İslam(cılık) Zannedilen Sağ-Milliyetçi-Muhafazakâr-Mukaddesatçı Dönüşümün İlk Ayak Sesleri

İslam(cılık) Zannedilen Sağ-Milliyetçi-Muhafazakâr-Mukaddesatçı Dönüşümün İlk Ayak Sesleri

Unutulmamalı ki bir coğrafyada değişim-dönüşüm halka rağmen yapılamaz. Halkı razı kılacak şartlar oluşur veya oluşturulursa değişime karşı direnç kırılır. Değişimin-dönüşümün önü açılabilir.

İslam(cılık) Zannedilen Sağ-Milliyetçi-Muhafazakâr-Mukaddesatçı Dönüşümün İlk Ayak Sesleri

Ersin Ertuğrul Satan

Dünyada faşizm ve tek parti iktidarları, 19451 milad alınarak, konjonktürel olarak sona eriyordu. Türkiye’de de manzara 1950’lere gelindiğinde gelişmelerden bağımsız değildi. Olamazdı da… 

Ülkedeki siyasî-ekonomik-sosyal ve askerî gelişmeleri, hakikatına uygun bir şekilde idrak etmek için sadece ülkedeki değil dünyadaki gelişmeleri de takip etmek, bilmek gerekir. Ki hakikate/gerçeğe isabet edebilme imkanı oluşsun. Ancak bu isabet doğrultusunda isabetli fikir, söylem ve fiil geliştirilebilir. Lakin yaşadığımız ülke özelinde konuşacak olursak bu ilmî, muhakkik tavrı gözlemlemek ne yazık ki pek mümkün olmamıştır. Istisnai kişi ve yaklaşımlar müstesna elbette…

1923-1950 yıllarının son 15 yılında İnönü, iktidar mutlak anlamda kendisinde olmasına rağmen çok partili hayata geçilmesine karar vermişti. 1945 seçimleri, açık oy gizli sayım gibi “benzersiz” bir metodla mevcut iktidarın 5 yıllığına devam etmesini tesis etti. Lâkin 1945’ten sonra Almanya2, dünya sistemindenki belirleyiciliğini kaybederken, yeni sistem kurulurken Türkiye bundan bağımsız kalamazdı. Kalmadı da. Ve netice itibariyle devlet partisinin bünyesinden bir parti filizlendi. 

Çok partili hayata geçişin ikinci seçiminde, iktidar partisi değişmişti. Yeni iktidar partisi, tek parti döneminin adeta izlerini ‘silmek’ için çalıştı. Bu minvalde “14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından biri ezanın Arapça aslına döndürülmesi oldu. 6 Temmuz 1950 tarihinde ise gazeteler, radyodan haftada birkaç gün Kur’ân okunacağını duyurdu. Haftalar öncesinden ise Fatih Sultan Mehmed’in türbesinin yeniden ziyarete açılacağı duyrulmuştu. 15 Temmuz tarihinde bu da gerçekleşti. Bu arada kurban bayramı yaklaşıyordu. Devlet, hacca gidecekler için kolaylık sağlanacağı müjdesini de verdi. Birkaç yıl öncesinin Türkiyesi düşünüldüğünde dindar ve muhafazakar kitle için inanılması güç şeyler oluyordu. 

Herkes ‘yeni Türkiye’nin’ doğuşuna şahitlik ediyordu.

Öte yandan dindar ve muhafazakar kitle, bu haberlerle coşarken, gelen başka haberler coğrafyamızın sınırlarının yeniden çizileceğine ve Türkiye-İsrail ortaklığına işaret ediyordu. Bu arada 24 Ekim tarihli gazeteler ‘Kahraman Yahudi’ isimli bir filmin Türkiye’de gösterileceğini duyurdu. 

Gelişmeleri sırasıyla toparlarsak: 

1. Fatih’in Türbesi açıldı (15 Temmuz 1950)

2. Türkiye’nin ilk İsrail Büyükelçisi Seyfullah Esin, İsrail Cumhurbaşkanı’na itimadnamesini verdi. (22 Temmuz 1950)

3. Türkiye sinemalarında Kahraman Yahudi filmi (24 Ekim 1950)

4. İsrailli General Moşe Dayan’ın bir haftalık gayr-ı resmi Türkiye ziyareti (21 Kasım 1950). Dayan bu ziyarette Kudüs’ün tamamını alacaklarını açıklamıştı.”3

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, D.P. toplumla devletin buluşmasını sağlayan politikalarını tekzip eden kimi işler de yapıyordu. Lâkin tek parti döneminin izlerini silmeye yönelik imaj tazeleme niteliğindeki kararlar, kimi tezatlık gösteren politikalarının gözden kaçmasına imkan tanıyordu. Bu durum aslında, sonraki yıllarda da gitgide kökleşecek olan sağ-milliyetçi-muhafazakar-mukaddesatçı partiler eliyle sistemin kendini tahkim etme süreciydi. Dünyadaki gelişmeleri okuyamayan ‘müslüman münevverler ve halk’, kendisiyle barışık görünen bu partilerin gerçek misyonunu pek göremedi, fark edemedi. Ve halkın ekseriyeti (münevverleriyle birlikte), hayatını kolaylaştıran, psikolojisini düzelten politikalara ve partilere, aslında sistemin geçit verdiğini sezemedi. Sistem bu suretle halkın muhalif tavrını/gardını düşürmeye çalışıyordu. Fark edilemedi. Müstesna münevverler istisna! Onlar bunu fark edip dile getirdi. Fakat kamuoyu seslerini duymadı, duyanlar da bu sesi kısmak için ellerinden geleni yaptı…

Görülmektedir ki söz konusu değişim-dönüşüm süreci 1950’lerde başladı. O günün dünya siyasî konjonktürüne bağlı olarak, sistem kendini yeniliyordu. Daha önceki yıllarda da olduğu gibi! Bu değişim politikalarının yıllardır tatbik edildiğini görmek, gelişen imkanlar doğrultusunda bugün elbette daha mümkün gibi görülüyor.

Yazımızda özellikle, kritik eşik denilebilecek yılları ele aldık. Bunun müslüman halk ile dünya konjonktürüne bağlı olarak kendini var etmeye çabalayan sistem için ne ifade ettiğini kısaca dile getirdik. 

Unutulmamalı ki bir coğrafyada değişim-dönüşüm halka rağmen yapılamaz. Halkı razı kılacak şartlar oluşur veya oluşturulursa değişime karşı direnç kırılır. Değişimin-dönüşümün önü açılabilir. Burada halkın rızasını temin edecek en önemli unusur hiç kuşku yok ki siyasî aktörlerdir. Başta siyasî aktörler olmak üzere siyasetçilerin uydusu olmuş fikir, sanat ve kanaat önderlerini de unutmamak gerekir. Ki ülkenin değişim-dönüşüm sürecinin sonraki yıllarında daha aktif rol alacaktır bu sınıf. Tabi dünyadaki konjonktüre bağlı olarak!

Belki burada yazının bir eksikliği olarak, değişim-dönüşümün, ağırlıklı olarak sağ-milliyetçi-muhafazakar-mukaddesatçı blok aracılığıyla nasıl gerçekleştiğini anlatmakla yetinmemiz, dile getirebilir. Bu bir açıdan haklı sayılabilecek bir eleştiri. Zira değişimi-dönüşümü temin için yanlızca sağın değil, kimi zaman solun ya da sistemin ana omurgası olan bürokrasinin, askeri unsurların da devreye girdiğini görmezden gelemeyiz. Ancak takdir edilir ki, dönüşümün rızaya bağlı olarak gerçekleşmesindeki ‘ivme’, cebir ile gerçekleştirilmesine göre daha gözle görülür bir etki gücüne sahiptir. Yani değişim-dönüşüm silah zoruyla ve jakoben tarzla sürekliliğe ulaşamaz.

Ayrıca yazımızın aslî vurgusu müslüman halkın ve münevverlerinin İslam’ı sevmesi ve buna bağlı olarak modernleşme sürecine gönüllü olmadığını dile getirmekti. İslam’la her ne kadar kitabî bir tanışıklığa sahip olmasa da İslam’dan yana modernleşmeye karşı olan tavrı nasıl olabilmiş de kırılmıştır? Yazımızda bu soru/konu irdelendi. Bu konunun etraflıca düşünülmesi murad edildiğinden zülfi yâre dokunmaya çalışıldı…

En nihayetinde bu yazı, cevabını aradığı değişim-dönüşüme karşı direncin nasıl olur da kırıldığını ararken, bir hakikatin de gün yüzüne çıkmasını sağladığına inanıyoruz. Türkiye’de İslamcılık zannedilen gelişmelerin aslında tastamam sağ-milliyetçi-muhafazakar-mukaddesatçılığı çağrıştıran siyasi gelişmelerin doğum süreci olduğudur.

 

Dipnotlar

1 Almanya’nın yenilmesiyle İkinci Dünya Savaşının sona ermesi

2 Nasyonal Sosyalizm, Milliyetçilik Kuramları/Eleştirel bir yaklaşım kitabı yazarı Umut Özkırımlı’nın Türkçeleştirmesiyle ‘Milliyetçi Sosyalizm’…

3 Cumhuriyet gazetesi, ilgili tarihler

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal