Yeni Bir Muhasebe Fırsatı

Yeni Bir Muhasebe Fırsatı

Allah bir bedende iki yürek yaratmamıştır. Hem Allah’ı, hem Sezar’ı razı ederek kurtuluşa erilemez! Zaten ikisinin aynı anda razı olması muhal!

Yeni Bir Muhasebe Fırsatı

Muhasebe her yılın sonuna aittir ya, olsun biz başında başlayalım… Ya da yaptığımız eski yılın sonuna ait olsun. Bir ‘Z raporu’ çıkaralım. Bir röntgen filmi çekelim kendimize, bir projeksiyon tutalım. Bakalım ne haldeyiz? Hal ve gidişat nasıl? Kârda mıyız, zararda mı?

Devletin istatistiklerine bakınca milli gelirden payımıza düşen miktar artmış! Bu herkesin cebine eşit olarak yansımasa, fiilen girmese de böyle (imiş)! Biz meseleyi bu pencereden incelemeyeceğimize göre, geçelim! Bu konuda İbrahim Kahveci’ye kulak vermek, müracaat etmek kafi! Erk sahiplerinin pay’laması bir başkadır zira! Gerçek ve mecaz anlamlarıyla da…

‘Dindarlık arttı!’ söylemlerine bakınca da aynı istatistikî yanılgıyı görebiliyoruz. Şişede durduğu gibi nasıl durmuyorsa kâğıtta yazıldığı gibi hiç durmuyor! Gerçekle zan, vakıa ile tespitler farklı! Bunun nicelliği bile tartışılır! Kur’an’ın kapağına hürmet edip ahkâmını ayaklar altına alanlar, içki ve kumarı yol edinerek, şeriatın kestiği parmak acımaz deyip yasallığı helalliğe delil sayıp, dahası önceleyerek bayram ve cuma gün ve geceleri ayıkanlar, zinadan kaçınmadan gusül abdestine titizlenenler ve daha nice bilindik örnekleriyle bu ‘hepçil’ algı dünyası bu topraklarda adeta tarz olmuş durumdadır. Ne yardan ne serden vazgeçememek! 

Bu ‘hadd’ olarak isimlendirilip tespit edilen ve belirli yaptırımlara bağlanan ‘şeytan işi pislikler’, ‘Allah hakkı’ vurgulu olarak, bırakınız iş edinmeyi ‘Yaklaşmayınız!’ kırmızı çizgili ve altı kalınca çizilerek nehyedilen/yasaklanan/haram kılınan münker ve mel’anetler nasıl olur da ‘müslümanım’ diyen, Allah’a inandığını, teslim olduğunu söyleyen kimselerce, kahir ekserisinin de aynı  -güya- hassasiyetlere sahip olduğu istatistiklere bağlanan yerlerde yoğun olarak, ‘bireysel tercih’, ‘hata’, ‘gaflet’, ‘unutma’ denilemeyecek boyutlarda, hem de türlü dolambaçlarla, minare çalanların kılıfı niteliğinde işleniyor, yol ediniliyor oluşu mümkün olabilir? Bu akla, hafsalaya, insafa, iz’ana sığmadığı gibi ‘imana’ hiç sığmaz, sığdırılamaz! Yine bundan daha beteri ise ‘siyasi’ duruş ve düşünüş olarak, ameli olarak sapmanın çok ötesinde bir menzilde patlayan ‘itikadi’ olandan ayrı düşünülemeyecek, ‘’yol-yöntem, araç-amaç uyumu, resulün siretindeki hayatın her alanını kuşatan, daha çok egemenliği, düzeni, işleyişi konu edinen, ‘ibadet’ kavramının içinde, tam merkezinde düşünülmesi gereken örneklik, sünnet’’ olgusunun ihlal edilmesi, dikkate alınmaması, ‘zamanın değişimi ile ahkâmın değişimi’ algısıyla yersiz ve hadsizce çiğnenmesi, aşındırılıp etrafından dolanarak sözüm ona aşılması daha vahim bir hastalık, aymazlık olarak karşımızdadır. Bu denge olmayınca, sistem oturtulmayınca diğer yanılgıların, hataların düzeltilmesi imkânı yoktur.

Allah bir bedende iki yürek yaratmamıştır. Hem Allah’ı, hem Sezar’ı razı ederek kurtuluşa erilemez! Zaten ikisinin aynı anda razı olması muhal! Sezar’ı razı etmeye çalışırsanız bundan Allah razı olmaz! Allah’ın razı olacağı şeyler de Sezar’ı memnun etmez! Burada ‘hepçil’liğe yol yoktur! Bu düpedüz yolsuzluktur. Yoldan çıkmadır. Bunu adı hoşa gitmese de ‘ortaklık/şirk’tir. Burada ‘iyi niyet’ de geçmez!

Şimdi bazı refiklerimizin bunu ‘tekfircilik’ olarak algılaması, ‘eleştiride doz aşımı’ olarak görmesi olasıdır. Bu bir ‘iğne, çuvaldız’ meseli… Varsa sürç-i lisan, düzeltilir ve fakat bazı yanılgıların, gidişatın dönüşü, telafisi olmayabilir! Hani, ‘gerçekler acıdır’ denir ya, işte öyle… Zalimlere meyletmeyin size de ateş dokunur’ ve ‘sadece zalimlere erişmekle kalmayacak bir fitneden sakının’ ilahi uyarılarını dillendirince de kastın aşılması yargısı siz ne derseniz deyin, istenenlerce tahakkuk ettirilebilir! (Etrafa bakınca bunun toplumsal tahakkuku gün ışığı gibi aşikar değil mi?)Bundan kaçış yok; ‘kınama’ ve rızayı talep’ asıl merciine döndürülmeli ve bu hassasiyet gözetilmelidir daima… Bakınız ‘yarası olan gocunsun’ demiyoruz; iltihap ve enfeksiyonun bünyeyi sarıp kangren, zihinlerin mefluç hale geldiğini ‘yeter, görün artık’ diyoruz, haykırıyoruz!

Kur’an’ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in hayatının seçmeli de olsa ders programlarına alınması bir yerden bakınca bir ‘şey’ kabul edilebilir! Fakat başka bir yerden bakınca görünenler, tamamen olmasa da oldukça farklılaşıyor. Toplumsal düzenleme ve işleyişte bunlar kale alınmadan, adeta görmezden gelinerek şekle ait oluşumlar kime nasıl bir meşruiyet taşıyacak, bu mümkün mü? Eli işte gözü oynaşta kabilinden! Yolsuzlukların, adaletsizliklerin, hukuksuzluğun, kayırmacılığın, köşe kapmacılığın, göz boyamacılığın ‘ahlak’ ile ilintisi, kopmaz bağı kesilerek farklı gerekçelerle örtülmesi, kılıflandırılması, ‘kendine dokunup dokunmaması’ zaviyesinden değerlendirilmesi bu toplumsal ifsadın, dejenerasyonun bir göstergesi değil midir?

Bizler her namaz akabinde, seherlerde, gecenin belli vakitlerinde, yattığımızda kalktığımızda, hassaten ‘ölüm’ gerçeğiyle farklı vesilelerle yüzleştiğimizde, özellikle ‘Ramazan ayı’ dolayısıyla ‘oruç’ ibadeti esnasında bu muhasebe fırsatını daima buluyoruz ve fakat değerlendirebiliyor muyuz, o tartışılır! Dahası bu muhasebeler gel-geç bir şekilde anlık bir duygusallıkla geçiştiriliyor mu? Kalıcı ve nasuh ‘tövbe’lere, kişilik ve kimliğimizde doğru iz ve çizgilere vesile olabiliyor mu? İstikametimizde bize bir katkı, bir duruş, bir ivme, bir renk, bir nitelik, bir netlik, bir samimiyet, bir hakkaniyet, bir azim, bir adalet ve şecaat, bir bilgi ve bilinç, bir hassasiyet aşılıyor mu? Orucu, abdesti bozan şeyleri konuşuyor, ayrıntılarına kadar iniyoruz ve fakat ‘kulluğu bozan’, ‘istikameti yitirten’ duruş ve düşünüşlerin hiç ayırdında değiliz!

Şu ‘üç aylar’ metaforuyla başlayan, kandillerle süslenip sürdürülen, Ramazan’da kadir gecesi beklentisiyle ayyuka çıkacak olan duygusal atmosfer gerçekten kayda değer bir iz, işaret, veri, nur ve bir ümit taşıyor, sunuyor mu? Yoksa gelip geçici, anlık, bireysel ve de tersine ilerisinde daha serbest ve haydi söyleyelim ‘günaha’ alan açacak, fırsat verecek bir ‘vaftiz’, ‘günah çıkarma’ vesilesi olarak mı görülüyor! Önceki tekrarları gibi ‘oruç’ tutacağız ve fakat oruç bizi tutup, bize kalkan olacak mı belli değil! Aynı deliklerden kaçar kez ısırıldığımızın hesabı belli değil! Kaçıncı Ramazan’ı idrak edip tarihin tekerrür edip durmasına bir ‘dur!’ denilememesi ne menem iştir! Bu din ‘bütüncül’ bir bakışı salık verir, parçacılığı değil! Ortaklığı zinhar kabul etmez; velev ki yüzde doksan dokuza, yüzde bir oranında lehte de olsa! O yüzden ayağımıza ge(tiri)len, önümüze sunulan bu fırsatı, son fırsat, tünelden önceki (sanki) son çıkış bilip o şekilde, hakkıyla idrak etmemiz gerek. Ne yapıyorsak elimizle, o; ya lehimize ya aleyhimize…

Bu tarafta neticede ‘aç-susuz’ kalmak, bir sürü insanın ‘fit’ olmak endişesiyle tomarla para harcadığı düşünüldüğünde çok sıkıntı değil! Asıl sıkıntı öte tarafta ‘müflis tüccar’ durumuna düşmek! Yanılgının büyüğü de dönüp dolaşıp tüm dini atmosferi/algıyı bireysel edinimlere, çıkarsamalara indirgemektir. Bir bütüncüllükten ve toplumsallıktan uzak algı ve meşguliyetler bizi asıl hedeften, istikametten saptırmaktadır. Bir oyun ve oyalamacadan ibaret, yanılsamalarla, ‘miş gibi’ tavırlarla malülüz!

Ne diyor Abdurrahman Arslan; ‘Fıkhı olmayan dindarlıkla karşı karşıyayız, siz bir şeyi görüntüye, şova dönüştürüyorsanız, gösterişe dönüştürüyorsanız, siz aynı  zamanda onun içini boşaltıyorsunuz demektir. Bu birbirine paralel giden bir şeydir. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız benim kanaatime göre  yoğun bir dindarlık gibi görünüyor ki, kısmen Kemalistler bunu böyle söylüyor, ama Müslümanlar bu sözü dikkate alırlarsa yanılırlar.’

Muhasebe ve tövbe algımız  ‘bin kere bozulmakla’ hiç örselenmeyen bir kösele gibi kullanılıp tüketiliyor! Bu gel-gitler nereye kadar? Ne zamana kadar? Bunun bir beratı mı var elimizde? Bu orucun, bu namazın, belki de son oldukları şuur ve bilinci ile hareket hassasiyeti nerede kaldı? Çok mu uzak ve ütopik gelir oldu? Bizde, bu diyarlarda ise her Ramazan ve bayramlar, cumalar, özel gün diye eklenenler her defasında bozulan ahdin, unutulan tövbelerin -sanki/belki- yeniden bozulmak üzere geçici, bir anlık fırsatı olarak görünür, algılanır durumdadır. Tekraren bozulan tövbelerin bir daha bozulabilmek üzere, seksen dokuzdan sonra doksanıncı, doksan dokuzdan sonra yüzüncüsü olarak bir yap-boz gibi, araç mesabesinde kullanılması, tüketilmesi söz konusu bu gün, gece ve anların! Burada da tövbe ve istiğfarın karıştırılması, ters yüz edilmesi söz konusu! Kur’andaki ‘tövbe’ ve kabulü ile ilgili sunulan ilkelerin hiç hesaba katıldığı yok!

Her gelen yeni yıl geçeni aratır oldu! ‘Kritik eşik’ biliyorum kişisel farklılıklar gösterse de toplumsal olarak aşılmış gibi…‘Dönülmez akşamın ufkuna’ doğru hem de baş aşağı düşüyoruz. Aşılmaktan daha kötüsü ise ‘alışılmış’, kanıksanmış olmasıdır. ‘Eski hal de yeni hal de normal!’ modunda, alan razı veren razı iş ve işleyiş, işletmecilik sürüp gidiyor. Bir de uyarı ve eleştirileri ‘gölge’ gibi algılayıp görmezden gelme, yok sayma ve kale almama, eleştiriyi ve eleştireni kınama algısı var ki hepsinden beter! Böylesi ortamlarda başka bir sonuç beklenebilir mi? Deizm endişesi işin hikayesi, daha sonraki basamakların konusu… Bir ümit taşınabilir mi yarınlara dair! Gelecek nesillere yönelik! Elbette gabya dair taşlama yapmıyoruz; bu sürecin akıbetiyle ilgili bir öngörü. Tarihin şimdiye kadarki tekerrürü gibi… Genç nesillere hangi tecrübeyi doğru aktarabiliyoruz ki beklentimiz de o yönde olsun! Gölge etmesek onlara belki yetecek! Biz onlara bir bağ, bir pranga daha atıyor, etraflarına ördüğümüz örümcek ağlarını tahkim ediyoruz. Onların sınavını zorlaştırıyoruz kendi hesabımızı ağırlaştırdığımız gibi…

Ders koyuyor, içeriğine, dersin yetişmiş(!) elemanına bakmıyoruz! ‘Seçmeli’ diye mimleyip her kesimin nabzına şerbet veriyoruz!  Devlet eliyle içki, kumar, fuhuş yuvalarını işletiyor, ‘dindarlık’ nutukları atıyoruz! Başörtüsündeki değişime mi desek, başkalaşıma mı, bakmak yeterli zaten! Tesettür algısının evrimine de… Şu yılbaşı çekilişindeki piyango bileti kuyruklarına bakmak başlı başına bir ibret vesikasıdır. Bakmayın siz ‘fetva’ devşirenlere, zurnanın ‘zırt’ dediği yer zaten tam da burası! İsteyene istediği fetvayı bulmak kolaydan daha kolay bu ülke(ler)de! Yılbaşı mı dersiniz noel mi bilmem ama ülke sathında kutlamalara bakarsanız görecekleriniz herhalde sizi şaşırtmaz! Mesela benim yaşadığım ilde rezervasyonlar tamamen dolmuş, hiçbir mekânda yer kalmamıştı! Pek önemsenmiyor ama inanın bu yerlerde camiler, ezanlar da olmasa ‘müslümanlık’la ilgili bir alâmetifarika kalmayacak, sair coğrafyalardan ayıramayacaksınız yaşadığınız yerleri! Kaldı ki yüzde doksan dokuzu, buçuğu da dâhil, ‘müslümanım diyenler’den oluştuğu söylenen yerlerden bahsediyoruz! Diyeceksiniz ki dünyanın kendini İslam’la ifadelendirmeyen nice ülkesinde de bu dedikleriniz, cami, başörtüsü, kısmen ezan var! Evet, işte ‘bam teli’ de burası. Çık işin içinden çıkabilirsen!

Şehirlerimizde farklı garabetler, köylerimizde farklı; mekteplisi farklı, alaylısı farklı; gelenekselcisi farklı, modernisti farklı; okumuşu farklı, cahili farklı… Bu farklılıklar ‘farkındalık’ ile ilgili değil, yapılan yanlışın, büyük kopuşun, düşüşün, savruluşun, başkalaşmanın farklı birer versiyonu, değişik birer örneği…

Allah’ı gereği gibi takdir edememek; ‘din’ ve ‘ibadet’ olgularını doğru kavrayıp hayatımızdaki karşılıklarını doğru tespit edememek; yaratılışımızın gayesini ve kulluğun gereğini idrak edememek; Allah’ın sıfatlarını da bütüncül olarak, karşılıkları, tezahürleri, içerikleri ve uzantılarıyla fehmedememek, fıkhedememek; ahiret gerçeğini ötelemek, ertelemek; kaynak(larımız)la doğru irtibatı kuramamak.. şeklinde sıralanabilecek maraz ve açmazlarımız, bilginin yerine malumatı, zan ve kuruntuyu; imanın yerine inancı, akideyi; iletilenin yerine üretileni, uydurulanı, yutturulanı; hukukun yerine kanunu; ilahi olanın yerine beşeri olanı; adaletin yerine zulmü; liyakatin yerine kayırmacılığı; tevhidin yerine şirki (açığı, gizlisi, iyi niyetlisi); tahkikin yerine körü körüne taklidi, ictihadın yerine dogmaları, şerh ve haşiyeciliği; resulün sahih örnekliği yerine, yeni bir ‘sünnetsizlik’ boyutunda, hurafe ve bid’atleri, velilik, şeyh, abi gibi aracıları.. ikame eden nefsi, keyfi ve hevai çıkarımlarımız olunca, normal şartlar altında başka bir sonuç da beklenemezdi herhalde?!

Şimdi kalkıp şeytana küfretmenin, ABD ve İsrail’e laf söylemenin bir anlamı kalıyor mu?

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal