Allah’a Şirk Koşmak

Allah’a Şirk Koşmak

İnsanların öncelikle Allah ile, ve yaşadıkları arzda insanlarla olan ilişkilerinde uymaları ve kabul etmeleri gereken Allah’ın koyduğu hükümlerin, şüphe bırakmayacak şekilde barışı, adaleti ve huzuru sağlayacağına inanması gerekir.

HÜKÜM KOYMA VE HÜKÜM VERMEDE ŞİRK

İlyas Yorulmaz

“Elif Lam Ra. Bu Kitab (Kur’an), ayetleri hükümlendirilmiş, sonra her şeyin hükmünü veren ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından açıklanmıştır ki, yalnızca Allah’a kulluk edesiniz diye. Ben de sizi sadece kitabın içindekilerle uyaran ve müjdeleyen birisiyim.”(11 Hud 1-2)

Her şeyi yaratan Allah, yarattığı her şeyin birbirleriyle devamlılık esasına dayalı, uyumlu yaşayabilmesi için değişmez kurallar, kanunlar koymuştur ki, kâinatta yaratıcımızın belirlediği süreye kadar yaratılan varlıklar bir düzen içinde yaşasın. Her şeyin hükmünü veren Allah, aynı zamanda yarattığı her şeyin hâkimi ve sahibidir. Yaratıcı olarak yarattıkları üzerinde dilediğini yapma ve dilediğini değiştirme gücü olan Allah, koyduğu düzeninin değişmeyeceğini biz kullarına indirdiği kitabında bildirmiştir. “Allah’ın insanları yarattığı bozulmamış haliyle araştırarak, O’nun bir olduğunu kabullenip Allah’ın belirlediği yaşam biçimine (dinine) yüzünü çevir. Allah’ın yaratmasında hiçbir değişiklik söz konusu değildir. Dinin değişmez temel kaidesi budur. Ancak insanların çoğu bunları bilmiyor.”(30 Rum 30) 

Allah’ın yaratılış kanunlarında kesinlikle değişiklik olmayacağı gibi, kâinatta yürürlükte olan bu kanunları uygulamasında (sünnetinde) değişme olmayacağı “Onlar yeryüzünde büyüklendiler ve sadece kötülükleri planladılar. Ancak yaptıkları kötülük planları, onu yapanların başlarına geldi. Onlar, daha önce kendileri gibi yanlış davrananların başına gelenlere bakmıyorlar mı? Allah’ın koyduğu kurallarda (sünnetinde) asla bir değişiklik bulamazsın ve yine Allah’ın koyduğu kurallarda asla bir çelişki bulamazsın.”(35 Fatır 43, 33 Ahzap 62, 48 Fetih 23) bu ayetlerde açıkça bildirilmesine rağmen, Allah’a ve Allah’ın kitabına inandım diyen insanlar, bir takım insanları kutsallaştırmak adına, o insanlar için uygulamalarında (kendileri şahit olmadıkları halde) değişiklik yaptığını anlatıyorlar. Anlatılanlara örnek “İkindi namazını kaçıran sevdiği kulu için, Allah’ın batan güneşi ikindi vaktine getirdiği” anlatılır. Şimdi Allah’ın kitabı Kur’an’a inandığını söyleyen birisi bu tür söylentilere inanıyorsa, inancında samimi değildir veya inandım dediği Kur’an’ın içeriğinden habersiz demektir. Cehalet içerisinde olan insanların, hayali olarak işlerine geldiği gibi bu tür hükümleri koymaları, işlerine gelmediği zamanlarda kendi koydukları hükümleri değiştirmeleri, menfaatları gereği hiç tereddüt etmezler “Onlar hala cahiliyye dönemine ait hükümleri mi istiyorlar? Allah inancında kesin kanaat oluşmuş bir toplum için, Allah’dan daha güzel hüküm verecek kim vardır.” (5 Maide 50) Çünkü varlığı yaratan Allah, yarattığı varlıkların yapamayacakları güç yetiremeyecekleri hiçbir hükmü vermez ve emretmez. Yarattığı varlıklara merhametli olan Rabbimiz hep kolay olanı insana seçer, emreder. Mesela insana “kuşlar gibi uç, suyun içinde yaşa, ateşi avuçla, kaynayan suyu iç, günde sekiz saat namaz kıl, her gün oruç tut, malının mülkünün hepsini infak et demez.

Kolaylaştırılmış Allah’ın dini olan İslam dininin hükümleri, insanların aralarında adalet ve hakkaniyeti yardımlaşmayı sağlayan hükümler, çoğu insanın işine gelmediği zaman, aralarındaki anlaşmazlıklarını Allah’ın belirlediği hükümleri ile çözümlemeye davet edildiklerinde gösterdikleri tepkileri, günümüzdeki “biz de inanıyoruz, müslümanız” diyen insanlarda aynen görebiliyoruz. “Allah’a ve elçisine inandık, itaat ettik diyenler var. Sonra, onlardan bir grup bu sözlerin arkasından, gerçekte inanmamış olduklarından yüz çevirirler. Aralarında hükmedilmesi için Allah’a ve elçisine çağırıldıkları zaman, çağrılanlardan bir kısmı hemen yüz çevirir. Eğer verilecek hüküm onların lehine çıkacaksa, o zaman koşa koşa gelirler. Onların kalplerinde bir hastalık mı var ki, Allah’ın ve Elçisinin kendilerine haksızlık yapacağından korkuyorlar. Hayır, onlar tam tersine kendilerine zulmedenlerdir.”(24 Nur 47-49) 

Ayetlerde belirtildiği gibi, yaşadığı toplumda ikiyüzlü insanların inandık dedikleri halde, inanmadıklarını Rabbimizin haber verdiği inandığını söyleyen insan tiplerini, aralarında meydana gelen ihtilaflarını halledecek Allah’ın koyduğu hükümlerine teslim olmaya davet edildiklerinde, menfaatları ve çıkarlarına düşkün olanlar hemen belli oluyor. Bu tür insanların Allah’ın dininde ne kadar samimi olduklarını ortaya çıkarmak ve görmek için bulunmaz bir fırsattır. “Sana indirilene ve senden önce indirilmiş kitaplara inandıklarını zannedenleri görmez misin? Aralarındaki ayrılığa düştükleri sorunlarda, Allah’a başkaldırmış azgınların hakemlik etmelerini istiyorlar. Hâlbuki Allah’a isyan edenlerin vereceği hakemlikleri ve hükümleri kabul etmemeleri, red etmeleri onlara emredilmişti. Ama şeytan onları iflah olmaz bir sapkınlığa düşürmek istiyor. Bu durumda onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve elçiye (hakemliğine) gelin’ denildiğinde, ikiyüzlülerin senden yüz çevirip, tamamen uzaklaştıklarını görürsün.”(4 Nisa 60) 

İnsanlar aralarında meydana gelen bu tür sorunlarda, içlerinde gizledikleri inançlarını ve tercihlerini açığa çıkarmada etken olan bu davetlerdir. İnsan olarak, bir insanın kendisinden başka insanların içinde gizlediklerini bilmek mümkün değildir. Rabbimiz Elçilerine dahi, insanların düşüncelerini okuma veya bilme yeteneğini vermemiştir. Gerektiğinde vahiyle elçisine diğer insanların düşüncelerini (74/18-24), yaptıklarını (66/3), gizli toplantılarda aldıkları kararları (58/8) az sayıda olsa da bildirmiştir. Allah’ın elçilerine insanların gizli düşüncelerini nadiren de olsa bildirmesi, insanların Allah’dan hiçbir şeyi gizleyemeyeceklerini (“Allah, sinelerin gizlediklerini en iyi bilendir.”5/5) bilmeleri içindir. Bir insanın söyledikleri ile yeri geldiğinde söylediklerinin aksine davranış gösterme halini, kalbî hastalık (ikiyüzlülük) olarak nitelerken, söyledikleri ile yaptıkları uyumlu olanları övmesi ve karşılıklarını fazlasıyla vereceğini bildirmesi de, doğru davranışları tercih edenler için bir teşviktir. “Aralarında hükmedilmesi için Allah’a ve elçisine çağrıldıklarında, inananların sözü, yalnızca ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleri gerekirdi. İşte bunu söyleyenler mutluluğa erenlerdir. Kim Allah’a ve O’nun elçisine itaat eder, Allah’dan korkar ve sakınıp korunursa, işte böyleleri kurtuluşa erişenlerdir.”(24 Nur 51-52) 

İnandım diyen insanların Allah ve elçisine teslimiyeti, diğer insanlarla aralarındaki ilişkiyi daha samimi ve güvenli hale getirir. İnançları ne olursa olsun her toplumun dürüst, doğru ve güvenilir insanlara ihtiyacı vardır. Allah’ın hükümlerine uymayı çıkarlarını ön plana alarak reddeden kitap ehli, bu tutumlarına kendilerince formüller bulmuşlar ve buldukları bu formüllerden en çok yaygın olanı ne yaparlarsa yapsınlar “Biz nasıl olsa bağışlanacağız.”(7/169) diyerek, dünya hayatında kurtulmuş olduklarına inanmalarını Allah, yanlış örnek olarak bize anlatmaktadır. “Kitaptan kendilerine bir pay verilenlere bakar mısın, aralarındaki ihtilaflı meseleleri Allah’ın kitabıyla çözümlemeye çağrıldıklarında, onlardan bir grup, doğrulardan yüz çevirerek dönüp giderler. Böylece onların ‘Sayılı günlerin dışında bize ateş dokunmayacak’ demeleri ve uydurmuş oldukları şeyler, dinlerinde kendilerini aldatmışdır.”(3 Al-i İmran 23-24) 

Allah’ın elçilerinin dışında gelmiş geçmiş bütün insanların yaptıklarının karşılığı, mutlak surette hesap gününde verileceği, Allah’ın değişmez hükümlerinden birisidir. Rabbimiz kitabı Kur’an’da vahiyle bildirmemişse, insanların dünya hayatında “Falanca insan cennetliktir” diye söylemeleri Allah’ı yalanlamak demektir. Çünkü insanların hesap gününden önce ne ile karşılaşacağını, Allah’ın bir insan için ne hüküm vereceğini Allah’dan başka hiçbir kimse bilemez. “De ki ‘Bana da, size de ne yapılacağını ben bilmem.”(46 Ahkaf 9) Buna rağmen Allah’a, Allah’ın dinine inanmış ve teslim olmuş bir insanın ahirette kurtulacağını umması, o kul kendisini şirk koşmaktan uzak tutmuşsa, Allah’ın bağışlamasını beklemesi inanan (26/82) insanın tabi hakkıdır. Bir de, şirk içinde olduğu halde “Onların (müşriklerin) yanılgıları, dünya hayatında ‘Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demeleri olmuştur.”(6 En’am 23) müşrik olduğunu kabullenemeyen insanların dünya genelinde bir hayli fazla olduğunu görmek zor değil. Öyleyse hesap gününe inanan her insan, Allah’a şirk koşmanın neler olduğunu Allah’ın kitabından öğrenmesi, bilmesi ve ona göre kendini korumaya alması gerekmez mi? Hesap gününün sorgulayıcısı ve hüküm vericisi Allah ise, o gün O’nun koyduğu hükümlerin geçerli olmasından daha doğal ne olabilir?

İnsanların öncelikle Allah ile, ve yaşadıkları arzda insanlarla olan ilişkilerinde uymaları ve kabul etmeleri gereken Allah’ın koyduğu hükümlerin, şüphe bırakmayacak şekilde barışı, adaleti ve huzuru sağlayacağına inanması gerekir. “İçerisinde doğru olana ulaştıran ve o doğruya uyanların yollarını aydınlatan Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberler, Rablerine kendilerini adamış rabbaniler ve âlimler ve Tevrat’ın doğruluğuna şahit olanlarda, Allah’ın kitabından ezberledikleri (öğrendikleri) ile yahudilere Tevrat’ın hükümleriyle hüküm verirlerdi. (Ey Hüküm verme yetkisinde olanlar!) Bundan sonra insanlardan korkmayın, yalnızca benden korkun ve benim verdiğim doğru hükümleri az bir değere satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmiyorsa, işte onlar gerçekleri inkâr eden kâfirlerdir.”(5 Maide 44) 

Allah’ın insanlar için indirdiği hükümler hem tabiat için, hem de insanlar için değişmez hükümleri ihtiva eder. Tabiattaki hükümler mutlak değişmez olmasına karşılık, insanların uyması gereken hükümler de istisnai durumlarda geçici olarak (su bulunmadığında teyemmüm ile abdest alma, açlık durumlarında haram olan yiyeceklerin yenilebilmesi gibi…) değişir ve normale dönüldüğünde değişmez hükümler yürürlüğünü devam ettirir. Her inanan müslüman fert olarak, yöneticiler ve hukukçular Allah’ın hükümlerini uygulayıp uygulamadıklarından sorumludurlar. Güçleri ve yetkileri olduğu halde Allah’ın hükmüyle hüküm vermeyenler kâfirlikle suçlanırken, insanların kendi aralarındaki hukuki mağduriyetlerde, Allah’ın hükümlerini bir kenara atıp, Allah’dan başkalarının koyduğu hükümler ile yargılanmayı bir insanın istemesini Rabbimiz, kendi nefsine zulüm etmekle suçlamaktadır. “Biz kitapta cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamaya karşı yaralanma olmak üzere kısası emrettik. Mağdur olan kimse, kısas uygulanacak kimseyi bağışlarsa, onun için kefaret olur. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmiyorsa, işte onlar zalim olanlardır.”(5 Maide 45) 

Allah’ın kitabı Tevrat’dan sonra İncil’e tabi olan İsrailoğulları, önceki atalarının Tevrat’ı tahrif ettikleri gibi İncil’i de tahrif etmişler ve yürürlükten kaldırdıkları Allah’ın hükümlerinin yerine, kendilerinin uydurdukları ve istedikleri zaman değiştirdikleri hükümleri İncil’in emirleri imiş gibi insanlara dikte etmişlerdir. Hristiyanların ne zaman, hangi tarihte Allah’ın hükümlerini kaldırdıklarını bilmiyorum ama bugün günümüzde olan İnciller de hüküm ayetleri tamamen kaldırılmış, yalnızca ahlaki ve imani konuları içeren, ama içeriğinde Allah’ın vahyinden orijinal hiçbir ayetin bulunmadığı, tahrif olmuş şirk dolu sözlerden başka bir şeyler bulunmamaktadır. Hâlbuki Rabbimiz Kur’an’da “Nuh’a vahiyle tavsiye ettiklerini, sana vahyettiğimizi ve İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya, yaşayarak dini ayakta tutun ve bu dinde asla ayrılıklara düşmeyin diye tavsiye ettiklerimizi, sizin için din olarak hayatınıza uygulayacağınız kurallar (şeriat) yapmıştır. Senin onları çağırdığın Allah’ın tavsiyeleri müşriklere ağır geldi. Allah, dileyen kimseyi dinine seçer ve gönülden kendisine yöneleni de doğru yoluna iletir.”(42 Şura 13) derken, her peygambere yaşadıkları hayatta uymaları gereken hükümleri bildirmiş ve öğretmiştir. Allah’ın kitabının dışından, Allah’ın kitabına ilave edilen gerek hüküm olsun gerekse gaybi haber olsun her ilave “FISK = İşe yaramaz fazlalıklar”, Allah’ın dininde geçersiz olan ilaveleri yapanlara da “FASIK = Allah’ın yolundan ayrılmış, sapmış olanlar” denilmektedir. “İsrailoğulları’na gönderilen elçilerin devamı olarak Meryem’in oğlu İsa’yı gönderdik ve doğruya ulaştıran, kendisine tabi olanların geleceğini aydınlatan, doğru yol rehberi ve Allah’dan sakınanlar için öğütlerle dolu Tevrat’ı tasdik edici olarak İncil’i verdik ki, İncil’e tabi olanlara, Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm versin. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar Allah’ın yolundan çıkmış (fasık) olanlardır.”
(5 Maide 46-47)

Maide suresi 44 ve 47. ayetleri Kur’an öncesi indirilmiş kitapların indiriliş amacını ve o kitapların içeriğindeki hüküm ayetlerinin, kitabın tabileri tarafından yeri ve sırası geldiğinde uygulamaları gerektiği emredilmişti. Uygulanmadığı takdirde “Kâfir = Allah’ın hükümlerini örten, gizleyen, Zalim = Allah’ın hükümlerini uygulamadığı için haksızlık yapan, hak kaybına sebep olan ve Fasık = Allah’ın hükümlerini bırakıp, Allah’dan başkalarının koyduğu hükümleri uyguladığı için İslam dininin dışına çıkan” olarak nitelendirilmiştir. Kitabın kendilerine indirildiği her Allah’ın elçilerinin içinde bulundukları toplumlara eksiksiz ve adil bir şekilde taviz vermeden Allah’ın hükümlerini uyguladıklarını, vahyin bize haber vermesiyle biliyoruz. Kutsal kitapların sonradan gelen tabileri Allah’ın ayetlerini menfaatleri uğruna satmışlar ve hükümlerini değiştirmişler, buna rağmen yüzsüzlük ve pişkinlikle “Nasıl olsa biz bağışlanacağız.”(7/169) demek suretiyle, kendilerini ve yaptıkları çirkinlikleri temize çıkaracaklarını zannetmişlerdir. İnsanlığın bu kötü tecrübelerinden sonra Rabbimiz elçisinin gönderiliş sebebini açık olarak şu şekilde bildirmiştir. “Sana da kendinden önceki kitapları tasdik eden ve içinde, doğrularla yanlışları ayıran kitabı hak olarak indirdik. Onların arasında Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmet, sana kitapta belirtilen gerçekler geldikten sonra, onların arzularına uyma. Sizden her birinize bir hukuk ve çıkış yoları var ettik. Allah dileseydi sizin hepinizi tek anlayış üzerinde (tek ümmet olarak) toplardı. Ancak Allah verdikleri ile sizi imtihan ediyor. O halde hayırlarda yarışın. Topluca dönüşünüz Allah’a olacak ve Allah aranızda ihtilaf ettiğiniz konularda, hükmünü o zaman verecektir. Öyle ise onların arasında Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmet ve onların isteklerine uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni yanıltmalarından kendini koru. Eğer onlar senin verdiğin hükümlerden yüz çevirirlerse, şunu bil ki Allah yaptıkları günahlardan dolayı onları cezalandırmak istiyor. İnsanların pek çoğu yoldan çıkmış (fasık) kimselerdir.”(5 Maide 48-49) 

Kur’an öncesi indirilen kitaplarının korunmasını, o kitaplara inanan insanlarla yapılan yazılı sözleşmelere (3/187) sürekli ihanet edip tahrif etmişlerdir. Bu sebepten Allah’ın yanında güvenilirliğini (7/170) kaybetmiş olmalarından dolayı, insanlar için mutlak değişmez hükümler bulunan indirdiği kitabını korumayı Rabbimizin üzerine aldığını (15/9) biliyoruz. Şüphelerden uzak olacak şekilde, açık ifadelerle açıklanmış olan Kitap, şeytanların müdahale ve tahriflerinden korunduğu özellikle üstüne basa basa belirtmiştir. İndirilmiş sahih lafızları korunmuş Kur’an’ın, günümüzde yapılmış tercüme ve tefsirleri üzerinde ki farklıkların, hatta tahriflerin olması, kötü niyetli şeytanların Kur’an’ın indirilmiş korunmuş lafızlarını değiştiremedikleri için, kelimelerin anlamlarını değiştirerek, inananlarını şüpheye düşürmeye çalışmaktalar ve bu tahrif etme çalışmalarından da hiç vazgeçmemişler ve geçmeyecekler. En fazla başarılı oldukları yol yöntem, rivayetler ve nakiller yoluyla ayetlerin kelimelerini hedefledikleri yanlış anlamlarda kullanarak, inananları ihtilaflara düşürmüşlerdir. Günümüzden örnek verecek olursak “Allah Riba’yı kitabında haram etmiştir, ancak bugün bizim uyguladığımız Faiz haram edilmemiştir” diyenler, Arapça “riba” kelimesine Türkçe faiz ismini vermekle, aynı işlemleri yapan yasak uygulamayı meşru hale getireceklerini zannetmişlerdir. Arapça ismi salat, Türkçesi Farsça’dan dilimize geçmiş namaz kelimesi Kur’an’da yok diyerek, inananların her gün en az beş vakit tevatüren (uygulanarak gelen) kıldıkları namazın, şekil olarak olmadığını iddia eden sapkın insanlar türemiştir. Hatta bu insanlar namazlarında kıble olarak yöneldikleri siyah örtülü Kabe’yi put kabul ederek, haccda insanların tavafını putlaştırdıkları siyah örtüye yapıyorlar diye, şirk olarak kabul edip hacc ibadetine ‘yoktur’ diyorlar. Rabbimiz İsra suresi 113’ncü ayette “Düşkünlükten dolayı Allah’ın velisi olmamıştır” şeklinde, açıkça Allah hiçbir kulunu Veli (tahrif edilmiş anlamı dost) edinmemiştir dediği halde, günümüzde kendilerinden menkul, Allah’ın yönetimine yardımcı oldukları velileri de insanlar belirliyorlar. Allah’ın elçisi Muhammed (as)’a Allah’ın sevgilisi anlamındaki “Habiibullah” kelimesini ağızlarından düşürmeyen insanlar, Allah elçisine bu şekilde, “Habiibim” diye hitap etmediği halde, Allah’ın elçisini övmek için, Allah adına yalan söylüyorlar. Maide suresi 18’nci ayette, kendilerini Allah’ın oğulları ve sevgilileri olduklarını iddia eden yahudi ve hristiyanların, Allah’ın yarattığı insan olmalarından dolayı, onların Allah’ın oğulları ve sevgilisi olamayacaklarını Allah kesin ve açık bir dille red etmişti. Allah bu ayette bildirdiği “yaratılmış insan olmaları” genellemesine göre, yarattığı insanlardan birisi olan “Abdullah’ın oğlu Muhammed’i sevgili edindi” demek, Allah adına yalan uydurmaktır. Hâlbuki Rabbimiz, indirdiği kitabında inananların ihtilaf etmeleri halinde, ayrılığa düştükleri konuları Allah’ın kitabına ve elçisine götürmelerini emretmemiş miydi? (4/59, 61) Rabbimizin Kur’an’ın indirildiği dönemlerde ihtilafların çözümü için indirdiği kitabına ve elçisine götürülmesini istemiştir. 

Henüz Kur’an’ın kitap haline getirilmediği o güne kadar inen ayetler, Allah’ın elçisinin ve belirli kişilerin hafızalarında olmasından dolayı, o gün için ümmetin ihtilaflı konularını çözümlemenin en kestirme yolunun Allah’ın Elçisine gitmeleriydi. İhtilafları çözümleyen Allah’ın elçisi, ihtilafları kendi şahsi görüşleri ve tecrübesine göre mi çözümlüyordu, yoksa kendisine o ana kadar Allah’ın indirdiği vahye göre mi çözümlüyordu? Bu sorunun cevabını yine Rabbimizin kitabından öğreniyoruz. “Sen daha önceden (Allah, ahiret, ceza, din vs. konularla ilgili) ne bir kitap okuyordun ve ne de elinle bir kitap yazıyordun. Öyle olsaydı, batıl içine batmış kimseler hemen şüphelenirlerdi.”(29 Ankebut 48) ve ayrıca “Böylece biz sana kendi emrimizle bir kitap (ruh) vahyettik. Sen bundan önce ne kitap bilirdin ne de iman bilirdin.”(42 Şura 52) 

Ayetlerden de anladığımız kadarıyla peygamber efendimiz, resul olarak görevlendirilmeden önce, Allah ve Allah’ın dini konusunda ümmi olarak, önceden din konusunda hiçbir eğitim almamıştı. Allah, ihtiyacı oldukça elçisine vahyi peyderpey indirdiğine göre, eğer Allah’ın elçisine arz edilen ihtilaflar hakkında daha önceden ayet inmiş ise, Allah’ın elçisi konuyu inen ayetlerle çözümlüyordu. “Kitab’ı insanlar arasında, Allah’ın sana gösterdiği (öğrettiği) şekilde hüküm vermen için, hak olarak indirdik. O halde (hüküm vermede) Allah’a ihanet edenlerle, verdiğin hükümleri tartışma.”(4 Nisa 105) Eğer ihtilaflı konu hakkında daha önceden bir vahiy inmemiş ise, o konu hakkında. “Sana vahy olana tabi ol ve Allah bir hüküm verinceye kadar sabırlı ol. Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”(10 Yunus 109) Allah’ın hükmünü beklemesi Muhammed (as)’a emrediliyordu. 

Yüce Rabbimiz “Adl = Adalet sahibi” ismi ile yarattığı varlıklar için koyduğu hükümler, nereden bakarsak bakalım genel olarak yeryüzünde imtihan olan insana hitap etmektedir. “Yoksa onların ortakları var da Allah, dininde hiçbir kimseye izin vermediği halde, o ortaklar dinde, onların uymaları gerekli hükümler ve kurallar (şeriat) mı belirlediler? Allah’ın doğru ile yanlışı ayırma sözü olmasaydı, onların arasında hüküm verilirdi. Hiç şüphe yok ki, zalimler için çok acıklı bir azap vardır.”(42 Şura 21) Rabbimiz bu ayette görüldüğü gibi insanların uyması gereken hükümleri belirleyenin yalnızca Allah olduğu, hüküm koyma konusunda Allah’dan başkalarının hem hüküm koyuculuğunu ve hem de koydukları hükümlerin uygulamalarının red edilmesini ayetlerde hatırlatıyor. Allah’dan başkalarının koydukları bugün uygulanan hükümlerin, Allah’ın kitabındaki hüküm ayetleriyle çelişen günümüzdeki örneklere bakalım. Rabbimiz insanı yeryüzünde yaratıp, yeryüzünde imtihan ettiğini pek çok ayetlerden biliyoruz. “Senden önce hiçbir insanı ölümsüz yaratmadık. Eğer sen ölürsen, onlar ebedi mi yaşayacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi, şer ve hayır gibi iki imtihan malzemesi ile deniyoruz. Dönüşünüz bizedir.”(21 Enbiya 35) 

Ayeti kerimede gördüğümüz gibi Allah insanı ölümlü yarattığını bildirdiği halde, geçmişte yaşayan “Hızır, İlyas, İsa ve Muhammed (as)”ların ölmediğine inanan pek çok cemaat ve gruplar var. İnsanın imtihan olabilmesi için iki zıt şey, yani doğru ve yanlışların olması gerekiyor ki, imtihan olan insan pek çok yanlışların arasında doğruyu seçsin. Doğruların kaynağı ve öğreticisi Allah insana, insanların arasından seçtiği elçileri aracılığı ile yaşadığı hayatta uyması gerekli doğruları ve kaçınması, yapmaması, uzak durması gereken yanlışların neler olduğunu belirlemiştir. Doğruları belirleyen Allah, açıkça beyan ederek elçilerine belirlediği doğruları, kendilerinden sonra gelecek insanlar için yeterince örnek olacak imani ve ameli konuları uygulattırarak, onları örnek göstermiştir. Elçilerin insan olarak zaman zaman yaptıkları veya yapmak üzere oldukları yanlışların da neler olduğunu ikaz ederek engellemiştir. Buna bir iki örnek olarak “Sana vahy ettiğimizden başka sözleri, bizim adımıza uydurman için, neredeyse seni yanıltacaklardı. (Bizim adımıza yalan uydursaydın) O zaman da sana yakınlaşacaklardı. Eğer biz seni desteklemeseydik, neredeyse az kaldı onların isteklerine uyacaktın.” (17 İsra 73-74) Allah’ın elçisi yapmak istediği halde, Allah adına yalan uydurmadan önce, Allah’ın elçisini engellemesine dair örnek ayet. 

“Ey Haberci (Nebii)! Eşlerinin rızalarını kazanmak için, Allah’ın sana helal kıldığı şeyleri niçin haram ediyorsun? Allah bağışlayan ve merhamet edendir.”(66 Tahrim 1) Bu ayette Allah’ın Elçisinin yaptığı yanlışı hatırlatarak, yasak (haram) koyma yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve kendi nefsi de olsa hiçbir şeyi haram edemeyeceğini tüm insanlara öğreten örneklerden birisi. Rabbimiz Kur’an öncesi insanların ve elçilerin çağdaşı insanların yaptıkları yanlışları göstererek veya bildirerek öğretiyor. Bunlara örnek, Yunus (as)’ın Allah’ın izni olmadan gönderildiği toplumu terk etmesi (37 Saffat 140). İbrahim (as)’ın gördüğü rüya üzerine oğlunu kurban etmesi ve yaptığı yanlışın karşılığında fidye olarak büyük bir hayvanı kurban etmesi emredilmiştir (37/100-107). 

Peki, Rabbimiz Allah, yanlışları yapmayı insana emretmeyeceğine göre yanlışları yapan insanlara yanlışları yapmayı kim öğretiyor? Rabbimiz ilk insanları topraktan yaratmasından sonra meleklere, topraktan yaratıp kendi ruhundan (canlılığından, diriliğinden) üfleyerek diri, canlı hale getirdiği âdem için, meleklerin kendisine secde etmelerini emrettiğinde, bütün melekler secde etmiş, içlerinden İblis isimli melek secde etmemişti. İblis’e, secde etmemesinin sebebi sorulduğunda “Kendisinin ateşten, âdemin topraktan yaratılmasından dolayı büyüklük taslayıp kovulduğunda” kıyamete kadar süre istemiş, Allah’ın doğru yolu üzerine oturup insanları saptıracağını söylemişti. (Ayetlerin özetini verirken) En can alıcı İblis’in sözüne dikkatinizi çekmek istiyorum. İblisin Rabbine “Senin beni azdırmana karşılık, senin doğru yolundan insanları saptıracağım.”(15/28-43) (uzun olur düşüncesiyle, kısaltarak verdiğim) bu ayette “Senin beni azdırmana karşılık” sözünden, İblisin “beni sen azdırdın” sözünü Rabbimiz yalanlamadığı için İblis’in, insanın dünya hayatındaki imtihanının yanlış seçeneklerini öğreten ve yapmayı tavsiye eden olduğunu öğreniyoruz. “Şeytanın durumu gibi, şeytan insana ‘Doğruları inkâr et’ dediğinde, insan inkâr ettiği zaman ‘Ben (inkâr etmenden dolayı) senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah’dan korkarım’ der.”(59 Haşr 16) Ayetteki bu örneğe göre, şeytanın kesinlikle doğruyu bildiği halde, insana Rabbine isyanı etmeyi emretmesinden, onun görevlendirildiğini anlıyoruz. Çünkü En’am suresi 148’nci ayette müşriklerin “Allah dileseydi biz şirk koşmaz ve bazı şeyleri haram etmezdik” demelerine Allah “Sizden öncekiler de böyle yalan söylemişlerdi” diyerek müşrikleri yalanlamıştı. Yine 43 Zuhruf suresi 30’ncu ayette, yine müşrikler, “Rahman dileseydi biz meleklere kulluk etmezdik” iddialarını Allah “Onlar yalan söylüyorlar” diye yalanlıyor. Dünyada yaratılan Âdem (topraktan yaratılan pek çok ilk insanlar) dünya üzerinde bir bahçeye yerleştirildiğinde Rabbimiz, “Burada yiyin için ama şu ağaca yaklaşmayın” emrine karşılık, İblis gelip “Eğer bu ağaçdan yerseniz ölümsüz olursunuz” diyerek âdem ve eşini aldatmıştı. Rabbimiz insanlığın yaşadığı olumsuz bu tecrübeden insana “Atanız âdem ve eşini aldatan şeytan (İblis bu olaydan sonra “şeytan = doğruya karşı gelen, doğrudan uzak kalan doğruyu yadsıyan anlamında” sıfat ismini almıştır) sizi de aldatmasın” diye şeytandan uzak durulmasını ve düşman ilan edilmesini emretmiştir. İnsan için Rabbimizin bu anlatımlarından çıkardığımız sonuç şu: Rabbimiz bize uymamız gereken hükümleri ve gayb niteliğinde olan haberlerin insan için yeterli olacak kadarını, bize vahiyle kitap halinde öğretiyor. Eğer insan Allah’ın kitabına sımsıkı sarılır ve problemini kitapla (Kur’an ile) çözerse (7/170) karşılığının mutlaka verileceğini vaat ediyor. Böylece Allah, insana kitap ile öğrettiği doğru ve yanlışları ile kendisini nasıl korumasını gerektiğini öğretmiş oluyor.

Rabbimizin kitabında insana vaat ettiği her vaatler aynı zamanda bir hükümdür ve kesinlik ifade eden ve yerine getirilecek Allah’ın sözleridir “Allah asla vaadinden dönmez”(3/9). Mesela “İman edip salih ameller işleyenleri cennetlere koyacağım” dediği Allah’ın vaadi mutlak yerine gelecektir. Yaşadığı hayatta Allah’ın vaadine uymaya gayret eden insan son nefesine kadar, Allah’ın kitabında belirlediği, inanan insanın yaptıkları doğru ve salih amelleri boşa çıkaracak inanç ve davranışlardan kaçındığı, uzak durduğu sürece, Allah’ın vaadine kavuşması umulur. Her Mü’min, Allah’a ortak koşmanın (39/65-6/88), Allah’ın ayetlerini yalanlamanın (3/21), Allah’ın inanmasını emrettiği iman ile iman esaslarını inkâr etmek veya bunlara ilave çıkarma yapmasının (5/5), Allah adına yalan uydurmasının (20/61), Allah’ın dini İslam’dan başka dine geçmesinin (2/217), faydasız boş işlerle uğraşmasının (9/69), yalnızca dünya ve dünyanın ziynetlerini istemesinin (11/15), Allah’ın indirdiği ayetleri hafife almasının (47/9), Allah’ı öfkelendirecek şeylere tabi olup, Allah’ın rızasını hafife almanın (47/28), yapılan her türlü iyi ve salih amelleri boşa çıkaracağını bilmelidir. Kendisini müslüman zanneden birisi, Allah’ın bu uyarılarından habersizse, Allah’ın kitaplarına iman ettim diyen birinin, söylediği sözün hiçbir değerinin olmadığını bilmelidir. Rabbimizin belirlediği yasaklar (haramlar) mutlak uyulması gereken hükümlerdir. Yasaklarda, Rabbimizin belirlediği istisnaların dışında, Allah hiçbir şekilde yasak hükmü koyma yetkisini, peygamberler de dâhil kimseye vermemiştir. “Dillerinizde yalanları alışkanlık haline getirip, Allah adına yalan söyleyerek, rastgele bu helaldir, şu haramdır demeyin. Allah adına yalan söyleyenler, asla kurtuluşa eremezler.”(16 Nahl 116) Haramlarla ilgili ayetler: 2/173, 275; 3/93; 5/87; 6/119, 140, 145, 146, 148, 150, 151, 152 7/32,33; 10/59; 17/32-38; 21/96; 66/1, 2. 

Allah’ın koyduğu yasakların bence en önemli ve insanların hayatında birbirleri ile olan ilişkilerini bozmayacak kurallardan birisini Rabbimiz şöyle dile getiriyor. “Birbirlerinizin mallarını, batıl yollarla yemeyin. İnsanların sahip oldukları mallardan bir kısmını, çirkin bir şekilde elde etmek için, yanlış olduğunu bildiğiniz halde, hâkimlere mallarınızı (rüşvet olarak) teklif etmeyin.”(2 Bakara 188) Yaşadıkları toplumlarda konusunun komşusunun, yakınlarının mallarında gözü olan ve onları elde etmek için fırsatlar kollayan bir toplumun fertleri, hiçbir zaman güven ve barış içinde yaşayamaz. Böyle toplumlarda bir de hüküm verme yetkisinde olanlar adil ve hakkaniyeti gözetmiyorsa ve bu durum toplumu genel olarak sarmışsa, o toplum kendi ellerinin yaptıklarının karşılığında yok olmayı hak etmiş demektir. Rabbimizin geçmiş toplumlar üzerinde uygulanmış ilahi yasasını hatırlatması, sonraki nesillerin akıllarını başlarına getirmesi içindir. “İnsan, iman ettik demekle, denenmeden bırakılacağını mı zannediyor? Onlardan öncekileri de denedik (imtihan ettik) ki, Allah doğru söyleyenlerle, yalan söyleyenleri bilsin. Çirkin ameller işleyenler bizi (onları görmeyerek veya unutarak) geçeceklerini mi zannediyorlar? Kendilerine göre verdikleri hüküm ne kadar kötü.”(29 Ankebut 2-4) 

Dünya hayatının tamamının bir imtihan olduğunu bilen her insan, zaman zaman kendisine isabet eden sıkıntı, zorluk, hastalık gibi hallerin, gelmesi istenmeyen bir şey olmasına rağmen; inanan ve Allah’a teslim olmuş müslüman, kesinlikle isyan etmemelidir. Ayette hatırlatıldığı gibi insanı başına gelen her sıkıntı ve zorluk, kendisini kontrol etmek suretiyle inanan insanı güçlendirir ve geleceğini inşa etmesinde sağlam yapı taşları oluşturur. Bu hallerde Rabbinden kendisini koparmayan ve O’nun yardımını isteyen kişi, Rabbi ile ilişkisini sağlam zeminlere oturmuştur.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal