘sürülerin/yığınların/kitlelerin/birikintilerin/niceliklerin’ şu son zamane zamanlarda sürü sahipleri ve sürü başlarınca pazarlığa alet kılınmak suretiyle, ‘sureti haktan’ görünüp kurda kuşa yem/pay edilerek mezbahaların önüne sürülmesine karşı uyanık kalsın, dinini önemsesin asıl ve ilk işi bilsin, sahtesi ile gerçeğini ayırt edebilsin; indirilenle üretileni, gönderilenle uydurulup yutturulmaya çalışanı fark etsin, çeldiricilere, özellikle sağdan yanaşan ayartıcılara, dinden ve dinidar olduğu halde dindar geçinenlere, kurulan tuzaklara ve uzatılan albenili zokalara karşı uyanık olsun, müteyakkız kalsın, ‘klişelerin ve verili olanın’ diktatörlüğüne, ‘süper ego ve otoriter vicdan’ sarmallarına, ‘zindan ve idol’ kuşatmalarına, Kur’an’ın yoğun bir sakındırmayla ‘atalar yolu’ şeklinde nitelediği ‘sırat-ı müstakim’den farklı açıyla –bazen paralel ve bazen çakışarak, ama çoğunlukla çatışarak- seyreden sapmalardan kurtulsun, (yanlış yoldan sapsın da hidayete, elçilerin ‘üsvei hasene’sine tabi olarak) istikamet üzere karar kılsın, yürüyüşü daim olsun, yanlış yolda olup kendini doğru yolda zannedenlerden ve karlı ticaret yaptığını varsayıp akıbette ‘müflis tüccara’ dönenlerden olmasın, ‘ehli teşeyyü/şiilik’ ilkesi bilinip sunulan ve güya eleştirilen ‘takiyye’ olgusunun, aslında kendi müktesebatlarında olmadığı halde, onları geride bırakacak tarzda işletiliyor oluşunu ‘işletmeciliğin sürdüğü, birileri bizi kandırıyor’ anlamında okusun ve yine maske, makyaj ve peruk ardındaki sahte kişilik ve sathi ilişkilere itibar etmesin, şeffaf, hesap soran ve yerine göre hesap veren, ‘hesabi değil hasbi’ ilgi ve etkileşimleri şiar edinsin, ‘deve mi, kuş mu’ yoksa ‘deve kuşu mu’ olduğuna bütüncül bir tavır ve bakışla karar versin, sözlerin hepsine; yeri, zamanı ve gereğince kulak versin, neticede en güzeline, en doğrusuna uysun, seçimini ve tercihini Haktan yana yapsın, mümeyyiz vasıfları haiz olsun, ‘tarafsız olan bertaraf olur’ vecizesini yanlışa yorup denize düşerek yılana sarılmak zorunda kalmadan tarafını; ‘temsiliyet ve teslimiyetini’ daima doğru yerde durup kalarak, ‘iyi niyet ve maslahat’ kurgularına yem etmeden, Allah’ın buyruklarına uygun ve razı olacağını bildirdiği yol ve yöntemlerle tesbit etsin/seçsin/belirlesin, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyanın oyun oynaş ve oyalanma olduğunu, asıl ve kalıcı yurdun ahiret olduğunu unutmasın ve hak ve hakikatle yoğrulup yalnızca, yegâne İlah, tek Rab Hakk’a rağbet ederek, tevhit ve adaletten ayrılmadan kendini yorsun ha yorsun, cehdi elden bırakmasın, önce ‘kendine’; kendinden ve kimilerinden menkul, nefsi ve hevai –ideolojik- soslu ve makyajlı, beşeri tandanslı dinimsi olanlarından tamamen, özü gür olarak ve azm-ü kast ile ‘la’ diyerek kurtulsun ve dinül Kayyim’e, din-i mübin-i İslam’a gelsin/girsin (‘zaten oradayım’, ‘ben müslümanlardanım’ söz ve uzantılarını, alameti farikalarını fark edip farkı fark ettirsin), sonra bencillikten uzak ve bireysellikten farklı bir duyuş ve düşünüşle ‘ben’ idrakini müdrik olarak ‘ümmet’ olma yolunda/amacıyla, ‘müslümanlar ancak kardeştirler/ancak müslümanlar kardeştirler’ düsturunca, gerçek anlamıyla ‘Biz’e gelsin, her nimetin (ki en büyük ve hayırlısı Kur’an’dır) hakkıyla şükür ve hamdini ifa etsin, ‘kınayıcıların kınamalarına aldırmadan’, kendi yaptıklarına ve yapmadıklarına, söylediklerine ve söylemediklerine odaklansın, kulların bu dünyada ve dünyayla ilgili gördüklerinden hareketle söylediklerine iltifat etmeyip hem dünyada hem de ahirette ‘iyilik’ dileyerek/duasıyla ötede ulaşmayı umduğu ‘rıza-ı İlahi’ ve iman ve amellerimizin muktezası ‘cennet’ ödülü/karşılığıyla ilgili muhasebesine, çetelesine (amel defterine; şimdi ve burada), ‘hak edişine’ baksın diyor ve eskiden beri yazdıklarımızın ‘eskimeyen eskiye’ vurguyla öne çıkan bir hâsılası, özeti ve bundan sonra yazacaklarımızın da genel anlamda ‘ettekrarü ahsen’ fehvasınca ana fikri, ana teması olacak bu tek cümleciğimizi (çok fazla uzatmadan) imliyoruz (.)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal