Kur’an Değiştirilebilir mi?

Kur’an Değiştirilebilir mi?

20. yüzyılın başı itibarıyla, siyasi rejimler değişmiş ve Batı tipi yaşam tarzı, Müslüman Dünyası’nda da pek çok taraftar bulmuştur. Fakat bu süreç, örneğin Japonya’da olduğu gibi, Batı yaşam tarzının kesin galibiyetiyle sonuçlanmamıştır…

Kur’an Değiştirilebilir mi?

Türkiye seçim sürecine girdi ve partiler hararetli bir şekilde 24 Haziran seçimlerine hazırlanıyorlar. Doğal olarak da siyasetin gündemini seçimler belirliyor. Fakat bu arada başka önemli gelişmeler de oluyor ve bunların da değerlendirilmesi gerekiyor. 24 Haziran seçimleri, kuşkusuz, ülke tarihinde önemli bir dönemeç noktasına işaret ediyor, çünkü ‘cumhurbaşkanlığı sistemi’ olarak isimlendirilen yeni idare tarzı, bu tarihten itibaren yürürlüğe giriyor. Bu seçimler, özellikle de ‘cumhur ittifakı’nın karşısında yer alan ‘millet ittifakı’ için daha çok önem arz ediyor, zira seçimleri kaybetmesi durumunda, bu ittifakı oluşturan partilerin siyasi sistemdeki etkinlikleri hayli azalmış oluyor. Benzer bir durum ‘cumhur ittifakı’ için de geçerli. Onun kaybetmesi durumunda da, ittifakın büyük ortağı olan ve bir süredir ‘metal yorgunluğu’ yaşayan AKP’nin dağılma sürecine girebileceği bile tartışılıyor. O yüzden, seçimler, her iki ittifak cephesi için de bir anlamda ‘hayati’ önem taşıyor. Böyle olunca da, erken seçim gündemi, ülkenin gündemi de büyük ölçüde belirliyor. Biz, bu süreçte yaşananları ve yaşanabilecek olanları, seçimlerden sonraki sayımızda değerlendirmeyi daha uygun buluyoruz. Zira seçimlere yaklaşık bir ay var ve bu süre zarfında birçok yeni gelişme olabilir. Ayrıca bir gelecek öngörüsünde bulunmak için, seçim sonuçlarının alınmasından sonra bir değerlendirme yapmanın daha sağlıklı olacağı da aşikardır.

Fakat bu arada hayat devam ediyor ve içerde veya dışarıda birçok önemli gelişme oluyor. Nitekim bunlardan biri geçtiğimiz ayın gündeminde de bir süre yer aldı. Malum olduğu üzere, Fransa’da, bir grup siyasetçi, sanatçı ve entelektüel, Kur’an ayetlerinin değiştirilmesiyle ilgili “Yeni Antisemitizme Karşı Manifesto” adında bir bildiri yayınladılar ve ardından da konu medyada ve siyaset çevrelerin de hararetle tartışıldı. Ancak bu olay, erken seçim sürecinin gündemi belirlemesi nedeniyle, bir süre sonra kamuoyunun gündeminden düştü. Biz bu olayın bazı açılardan değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz ve o yüzden erken seçim değerlendirmesini önümüzdeki sayıya bırakarak elinizdeki sayıda bu gelişmeyi yorumlamak istiyoruz. Fransa’da yayınlanan bildiriyle ilgili olarak, öncelikle şu sorulara cevap aramanın yararlı olacağını düşünüyoruz: Aralarında eski cumhurbaşkanı Sarkozy, eski başbakanlardan Manuel Valls, şarkıcı Charles Aznavour ve aktör Gerard Depardieu gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu 300 civarındaki Fransız siyasetçi, sanatçı ve entelektüelin imzasıyla (Le Parisien gazetesinin 21 Nisan sayısında) yayınlanan ve özetle şiddeti tecviz ettiği ve Yahudi düşmanlığını beslediği iddiasıyla Kur’an’ın bazı ayetlerinin ‘modası geçmiş’ olduğunun ilan edilmesini talep eden bildirge, ‘aşırı’ laiklerin zaman zaman depreşen ‘din-karşıtı’ hissiyatlarının bildik türden bir dışavurumu olarak mı görülmeli, yoksa bunu Fransa’da (ya da Avrupa’da) Müslümanlara veya yabancılara karşı giderek artan hoşnutsuzluğun bir başka tezahürü olarak mı yorumlamak gerekiyor? Ya da mesele, bazı ayetlerin ‘modası geçmiş’ olup-olmadığı tartışmasının ötesinde ‘aktüel siyaset’ ile mi ilgili ve bu bildiri vesilesiyle, Fransız ‘şahin’leri, ‘güvercin’leri zor durumda mı bırakmak istiyor? Ve tabii ki, siyasi uzanımlarının dışında, bu bildiri vesilesiyle gündeme taşınan tezin ilmi çevrelerde sahici bir karşılığı olabilir mi?

Bu sorulara cevap aramadan önce, mezkur bildirideki ifadeleri ve bildirinin yayınlanmasından önce Fransa’da antisemitizm bağlamında yaşanan bazı gelişmeleri doğru anlamak gerekiyor. Öncelikle ifade edilmelidir ki, bildiride, bazı ayetlerin Kur’an’dan ‘çıkarılması’ şeklinde bir ifade bulunmuyor. Bildiride geçen orijinal ifade “bazı ayetlerin modasının geçtiği” (yahut “eskidiği”) şeklindedir. Yapılan çağrı ise özetle şudur: “Yahudi, Hıristiyan ve inançsızların öldürülmesi çağrısında bulunan Kur’an ayetlerinin dini otoriteler tarafından eskimiş/modası geçmiş olduğu ilan edilmelidir ki böylece hiçbir inanan kutsal metne bir suç işlemek için müracaat edemesin.” (Bildiride ayrıca, Yahudilerin, tarihte Hıristiyan dünyada maruz kaldıkları şiddetten, İncil’de rastlanan düşmanca imaların ayıklanması sayesinde kurtuldukları iddia edilerek, benzer bir şeyin Kur’an için de yapılması talebinde bulunuluyor).

Burada şu hususa dikkat edilmelidir: bildiride açıkça ‘çıkarma’ kelimesi geçmemesine rağmen, konu, medyada büyük ölçüde bu bağlamda tartışılmıştır. Aslında bu hadiseden önce Fransa’da modernist bazı dini çevreler ve hatta cumhurbaşkanı Emanuel Macron dahi, İslam’ın ‘reforme’ edilmesi yahut ‘yeniden yapılandırılması’ noktasında bazı önerilerde (ve girişimlerde) bulunmuşlardır, fakat ayetlerin Kur’an’dan çıkarılması gibi bir talebi açıkça ifade eden olmamıştır. Dolayısıyla, bildiriyle gündeme gelen tartışmada önerilen şey, esas itibarıyla (bildik tabirle) ‘reform’dur. Tartışmanın, bu yüzden, bu kavram üzerinden yürütülmesi gerekir. Bildirinin yayınlanmasından önce Fransa’da antisemitizm noktasında yaşanan gelişmeler ise özetle şöyledir: Mart ayının sonlarında, Mireille Knoll adlı 85 yaşında bir Yahudi kadın, Paris’te evinde saldırıya uğruyor ve öldürülüyor. (Fransız yetkililer, kadının, antisemitik saiklerle ve bir Müslüman tarafından öldürüldüğünü söylüyorlar. Saldırganın eylem sırasında tekbir getirdiğini söyleyen görgü tanıklarının olduğu da iddialar arasında bulunuyor). Yaşı 80’i aşan bu kadının, Almanya’daki Yahudi soykırımından kurtulmasına rağmen, ilerlemiş yaşında Müslüman imajlı biri tarafından öldürülmesi Fransız kamuoyunda belirli bir tepkiye neden oluyor. Bu olaydan yaklaşık bir yıl önce de, Sarah Harimi adında başka bir Yahudi kadın benzer şekilde evinde öldürülüyor. Bunun üzerine Emanuel Macron bir açıklama yapıyor ve bu türden ölümlerin aydınlatılacağı sözünü veriyor. Ardından mesele, Fransa’da ‘terörist’ faaliyetler ve topluma zararları başlığı altında tartışılıyor ve gündemin önemli maddelerinden biri haline geliyor. Fransa, Avrupa’da Yahudi topluluğun en yoğun yaşadığı ülke olduğu için, konu, aynı zamanda, insan hakları, demokrasi ve özgürlükler meselesi olarak da tartışılıyor. İşte mezkur bildiri, böylesi bir vasatta yayınlanıyor. Burada şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyoruz: öncelikle meseleyi soğukkanlılıkla değerlendirmek ve siyasetçilerin oy kaygısıyla yaptıkları manipülasyonlara gelmemek gerekmektedir. Malum olduğu üzere, siyaset kurumu, son yıllarda küresel ölçekte, ‘radikalleşme’ eğilimi göstermektedir ve bu durum, doğuda ve batıda benzer şekilde tezahür etmektedir. Avrupa’da sağcı/ırkçı eğilimlerin güçlenmesi, Amerika’da Trump yönetiminin uygulamaları, Kuzey Kore, Ortadoğu ve hatta Türkiye’deki gelişmeler, vs. hep bunun örnekleridirler. Bu vasat, ‘hissiyat’ların daha çok öne çıktığı, aklın ise görece geride kaldığı bir dönemin yaşanmakta olduğuna işaret etmektedir. Böylesi durumlarda, siyasetçiler, kitlelerin hissiyatını oya tahvil etmeye çalışırlar. Fransa’da yayınlanan bildirinin de siyaset kurumunun bu kaygılarına hitap eden yönleri vardır. Gerek Fransa’daki bir kısım siyasetçiler, gerekse Müslüman Dünyası’ndaki bazı siyaset aktörleri, bu durumdan ‘nemalanmak’ istemişlerdir ve bunu da yapmış oldukları açıklamalarla kanıtlamışlardır. Batı’da ‘yeni anti-semitizm’, Müslüman Dünyası’nda ise ‘islamofobia’ kavramı üzerinden yapılan ‘sert’ açıklamaların gayesi, esasen budur. ‘Şahin’ tarzı siyaseti benimseyen aktörler, bu bildiriden kendi hesaplarına oy devşirmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemesi gerekir. Burada sahiden bir ‘oyun’ vardır ve bu çok açıktır. Avrupa’da Hollanda ve Almanya’da yapılan son seçimler, hakeza Türkiye’de referandum sürecinde yaşananlar da bunun bir başka açıdan göstergesidirler. Örneğin Merkel, seçim kampanyasında Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinden dışlanması gerektiğini açıkça ifade etmiş, fakat seçimlerden sonra bu söylemi yumuşatmıştır. Hakeza Türkiye’de de Erdoğan, Avrupa ülkelerinin seçim propagandası bağlamında getirdiği yasakları kampanyasında kullanmış, Avrupa ülkelerine sert ifadelerle yüklenmiş, fakat referandumun ardından bu söylemi terk etmiştir. Hakeza Kudüs meselesinde de benzer bir durum söz konusudur. Özellikle Müslüman ülkelerin yöneticileri, hadiseler tırmandığında söylemlerini sertleştirmekte, hadiseler durulduğunda ise, gelişmeler hiç yaşanmamış gibi davranmaya devam etmektedirler. Bildiri örneğinde de, yapılmak istenen farklı değildir.

Bunun anlamanın bir diğer yolu da ‘şahin ve ‘güvercin’ tarzı siyasetlerin ne zaman uygulanacağının bilinmesinden geçer. Malum olduğu üzere, Avrupa’da dine karşı iki farklı ana tutum vardır ve bunlar ‘sembolik’ olarak Fransa ve İngiltere örnekleriyle mücessemdirler. Resmedildiği şekilde, Fransız tipi laiklik serttir ve dini kamusal alanda olabildiğince sınırlamaktan yanadır; İngiliz tipi laiklikte ise birey, devlet karşısında olabildiğince özgürdür ve ‘dokunulmaz’ olarak nitelenen haklara sahiptir. Kıta Avrupası’nda daha ‘gelişmiş’ ülkelerde daha çok İngiliz tipik laiklik uygulanırken, ‘daha az’ gelişmiş bölgelerde ise çoğunlukla benimsenen uygulama Fransız tipi laiklik olmuştur. Müslüman Dünyası’nda geçtiğimiz asırda uygulanan model ise çoğunlukla Fransız tipi laikliktir. Bunun nedenleri vardır ve bunlar ‘anlaşılabilir’ türdendir. Açıkçası, burada ‘din’in kontrol altında tutulması gayesinin belirleyici olduğuna kuşku yoktur. Bu kontrolün de ‘sert’ yöntemlerle yapıldığı bilinen bir gerçektir. Fakat Avrupa tecrübesinde genellikle gözden kaçan bir husus vardır ki, biz, bu noktaya dikkat çekmek istiyoruz: ‘Şahin’ ve ‘güvercin’ tarzı siyaset olarak nitelenebilecek uygulamaların bazı yönlerden farklılık gösterdiği açıktır ama bunların bir hususta da ‘ortak payda’ları vardır. Başka bir ifadeyle, ‘şahin’ ve ‘güvercin’ tarzı siyaseti benimseyenlerin asli gayesi farklı değildir; sadece amaca ulaşırken takip ettikleri yollar farklılık göstermektedir. Bu husus şu açıdan önemlidir; zira özellikle de Müslüman Dünyası’nda birçokları, bu iki tarzı, ‘özden’ farklı görmekte ve tabiatıyla da yanılmaktadırlar. Bu iki tarzın farkını yahut ortaklığını kendi tarihimizden Ebu Cehil ve Ebu Süfyan örnekleriyle göstermemiz mümkündür. Malum olduğu üzere Ebu Cehil, Mekke şirk düzenine ‘tehdit’ olarak gördüğü İslam ile mücadele etmenin etkili yolunun ‘sert’ yöntemlere başvurmak olduğunu savunanların, Ebu Süfyan ise, ‘soft’ yöntemlerin bu mücadelede daha etkili olduğunu savunanların ‘sembol’ ismidirler. Dikkat edilirse, Mekke şirk düzeni, her iki yöntemi de, İslam davasının gelişme süreci boyunca Müslümanlara karşı uygulamıştır. Mekkeliler, ‘tehdit’ belirli bir düzeye ulaştığında, önce ‘taviz’ siyaseti gütmüşler; fakat bu işe yaramadığında da baskı ve ‘işkence’ yöntemlerine başvurmuşlardır. Esasında, bu belirli bir ‘aklın’ sonucu olarak yapılmıştır ve bu akıl, tarihin farklı dönemlerinde benzer şekilde işlemektedir. Batı’da şu anda Müslümanlara karşı uygulanan yöntemlerde de bu iki aklın tezahürlerini görmek mümkündür. Müslümanların ‘kamusal’ hayatı etkileme yönündeki taleplerinin çok gelişkin olmadığı İngiltere örneğinde, Müslümanlara yönelik politika, çoğunlukla Ebu Süfyan tarzı olur iken, Müslümanların ‘kamusal’ hayatta daha çok görünür oldukları Fransa’da, Müslümanlara karşı, çoğunlukla Ebu Cehil tarzı bir siyasetin uygulandığı görülmektedir. Bunun nedeni açıktır: Müslümanların statüko karşısındaki güçlerinin arttığı yerde ‘sorun’ da büyümektedir. Müslümanlara karşı uygulanan baskıların artmasının, ‘sert’ bildiriler yayınlanmasının, hatta göçmen Müslümanların tekrar ülkelerine dönmelerinin talep edilmesinin vs. ardındaki asıl gerekçe budur. Fransa, Hollanda, Danimarka, Avusturya gibi ülkelerde Müslümanlara yönelik ‘baskı’nın görece artmasının nedeni de aynıdır. Elbette ki, burada Müslümanların artan gücünün tek faktör olduğu söylenemez. Bu ülkelerin her birinin özel ‘şartları’nın da bunda payı olduğuna kuşku yoktur. Örneğin, Fransa’da Katolikliğin ‘gelişmiş’ Avrupa ülkelerine göre daha güçlü olmasının da, Müslümanlara yönelik baskıcı politikaların uygulanmasında rolü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Fakat burada belirleyici faktör, Müslümanların durumlarıdır ve halihazırda yaşanan hadiseleri doğru anlamak açısından bu husus önemlidir.

Bu, şu demektir: herhangi bir ülkede Müslümanlar, ‘kamusal’ alanda daha çok görünür oldukça, onlara yönelik politikalar da o oranda ‘sınırlayıcı’ olacaktır. Fransa’da yayınlanan bildirinin üslup ‘sertliğini’ de esasen bu şekilde izah etmek gerekir. Görünürde ve iddia edildiği şekilde, müsebbip IŞİD tarzı ‘militanca’ yöntemleri benimseyenlerin eylemleri olsa da, aslında, Avrupa’daki yönetimleri düşündüren şey, Müslümanların Avrupa toplumu içinde ‘asimile’ olup olmayacakları ya da Batı değerlerinin belirlediği kamusal alanda talepkar bir tutum takınıp takınmayacaklarıdır. Dünyadaki radikalleşmeye paralel olarak, Avrupa’daki Müslümanlar içerisinde de ‘radikal’ eğilimlerin güçlendiği ve bu kesimlerin ‘asimilasyon’ politikalarına olumlu cevap vermeyecekleri yönündeki kanaat Batılılar arasında giderek daha çok güçlenmektedir. Bu da, bu kesimlerin söz ve tavırlarındaki sertliğin artmasına neden olmaktadır. Bu süreç bu şekilde devam ettiği sürece de, en azından Fransa gibi ‘sert’ laiklik uygulamasını benimsemiş ülkelerde, Müslümanlara yönelik baskıların artacağına kuşku yoktur. Bildirideki ajite edici ‘reform’ çağrısını bu şekilde anlamak gerekir. Yani bildiriye imzasını atan Fransızlar şunu söylemek istemektedirler: Kamusal alanda daha çok görünür olmak isteyen Müslümanlar şunu bilmelidirler ki, bu yöndeki talepleri arttıkça, Batılı değerlere bağlı Fransızların onlara yönelik baskıları da artacaktır!

‘Reform’ talebinin sahiciliği noktasında ise şunlar söylenebilir: Bu söylem, yeni değildir ve Batılıların Müslüman Dünyası’na tahakküm etmeye başladıkları 19. yüzyıldan beri, Müslüman Dünyası’nın gündeminde yer almaktadır. Birçok müsteşrikin açıkça ifade ettiği üzere, Müslüman Dünyası’nda Batı’nın çıkarlarının kalıcılığını sağlayacak olan şey de aslında budur. Yani İslam’ın, tıpkı Hıristiyanlık gibi bir ‘reform’ sürecinden geçmesi durumunda, Batılılar, Müslüman Dünyası’nda çıkarlarını garanti edeceklerine inanmaktadırlar. (Örneğin, ünlü müsteşriklerden Hamilton Gibb, İslam’da Modern Eğilimler adlı kitabında bu hususun altı kalın çizgilerle çizmektedir!) Fransa’da yayınlanan bildiride de bu husus açıkça ifade edilmiş ve ‘yeni antisemitizm’in ve ‘dinsel şiddet’in son bulması için Hıristiyan din otoritelerinin İncil’e uyguladıkları yöntemin bir benzerinin Kur’an’a da uygulanması gerektiğini söylemişlerdir. Fakat bu, olabilecek bir şey midir? İşte burası şüphelidir. Batılılar, yaklaşık 2 asırdır ‘reform’ çağrılarının Müslüman Dünyası’nda makes bulması için çalışmakta; her türlü siyasi ve kültürel imkanı bu amaç doğrultusunda kullanmakta, ama yine de ‘kesin’ netice alamamaktadırlar. Bunun kanıtı, Müslüman Dünyası’nda İslamcılığın güçlenmesidir. Evet, 20. yüzyılın başı itibarıyla, siyasi rejimler değişmiş ve Batı tipi yaşam tarzı, Müslüman Dünyası’nda da pek çok taraftar bulmuştur. Fakat bu süreç, örneğin Japonya’da olduğu gibi, Batı yaşam tarzının kesin galibiyetiyle sonuçlanmamıştır. Belki Müslüman Dünyası’nın ‘siyasi’ direnci kırılmıştır ama bu dünya, Japonya örneğinde olduğu gibi, ‘kültürel’ açıdan Batı’ya teslim olmamıştır. Özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra Müslüman Dünyası’nda ‘yeniden uyanış’ ve ‘öze dönüş’ hareketi görünür manada güç kazanmaya başlamıştır. Böylece ‘reform’ çabaları da belirli ölçüde akamete uğramıştır. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki, Batılılar, özellikle 1980’li yıllardan sonra ‘reform’ çabasını başka başlıklar altında ve daha sofistike bir şekilde yürütmektedirler. Bunları iki ana kategori olarak ‘tarihselcilik’ ve ‘hermenötik’ şeklinde ifade etmek mümkündür. Esasen her iki yöntemde de bir nevi ‘reform’ çağrısı vardır; zira bu iki yöntemin ortak özelliği, anlamı, ‘metnin’ dışında aramak gerektiğini savlamalarıdır. Bu ise ‘öznelliği’ tecviz eder ve ‘yorum’u ‘özne’ye endeksler. Bu durumda, ‘anlam’ı belirleyen metin değil, yorumcu veya tarih olur. Bu ise, metnin görece önemsizleşmesi anlamına gelir. Esasen, bu, Kur’an metninin (veya bazı ayetlerin) ‘eskimiş’ olduğunu savunanların ifade etmeye çalıştıkları şeyden çok farklı değildir. Başka bir deyişle, tarihselcilik ve hermenötiğin iddia ettiği şey ile ‘reform’ çağrılarının tazammun ettiği şey benzerdir ve o da özetle şudur: çağdaş dönemde yapılan Kur’an yorumunun da ‘çağdaş’ olması gerekir! Bu ise, Kur’an’ı çağa uydurmaktan başka bir şey değildir. Samimi Müslümanların bu çağrıya olumlu cevap vermesi mümkün değildir. Zira Kur’an’ın belirli bir çağa uydurulması, onun başka çağlara da uydurulabileceği düşüncesini tazammun eder ki, bu durumda, vahyin ‘evrensel gerçeklik’ olduğu yönündeki temel tez geçerliliğini kaybeder. Halbuki birçok ayete göre, Kur’an, ‘Hakk Söz’dür. Yani o, geçerliliği, zamanın değişmesiyle değişmeyen bir kitaptır. Bunu sadece ‘ahlak’ veya ‘bilgi’ alanındaki ayetlerle sınırlamanın da meşru bir gerekçesi olamaz. Şartların değişmesiyle, bazı hükümlerin ‘ertelenmesi’ belki mümkündür ama çağın değişmesiyle, hükümlerin tümden iptal olduğunu söylemek, bu alanda ‘aklı’ veya ‘bilim’i tanrı yerine koymayı gerektirir. Zira iptal olunan hükmün yerine yeni bir hüküm koyacak merci, modern çağda bunlar kabul edilmektedir. Aklın veya bilimin ise ‘mutlak’ hükümler koyacak bir ‘yetkisi’ (‘sultan’ı) yoktur. Bugün bilim, geldiği son nokta itibarıyla, bu iddiasından vazgeçmiştir. Postmodern dönemde, akıl ve bilim ‘tanrılık’ iddialarından vazgeçmiş, daha mütevazi bir statüye razı olmuşlardır. Bu durumda, ‘reform’ çağrılarının dayandığı temelin sağlam olmadığı da rahatlıkla söylenebilir.

O halde, bildiriye imza atan Fransız siyasetçi, sanatçı ve entelektüelleri ne yapmak istemektedirler? Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gerekçeler temelinde bu soruya şu şekilde cevap vermek mümkündür: bu kişiler, bir ‘anakronoloji’ yahut ‘nostalji’ hali yaşamaktadırlar. Zamanı çoktan geçmiş bir tarzın/ hissiyatın temsilcisi olan bu kişiler, gerçekleşmeyeceği belli olan bir talebin peşinde koşmaktadırlar. Bu da bizim şu hakikati bir kez daha hatırlamamıza yardımcı olmaktadır: kişi, inandığı şeyin gereğini yapar. Bu inanç ne kadar ‘batıl’ olsa da, bu kural değişmez!

İKTİBAS DERGİSİ HAZİRAN AYI YORUMU

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal