Hatıralarım – 5. Bölüm

Hatıralarım – 5. Bölüm

İkinci yılın ilk yarısından sonra babamın tayini Kırşehir’e çıkmıştı. Hava soğuk, bize bulunan eve hiç alışamamışız. Beton bir binanın giriş katı. Yani klasik bir apartman dairesiydi burası…

YAKINDAKİ KÖY

Bizim evlerden yarım saat yürüme mesafesinde olan toz toprak içinde bir köy vardı. Kerpiç evleri çamur rengiydi bu köyün. Hatıralarım arasından o bomboz alçacık toprak damlarıyla bana göz kırpar durur bu köy arada bir. O köy, anılarım arasında hep var olacak. Çünkü çocukluğumun en güzel masallarını o köyün sakinlerinden birinden dinlemiştim. Adı Servet olan bu zata biz Servet efendi derdik,  Özalp adliyesinde odacılık yapardı. Zayıf, kara kuru bir yaşlıydı. Yaşı gösterdiği kadar yoktu belki, ama yıllar ona acımamıştı. Görmüş geçirmiş biriydi. Biz onu seviyorduk. Dedemin yerine koymuştum Servet efendiyi dört beş gün yanında kaldıktan sonra. Bizimle kalması için babam rica etmiş, o da kabul etmişti. O günlerde annem yine hastalanmış, babam da onu ve küçük kardeşimi alıp Van’a doktora götürmüştü. Tandoğan ile beni de Servet efendiye emanet etmişti. Servet efendi bizi çok seviyordu. Bazen kardeşimin burnu akar, öylece dolaşırdı. Servet efendi onu görünce ula git de şu burnunu süpür diye tatlı sert uyarırdı onu. Bizi oyalamak için anlattığı masallar akşamlarımızı renklendirirdi anne babamızın yokluğunda. Yaz gelmişti. Akşam yemeklerimizi kapının önündeki örtmede yer, arkasından da masal dinlemek için hazırlanırdık. Bir tane anlatır, hadi yatın artık derdi. Uykumuz yok bir daha anlat diye tuttururduk. O birkaç akşam masalların en güzellerini dinledik bu ihtiyardan.

Bu kara kuru yanık tenli ihtiyarın kendi hayat öyküsü de anlattığı masallar kadar ilginçti. Oldukça uzun süren bir askerlik dönemi sırasında İstanbul’da saraylı bir zenci hanım ile tanışmış ve onunla hayatını birleştirmiş. Cumhuriyet ile birlikte saray ve saraylılık diye bir düzen kalmamıştı zaten. Asıl saraylılar sınırları aşmış, geri kalan hizmetli takımı ise hayatlarını idame ettirme çabası içine girmişlerdi. İşte bu hanım da onlardan biriydi. Sanırım nereye geleceğini bilmeden bizim gariban Servet efendinin hayatına ortak olmuştu. Boylu poslu bu hanım İstanbul saraylarından sonra bir uçtan bir uca Anadolu’yu geçip gelmiş ve kerpiç yığını, toprak damlı kulübelerden birinde oturuyordu. Bir yandan gülümser, bir yandan da ‘Bunları bilmeden geldim’ derdi. O gerçek bir hanımefendiydi. İstanbul Türkçesiyle konuşurdu. Saraylı sıfatını sonuna kadar da hak ediyordu. Mutlu görünüyorlardı ama kara tenli hanımın kara gözleri hüzünlü bakardı genellikle…

Annemle babam birkaç gün sonra bir kamyonun şoför mahallinde geri dönmüşlerdi. Geldiklerine çok sevinmeme rağmen masallı akşamların sona ermesi de içimi burkmuştu doğrusu.

ÖZALP GÜNLERİNE VEDA

Zaten serin geçen yaz artık sona ermeye, sobalar yanmaya başlamıştı. Buralarda kış hem erken gelir hem de gitmek bilmezdi.

Okul açılmış, tek olan öğretmenin yanına bir öğretmen daha atanmıştı. Kış hazırlıkları, okul hazırlıkları derken dedemin bizi ziyarete geleceğini öğrendik. Sevinçten içim içime sığmıyordu. Neredeyse üç yıldır dedemi, daha uzun bir süredir de diğer akrabalarımızı görmüyorduk. Ben herkesi çok özlemiştim. Dedemi beklerken günler geçmek bilmiyordu. Nihayet bir akşam üstü okuldan eve geldiğimde onun evde olduğunu anlamış sevinçten adeta dilim tutulmuştu. Dedemin bizde kaldığı süre içinde bizim toparlanıp onunla birlikte memlekete dönmemiz için karar alındı. Annemin bu işten pek hoşlandığı söylenemezdi ama başka çare de yok gibi görünüyordu. Babam kışın çok ağır geçtiğini, önceki sene neler yaşandığını burada tıkılıp kalmanın nelere malolacağını anlatarak annemi ikna etmişti. Ve biz toparlanıp dedemle İnegöl’e doğru yola koyulduk. Bitlis’e kadar nasıl ve ne ile geldik pek hatırlamıyorum. Bitlis’ten sonra kara tren ile düştük yollara. Sadece tren değildi kara olan, kömür dumanından biz de kararmıştık Eskişehir’e varana kadar. O zamanlar trenler kömür enerjisiyle çalışır, dumanını yol boyu savura savura aheste aheste giderdi varacağı yere. Babam bizi el sallayarak uğurladı. Kısa süre sonra olmasını beklediği tayini, ne yazık ki o kış da olmadı… Gelen yazın ortalarına doğru ancak babamızın yüzünü görebildik.

Kara tren ile bu yolculuk kaç gün sürdü bilemiyorum. Bu yolculuktan hatırımda kalan, ara ara girdiğimiz uzun tüneller ve içeri dolan kesif kömür dumanının bizi boğan kokusuydu. Dedem büyük bir merakla geçtiğimiz her istasyonu, dikkat çeken her şeyi not alıyor, gayet mutlu görünüyordu. Ben de Tandoğan’la birlikte tren tünele girdikçe karanlığı fırsat bilip şımarıyorduk. Bu keyfimiz çok sürmedi, annem dumandan ve karanlıktan etkilenmiş baygınlık geçirmeye başlamıştı. Epey bir zaman kendini kontrol etmeye çalışmış ama bunu başaramaz olmuştu. Öyle ya da böyle sonunda Eskişehir’e varmıştık.

İNEGÖL VE DÖRDÜNCÜ SINIF

Eskişehir’de bir ahbabın evinde misafir olduk. İnegöl’e gidebilmek için vasıta beklememiz gerekiyordu. Şimdiki gibi ha deyince vasıta bulabilmek ne mümkündü. Ertesi gün külüstür bir otobüs ile İnegöl’e doğru yola çıktık. Virajlarla dolu bu yol yolcuları perişan ederdi. Düze çıkanlar, “Bir daha bu yola asla dayanamam, bu son olsun” diye kendilerine söz verirken tekrar tekrar buna mecbur kalacaklarını hesap bile edemezlerdi. Perişan bir halde İnegöl’e halamlara gelmeyi başarabilmiştik sonunda. Özalp’tan sonra burası bir mega kent gibi gelmişti bana. Bir ev bulduk. Getirdiğimiz birkaç parça eşyamızı hemen yerleştirirken diğer yandan da yeni hayatımıza ayak uydurmak için gayret sarf ediyorduk. Ben Gazi Paşa ilkokulunda dördüncü sınıfa, Tandoğan da aynı okulda ikinci sınıfa başlamıştı. Okula adapte olmak benim için pek de kolay değildi. Beş sınıfın da aynı yerde ders gördüğü tek öğretmenli ve tek sınıflı bir okuldan sonra burası on yaşında bir çocuğa ne söylerdi siz düşünün artık. Üstelik de ders yılı başlayalı epey bir zaman olmuşsa. Ben iki de bir, ya dedemin ya da dayımın peşine düşüp köye kaçıyordum. Annemin çabaları boşunaydı. Üstelik kadın tekrar depresyona girmiş düzelebilmek için kendini zorluyordu. Akşamları bizi etrafına toplayıp Siretin Nebi dediği kalın ve siyah ciltli bir kitaptan Peygamberimizin hayatından bölümler okurdu. Kitabın dili çok ağır bir Osmanlıcaydı. Anlamamız için hem okur hem de tercüme ederdi. Uykumuz gelince de hep beraber uyurduk.

Bu aralar dayım köyden sık sık gelip bizi yokluyordu. Her gelişinde de “Abla seçimler geliyor. Oyunu D.P.’ye ver. Dinimiz elden gidiyor. D.P. kazandı, kazandı yoksa mahvolduk. Korkudan kimse Allah diyemiyor. Bu nereye kadar gidecek böyle. Bu partiye oy vermeyen bu vebalin altından kalkamaz” diye ısrar edip duruyordu. Bunda gerçek payı çoktu da D.P. ile ne gelecekti acaba?!.. 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti ezici bir çoğunluk ile iktidara geldi.

Gelir gelmez de, Allahuekber sesleri yükselmeye başladı minarelerden; “Tanrı uludur, Tanrı’dan başka yoktur tapacak” yerine. Kuran kursları, İmam-hatipler sırasıyla devreye girmeye başladı. Velhasılı dinine susamış Müslüman halkın kuruyan dilini damağını ıslatması için verilen damlalardan ibaretti bütün bu sunulanlar. 

Koca kışı birbirimize kah kızarak kah dayanarak geçirdik. Tatilde, İnegöl’den köye dedemlerin yanına gitmiştik. Nenem hastalanmış yatıyordu. Hastalığı gittikçe ilerledi, sonunda yataktan kalkamaz olmuştu. Annem başında kalıyor ona bakıyordu. Bu arada babama hastalığı bir mektupla haber verildi. Biz haritanın bir ucunda, babam ise diğer ucundaydı. İzin alamamış, gelememişti. Nenem ağırlaştığında yola çıksa bile yetişmesi mümkün değildi. Bastığı yeri titreten Osmanlı kadını, evladına olan hasretiyle onun pijamasına sarılarak hayata veda etti. Olan biteni kabullenmiş kimseye sitem etmemişti. Babaannemin ölümünden sonra annem kendini daha da kötü hissetmiş, İnegöl’e doktora gitmişti. Tandoğan ile ben, dedemin yanında kalmıştık. Ben ninemin pazen şalvarlarını bulup giyiyor ve evin yöneticisi havalarında dolaşıyordum. 

Kendimce dereye çamaşır götürüp yıkıyor, oralarda abdest alıp namazlar kılıyordum. Dedem haberleri alıyor bana aferinler yağdırıyordu. Bir gün, boyumdan büyük işlere kalkışıp ekmek yapmaya niyetlenmiş, un yerine kireci eleyip ortalığı toza dumana katmıştım. Allah’tan dedem eve gelip her şeyi yeniden düzene koymuştu.

Hiç boş duramıyordum. Akrabaların yanında tarlalara bahçelere gidiyordum. Kim sorarsa onlara yardım ediyordum. Yine tarlada olduğum bir sırada babamın İnegöl’e geldiğini öğrendim. Birileri konuşurken bunu duydum ya durur muyum ben artık. Nasıl eve geldiğimi, annemin yeni diktiği bayramlık emprime elbiseyi nasıl giyip yollara düştüğümü bilmiyorum. Saçım başım günlerdir taranmamış ama ipekli elbise sırtımda, köyden birilerinin peşine düşüp İnegöl’e vardım. Babam ile annemi tahmin ettiğim yerde buldum. Akrabalarla sohbet ediyorlardı. Annemle babam beni karşılarında görünce kızmakla gülmek arasında kaldılar. Annem “Biz geliyorduk sen nasıl geldin buralara!” diye kızdığını belli etti. Ben babama sarıldım ya, isterse kızabilirdi. Kılığıma da gülmeden edemediler. Biraz sonra hep beraber köye doğru yola çıktık. Eve geldiğimizde babamın ilk defa ağladığını gördüm. Altı yıllık hasret böyle mi bitmeliydi diyordu. Çok üzgündü. Annesinin ne hastalığına ne de cenazesine yetişebilmişti.

Artık babamın şark hizmeti bitmiş ve tayinimiz Isparta’nın Sütçüler kazasına çıkmıştı. Birkaç gün sonra toparlanıp bir Akdeniz kasabası olan Sütçüler’e doğru yola çıkacaktık.

SÜTÇÜLER

Birkaç parça eşyamızı alıp yine yollara düşmüştük. Sütçüler Isparta’ya oldukça uzak bir mesafedeydi. Kamyondan başka ulaşım aracı ile yolculuk şansı da yoktu o yıllarda. Eğridir’den sonra geceye kalmıştık. Karanlık ve kah inen kah çıkan virajlı bir dağ yolunda, kaplumbağa hızıyla menzile varmaya çabalıyorduk. Bize çok uzun gelen ve endişeli saatlerden sonra vasıtamız bizim için ayrılan evin önünde dumuştu. 

Burası öyle şirin öyle güzel bir kasabaydı ki varır varmaz alışıvermiştik buraya. Bizim alışık olduğumuz olumsuzlukları da yadırgamıyorduk zaten. Burada da elektrik yoktu, evlerde su akmıyordu. Parayla su taşıyan sucular, omuzlarına aldıkları uzun sırıkların iki ucuna astıkları tenekelerle evlere su taşırlardı. Evlerin her yerinde dolu boş su tenekelerinden geçilmezdi. Evlerde yoktu ama dışarıda adım başı fışkırırcasına akardı su sokak çeşmelerinden, daha doğrusu oluklardan. Bu akar suları açıp kapatacak çeşme başları da yoktu. Durmadan akar akarlardı… Bu sular o kadar soğuk ve lezzetliydi ki, alıştığımız tadı bulmakta zorlanırdık kasabanın dışına çıktığımızda. Tatillerden neredeyse su içemeden dönerdik, ilk işimiz doya doya su içmek olurdu evimize gelince. 

Buradaki evimiz yeni yapılmış ahşap bir binaydı. Üç odası bir de mutfağı vardı. Kasabanın hemen merkezindeydi. Bizden önceki hakimden boşalmıştı. Hemen akabinde biz geldiğimiz için de bize kalmıştı ev.

Kayaların dibine kurulan kasabanın bu dar alanda büyüme şansı pek az gibiydi o zamanlar. Sütçüler adını almasının nedeni, erkeklerinin Ankara ve İstanbul’da sütçülük ve yoğurtçuluk yapmalarıydı. Aralarında iyi para kazananlar da vardı. Çok azı ailesini yanında götürüyordu. Götürmeyenlerin de gittikleri yerlerde bir de şehirli hanım aldıklarını herkes biliyordu. O hanımlardan birisini de yakından tanımıştım. “Çocuk sayılabilecek bir yaştaydım. Liseyi yeni bitirmiştim” diye başlamıştı hayat hikayesini anlatmaya. Lafa karışmaz sadece dinlerdim yanlarında oturup. Yeşillikler arasındaki bahçelere serilen yaygılar üzerinde oturulurdu bu ziyaretler esnasında. Etrafta gül tarlaları vardı. Isparta gül, civarı da gül cennetidir malumunuz üzere.

Kadıncağız evlendikten sonra kocası olacağın evli olduğunu öğrenmiş. Ayrılmak istemiş ama eşi bir türlü buna razı olmamış. Sonra da onu alıp kasabasına getirmiş. Kadın hasta, veremin son devresini yaşıyordu. Boğulurcasına öksürük nöbetlerine tutuluyor, yanındakilere ölümü beklediğini gözleri dolarak söylüyordu. 

Kapalı mekanda bu hastalar ile oturmak çok sakıncalı idi. O kadar hassas ve ince bir kadındı ki, herkesten uzak durur, çok dikkatli davranırdı böyle hastaların aksine. Onu tanıdığımdan kısa bir süre sonra öldüğünü duymuş ve onun için çok üzülmüştüm.

Yani sözün özü Sütçüler’de erkeklerden çok kadınlar yaşardı o zamanlar. 

Sütçüler’de sadece bir ilkokul vardı biz oraya gittiğimizde. Ben ilkokulu bitirdikten iki yıl sonra bir ortaokul açılmıştı. Ortaokul açılana kadar evde annemle oturup dikiş-nakış öğreniyordum. 

Babam ne yapacağını bilemiyor bu duruma üzülüyordu. Dikiş kursu açılmıştı hemen ona kaydım yaptırıldı. Ben sevinerek dikiş öğrenmeye başlamıştım. O günlerde kasabaya gelen Isparta valisi ile konuşan babam beni, valinin de önermesiyle vilayetteki bir yatılı kız okuluna göndermeye niyetlenmişti. Ama annem buna dayanamayacağını söyleyerek razı gelmedi. Babam da üstelemedi. Çünkü annemin sağlığı hâlâ pek yerinde değildi.

O günlerden bir gün babam eve bir misafirle çıkageldi. Misafir, Sütçüler’e yeni gelen kasaba doktoruydu. Genç bir adamdı. İlk tayiniymiş. Annemi dinledikten sonra, kavuniçi bir kutunun içinde kavuniçi haplar bulunan bir ilaç önerdi. Bu ilaç o güne kadar bulunmuş olan dokuz vitaminin bir arada olduğu küçük haplardan ibaretti. Ve annem bu vitaminlerle iyileşti. Bir daha da o sıkıntıları yaşamadı. Koca koca doktorların yapamadığını Allah’ın izniyle yeni işe başlamış bir doktor yapmıştı.

ORTAOKUL YILLARI

Sonunda ortaokulun inşaatı yarım da olsa iş görür hale gelmiş, öğretime başlamıştı.

Sadece birinci sınıf ve bir de müdürümüz vardı. Küçücük bir öğretmen odasıyla hademe odasından ibaretti okulun tamamı. Gerisi inşaattı.

Okul binası kasabayı Isparta’ya bağlayan ana yol üzerindeydi. Bizim evden çıkıp bir kilometreden fazla bir yolu katederdik okula her gidişimizde. Gidişimiz, kah yokuş kah düz giden bir yoldan olurdu. 

Kaymakam matematiğe, babam tarihe, yaşlı bir ilkokul öğretmeni İngilizce’ye, veteriner biyolojiye, kalan derslere de müdür giriyordu. 

Ertesi sene gencecik bir bayan öğretmen daha geldi. Bir gece kapımız çalındı. Elinde valiziyle şaşkın genç bir hanım, yanında okulun hademesiyle birlikte bekliyordu. Hademe “Bu öğretmen hanım. Hüseyin beyler evde yok, size getirdim.” diyerek valizi içeri koydu. Annem misafiri hemen buyur etti. Odanın birini ona verdik. Bursalı’ydı. Hemşehrimiz olduğu için eşyaları gelene kadar bizde kalmasına karar verildi. Bizim Gönül ablamızdı artık evde, okulda da öğretmenimiz. 

Kasabaya ulaşım kamyonlarla olurdu. Otel olmadığı için de gelenler ya belediye reisinin evinde ya da kim müsaitse orada ağırlanırdı. Gönül abla da bize böylece gelmişti. Biz oradan ayrılana kadar da bizimle kalmıştı. Biz oradan ayrılırken de ağlıyordu sahipsiz kaldım diye. O yıllar taşra genç ve yalnız bir kadın için kolay yaşanır yer değildi. Başına geleceklerin en hafifi dedikodulara konu olmaktı. Gerisini siz düşünün. 

Ben öyle ders çalışıyordum ki iftihar listesinin en üstünde duruyordu resmim. Kendime güvenim yerindeydi. Altı yıldır buradaydık. Çok alışmıştım bu küçük ve yemyeşil kasabaya. Altı yıl, dile kolay. Kur’an okumayı burada öğrenmiştim. Arkadaşlarım vardı. Bu küçücük kasabanın her mahallesini her köşesini tanıyordum sanki.

Her gün okul çıkışı Gönül ablayı beklerdim okulun dışında. O aynı zamanda müdür muaviniydi. Kalan işleri bitirmeden eve dönemezdi. Evden talimat almıştım onu yalnız bırakmamak üzere. Onu beklerken doğanın güzelliğini beynime kazır, adeta ruhumla içerdim bu inanılmaz gün bitimlerini. Ortalık öyle sessiz olurdu ki. Az ileride, yol üstündeki mezarlığın bu sessizliğe kattığı hüzün de ayrıca anlamlandırırdı bu tabloyu. O mezarlığın adı ‘İnce Meryem’di. Bu isim de ayrıca çağrışımlar yapardı bende. İncecik bir Meryem kız gülümseyerek el sallardı bana oralardan sanki. 

Doğanın bu huşu veren hüzünlü sükutunu bazen karşı tepelerden derinden derine gelen bir kaval sesi bozardı. Bu ses beni de alır bir başka aleme doğru taşırdı. Güneşin batarken kızıla boyadığı, yeşili sararmış, kızarmış ağaçlarla kaplı tepelere, kaval sesinin geldiği yere doğru sanki ışınlanırdım. 

Gönül abla seslendiğinde silkinirdim adeta. “Üşümedin mi sen burada?” sorusuna “Hayır, hava soğuk değil” derdim. Gerçekten de orada kışlar dondurucu olmazdı. Sadece üşütürdü. Çocukluğumun sıcacık anılarla dolu olan bu dönemine, bu güzel kasabaya veda etmek zorunda kalmıştık babamın tayini dolayısıyla. Her güzel şey gibi çocukluğumu da anılarıyla beraber burada bırakmıştım. 

KIRŞEHİR’E GELİŞİMİZ VE HAYATIMIN DÖNÜM NOKTASI

İkinci yılın ilk yarısından sonra babamın tayini Kırşehir’e çıkmıştı. Hava soğuk, bize bulunan eve hiç alışamamışız. Beton bir binanın giriş katı. Yani klasik bir apartman dairesiydi burası. Nerde Sütçülerdeki sıcacık ahşap evimiz. Akdeniz’in ılımanından Anadolu’nun kavruk ve sert ortamına girivermenin şaşkınlığını yaşıyorduk ailece. Akdeniz’de yaşadığım altı ılıman yıl bana Doğu Anadolu’da yaşadıklarımızı unutturmuştu sanki. İnegöl’de babamdan ayrı geçen bir yılı da katarsak yedi yıl aradan sonra yeniden alışmak zorundaydık bu farklı koşullara. Ders yılı bitmiş ve yaz, tatil ile birlikte gelmişti. Bir yandan daha uygun bir ev arıyor diğer yandan da yeni yaşamımıza, çevremize uyum sağlamaya çalışıyorduk.

Koca yaz çabucak geçmişti. Biz evimizi değiştirip bir koca konağa taşınmıştık. Alabildiğine büyük bir bahçe içinde idi bu konak. Meclisin ilk milletvekillerinden olan Müfit hocaya aitti. Bu koca konağın anlatılan hikayeleri ilginçti doğrusu. Babam ev aradığını söylediğinde o günlerde hayatta olan, yaşına rağmen de avukatlık mesleğine devam eden Müfit hoca babama konağı kiraya vermişti. Bahçesi de kendisi de uzun süre bakımsız kalan konağı görünce benim zaten epeydir kah bulabildiğim kah kaybettiğim bütün neşem kaçmıştı. Benim gözüm yeni yeni yapılmaya başlayan apartman katlarındaydı. Tam tersi annem de bahçe içinde müstakil yerleri seviyordu. Annem ile babam bu ahşap yapıyı beğenmişler, biz de taşınmıştık. Sadece üst kattaki dört oda ve sofa diye adlandırılan kocaman bölümü kullanmak bile mümkün değildi. Bizim eşyalarımız ancak iki odayı donatabilmişti. Diğerleri boş kalmıştı. Yaz böylece bitivermişti işte. 

Müfit hoca oraların çok tanınan bir simasıydı. Biz onu tanıdığımızda sanırım yetmişli yaşlarını yaşıyordu. Hala çalışıyordu. Bizi ailecek çok sevdiğini söylerdi. Annemin o sahip çıkmaya çalıştığı dini inancı onu çok etkilemişti. Ara sıra ziyaretine gider sohbet ederdi anacığım hocaefendiyle. İyi bir müslümandı. Bilinçli idi. Ama dirençli değildi anladığım kadarıyla. Cumhuriyet’in ilanından sonra baya bir süre kaçak yaşadığı anlatılıyordu. Yeni düzene epey direnmiş, bakmış olacak gibi değil, başını ipten kurtarabilmek için ortaya çıkıp otoriteye baş eğmeyi yeğlemiş. Kırşehir’den milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi’ne girmiş. Kaç dönem yaptı bilmiyorum ama biz tanıdığımızda emekliydi. Vaktinin çoğunu evinin çalışma odasında geçiriyordu. Burası dört bir yanı kitaplarla kaplı büyük bir konak odasıydı. Kitaplarının çoğu da bizim oturduğumuz konağın alt katındaki dolaplarda duruyordu. Hepsi eski Arapça, Osmanlıca yazılmış ağır ciltli eserlerdi. Biz taşındığımızda, ev boş iken girip çıkanlar oraya buraya saçmışlardı bu kitapları. Kimisi yırtılmış kimisinin sadece cildi hasar görmüştü. Onları toparlayıp yüklük denilen dolaplara doldurmuştuk.

Mustafa Kemal, Kırşehir’e geldiğinde o zamanlar oturduğu bu konakta misafir etmişti onu Müfit hoca. Ama olaydan kendisi hiç bahsetmezdi. Daha doğrusu o günleri hatırladığına, anlattığına hiç rastlamadım. Geçmişine dair anlattığı, anlatırken de espriye boğduğu bir olay vardı benim de unutamadığım. Ölen eşi İstanbullu imiş. O zamanın adetlerine göre kız evine gidilip kız uzaktan da olsa şöyle bir görülür sonra da evlilik hazırlıklarına başlarmış aileler. “Bana güzel bir kız gösterip sonra da bunu verdiler” diye gülerek eşine takılırmış. Fakat eşini çok sevdiğini ona karşı olan saygısının, davranışlarının, akraba gelinleri tarafından kocalarına örnek gösterildiğini, hanımların bir araya geldiklerinde konuşmalarından hatırlıyorum.

İKİNCİ YARI YIL

Koca yaz çabucak geçmişti. Kırşehir’e sonbahar gelmiş, Güneşin fersizleşen ışığı düştükçe, bozkırın rengi de daha bir solgunlaşmıştı.

Okullar açılmış, sabahın erkeninde yollara düşen çocuklar gençler sokakları doldurmuştu. Ben de arkada bıraktığım yılın karamsarlığından bayağıca kurtulmuş olarak yeni ders yılına başlamıştım. Benden iki yaş küçük olan erkek kardeşim Tandoğan ile aynı sınıftaydık. Sütçüler’de iki yıl okul beklememin sonucuydu bu.

Ben içimdeki sıkıntıdan bir türlü kurtulamıyordum. Oldum olası bir şeylere yeniden başlayıp, yeni bir çevreye ayak uydurmak beni zorlamıştır hep. Bu şehir de, bu şehrin lisesi de bana içinde kaybolmuşum gibi geliyordu. Geldiğim o küçük ve sıcak Akdeniz kasabasından küçücük bir okuldan sonra. Kara yaslara girmiştim kısacası. Orada gaz lambalarıyla, lüks diye adlandırılan ışığı lambalara göre daha bol olan aydınlatma araçlarıyla yaşamaya alışmıştık. Orada sokaklar karanlık olurdu. Bir yerden bir yere giden insanlar ellerindeki çıraların ışığında yolunu bulmaya çalışırdı. Geceleri lokale giden memurların elinde vardı sadece o pilli el fenerleri. 

Kırşehir elektrik ile aydınlatılıyordu. Bu hem hoşuma gidiyor, hem de eskiyi unutamıyordum. Sütçüler’den Kırşehir’e gelirken bir gece Ankara’da bir otelde konaklamıştık. Yolculuğumuz sırasında Ankara’yı gece karşıdan gördüğümde ışık seli içindeki bu şehri; “ruhumun böyle manzaralara karşı acıktığını” söyleyerek ifadelendiriyordum arkadaşıma yazdığım ilk mektupta. O coşkudan bu hale gelişimin sebebi derslere ve ortama uyum sağlayamayışımdı. Burada her şey farklıydı. Kitaplar değişik, hocaların yöntemleri değişikti. Daha doğrusu burası yıllar içinde tecrübe kazanmış, bütün gereksinmelere cevap verecek bir okuldu. Her dersin kendi alanında yetişmiş öğretmeni vardı. Adamakıllı bocalamıştık kardeşim ile ben. Bilhassa yabancı dilimiz olan İngilizce’de çok gerilerdeydik. İngilizce öğretmenimizden özel ders aldırmaya karar vermişti babam. Ama bu çok uzun sürmedi. Birkaç dersten sonra vazgeçtik. Kendi kendimize çalışarak kısa sürede arayı kapatmayı başarmıştık.

Ama ben hala bir yandan çevreme uyum sağlamaya çalışıyor, bir yandan da üzerimden tamamen atamadığım beni boğan sıkıntılı halimden kurtulmak için çabalıyordum. Herkes birbiriyle arkadaşlık kuruyor, ben herkese mesafeli ve soğuk bakıyordum. Aynı sırada oturduğum oldukça esmer bir kız vardı, simsiyah saçları kulaklarının üzerinden örülmüş olarak iki yana sarkardı. Onu da pek sevememiştim ama hasbelkader aynı sırayı paylaşıyorduk. Bu arkadaşın adı Remziye idi ama ‘kara kız’ derlerdi ona diğer çocuklar. Annemin adıydı Remziye, belki de onu bu yüzden kabullendim bir zaman sonra.

İşte tam bu günlerde, kara kız yanıma gelip, ‘şu ağacın altına bakar mısın?’ diye beni kolumdan çekiştirmeye başlamıştı. Ders zili çalmış, okulun merdivenlerini birkaç basamak çıkmıştım ki, ağaca doğru başımı çevirince bana doğru bakan delikanlıyı fark ettim. Beni gör artık dercesine ısrarla orada bekliyordu sanki. Tavrı bana bunu düşündürdü nedense. Geçen ders yılının sonlarına doğru gelmiştim ben de bu okula ama ona hiç rastlamamıştım, ilk defa görüyordum kendisini. Daha sonra, Kayseri lisesinden Kırşehir lisesine naklen yeni geldiğini öğrendim, görür görmez kim bu kendini beğenmiş ukala dedim kendi kendime. ‘Amerikan filmlerinden fırlamış gibi’ diye bir yorum yaptı yanımdaki arkadaş. O zamanlar ölçülerimiz Amerikan filmleriydi. Yakışıklılıklar, güzellikler hep onlarla kıyaslanırdı. Hatta kıyafetlerimizi bile onlarınki gibi seçmeye çalışırdık. Filmlerde romantik konular işlenir, olağanüstü güzellikte tipler oynardı üstlerine düşen rolleri. Gençler onlar gibi giyinmeye özenir, onlar gibi sigara içmeye çalışırlardı, benim de diğer gençlerden bir farkım yoktu bu konuda.

Onu tanımanın hayatımın dönüm noktası olacağını nereden bilebilirdim ki o günlerde. Kendini beğenmiş tanımı aslında pek de hoş karşılanmaz insanlar arasında. Ukalalık ve kibirlilikle bilinir kendini beğenenler. Ama bu sıfat ona, daha doğrusu onun kişiliğine ayrı bir özellik katıyordu. Her sıfatı herkes taşıyamaz, bazılarını komik duruma düşüren kendini beğenmişlik tabiri ona gerçekten yakışıyordu. Ondaki bu hal kendine olan güveninin dışa yansımasıydı. Öyle yapmacık bir şey, bir özenti falan değildi. Başka bir şey vardı Özkan’ın şahsında o yaşlarda bile. Dik durmak, kendine güvenmekti bunun adı. 

Aslında Özkan, hiç kimseye aldırmadan bayağı bir zamandır beni göz hapsine almış, ileriye dönük planlar yapmaya başlamıştı bile çoktan. Bu onun karakteriydi, bir şeyi aklına koydu ise, buna kalbi de mutmain oldu ise, zorun kolayın hesabını yapmak zahmetine bile girmezdi. 

Bense hiçbir şeyin farkına varamayacak kadar kendi dünyamda yaşayıp gidiyordum bu karşılaşmaya kadar. Onu tanıdıktan sonra, o güne kadar sadece bana ait olan romantik dünyama Özkan da katılmıştı artık. Benim ruhumda platonik bir aşkın sükûn veren ufkuna doğru bir yolculuk başlamıştı. İçime kapanmak yerine dış dünyaya açılmış, çevremdeki herkesle arkadaşlık kurmaya başlamıştım. Çevremdeki her şeyi çok seviyordum, kapalı kapılarını açmıştım bana ait dünyanın artık.

Bilirsiniz, insanımız karşı cinsten iki kişinin tanışıklığının adına sevda der ve bunu da çok önemser. Daha doğrusu, aklı eren herkes kendini bu konuda sorumlu sanır. Bu sebeple sanırım, bizim karşılıklı iki kelime bile etmeden birbirimizin yüzünü yakından görmeden tanışıklığımız, Aslı ile Kerem masalına dönüştü birdenbire. Bizi tanıyan tanımayan herkes aramızdakinin bir sevda olduğuna karar vermişti bile. Anadolu insanının gözünde efsane olmak pek de zor değilmiş meğerse. 

Arkadaşlar kolları sıvadı. Arada haberler, mektuplar taşınmaya başlandı. Olay duyuldu. Bana evden gözaltı cezası verildi. Bu hayatımın ilk gözaltı kâbusuydu. Ne diyebilirim ki, Ercümend ile birlikte yasakları, hayatın gerçek yüzünü tanımaya başlamıştım. Gerçeklerle yüz yüze ve inandığınız gibi tavizsiz yaşamaya çalışmanın sorumluluğunun huzuru ve sıkıntıları o günlerden bu günlere dek çeşitli biçimlerde süregeldi yaşamımızda.

İşte böyle Mukaddes Taner ile Ercümend Özkan’ı birleştiren yaşam çizgisi yasaklarla, kah siyah, kah beyaz, arada bir de gök kuşağı renkleriyle sürdü gitti otuz iki yıl. Yedi yıl da evlilik öncesi tanışıklığı sayarsak bu eder otuz dokuz sevgi ve saygı dolu yıl. 

Ercümend kendisine böyle bir sevgi yaşamayı nasibettiği için Allah’a hep şükrederdi. Böyle bir duygunun, böyle bir bağlılığın insanı yanılgılardan koruduğuna inandığını onu buna şükrederken görmek bile yeterdi. Bu yüzden olacak, gençlere sevmekten korkmayın derdi son zamanlarında. 

Ercümend’in ailesinden sadece iki kız kardeşi tanıdım o yıllarda. Annesini tanımak kısmet olmadı. Ama Hüsniye hanım beni oğlunun anlattıklarından, resimlerimden tanımıştı. Söylediklerine göre de çok sevmiş. Çünkü canı kadar sevdiği oğlu ona, “Anne bu senin gelinin olacak” diye bir de kehanette! bulunmuş. Şaka bir yana Ercümend daha sonraları da göreceğimiz gibi ileriyi tahmin etmekte oldukça başarılıydı, bunu akıl yürüterek yapardı.

Özkan yazdığı mektuplarda ailesini kısaca, felçli bir anne ve sert bir babayla yedi kardeş diye anlatmıştı. Oldukça zor bir yaşamları olduğu seziliyordu anlattıklarından. Onun için üzülmüştüm.

O zamanlar şimdiki gibi elimizin altında telefon falan yok. Eşinizle dostunuzla ancak mektup ve telgrafla haberleşebiliyordunuz. Telefon yok dediysem bu hiç yok anlamına gelmemeli. Şimdiki gibi herkesin evinde, elinde ya da cebinde değildi. Kısacası mektup haberleşmenin, birbirini tanımanın en bilinen yoluydu.

Devam edecek…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal