İslam, Türkler’e ne katmıştı?

İslam, Türkler’e ne katmıştı?

Türkler, İslam medeniyet dairesine girerek sosyal bakımdan konar göçerlikten yerleşikliğe, sosyal zihinlerini de İslamiyet ile sentezleyerek yerellikten küresel aktörlüğe yükselmişlerdir.

Tarihçi Koray Şerbetçi, pazar günleri yayınlanan Star gazetesi Açık Görüş eki için kaleme aldığı değerlendirmesinde, Türk siyasi tarihi ile 24 Haziran seçimlerinin ardından başlayan Cumhurbaşkanlığı sistemi arasında bir bağ kuruyor. Türklerin İslam’ı sentezlemesi ile küresel aktörlüğe yükseldiğini belirten Şerbetçi’ye göre, “bugün Cumhurbaşkanlığı modeli yani bir meclis tarafından denetlenen güçlü bir başkan liderliğindeki güçlü bir hükümet, neredeyse Türklerin konar göçerlikten Osmanlı’ya, her safhasında görülen bir tarz ve Türk sosyal yapısının tarihî akışının bir gereğidir.”

Koray Şerbetçi bu fikrini ‘Türklerin hiç devletsiz kalmaması boşuna değildir” başlığını taşıyan yazısında şöyle savunuyor:

Türkiye 16 Nisan Referandumu ile onay verdiği Cumhurbaşkanlığı sistemine 24 Haziran seçimi ile resmen ve fiilen geçiş yaptı. Millet, seçim sandığına gittiğinde güçlü bir hükümeti öngören bu sisteme Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli ve güçlü siyasî figürü Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına devam diyerek aslında bir tarihî gerçeği de onaylamış oldu.

Neydi bu gerçek? Türk milletinin tarih boyunca istikrarlı bir yönetim mekanizması ve güçlü lider figürü etrafında kenetlenerek dünya sahnesinde sağlam hamleler yapabilme gerçekliği elbette.

Cumhurbaşkanlığı modeli, bir devlet idare modeli olarak devlet anlayışından, devlet anlayışı ise o devletin uyrukları olan milletin tarihinden, milletin tarihi de sosyal zihniyetinden ayrılmayan bir olgudur. Bu nedenle, bu modelin olurlarını ve olmazlarını konuşurken, yalnızca yeryüzündeki politik alanların örneklerine sıkışıp kalmamak gerekir. Sağlıklı bir değerlendirme için muhakkak Türk milletinin sosyal psikolojisine ve tarihi serüvenine bakmak icap eder.

Güçlü lider ve sosyal birlik

Türk milletinin zihinsel alt yapısının oluştuğu Orta Asya bozkırlarında siyaset modeli; tek ve güçlü bir hükümdar etrafında kümelenen konar göçer kabilelerin, sosyal birlik ve uyuma ulaşma çabalarıdır. İşte bu zihinsel tutum, Türk toplulukları bilhassa güçlü bir lider figürü etrafında birleştiren bir politik davranış geliştirmeye yöneltmiştir. Aksinin mümkün olduğu durumlarda konar göçer kabilelerin bağlılığı gevşemiş, hemen ardından politik kaos ve ekonomik gerileyiş başlamıştır. Daima tekrarlanan bu tablo, Türkleri sürekli bir biçimde güçlü bir lider ve merkez yönetim kadrosunu aramaya zorlamıştır. Zira güçlü bir lider etrafındaki siyasi erkin sosyal sorunları çok hızlı ve etkin çözdüğünü, bunun da sosyal birliği, barışı getirdiğini ve var oldukları uluslararası siyasi arenada kendilerini söz sahibi kıldığını, konar göçer kabileler bizim sandığımızdan çok daha iyi bir biçimde sezmişlerdir. Her şeyde olduğu gibi bu zeminde de göçebe pratikliği yine doğru sonuçlar vermiştir.

Türklerin Orta Asya bozkırlarında mayalanan sosyal zihni, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kıvamını bulmuştur. Türkler, İslam medeniyet dairesine girerek sosyal bakımdan konar göçerlikten yerleşikliğe sıçramış, sosyal zihinlerini de asıl hamle yaptırıcı unsurla yani İslamiyet ile sentezleyerek kelimenin tam anlamıyla yerellikten küresel aktörlüğe yükselmişlerdir. Böylece de yeryüzündeki en önemli politik güçlerden biri haline gelmişlerdir.

Politik sistem zaman içinde mekanik olarak değişse de yönetim anlayışı aynen devam etmiştir. Yani güçlü bir lider ve merkez kadro etrafında kümelenen devlet aygıtı ve onunla kenetlenmiş halk algısı sürmüştür. Kısacası; binlerce yıllık tecrübe ile Türk milleti, sorunları hızlı çözebilen ve çabuk karar alabilen liderlik modelini olumlamış ve idealize etmiştir. Osmanlı Devleti’ne dışarıdan bakan bir göz olarak Fernard Grenard, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin yükseliş sırlarını irdelerken, bir başlık da “hükümet” konusuna ayırmıştır. Yazar bu başlık altında Osmanlı hükümet anlayışının; güçlü hükümet sistemine dayandığından bahseder. Osmanlı hükümeti için; “kendisinden bağımsız hiçbir otorite yoktur” der. Bu ifade bugün hayata geçen Cumhurbaşkanlığı modeli açısından cidden önemli bir dayanak noktasıdır. Zira kendisinden başka bağımsız otorite tanımayan bu hükümet, sorunları hızlı ve gerçekçi adımlarla çözebilecek kudrettedir.

Örneğin Osmanlı, kitabın yazarına; “sivil ve askeri ruh arasında muhalefet manzarası yoktur” dedirten bir sosyo-politik ortam kurabilmiştir.

Bunun yanında yine görev dağılımını: “Hiç kimse resmi görevinin getirdiğinden başka bir şekilde otoriteye sahip olmaz. Değer, yalnız hizmetledir” diyebileceği şekilde sistemleştirmiştir.

Yine yazara göre Osmanlı’daki güçlü hükümet anlayışı, ekonomiyi halkın kalkınmasına dönük biçimde idare edebilmektedir. Şöyle ki; “Zenginlik görevi takip etmekte. Vazife, halkın saygısını ve bağlılığını çekecek bir ihtişama layık olacak şekilde zenginlik getirerek şereflendirmektedir.” Görüldüğü üzere Osmanlı hükümeti, ekonomiyi iyi yöneterek, halkın refahını sağlamakta, dolayısıyla da sosyal barış ve istikrarı sağlamlaştırabilmektedir.

Çünkü Osmanlı zihniyet dünyasında hükümetin görevi; asayiş ve nizamı kurmaktır. Hatta 17. Asırda Osmanlı’yı ziyaret eden Batılı seyyah Thevenot; “Nizama öyle düşkünler ki, onu korumak için hiçbir şeyi ihmal etmezler” tespitini de yapar.

İşte tüm bu vurgulardan Osmanlı başarısının sırrı olarak, güçlü bir hükümet modeline işaret edilmektedir. Bahsedilen güçlü hükümet; az miktarda memur, asgariye indirilmiş güvenlik kuvveti ve imparatorluğun bir ucundan diğer ucuna gidip gelen posta teşkilatı sayesinde asayişi sağlar. Bu formülün dönemin dünyasındaki yankısını Batılı yazarımız şu ifadelerle adeta itiraf etmektedir:

“Adalet işlerindeki masrafsız sadelik ve sürat karşısında Avrupalılar şaşırıp kalıyorlar”

Şimdi buraya kadar tarihi çizgide tespit ettiğimiz bulgular gösteriyor ki, Türklerin politik anlamda en zirve ve sosyal anlamda en verimli dönemleri düzenin ve asayişin sağlandığı, ekonomik kaynakların toplum lehine işletildiği anlardır.

İstikrarın sembolü

Çünkü bu yapı, en az masrafla en hızlı bir biçimde sorunları çözmüş, halk da huzurlu bir biçimde sosyal yaşamının verimlilik çıtasını yükseltmiştir. Konar göçer devirlerde Mete Han, Bumin Han, İlteriş Kağan, Attila, Osmanlı’da ise Fatih, Yavuz Sultan Selim Kanuni, IV. Murat, II. Abdülhamid gibi figürler hep ilerlemenin ve istikrarın sembolü olmuşlar ve idealize edilmişlerdir. İşte tam burada sormak gerekir neden diye? Çünkü tüm bu isimler, aynı zamanda sorunları hızlı, akılcı ve verimli biçimde çözebilen güçlü bir hükümet modelini de temsil etmektedirler.

Sosyal psikoloji açısından, bir toplumda verimliliği sağlamak için o toplumun sosyolojik ve psikolojik özelliklerinin ıskalanmaması birinci önceliğe sahiptir. Aksi takdirde yani başka bir toplumdaki başarı esas alınıp kalıp bir biçimde aktarım, sosyal doku uyuşmazlığını ortaya çıkaracağından, istenilenin tam tersi sonuçlara neden olmaktadır. Zira her toplumun dünya algısı ve bu algı üzerine bina edilmiş sosyal ve politik yapısı farklıdır.

Örneğin bir Amerikalı ve bir Türk için “devlet” kavramı sosyo-psikolojik açıdan aynı şeyi ifade etmemektedir. Örneğin Batı toplumları için devlet; sosyal zümrelerin kavgasını uzlaştıran hakem rolündedir. Oysaki Türkler için devlet, “adalet” kavramının yeryüzündeki koruyucusudur. Batı’da devlet ve birey bir haklar tahterevallisinde karşılıklı konuşlanmışken, Türklerde sosyal dayanışmayı örgütleyen ve adaleti sağlayan güçlü siyasi otoriteye denk düşmektedir.

Sonuç olarak tarihi süreç üzerinde gezdirilen bu fikir projektörü kanıtlamaktadır ki, bugün Cumhurbaşkanlığı modeli yani bir meclis tarafından denetlenen güçlü bir başkan liderliğindeki güçlü bir hükümet, neredeyse Türklerin konar göçerlikten Osmanlı’ya, her safhasında görülen bir tarz ve Türk sosyal yapısının tarihî akışının bir gereğidir.

Kemal Tahir Türk milletinin devletle olan tarihsel bağını şöyle çerçeveler:

“Türk Milleti’nin bütün tarih boyunca bayraksız ve devletsiz kalmaması rastgele ve boşuna değildir. Onun çekirdeğindeki dinamizm, ona devlet kurma yatkınlığı getirmiş. Devlet kurmak başka bir şeydir, devleti yönetmek başka bir şeydir. Türk Milleti tarih boyunca devleti hem kurmada, hem yönetmede ustalık göstermiştir.”

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal