“ENDÂD” Kavramı

“ENDÂD” Kavramı

Bu kusursuz kevn aleminde ‘eksik’ olan ne vardır? İnsan, herhangi bir şeyin noksanlığını hissetmekte midir? İnsanın, yegâne yaratıcı ve alemlerin rabbi olanı unutup, başka -hem de kendileri de yaratılmış- varlıkları tanrı edinmesi için ne gibi haklı gerekçeler bulunmaktadır?

ENDÂD

‘Nedde’ fiilinden türemiş bulunan ‘nidd’ (en-niddu) kelimesi eş, benzer, misil, nazir anlamlarına gelmektedir. Çoğulu endâd’dır. “Mâ lehû niddun” denildiğinde, “o şeyin eşi-benzeri yoktur” denilmiş olmaktadır. Rağıb el-İsfahanî ‘nedîd’ kelimesini “bir şeye özünde ortak olan” diye tanımlamaktadır. Nidd kelimesinin özünde ‘benzerlik/benzeme’ vardır. Her nidd aynı zamanda ‘benzer’dir ama her ‘benzer’ nidd değildir.

‘Şerîk’ kelimesine çok yakın anlamı olan kelime Kur’an’da ‘nidd’ şeklinde tekil olarak hiç kullanılmamış, çoğul (endâd) olarak ise altı ayette irad edilmiştir. Bu ayetlerin ikisi Bakara (22 ve 165), diğerleri de İbrahim, 30; Sebe, 33; Zümer, 8 ve Fussilet 9. ayetleridir.

Bakara suresinin 22. ayetinde endad kavramı, 21. ayetten başlayarak, 22’de de devam eden, Allah’ın yaratıcılığı üzerinden yapılan önemli bir uyarı üzerine bina edilmektedir:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin. Umulur ki böylece korunmuş (takvalı) olursunuz.” Bu ayet insanlara, kulluk etmeleri gereken gerçek Rabbi tanıtmak için bir ön hazırlık gibidir, asıl uyarı bundan sonra gelmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

“O Rab ki yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah yanında başka endâd edinmeyin.” (Bakara 2/22)

Bu iki ayete biraz yakından baktığımızda çok önemli bir uyarı ile yüz yüze olduğumuzu kavrarız. İnsan çok iyi bilmeli ve düşünmelidir ki, Allah insanı tek başına, başka hiç kimseden yardım almadan, kimsenin yardımına ihtiyaç duymaksızın yaratmıştır. İnsan sadece Allah’ın eseridir. Varlığını bütünüyle Allah’a borçludur. Yaratma tamamen Allah’a mahsustur. Yaratmada ve insanın da bir parçası olduğu kâinatı yaşatmada Allah’ın herhangi bir ortağı yoktur. Bir ikinci ortağın yardımına ihtiyaç duyan zaten ilah değildir. Allah öyle bir ilahtır ki, yeryüzünü bir döşek gibi, insan soyunun içinde rahat edebileceği, bütün yaşamını içinde sürdüreceği bir fiziki özellikte yaratmıştır. İnsanın gece yattığı döşeği basit, sıradan ve sanki ‘mecazi’ bir döşektir. Yeryüzü ise bütün insanları barındıran devasa ve daha gerçekçi bir döşektir. Allah dünya semasını öyle bir şekilde yaratmıştır ki, yeryüzünden gökyüzüne bakışını çeviren insan onu tavan olarak görmektedir. Ama bu tavan aynı zamanda, yeryüzünün ihtiyaç duyduğu bütün su ihtiyacını da temin eden bir su deposu gibidir. Allah yağmur vasıtasıyla, insan için gerekli olan her türlü besini yaratmakta, yeryüzü yağmurla güzelliğin bütün ihtişamına kavuşmaktadır. İşte Allah yaratma kudretiyle böyle mükemmel, kusursuz bir eser var etmiş, insanı da bu eser içerisinde akıllı bir varlık olarak yaratmış, halife tayin etmiştir.

Vahiy yoluyla insana, Allah tarafından bahşedilen bunca nimetin hatırlatılması boşuna değildir. Özet olarak insana şöyle bir mesaj verilmektedir: Bu kusursuz kevn aleminde ‘eksik’ olan ne vardır? İnsan, herhangi bir şeyin noksanlığını hissetmekte midir? İnsanın, yegâne yaratıcı ve alemlerin rabbi olanı unutup, başka -hem de kendileri de yaratılmış- varlıkları tanrı edinmesi için ne gibi haklı gerekçeler bulunmaktadır? İnsanın, bütün bu olağanüstü yaratmayı bilen, başlangıç ve bitiş itibariyle hayatı bütünüyle inhisarında olan Allah’ı bırakıp, kendisi gibi bir beşeri tazim ve takdis etmesinin zerre kadar makul gerekçesi olabilir mi?

Bu soruların cevaplarının kesin olarak ‘hayır!’ olduğu açıktır. İşte ayet de bunu anlatmaktadır. Ey insan! Seni yoktan var eden, senden daha büyük olan kâinatı yaratan ve kâinatın içindeki, akıllara durgunluk veren bir sistemle senin rızkını ve her türlü ihtiyacını temin eden Allah senin yegane rabbin ve ilahındır. Allah dururken insanın kendisi gibi bir beşeri veya benzeri bir varlığı ilah edinmesi, hıyanetlerin en büyüğü, nankörlüğün en bayağısıdır. Bu nankörlük ve hıyanetin -tevbe dışında- affı mümkün değildir.

Halk diliyle söyleyecek olursak, insan yemini Allah’ın ambarından yiyip, yumurtayı, yaratılışta hiçbir payı olmayan fani varlıkların kümesine bırakması tam bir ahlaksızlıktır. Allah’ın muradı o ki, insan yemlendiği ambarın Sahibi’ne kulluk etmek gibi bir kadirşinaslığı göstermelidir. Her türlü imkanını Allah’tan temin edip, şükranlarını ölümlü bir beşere yapmamalıdır.

Kur’an’a baktığımızda, yaratıcılıkla, Allah’a endâd’ı eş koşma arasında tam bir tezatlığın var olduğunu görürüz:

“De ki: Gerçekten siz, arzı iki günde yaratanı küfredip, ona ortaklar (endâd) mı koşuyorsunuz?” (Fussilet 41/9)

Bu ayet bize şunu öğretiyor: Allah’ın arzı iki günde (10. ayetle birlikte değerlendirildiğinde altı gün oluyor) yarattığı hatırdan çıkartılmamalıdır ki, O’na gerçek anlamda iman edilsin ve ortaklar koşulmasın. Allah’a endad adında ortaklar ihdas ve isnad etmek, O’nun yaratıcı oluşunu kaale almamakla ancak mümkündür. Allah’a yaratıcı olarak iman edildiğinde, hiçbir beşer hakkında haddi aşıp, taşkınlık yapmak mümkün olmaz.

Endad terimi en iyi tanımını, Bakara suresinin 165. ayetinde bulmaktadır. Ayette şöyle denmektedir: “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar (endâd) edinir de, onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (Bakara 2/165)

Bu ayete göre insanların tümü değil, bir kısmı Allah’tan başka bazı kimseleri endâd edinmektedir. Bu bir kısım insanlar, Allah’tan başka bazı varlıkları endad edinmekte, onları Allah’ı sever gibi sevmektedirler. Demek ki bir insanı ya da başka bir varlığı endad edinmenin anlamı, o insanı (ya da varlığı) Allah’ı sever gibi sevmektir. Bir başka anlatımla, Allah’ı sever gibi sevilen varlıklar (insanlar) endâd olmaktadırlar.

İşte bunun için Din, sevgide ve nefrette hep mutedil olmayı salık vermektedir. Bir kimseye olan buğzumuz nasıl bizi adaletsizliğe sevk etmemeliyse, bir kimseye olan sevgimiz de bizi, o kimseyi ilah edinmeye yöneltmemelidir. İnsanı severken de, nefret ederken de, nihayetinde onun da bizim gibi aciz bir varlık olduğunu unutmamamız gerekir. Allah sevgisine denk bir sevgiyle sevilen, tazim ve hürmet edilen insanların sıfatı, statüsü, derecesi ne olursa olsun, bir insana haddinden fazla sevgi beslemek, onu endad adında şerik edinmektir. Din’de, nefrette olduğu gibi, sevgide de ölçü vardır. Bu ölçüyü kaçıranlar haddi aşmakta, şirke düşmektedirler. Bir insan ne kadar kıymetli olursa olsun, eşsiz, benzersiz ve ‘yüce’ değildir. Eşsiz, benzersiz, yüce ve azîz olan sadece Allah’tır. Allah’ı tenzih etmek, hem Allah’ı yaratılmış varlıklara benzetmemek, hem de Allah’ın sıfatlarını yaratılmış varlıklara (insana) atfetmemektir.

Müminlerin Allah’a olan sevgileri ise gerçek sevgidir ve müşriklerin putlaştırdıkları varlıklara duydukları sevgi ile kıyaslanmaz.

İbni Kesir’in, Bakara suresinin 22. ayetinin tefsiri sadedinde naklettiği bazı hadislerde, Rasulullah’ın (sav) “Allah ve filan kişi diledi”, “Allah diledi, ben de diledim” gibi ifadeler, insanı Allah’a denk tutmak (endad edinmek) anlamına geleceği için, bundan men ettiği bildirilmektedir.

İbrahim suresinin 30. ayetine göre endad edinmenin gayesi, insanları Allah’ın yolundan saptırmaktır. Halkın, kalbinde hastalık bulunan, nankör kesimlerini Allah’ın yolundan saptırmak, Allah hakkında kuşkular oluşturmak için endad adı verilen ortaklara ihtiyaç vardır.

İşbu ‘saptırma’ meselesi tartışmalı bir mevzudur. Kur’an’ın tanıklığına göre bu tartışma, ahiret gününde de devam edecektir. Kur’an, hiçbir şekilde Kur’an’a inanmayacaklarını beyan eden kafirlere ilişkin bir ‘gelecek okuması’ yapmakta, kıyamet gününde kendi aralarında, tabi olanlar ile tabi olunanlar, ayetteki orijinal ifadesiyle mustaz’aflar ile müstekbirler arasında yaşanacak çekişmeyi haber vermektedir. Bu iki grup dünyada iken içinde bulundukları sapkınlığın muhasebesini o gün yapacaklar, suçu birbirlerine atacaklar ama kimse suçu kabul etmeyecektir. Bu nizaa göre, mustaz’aflar, kendilerinin mümin kimseler olmamaları, Allah’ı küfretmeleri ve Allah’a rağmen endad edinmelerinin faturasını müstekbirlere kesmekte, kendilerini temize çıkarmaktadırlar. Müstekbirler ise bu suçlamayı kabul etmemekte, mustaz’aflara gelen hidayeti kendilerinin engellemediğini, bilakis onların mücrim olduklarını ifade etmektedirler. (Sebe 34/31-33)

Sebe suresinin bu ayetlerinden anlaşılan o ki, bir kısım insanlar (müstekbirler) diğer bir kısımlarının (mustaz’aflar) dalalete düşmelerinde ‘yardımcı’ bir role sahiplerse de, asıl fail onlar değildir. Kişinin küfre ve şirke düşmesinde asıl saik her zaman kendi iradesidir. Kıyamet gününde müstekbirleri suçlayan mustaz’aflar, dünya hayatında iken böyle davranmıyorlardı. Çünkü efendileri ile birlikte Allah’a ortaklar koşmak nefislerine hoş geliyordu. Dünyevî hevesleri ve maddi çıkarları bunu gerektiriyordu. Allah’ın, elçiler vasıtasıyla uyarması onların sadece azgınlığını artırdı.

Sebe suresinin 33. ayetinde açıklandığı üzere, müstekbirlerin o zaafa uğra(tıl)mış kimselere gece-gündüz tuzaklar kurdukları, onlara Allah’ı küfretmelerini ve Allah’a ortaklar (endâd) koşmalarını emrettikleri doğrudur. Lakin doğru olmayan şudur ki, mustaz’aflar, egemenlerin kendileri üzerindeki projelerini boşa çıkarmaya çalışmadılar. Tevhide sarılıp, şirkten ve küfürden uzak durmayı ilke edinmediler. Bu nedenle Allah Teala onların savunmalarını reddetmektedir. Bu reddin sonucu olarak mustaz’aflar da müstekbirlerle aynı şekilde, boyunlarına boyunduruklar geçirilmesinden kurtulamayacaklardır.

İnsan bencildir, egosunu tanrılaştırır. Kişiliğini imanla inşa etmemiş kimseler, başlarına bir sıkıntı gelince, yalvaracak merci olarak Allah’ı bilmekteler ve derhal Allah’a müracaat ederek, sıkıntının giderilmesi için yakarmaktadırlar. Allah, üzerindeki belayı def edip, kendisine bir nimet tattırınca da Allah’a olan yalvarıp yakarmasını unutmakta, sanki kendisine o nimetleri Allah değil de, kendisi gibi bir beşer olan kimseler vermiş gibi, endâd adı verilen sahte tanrılar/veliler/ilahlar edinmektedir. Kur’an’ın tanıklığına göre bunu da, Allah’ın yolundan saptırmak için yapmaktadırlar. (Zümer, 39/8) Oysa insana hiçbir nimeti, bir başka insan vermemektedir. İnsanlar birbirlerine ancak vesiledirler. Aslanın avladığı ve çoğunu yiyip, bir kısmını bıraktığı bir av, topal tilki için bir ‘nimet’tir ama bu ‘nimet’ aslanın marifeti olmayıp, koyduğu doğal dengenin gereği olarak, tamamen kâdir-i mutlak Allah’ın takdiridir. Nimet O’na aittir.

İnsanlar yönetici, başkan, kral olabilirler, işveren, patron, amir olabilirler; ilim ve fen bakımından hemcinslerinden farklılıkları bulunabilir. Sporda, sanat alanında, siyasette kendilerine has birtakım becerilerle temayüz etmiş olabilirler. Hayatın doğal dengesi de bunu gerektirir. Herkesin işveren ve yönetici olması nasıl imkansızsa, herkesin işçi olması da imkansızdır. Kimi insanlar ilimde derinleşirken, kimilerinin ziraatta, kimilerinin sanatta veya sporda derinleşmeleri gayet tabiidir. Fakat bir işçinin maaşını ödeyen işveren, onun rızkını veren, ona nimetler bağışlayan olarak görülemeyeceği gibi, bir ülkenin yöneticisi de, halkına nimetler bahşeden bir ilah olarak görülemez. Nasıl ki bir aile reisinin, ailenin rızkını temin etmesi, onu Rezzak yapmıyorsa, yönetici ya da patronlar da tanrı değildirler. Keza bir cemaatin lideri de, bağlılarına, içinde bulundukları şartları yaratan, cemaatin rabbi ve ilahı değildir.

Gel gelelim, halk yığınları yönetici, patron, işveren, cemaat lideri gibi kimseleri tanrısal sıfatlarla yüceltip, ilahlaştırmakta pek bir mahirdir. Fakat ilahlaştırılan insanların da ilahlaştırılmaktaki payları çok büyüktür. Hiçbir peygamberin hayatta iken ilahlaştırılmamış olması son derece manidardır. İsa (a.s)’ın o olağanüstü güzellikteki açıklamaları da bunun en güzel ifadesidir. Bunun anlamı şudur: Bir lider/başkan/hükümdar/cemaat önderi/sanatçı/ sporcu v.b. insanlar tarafından endad ediniliyorsa, hem endad edinenler, hem de endad edinilenler eşit oranda suçludurlar ve cehennemdeki ateşten yatakları birlikte paylaşacaklardır.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • Ş. Hüseyinoğlu
    22 Haziran 2018, 15:06

    İktibas’ın bu Kavram çalışmalarının müstakil bir kavram kitabı halinde kitaplaştırılmasında büyük fayda olduğunu düşünüyorum.

    Yanıtla