Hatıralarım – 4. Bölüm

Hatıralarım – 4. Bölüm

Yüzü batıya dönük olanların onca gayretine rağmen, ilkokul çocuklarını balo salonlarına alıştırmak mümkün olamadı. Her kesimden müslüman bu hayat tarzını, o gün bugündür hep dışladılar, kabullenmediler.

ÖZALP MACERAMIZ BAŞLIYOR

Ailemizin bir arada olduğu günler çok sürmedi. Babam Van’da geçen iki yılın sonunda yine Van’ın kazalarından biri olan Özalp’a tayin oldu. Tayin olur olmaz birlikte gitmemiz mümkün değildi. Özalp İran sınırında küçücük bir kasaba o zamanlar. Kardeşim ile ben okula başlamışız. Önümüz kış. Üstelik babam yine selahiyetli gidecek oraya. Yani bir başka hakimin yerine vekaleten bakacak. Ne kadar kalacağı belli değil.

Babam yine gitti, biz kaldık. Hem de bir gece vakti. O gün annemin bizden saklanıp ağladığını anlamıştım ama anlamamış gibi davrandım. Görmemizi istemiyorsa görmemeliydik. Bu benim hayatımda prensip edindiğim bir ilkedir. Karşımdaki kim olursa olsun bilmemi veya görmemi istemediği bir özeli varsa ben onu görsem de bilsem de ne görmüşümdür ne de bilmişimdir.

Rahmetli anacığım yaşadığı ortamlara bir türlü uyum sağlayamadı. Ailesinden oldukça iyi bir İslami terbiye almıştı. O yıllarda bile üst düzey memur kesiminin yaşadığı hayat tamamen batı taklidi bir özentiden başka bir şey değildi. Bu sebeple bulunduğumuz yerlerde bir iki ahbabı varsa o da yerli halktan inancına sahip çıkan birileri olurdu genellikle.

Cumhuriyet’in özel günlerinde milli bayramlarda balolar tertip edilir, tuvaletler giyilir danslar edilirdi. Bu tür eğlenceleri babam da tasvip etmezdi, katılmazdı da. Bu yüzden de yakın çevreleri sayılabilecek bu kesimle ilişkileri yüzeysel bir selamlaşmadan ileri gidemiyordu.

Hiç unutamadığım bir sıkıntı da ben yaşamıştım bu balolarla ilgili. Okulumuz 23 Nisan şenliklerine hazırlanıyordu. Bu işlerle uğraşan bayan öğretmen beni de seçti bu gösteriler için. Yapılacak olan gösterinin adı 23 Nisan çocuk balosuydu. Biz başladık kızlı erkekli dans provalarına. Erkek arkadaşlarımızla sarmaş dolaş vals öğreniyorduk. Cumhuriyet demek balo eğlence demek gibi algılanıyordu küçücük zihinlerimizde o zaman. Çünkü Cumhuriyet ve onunla ilgili bayramlar balolarla şenliklerle kutlanıyordu. İlkokul çağındaki çocukların bunu başka türlü algılamalarının önüne geçiliyordu bu türlü organizasyonlarla kanımca. Ben henüz ikinci sınıftayım. Ailemin bu olaya tepkisinin ne olacağını az çok tahmin ediyordum ve onlara söyleyemiyordum. Öğretmenimi çok seviyordum, o da beni çok seviyordu, onun için seçti beni bu gösteriye diye inandırmıştım kendimi. Ailemin bu konudaki tutumunu da biliyordu, niye yapmıştı bunu acaba? Babamın hakim arkadaşlarından birinin kızıydı. Belki de kendince, ailecek bizi aydınlatmayı düşünmüştü diye de esprili bir yorum geliyor şimdilerde aklıma. Doğrusu ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilemiyordum. Provalar sürüyordu. Geçen zaman bütün ağırlığıyla sırtıma abanıyordu sanki. Bu arada ailelere tuvaletler dikmeleri veya diktirmeleri için haberler yollanıyordu. Ben bunu da anneme söyleyememiştim. Ailem ile öğretmenim arasında kalmaktan korkuyordum. Yaptığım şeyin çok kötü olduğunu düşünüp hem saklıyor hem de sıkıntıdan uykularım kaçıyordu. Son derece huzursuzdum. Ailemden korkuyordum desem, bana yapacakları bir şey yoktu, belki sadece neden söylemedin diye kızacaklardı. Öyleyse neydi beni bu kadar üzen perişan eden! Kendimce, bir suç işlediğime inanıyordum. Bu suç da öyle böyle bir suç değildi bana göre! Olaya farkında olmadan ailemin gözüyle bakıyormuşum meğer. Giyeceğimiz tuvaletlerin hazır olup olmadığının sorulması üzerine olay ortaya çıktı. Annem babama söyledi. Babam öğretmenle konuşup beni gösteriden aldı. Hem çok rahatlamıştım hem de içimde bir boşluk hissetmiştim o zaman. Onca sıkıntıdan kurtulmuştum ama sırtımdan kalkan bu yükten sonra bu anlamsız boşluk da neyin nesiydi? Sanırım bunun adı çevremden arkadaşlarımdan, birden bire izole olup yalnızlaşmamdı. Bu olaydan sonra birdenbire kendimi kenara çekivermiştim. Korkuyordum ama neden!.. Arkadaşlarımın kınamasından mı!.. Öğretmenimin beni bir daha sevmeyeceğinden mi!.. Yoksa, kafamda henüz yerine oturtamadığım günah kavramından, cehennem gerçeğinden mi!.. Annem ile babamın bu tür yaşananlara günah işlemek olarak bakmalarının etkisi de yaşadığım bu kabusun nedenlerinden en önemlisiydi diye düşünmüştüm daha sonraları.

Bu yaşadıklarıma Allah korkusu diyebilir miyim, dersem abartmış mı olurum bilemiyorum. Çünkü çocukluğumda Allah’tan korktuğumu pek hatırlamıyorum. Allah sadece sevilesi bir kavramdı çocuk yüreğimde. Korktuğum zaman Allah sevgisine öyle bir sığınırdım ki rüyalarımda küçücük kafamda canlandırdığım gibi onu görür inanılmaz bir huzur hissederdim hep.

Yüzü batıya dönük olanların onca gayretine rağmen, ilkokul çocuklarını balo salonlarına alıştırmak mümkün olamadı. Her kesimden müslüman bu hayat tarzını, o gün bugündür hep dışladılar, kabullenmediler.

Baloların, operaların, bale gösterilerinin Anadolu insanına dayatılması, halk arasında anlatılan bazen komik bazen de trajik hikayelere zemin hazırlamıştı. Erzurum’a giden operacıların kendilerini başarılı hissettikleri bir gösteri sonrası seyircilerden birine yöneltilen bir soru üzerine aldıkları cevap halkın hislerine tercüman olmuştu: “Erzurum, Erzurum olalı böyle zulüm görmedi!” Bu cevap biraz da benim yaşadıklarımın özetiydi sanki.

Babamın o kış günü gidişi annemi çok sarsmıştı. İşin sonu ağır bir depresyona kadar vardı. Bu sıkıntıları annem ile birlikte ben de yaşıyordum. Diğer iki kardeşim anlamayacak kadar küçüktüler.

Kara kış iyice bastırmış, kar şehrin içinde çukur yerlerde adam boyu olmuştu. Hava aşırı soğuktu. O zamanlar yakmak için ancak odun ve tezek bulabiliyorduk. Tezek, büyük baş hayvanların dışkılarına saman katılarak elde edilirdi. Daha sonra da kasnaklarla şekillendirilerek açık havada kurutulur ve yanmaya hazır hale getirilirdi. 

Tezek yakan evlerin önünde koni görüntüsünde yığınlara rastlanırdı. Bunlar tezekten yapılan tezekliklerdi. Dışarıdan içeriye kar ve yağmur işlemediği için içerideki tezekler kuru ve yanmaya hazır olurdu. Nasıl bir yöntem ile dizilerek meydana getirilir idiyse bu yığın önünde açılan gedikten alınan tezeklerin eksilmesi ile yıkılmaz en üstteki son kata kadar ayakta kalırdı. Bu cins yakacak kor haline geldiğinde erimiş demir görüntüsü alırdı. Özel sobalarda yakılan bu yakıtın ısısı odundan daha yüksekti.

Arka mahallelerden gelen çocuklar sırtlarında çuvallar bütün yaz sokaklardan sığır dışkısı toplarlardı tezek yapmak için. Onların yanlarından geçtiğim bir gün anlaşılan annem beni pek bir giydirip süslemişti ki kıskançlıkları su yüzüne çıkmış ellerindeki yaş pisliği üzerime sürüp kaçmışlardı. Bunlar oraları mesken tutmuş Acem ailelerin çocuklarıydı. Bu olayı günlerce hazmedememiş pusuda beklemiştim onları dövmek için. Ama bir daha oralarda görünmemişlerdi.

Tezek yakmak için ayrı bir beceri gerekiyordu sanırım. O sebeple bizim barakada odun ile ısınılıyordu. Oralarda odunun ne kadar az bulunan ve pahalı bir yakıt olduğunu annemin iktisatlı kullanma çabalarından biliyorum. Malum her zaman olduğu gibi memur maaşıyla geçinmenin sıkıntısını yaşıyorduk. Bir yandan da babam dedeme her ay harçlık yollamak durumundaydı. Ama kimse halinden şikayetçi değildi. Toplum henüz tüketim çılgınlığıyla malül olmamıştı çünkü. 

O sene ben üçüncü, erkek kardeşim de birinci sınıfa başlamıştık. Sürekli yağan kar bütün yolları doldurmuş kapıların önlerine yığılmıştı. Kapılar açılmıyordu. Gün içinde görevlilerle onlara yardım eden gönüllüler yolları açıyorlar, bizler de boyumuzu aşan kardan duvarlar arasından geçerek okulumuza gidiyorduk. 

Benim okul günlerim çok sürmemişti. Annem öyle bir hastalanmıştı ki ne yapacağımızı şaşırmıştık. Babam Özalp’taydı. Kar yolları kapamış, şehrin içindeki ulaşım bile ancak atların çektiği faytonvari kızaklarla sağlanıyordu. Van’ın çevre köylerle kasabalarla olan bağlantısı kesilmişti. Babamın arkadaşlarının eşleri annemi ziyarete gelip gidiyorlardı. Bu ziyaretlere bu günlerde kızaklarla geliniyordu. Gelen bu hanımlardan bazılarının kürkler içinde kasılarak o vasıtaların içinde oturuşları gözlerimin önündedir hep.

Bize bakmaları için eve kadınlar bulunuyordu. Ama annem her biriyle ayrı yoruluyordu. Yaşlı bir Kudret bacımız vardı bir ara. Ondan memnunduk. Anneme de eve de iyi bakıyordu. Annemi muayene etmesi için, daha önce yanında çalıştığı doktoru getirmişti, o da ameliyat önermişti. Hem de iyi bir para karşılığında. Depresyon, bir ameliyatla nasıl düzelir hala çözebilmiş değilim. Annem, babamı bekleyip bu kararı birlikte vereceklerini bildirmişti doktora. Kudret bacımız bu işlerde iyiydi de cimri miydi neydi bilemiyorum. Sabahları sobada kızarttığı ekmeklerin üzerine yağ sürerdi bunu da çayla yerdik. Ama istememize rağmen ikinci dilimi vermezdi. Bazen de yağı ortadan kaldırır hiç vermezdi. Kahvaltıda yemek için bir de salamura peynir vardı evde. Biz de o peyniri hiç sevmezdik. Annem yattığı yerden Kudret bacı bırak yesin çocuklar ne istiyorlarsa diye uyarsa da gene bildiğini okuyordu. Neymiş efendim, babam gelince hesap sorarmış, bu yağ ne zaman bitti diye. Bitmesi mümkün mü o kadar yağın. O zaman plastik bidonlar yoktu. Onun yerine keçi derilerinin içine tepilirdi sade yağlar. Hafif tuzlu oldukları, hava almadıkları için de çabuk bozulmazlardı. Zaten mutfaklar buza kesiyordu. Sobalı olan yerlerin dışındaki her şey donuyordu.

Bu arada annem gittikçe kötüleşiyordu. Artık yerinden yardımsız kalkamaz olmuştu. Bir yere tutunmadan yürüyemiyordu. Babam da gelemiyordu.

Yollar iyice kapanmış, kar telefon direkleri boyuna ulaşmıştı aldığımız haberlere göre. Geceleri artık ne anneme uyku vardı ne de bana. Anacığım karanlık, yalnız ve sessiz gecelere dayanamıyor fenalaşıyor sıkıntı krizlerine giriyordu. Ben bir yandan sobaya odun atıyor, bir yandan da kar kış demeden annemin isteği üzerine yakın komşumuz olan baş katibin ailesinden birilerini eve çağırıyordum. Allah’ım ne zor geliyordu gecenin bir vakti birilerinin kapısını çalmak. Ama yapacak başka bir şey de bulamıyordum. Annem ölüm korkuları yaşıyor ben de onun öleceğini düşünerek panik oluyordum. O, ölürsem çocuklar yalnız kalır diye çırpınıyor, ben de eve birileri gelirse annem ölmez zannediyordum. Dokuz yaşındaydım ama birden bire büyüyüvermiştim sanki. Yakındaki kitapçıdan masal kitapları alıp geliyor kardeşlerime okuyordum, yaramazlık edip annemi bunaltmasınlar diye. İlk aldığım kitabın adı Şahmeran’dı. Bu masal hem benim hem de küçüklerin hoşuna gitmiş ortalık sütliman olmuştu. Ben masal kitapları alıp okumaya devam etmiştim ama ilk okuduğum kadar ilgilerini çekmemişti bizim küçüklerin, sonradan gelen masallar.

Annem bazen iyi gibi oluyor bazen de derin bir bunalıma giriyordu. Böyle çaresizleştiğinde beni az ilerideki emniyet binasına yolluyor Yaşar amcan babanı arasın, çabuk gelmesini söyleyin diye de beni sıkıca tembihliyordu. Yaşar bey Van emniyet müdürüydü. Babamı seven bir arkadaşıydı. Yaşar amcanın odasına gidip annemin söylediklerini iletiyordum. O da telefonu çevirip babamla hal hatır ettikten sonra, Nazif’cim gel artık özledik yahu diye bizim çağrımızı yumuşatarak ona iletiyor, bak kızın burada seninle konuşmak istiyor diye telefonu bana veriyor üzecek bir şey söylemememi de tembihliyordu.

Ne ilginçtir ki Yaşar amca ile hayatımın daha sonraki bir döneminde de karşılaşacaktım ama bu seferki karşılaşma için onurumu ayaklar altına almam lazımdı belki de. Bunu yapamadım, daha doğrusu yapmak istemedim. Etrafın zorlamalarına rağmen yanına gitmedim. Bu iş babama telefon etmeye benzemiyordu. Sırası gelince bu konuya değinmek daha iyi olur sanırım.

Bu telefondan sonra babam bir şeyler hissetmiş olmalı ki gelmeye karar vermiş ve lokale gidip ‘ben yarın Van’a gidiyorum haberiniz olsun’ diyerek kararını bildirmiş. Bunun üzerine kasabanın doktoru olan abi, ‘Ben de seninle geliyorum’ deyip çantasını sırtlamış. Başlamış aşağı yukarı volta atmaya. Ne oluyor diyene de, yarın için antreman yaptığını söyleyerek espri yapıyormuş. Babam ailesi için bu zor yolculuğu göze alırken doktorun derdi neymiş demeyin. Doktor da nişanlısı için göze almış her şeyi. Nişanlısı da, beni dans ekibine seçen sevgili öğretmenimdi.

O gün gece yarısı sabaha yaklaşadursun iki arkadaş yollara düşmüş, bir kervana katılıp yola koyulmuşlardı. Gece saatlerinde kar sert olduğu için ayakları batmadan düz yolda gibi yürüyor, Güneş ışıklarıyla birlikte ısısını da yollamaya başlayınca artık ayaklarının altındaki karlar yumuşayıp yeter artık üstümüze basmayın demeye başlıyorlarmış. Güneş ışıklarının üstlerine düştüğü bu bembeyaz örtü bir anda pırıltılarıyla öyle bir göz alıyormuş ki gözlere düşen kar karası ile, değil yürümek etrafa bakmak bile imkansız hale geliyormuş. Yolcular yol boyu rastladıkları hanlarda dinlenip gecenin ayazında yol almaya çalışarak, bazen tipi bazen güneş ile yollarının kesilmesine aldırmadan üç gün üç gecenin sonunda menzile ulaşmışlardı. Babamı pencereden gördüğüm zaman birdenbire çocuk yanım ortaya çıkıvermişti. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başlamıştım. Sevinçten heyecandan ne dediğimi bile hatırlamıyorum şimdi. Babamın içeri girmesiyle de sus pus olmuştum.

Babamın görüntüsü içler acısıydı. Kar soğuğu yüzünü ellerini yakmış, derisini kapkara kesmişti. Dudakları çatlamış yerine yarılmış demek olayı tarife daha uygun düşerdi. Yangından çıkmış gibi bir hali vardı. Kar yangını dedikleri buydu demek ki. Başında gerektiğinde yüzü ve boyun kısmını örten kalın tiftik bir kalpak vardı. Görüntüsü oralardaki kervancılara benzemişti.

Babamın gelişiyle evimiz ısınıvermişti birdenbire. Soba babam yokken de hep yanıyordu ama biz yine de üşüyorduk. Akşam oldu mu annemin ayak ucuna sokulup yatardık. Şimdilerde anlıyorum ki, insanlar kendilerini yalnız hissettiklerinde de üşürlermiş meğerse. Çünkü o hasta halinde annem bizi yanına çağırırdı her akşam. Birbirimizden güç alırdık, böylece daha bir ısınırdık. Bu durumda birkaç saat iyi uyurduk genellikle. Gece yarısına doğru annemin gücü tükenir, içindeki korkulara dur diyemeyince benden medet umarak uyandırırdı. Öyle alışmıştım ki buna, hemen kalkıp sönmeye yüz tutmuş sobaya odun atıp annemle ilgilenmeye onunla konuşmaya onu rahatlatmaya çalışırdım hep. Bazen odada odun kalmamış olur, odadan çıkıp koridorun karşısındaki odunluktan odun almak zorunda kalırdım. Saat on ikiden sonra elektrikler kesildiği için odadan dışarı çıkarken çok korkardım. Bu yüzden kucağıma bir seferde alabileceğimden fazlasını doldurur öyle dönerdim içeri.

Böyle zamanlarda anacığımı teselli etmek için öyle hikayeler anlatırmışım ki sonraki yıllarda bunları hatırlayıp duygulanarak anlatır ve gülümserdi. O zamanlar verem ince hastalık diye de bilinir, yakaladığına aman vermezdi. Veremden kurtulan yok denecek kadar azdı. Ben bu arada veremden kurtulan birilerinin olduğunu duymuşum herhalde ki annemi devamlı, insanlar veremden bile kurtuluyor, sen bundan mı kurtulamayacaksın diye teselli ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Çünkü annem hep öleceğini zannediyor sık sık ağlama krizleri yaşıyordu. Anneme göre vatan doğup büyüdüğü yerlerdi. Buralar gurbetti. Eskilerin daüssıla dedikleri vatan hasreti derdine de müptela olmuştu sanki. Rüyalarında konuşmalarında hep o doğup büyüdüğü topraklar, o günleri paylaştığı insanlar vardı.

Artık babam gelmiş babamla birlikte monoton hayatımız da renklenmişti. Ben sobanın üzerinde babamın getirdiği tavukları pişirip, pilavlar yapıyordum, sofralar kuruyordum. Tabii ki bu işleri annemin yattığı yerden verdiği talimatlar ile yapıyordum. O günler bir tarih oldu artık. Şimdiki gençlerin çoğu soba üstünde yemek pişirilmesine bir anlam veremezler belki. Mutfaklarda gaz yağı ile çalışan gaz ocakları vardı. Onların üzerine de ancak tek bir tencere koyulabiliyordu. Kış günleri pek çok evin mutfağı kullanılmaz olurdu. Hava o kadar soğuk olurdu ki yanılıp da çıplak elle tuttuğunuz kapı kollarına elleriniz yapışıp kalırdı. Sular kaplarında donardı. Mutfaklar bu yüzden genellikle yazın kullanılırdı. Elektrikli aletler, fırınlar henüz mutfaklara uğramamıştı. Fırınlık bir iş olursa evin çocukları tepsileri mahalledeki ekmek fırınlarına taşırlardı.

Pişirdiğim tavuklar ise benim neşelenmek gülmek için bir sebebim olmuştu. Görünce hem çok şaşırmış hem de çok gülmüştüm. Tavukların derileri yoktu. Meğerse Özalp civarında kümes hayvanlarını yolmaz derilerini yüzerek pişirirlermiş.

Babam annem için eve doktorlar getiriyordu. Babam ameliyat öneren doktora karşı çıkmıştı. Bu konuda haklı olduğu daha sonraları anlaşıldı ameliyatlık bir durumun olmadığı.

Bu günler de çok sürmedi. Kaç gün kaldığını bilemiyorum babam birlikte geldiği yol arkadaşıyla tekrar yollara düştü. Biz ise ondan aldığımız güçle daha bir iyiydik.

Bu günlerde emniyetin bekçisi bize bir yardımcı daha bulmuştu. Kadını kocası dövüp sokağa atmış, o da köyden gelip akrabası olan bekçinin yanına sığınmış. Bekçi de alıp bize getirdi. Çok iri yarı bir kadındı. Başındaki siyah yemeniyi alnından arkaya oradan da öne alıp bant gibi bağlıyordu. Ablak ve çiçek bozuğu bir yüzü vardı. Nedendir bilmiyorum ama ondan korkuyordum. Bilhassa geceleri yüzüne bakamıyordum. Bütün gün sobanın arkasında uyuklayıp duruyor iş miş yapmıyordu. Türkçe bilmediği için de annemin dediklerini anlamazdan geliyordu. Üstüne üstlük bitleri bize de geçmişti. Yani bitlenmiştik. Sonunda annem dayanamayıp beni bekçiye yolladı gelip bunu alsın diye. Bekçi de gelip utanarak alıp götürdü başının belasını. 

Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Yine kış aylarıydı belki de baharın yaklaştığı günlerdi.Belki de bahar gelmişti. Bunu hatırlamakta zorlanıyorum. Şehrin içinde kar yoktu. Ama sobalar hala yanıyordu. Yollar nasıldı, açılmış mıydı acaba! Yollar açık olsaydı biraz sonra bahsedeceğim seyahat planı yapılmış olmazdı herhalde.

Babam bizi götürmek için gelmişti bu sefer. Vekaleten gittiği Özalp kasabasına, yerine gittiği arkadaşı dönmeyince asaleten tayin edilmiş, oradaki asli görevine başlamıştı. Bizim Van’da kalmamız için bir neden yoktu artık. Yolculuk hazırlıklarına başlamıştık.

Bu hazırlıklar dudak uçuklatacak kadar enteresandı. Ev toplandı, Bizi yola götürecek olan katırlar kapıya dizildi. Her şey hazırdı da asıl sorun biz çocukların durumuydu. Kapının hemen önündeki katır bizim için donatılıyordu. Hayvanın sırtına atılan iki cepli heybenin ceplerine sandıklar yerleştirilmiş içleri pöstekilerle kaplanmıştı. Bunlara bizi oturtacaklar diğerlerine de eşyaları yükleyip annem ile babam binecekti. Bu da demek oluyordu ki yollar hala tam açık değildi. Katır güçlü hayvandır. Bu yollara ancak onlar dayanabiliyordu anlaşılan. Bizi sarmalamak için battaniyeler hazırlanmıştı. Katırın iki yanında gidecektik o kadar yolu. Yol boyu hanlarda da kalacaktık sanırım. Başka türlü o yol aşılmazdı.

Bizim neşemize diyecek yoktu. Bu macera şimdiden çok hoşumuza gitmişti. Bir an evvel yerlerimize kurulmak için sabırsızlanıyorduk. Nedense bizim dışımızdakiler pek de mutlu görünmüyorlardı. Aralarında konuşup dururken birdenbire seyahatten vazgeçildi. Bu serüveni göze alamamışlardı. Babam katırcılarla konuşup anlaşmaya varmaya çalışıyor, onlar ise gidilebilineceğini, böyle çok yolcu taşıdıklarını, bu işin bu mevsimde başka yolu olmadığını söylüyorlardı. Babam ise çocuklar bu yolculuğa dayanamaz diye kestirip atmıştı meseleyi. Adamlar bozulmuşlardı. Sonunda paralarını alıp gittiler. Eşyalar içeri alındı biz eve geri girdik. Nasıl üzülmüştüm anlatamam. Bana göre böyle bir macera kaçırılmamalıydı ama elden ne gelir. Çabuk büyüdüğümü sanıyordum ama bu halimle hala çocuk olduğum ortadaydı. Oturmuş ağlıyordum. 

Allah bilir kaç günde varacaktık gideceğimiz yere. O sandıkların içinden nasıl çıkacaktık acaba sağ mı hasta mı. Ne kadar süre dayanabilecektik hareketsiz oturmaya. Bunları anlamaya çalışacak yerde kapris yapmaktan vazgeçemiyordum. Annemle babam zaten üzgündü. Ne yapacaklarını düşünürken bir de bana laf anlatmaya çalışıyorlardı.

Bu yolla yolculuk oralarda hep olagelmiş bir çözümdü. Zaten denenecek başka bir yol da yoktu. O yıllarda ulaşım yılın büyük bir bölümünde binek hayvanlarıyla sağlanıyordu. Kışlar çok uzun ve çok sert, yollar ise çok bozuktu. Babam da, bu aylardaki seyahatlerin böyle yapıldığını bundan başka bir çıkar yol olmadığını öğrenmiş, çaresizlikten de kabul etmek zorunda kalmıştı. Durumu gözleriyle görünce de bize kıyamamıştı.

Babam yine gitmişti. Biz de üç beş eşyayı yeniden yerlerine koymuştuk. Soba zaten yerinde duruyordu. Hayat bir önceki akışına kaldığı yerden devam ediyordu. Annem daha iyiceydi.

ÖZALP’E DOĞRU YOLA KOYULMA ZAMANI

Biz ikinci defa Özalp yollarına düştüğümüzde baharın sonu yazın başlangıcıydı. Okullar henüz tatil olmamıştı. Bu sefer kararlı bir biçimde yola koyulmuştuk. Bu seferki yolculuğumuz iki atın çektiği bir fayton ile olacaktı. Fayton bizi yeni evimize ulaştırabilmek için sabahın erkeninden akşama kadar yol almıştı. Bu günün şartlarında o yol en fazla bir veya iki saat sürer.

Sonunda Özalp’taydık. Bozkırın ortasında dört tane tek katlı beton ev sıralanmıştı. Etrafta bir tane bile dikili ağaç yoktu. Tepeciklerle engebelenmiş bir araziydi bizi karşılayan. Göz alabildiğine bom boz uzanıyordu. Bu dört evin en başında yer alanı henüz bitirilmemiş inşaat halindeyken yarım bırakılmıştı. Diğerleri doluydu. Bunlar memur evi diye adlandırılan lojmanlardı. İnşaatı bitmemiş olan kaymakama aitmiş. Onun yanındakinde biz, bizim yanımızda yüzbaşı, onun yanında da mal müdürü oturuyordu.

Evlerimizin hemen arka tarafından yukarı doğru, aşağı yukarı iki yüz metre kadar yüründüğünde ilkokul olarak kullanılan beyaz badanalı ahşap bir bina çarpıyordu göze. Kasabanın merkezi sayılan alanda da birkaç katlı hükümet konağı vardı. Oranın en göze çarpan binasıydı. Kaymakamdan doktora, hakimden mal müdürüne bütün devlet erkanı orada görev yapıyordu. O meydandan aklımda kalan bir de kasabaya hizmet veren fırın vardı. Hamuru hazırlayıp götürdüğünüzde ekmeğinizi pişiriyorlardı.

Kardeşimle birlikte eğitim yılının kalan son kısmını tamamlamak için beyaz badanalı bu okula başladık. Okul büyükçe tek bir sınıftan ibaretti. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar bütün talebeler aynı yerde ders görüyordu. Sadece her sınıf ayrı ayrı sıralar halinde belirlenmişti. 

Öğretmen, ‘Sorum birinci sınıflara siz cevap vermeyin’ deyip bir yandan da bize sus işareti yaparak dersi götürüyordu. Böyle bir macerayı yaşadığım için çok da mutluydum. O anılar aklıma geldikçe, bildiğim sorulara cevap verebilmek için nasıl da teleşlandığımı hatırlayıp gülümserim hep.

ANNEMİN EVLATLIĞI 

Annem nedense oralardan kimsesiz bir kız çocuk alıp büyütmek istemişti. Bir müddet sonra açık kumral renkli on yaşlarında bir kız çocuğu akrabası olduğunu söyleyen biri tarafından getirilip bırakıldı. Hemen saçları kısacık kesilip banyo yaptırıldı. Benim elbiselerden giydirilip aramıza alındı. Biz sahiplendikçe o uzak duruyor alışkanlıklarını sürdürüyordu. Evin tuvaletine girmek istemiyor tuvaletini dışarıda bulduğu kuytu yerlere yapıyordu. Ben bu konuda peşinde gezip anlatmaya çalıştıkça o inatlaşıyor annemi şaşkına çeviriyordu. Öğretmeye çalıştığımız hiçbir şeyi kabullenmiyor, bildiğini okuyordu. Yılkı tay gibiydi. Başına buyrukluğundan vaz geçmeye hiç niyeti yoktu. İnatla Türkçe anlamadığını ima ediyor, hiçbir şekilde tek kelime etmiyordu.

Bir gün annem kapının önünde oturmuş kendi kendine mırıldandığını duyunca yanına yaklaşıp dinlemiş. Oralarda slogan haline gelen bir tekerlemeyi tekrarlayıp duruyormuş.

Sen gelme ben giderem,
Meseleyi hallederem,
Yaparam, çataram, 
Altına imzayı ataram.

Bu o küçücük kızın uydurduğu bir şey değildi. Biz Savur’dayken Türkiye’de yapılmış olan ilk seçimlerin sonucu olarak şimdiye kadar sadece etinden ve sütünden yararlanılan ezilmişlerin güvenini kazandıkları teraneleriydi. 

1946 seçimlerinde Demokrat Parti, İnönü iktidarının bütün engellemelerine rağmen otuz civarı milletvekili ile meclise girmişti. Bu da D.P.’lilere müthiş bir güven sağlamıştı. Zaten halkın şimdiye kadar ki yönetimden gördüğü öğrendiği bir şey vardı o da, gücün varsa bunu haklı ya da haksız kullanmalısın. Milli Şef bu haliyle örnek olmuştu yönettiklerine.

İnönü’nün D.P.’yi kurdurmaktaki amacı, halkın üzerinde kurduğu feodal düzene destek aramasıydı. Bunu sağlamak için de her yolu mübah görüyordu. Milli Şef, kendi döneminde kendi dayatmalarına karşı çıkanları cezalandırarak, örnekliğini sonuna kadar sürdürdü. Bu da, o gün bu gündür gelenek haline geldi ülkemizde.

1950’de iktidara gelmeden önceki sloganları olan “memurların partinin değil, devletin memurları olduklarını, partiye üye olmaları için zorlanmayacakları”nı propaganda malzemesi yapan D.P., iktidara geldikten sonra söylediğinin tam tersi davranışlar sergilemeye başladı.

Kendi parti mensuplarından birinin, hangi memur işine gelmezse bu kişi C.H.P.’lidir diye Ankara’ya bir şikayet dilekçesi yollaması yetiyordu o memurun yerinden sürülmesine, terfilerinin geri bırakılmasına. Şikayet edenin niye ettiği bile araştırılmaz olmuştu. Bütün bunları ailece çok yakından yaşadığımız için iyi biliyordum. Sırf partili oldukları için tekel deposunu soyduranların sözleri daha geçerliydi Ankara’nın nezdinde. Onları suçüstü yapan hakimin suçu daha büyüktü partililerin nazarında. Bu adamların yazdığı şikayet dilekçesi ile bir memur hakkında memuriyeti süresince önüne çıkarılacak bir suç dosyası hazırlanabiliyordu. İşte yıllarca ezilmiş, sömürülmüş olan bu halk bu gereksiz ve hastalıklı güvene sahip olmanın acısını dürüst insanlardan çıkarıyordu ne yazık ki. Hırsızlık uğursuzluk musallat olmuştu şimdi de geçmişteki ezikliğin yerine.

İlkokulun hemen yanında beyaz badanalı bir bina daha vardı. Hapishane diye hatırladığım bu tek katlı kulübemsi yerin hırsız ve uğursuzlara mesken olmanın dışında bir görevi daha vardı. Arka bahçesini de peş peşe gelen kaçakçı cesetlerinin teşhis ve otopsisine açmıştı. Bahçe dediğime bakmayın, burası bomboş bir araziden ibaretti. Yapılan bu işlemler de hapishanenin hemen arka duvarının önünde yapılırdı. 

Buralarda kaçakçılık olayları o zaman çokça vardı. Şimdi de aynı hızda devam ettiğini gelen haberlerden öğreniyoruz. Eşkiyalar, kaçakçılar, vurulanlar, ölenler hiç bitmiyordu. Bu bölgede genellikle İran Türkiye arası yapılıyordu kaçakçılık. Özalp İran sınırına çok yakın bir kasabaydı. Bizim orada kaldığımız kısa sürede bile bu yaşananlar sık sık duyuluyordu. O gün yine sınırda vurulan bir kişinin cesedi getirilmişti. Otopsi yapılacaktı. Civarda jandarma işe koyuldu. Etrafta kimse kalmamıştı. Birkaç çocuk, onca korumaya rağmen bir yerlerden seyretmeyi başardık. Doktor geldi. Kocaman beyaz çarşaf gibi bir şey bağlamıştı beline. Çarşaf gibi demek yanlış olur çarşafın ta kendisiydi o bağladığı. Olay yerine babam da geldi. Orada hem hakim hem savcı idi. Adliye’de tek görevli olunca bu konudaki her iş ona düşüyordu.

Derken doktor başladı cesedi kesmeye. Ceset çok iriydi. Sanırım şişmişti. İşin sonunu göremeden ben oradan uzaklaştım. Oradan kaçarcasına uzaklaşmıştım. Kaçmaya kaçmıştım da kaç geceler korkudan uyuyamadığımı, zaten olmayan iştahımın ne kadar zaman sonra geri geldiğini pek hatırlamıyorum doğrusu.

Devam edecek…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal