Siyer Notları 2: Mekke Toplumu ve Risâlet

Siyer Notları 2: Mekke Toplumu ve Risâlet

Mekke’de meydana gelen ve 13 yıl boyunca değişik aşamalarda ve düzeylerde süregiden çatışmayı neden ve sonuçlarıyla birlikte anlamak, Rabbim Allah demenin neye tekabül ettiğini, Mekkî ayet ve surelerin bağlamını, işaretlerini ve Risâlet davasını anlamaktır.

Siyer Notları 2: Mekke Toplumu ve Risâlet

Hüseyin Alan

1. Hz. Muhammed, M.571’de Arabistan yarımadasının ortasında yer alan Hicaz bölgesi şehirlerinden Mekke’de doğdu. M.610 yılında Risâlet’le görevlendirildi, Peygamberlik döneminin 13 yılını bu şehirde geçirdi. 

Hz. Muhammed’in Mekke dönemi, Allah’ın gönderdiği son kitap olan Kur’an’ın yeryüzüne indirilmeye, elçisi eliyle tarihe, topluma ve hayata müdahale etmeye başladığı dönem olması sebebiyle özellikli bir dönemdir. Özellik, Risâlet vazifesinin duyurulup gereğinin yapılmaya başlandığı kurucu dönem olması sebebiyledir.  

Bir başka deyişle Mekke dönemi, Allah’tan gelen ayetleri işiten, şüphelerden sıyrılarak doğrulayan, Peygamberin elçiliğini tasdik edip ona tabi olan, gelen mesajın ölçüleri ve değerlerine göre eski düşüncelerini ve halini değiştirerek arınan, takva sahibi olan ve sorumluluk üstlenen Müslüman bir şahsiyetin inşası, bu şahsiyetlerden müteşekkil Mü’minler toplumunun oluşumuyla ilgili kurucu iradenin ortaya çıktığı dönemdir.

İslami inanç temelli kurucu irade Mü’minler toplumu olarak şekillendiğinde doğal olarak aynı şehirde kâinatın yaratılışı, insan varlığının amaç olarak varoluşu, hayat tarzı olarak yaşayışı ve beklenti olarak akıbet bütünlüğünde farklılaşan iki ayrı toplum, iki ayrı liderlik, iki ayrı hukuk nizamı ortaya çıktı, varlıklar ve insanlar arasındaki münasebetler de buna göre ayrıştı.

Mekke döneminde kurucu iradenin ortaya çıkması, nakledilen bilgi kaynağı ve bilgi sistemi temelinde felsefik, zihinsel ve tavır olarak mevcuttan, mevcudun bilgi ve değerler sisteminden kopuşa, kopuşun, özgün toplumsal örgütlenmeye ve stratejik olarak bağımsız siyaset yapmasına işaret eder. Bundan dolayıdır ki aynı mekânda dini inanç temelli siyasi çatışma aşaması kaçınılmaz olacaktır.

Mekke’de meydana gelen ve 13 yıl boyunca değişik aşamalarda ve düzeylerde süregiden çatışmayı neden ve sonuçlarıyla birlikte anlamak, Rabbim Allah demenin neye tekabül ettiğini, Mekkî ayet ve surelerin bağlamını, işaretlerini ve Risâlet davasını anlamaktır. Dolayısıyla bağımsız hareket eden Mü’minler grubunun sosyal ve siyasi pozisyonunu, karşı grubun tüm imkân ve gücüyle gösterdiği şiddete dayalı tepkisinin sebeplerini de anlamaktır.

Hz. Muhammed’i anlamak dolayısıyla Kur’an’ı dosdoğru anlayıp ondan istifade etmektir. Her şeyden evvel onun Kur’an’ın rehberliğinde ne söylediğini ve ne yaptığını, neden öyle yaptığını anlamak kadar, neden şiddete dayalı tepkiyle karşılandığını ve tepkilere karşı nasıl bir strateji izlediğini anlamaktır. Bunun için onun doğup büyüdüğü ve yaşadığı şehri, şehirde yaşayan Kureyş toplumunu, bu toplumu birlik kılan kurucu ilkeleri, sosyo politik, iktisadi ve siyasi şartları ve işleyişi tanımak ve anlamak icap eder.

2. Mekke şehrinde mukim Kureyş toplumu, kabileler federasyonu şeklinde bütünleşmiş tüccar bir kavimdir, 25 bin nüfusa sahiptir. Bunun 10 binini Kureyş kökenli birleşik kabileler, kalanını diğer kabileler teşkil ediyor. Kabileler kendi içinde özerktir. Şehirde liderlik ve yöneticilik Kureyş’e, Kureyş’in de asil kabilelerine aittir. 

Şehirde yaşayan kabilelerin federasyon tarzı toplumsal bütünlüğünü, hukuki, siyasi ve askeri birliğini ve gücünü Darü’n Nedve temsil etmektedir. Nedve meclisi, her kabileden seçkin ikişer üyeden temsilci olmak üzere toplamda 40 bilge kişiden oluşuyor. Oturumları Kureyş’in lider kavminin üyeleri yönetiyor. 

Hz. Muhammed, Kureyş’in en soylu ve saygın kabilesi olan Haşim Oğullarındandır. Kabilesi, doğumuna kadar şehrin hem siyasi hem dini lideri iken, kendi devrinde ticari üstünlükte geri düştüğü için siyasi liderliği kaybetmiş, dini liderliği temsil eder durumdaydı.  

3. Kabile toplumu, dünyanın her yerinde benzer nitelikleri taşır. Kan ve soy bağına dayalı toplumsal bir birliktir. Sözlü kültürle yaşatıp nesiller boyu nakledilen geleneksel hukuku ve ahlaki değerleri vardır, toplumsal işlerini bu yolla yürütürler. Şeref ve üstünlük kabileye aidiyetle kazanılır ve muhafaza edilir. Lider, eşitler arasında birincidir, kabileyi temsil eder. İhtilafları çözme ve karar alma biçimi, kabile değerlerine bağlılığa, istişareye ve iknaya dayalıdır. Dolayısıyla lider buyurgan değildir, dayatma yapmaz.

Kureyş, sıradan kabilelerden oluşmuş bir federasyon değildir. Şirk unsurları karışmış da olsa İbrahim’i dini inanca, bidat şekilleri karışmış da olsa dini ibadetlere ve bozulmuş da olsa ahlaki ve hukuki değerlere ve geleneğe sahiptir. Tarihsel olarak atalar yolu köklü referanslarıdır.

Kur’an’da, ‘Rabbim Allah’ dedikleri için topluca katliama uğradıklarından bahsedilen salih kulların başlarına gelenler, dikkat edilirse dinden bağımsız olarak kurumlaşmış siyasi, hukuki, askeri ve bürokratik yapılarda görülmektedir. Benzer akıbet Hz. Muhammed ve arkadaşlarının başlarına gelmediyse, buna sebep olarak ilkin, Allah’ın son peygamberini nereye göndereceğini şüphesiz kullarından daha iyi bilmesi, ikinci olarak da, Kureyş kabilesine has önemli özellikler sayılabilir. Nitekim Arap yarımadasında Kureyş’ten müşrik kalanlar müşrik bir Kureyşli’ye, Mü’min olanlarsa Mü’min bir Kureyşli’ye itaat edeceklerdir.

4. Kureyş, dört büyük beceriye ve organizasyona dayalı özelliğiyle yarımadada haklı bir şöhrete ve saygınlığa sahiptir. 

İlk olarak: 

Şehirde bulunan Kâbe, Hz. İbrahim devrinden beri hac mekânıdır. İnsanlar her taraftan hac ve umre ibadeti için belli aylarda akın akın Mekke’ye gelmektedir. Haremin sahipleri ve hac işlerinin yöneticileri olarak Kureyş, yarımadada saygın bir statü sağlamış, statülerine uygun olarak davranış biçimleri geliştirmişlerdir. Hacca gelen ziyaretçilerden büyük kazanç elde etmekteydiler. 

Dünya tarihinde, kendi devrinde meşhur nice şehirler hatta devletler bir zaman sonra yıkılıp gitmiş olsa da, değişen siyasi ve iktisadi şartlar sebebiyle çoğunun esameleri dahi anılmaz olduysa da, Mekke, günümüzde de dahi hala aynı özelliklerini ve şöhretini koruyan tek şehirdir.   

Hac konusunun itibari ve ticari getirisini anlamak için şunları söyleyebiliriz: Sasani imparatorları her hac mevsiminde 100 adet seçilmiş kurbanlık deve yolluyor, kesilip yoksullara dağıtılması için Kureyş’in en saygın liderlerine bu işi emanet ediyordu. Kâbe’de Hz. İsa’nın ve Hz. Meryem’in ikonaları vardı. Arap yarımadasında yaşayan her büyük kabileyi temsil eden 500 civarında put Kâbe’yi çevreleyen mescitte muhafaza ediliyordu. 

İkinci olarak: 

Hz. Muhammed’in büyük dedesi Haşim’in, Kuzeyden Güneye, Doğudan Batıya devlet, şehir ve kavim yöneticileriyle yaptığı ticari anlaşma neticesinde Kureyş tüccarları, gümrüksüz ve güvenli bir şekilde kervan ticareti yapıyordu. Yarımadada ve Mekke civarında kurulan panayır ve pazarlarda Kureyş tüccarlarının etkisi büyüktü.

Haşim’in yaptığı anlaşmalarla Çin, Hind, Habeş, Yemen, İran, Hîre (Irak), Mısır, İlya (Filistin), Şam (Suriye), Anatolia (Anadolu) malları karşılıklı olarak bu beldelerin pazarları ve panayırlarına Kureyş tüccarı eli ve marifetiyle nakledilir, alınır satılırdı. Bu açıdan bakıldığında dört kıtayla ticaret yapan uluslararası tüccarlar söz konusudur. Bu tüccarlar kara ve deniz yollarını serbest biçimde kullanıyor, ırmaklar ve deve kervanlarıyla iç pazarlara girip çıkıyorlardı.

Günümüz dünyasında küresel serbest ticaret dediğimiz ülkeler, bölgeler ve kıtalararası mal, hizmet ve para hareketliliği, ticaret yollarının güvenliği, stratejik malların ve teknolojinin mübadelesi, Haşim’in o yıllarda yaptığını henüz yapabilir durumdadır.

Haşim, günümüz kapitalist tüccarından çok daha üst düzeyde bir tüccardır. Bunu iki şekilde izah edebiliriz: İlki, bu denli büyük hinterlanda uzanan ticaret için tek taraflı çıkar ilişkisi kurmuyor, ilişki kurduğu yerlerde iç savaşlar çıkartmıyordu. Tersine, güzergahtaki tüccarlarla adilane ortaklıklar kuruyor, karşılıklı menfaat bağlarını güçlendirip güvenli şekilde hareket serbestisi sağlıyordu. 

İkincisi: Araplarda yaygın olan uygulamaya göre iflas etmiş bir tüccar şerefini korumak için çöle gider, aç susuz orada ölümü beklerdi. Haşim, Kureyş tüccarlarıyla ortak bir kervan düzenleyerek, müflis tüccarı kervanın sorumlusu kılarak, düzenlenen kervan alışverişinden belli bir pay vererek iflas etmiş tüccarı kurtarmaya başladı.

Kureyş’in ticaret hacmini anlamak için, ortalama da 1500, daha büyük çapta olursa 3000’den fazla deveyi peş peşe dizerek develere yüklenen ticaret mallarını taşıdıkları, uzak mesafelere gidiş dönüşte dört aylık süre ile beldeleri dolaştıklarını söylemek yeterlidir. İktisat tarihinde son beş-altı yüzyıla kadar Yahudilerin adı sanı çok bilinmezken Araplar dünyanın her tarafında faiz ve ticaret işleriyle şöhret kazanmış tüccarlar olarak kayda geçmiştir.   

Kureyş’in liderleri genelde seyahatlere çıkmaz, ticaretini, yetkili kıldığı adamları yahut parti başı katılım yaptığı ortakları vasıtasıyla yürütürlerdi. Orta sınıf tüccar ve alt kesim ahali üzerinden faiz yoluyla da hem para kazanır, hem de onları kendilerine bağımlı tutarlardı.

Üçüncü olarak:

Ticaret, her devirde olduğu gibi sadece mal ve para mübadelesinden ibaret bir etkinlik değildir. Bu vesileyle dünyada ilişki kurulan kavim ve milletlerin mevcut kültüründen, sosyal yaşam tarzından, örf ve adetinden, dini inanç ve ibadetlerinden dolayısıyla haberdar olup bilgi ve görgü sahibi olmak da demekti. Bu vesileyle güçlü kültürler arasında geçişkenlik yaşanırdı. Kureyş, bu sayede uygun bulduğu farklılıkları kendi bünyesine aktarmaktaydı. 

Kureyş kavmi yahut ileri gelenleri, liderleri, tüccarları, konumları ve işleri gereği o günün dünyasında ne olup bittiğini takip ediyor, gelişmelerden bilgi sahibi oluyor, tavrını ve ilişkisini buna uygun olarak yeniden belirliyordu. Bu sebeplerledir ki çevre kral, lider, şeyh ve üst düzey sınıfla doğrudan ilişki kuruyor, diplomatik, askeri ve siyasi anlaşmalar yapabiliyordu.

Dördüncü olarak:

Mekke’nin sahip olduğu tüm bu özellikler o zamanın iki büyük imparatorluğu Sasani ve Bizans’ın, bunlara bağlı vassal devlet ve şehirlerin dikkatinden kaçmamış, zaman zaman Mekke’yi işgal girişim denemeleri olmuştur. Fakat Mekke’nin coğrafi konumu şehri bu tür tehlikelerden uzak tutmuş, o güne kadar işgal altına girmemiştir. 

Mekke liderleri ve ileri gelenleri, yakın uzak ilişki kurdukları milletlerin bazı örf ve adetlerini, siyasi yönetim tarzlarını ve bürokratik yapılarını tanıyorlardı. Bazı örf ve adetlerini taklit edip kendilerine adapte ettikleri de oluyordu fakat hiç bir devirde kendi siyaset yapma biçimlerini değiştirmediler. Krallık tarzı bir yönetimi de benimsemediler.

5. Mekke toplumsal yapısında liderlik üç çeşit kaynaktan besleniyordu: İlki, kabile reisi olmaktı. İkincisi, aynı kabileden soy ve asalet olarak seçkin bir aileye mensubiyet ve üstün meziyetlere sahip olmaktı. Üçüncüsü, sayısal çokluğa ve servet bakımından görece fazlalığa sahip olmaktı.  

Kabile geleneği ve değerleri liderleri saygın ve sözü dinlenir bir statü sahibi yapıyordu. Siyasi liderlik, ticari bakımdan üst düzeye çıkanlara aitti. Savaşçılık, savaşın finansı, kabileler arası ittifak kurma liderlere hastı. Liderler arası evlilikler yoluyla statü ve güç pekiştirilirdi.

Kureyş’in kızları özeldir, erkekleri ‘Ahmesidir.’ Ahmesi olmak Kâbe’den kaynaklı dini statü ve temsile (Hums) işarettir. Dini meselelerde söz hakkı Ahmesi olanlara hastır. Çevre kabile ve kavim liderleriyle kurulan akrabalık ilişkilerinde bu statü verilir, bunlar özel muamele görür, böylece ittifaklar güçlendirilip Mekke’nin liderliği ve savunması sağlanırdı.

Risaletin 7. yılında Mü’minler grubu ve bunları destekleyen Haşim Oğlu kabilesi aleyhine alınan boykot kararı, yazılı bir metne dönüştürülmüştü. Bu metnin altında 80 civarında liderin imzası yahut mührü vardı. Buradan hareketle denebilir ki Mekke şehrinde sözü geçen, kararına uyulan, en üst düzey liderlerin sayısı kabaca bu kadardı, 25 bin nüfuslu şehri yöneten ve yönlendirenler bunlardı. 

Hz. Ömer’in Müslüman olduktan sonra söylediği “300 kişi olduğumuzda bu şehir ya size yahut bize teslim olacaktır” mealindeki sözü, birinci derecedeki liderlere bağlı ikinci derece liderleri kapsadığını düşündürtmektedir. 

6. Kureyş’te söz önemlidir. Söz uğruna mal, evlatlar ve kabile ortaya sürülür, can verilirdi. Eman verme, ittifak sözleşmesi yapma ve her tür anlaşmalara sadakat, bu sözle teyit ve tescil edilirdi. Kureyş bu vasıfları sebebiyle hep övünmüştür.

Bir lider için hamaset yahut en yüce değer, atalarından cesur ve faziletli kahramanların yolunu takip etmek, onların adını yaşatmak, hitabette ve şiirde marifet sahibi olmak, kavim geleneklerine sadık kalmak, serveti çoğaltmak, müttefiklerini korumak, savaşlarda cesur olmak, eman vermek, alabildiğine ikram etmek, bu dünyada ve Araplar nezdinde bu vasıflarıyla anılır olmaktır. 

Kureyş’te, İbrahimi dini inançtan ve Kâbe’den kaynaklı soyut bir Allah inancı vardır. Bu Allah, o kadar yücedir ki basit dünya işlerine karışmazdı. Onun ortakları ve yardımcıları vardır. Melekler, yıldızlar, putlaştırılmış yahut somut şekillerle sembolleştirilmiş azizler ve azizeler bunlardandır. Bunlar, hem Allah nezdinde şefaat yetkisi olan itibarlı kutsal varlıklar, hem de belirli söz ve şekillerle yüceltilip uğruna sunaklar sunulan, adaklar adanan, kurbanlar kesilen ilahlardır. 

Kureyş, ellerinde kutsal kitabı olmayan, kitaba dayalı hukuki, siyasi, iktisadi, ailevi ve sosyal nizamı bulunmayan müşrik bir toplumdur. Bu halleriyle ellerinde kitap bulunduğu halde kitabı tahrif edip bozan kitap ehli müşrik toplumun karşıtıdır.

Hz. Muhammed, Risâlet görevini yüklendikten sonra bu iki topluma uymadı, bunların bir parçası olarak hayatını sürdürmedi. Buna karşılık hanif tevhid dinini ihya etti, bu dine uygun Mü’minler toplumu oluşturarak vasat bir toplum biçimi inşa etti. Diğerlerini de bu topluma katılmaya çağırdı.

7. Buraya kadar anlattıklarımız ana hatlarıyla Kureyş suresinde izah edilmektedir. “Kureyş’i bir araya getirip anlaştıran, yaz kış ticari yolculuklarla onları açlıktan kurtarıp doyuran, korkudan güvenliğe kavuşturan, Kâbe’nin rabbidir. O halde neden ona kulluk etmezler.” 

Ayetlerin işaretine bakılırsa Kureyş’e elan bildikleri ve şahit olup yaşadıkları hayatları gösterilmekte, Allah’tan gelenleri yalanlayıp hevalarına uygun kurdukları düzenleri sebebiyle kınanmakta, doğrusunu yapmaları için gerekli hatırlatma yapılmaktadır.

Surede, her ne kadar Kâbe dolayısıyla özgün bir yere sahip olsa da normalde Kureyş nezdinde bir toplumun temel nitelikleri ve vasıfları anlatılmaktadır. Buna göre: İnsanları bir araya getiren ve kaynaştıran, her tür korkudan emin kılıp güvenliklerini sağlayan, geçimliklerini temin ve takdir eden Allah’tır. Buna rağmen insanlar ibadetleri dışındaki işlerinde Allah’a yönelmiyorlar. 

Sureden hareketle denebilir ki: İnsan kalabalıkları hak yahut batıl olsun bir inanç ortaklığıyla birlik olmakta, aynı inanç unsurları aralarındaki güvenliği sağlamaktadır. Bundan sonradır ki ortak inanç temelinde iktisadi, hukuki, mesleki, medeni, estetik, sosyal statü gibi işler yoluna koyulmakta, siyasal bir düzen kurulmaktadır. 

Birliği ve güvenliği temin eden inanç biçimi şayet Allah’tan gelenlere dayalıysa ondan sonraki işlerin tümü benzer şekilde Allah’tan gelenlere göre düzenlenecektir. Değilse, bozulmuş inanç unsurları devreye girecektir. Şu halde en temel şey, itaat ve iktidar münasebetidir. 

Hz. Peygamberin diliyle İslam’da bunun karşılığı “tek söze” çağrıdır, o söz “La İlahe İllallah”tır. Sözün bu dünya hayatında ne ifade edeceğiyse “Muhammed’ün Rasulullah”tadır. 

8. Siyasi teşkilatlanmasını sağlamış ve bir yönetim sistemi kurmuş olan tüm toplumlarda, kurulu bir düzen vardır. Düzen, sosyal kategoride hiyerarşik bir sınıflamaya, iktidarda olanlarla itaat edenler şeklinde belirginleşmiş toplumsal yapısallığa, yapısallığın meşruiyetini sağlayan bir inanca dayalıdır.

Kurulu düzenler, kurucu atalara dayalıdır, tarihten referans alır, sosyal sınıflaşmayı ve itaat ilişkisini meşrulaştıran toplumsal bir hafıza kurar. Dolayısıyla kurulu düzenden en çok istifade edenler o toplumun ileri gelenleri ve liderleridir. Bu sebeple düzenin istikrarı, muhafazası ve geleceğe taşınması sosyal statüde üst sınıfı temsil edenlerin varlık sebebi olmaktadır. 

Herhangi bir toplumsal düzeni daha iyisi ile değiştirmeye kalkmak demek, yeni bir statü dağılımı demek olacağından doğal olarak üst sınıfın ve yönetici tabakasının çıkarlarının tehlikeye girmesi, şiddet dahil her türlü muhalefetle karşılaşması demektir. 

Tarihin her devresinde ve toplumsal biçiminde mevcudu değiştirmek ve daha iyisini kurmak isteyenlerin karşısına çıkan eskinin statü sahipleri, yenilikçilere karşı ahaliyi yanına almayı hep becermişlerdir. Bu becerilerinin altında yatansa, istikrarın bozulmasının gerçekte kendilerinin çıkarlarının değil herkesin çıkarının bozulacağına dair kalabalıkları ikna etme becerileridir. Bu sebeple eskiyi yahut yeniyi temsil eden inanç yahut ideolojik temelli ikna, her daim belirleyici olmuştur. 

Bütün Peygamberlerde olduğu gibi Hz. Muhammed’de de görülecek olan, ilk elde inanç farkına dayalı oluşan toplumsal birliğin tartışmaya açılması, ardından sosyo politik, iktisadi ve hukuki düzenin yanlışlığının ortaya konmasıdır. Dolayısıyla mücadele dediğimiz çatışma yahut uzlaşma statü sahipleri ve liderlerle yürütülen mücadele olacaktır.  

Hz. Muhammed’e karşı gerek şahsen gerekse arkadaşları nezdinde gösterilen tepkiler, onun söylediklerinin hakikat olup olmadığı noktasında değil, Muhammed’in söylediklerinin kabul edilmesi neticesinde başlarına gelebilecek kötü akıbet kaygısı noktasında verilen tepkilerdir. 

“Sizinle dininiz konusunda çatışmaya girmeyenlerle iyi geçinme” buyruğu, mevcudun dininden yana olanlar yahut bir şekilde mevcutla uzlaşanlar için geçerli bir hüküm değildir. Hakkı batıla karıştıranların farklı bir dini olmayacağına göre din konusunda çatışma çıkması demek, hanif tevhid dininin ortaya sürülmesiyle gerçekleşecek bir çatışma demektir. 

Peygamberlerin bir ikisi istisna hepsi sövülmüş, dövülmüş, yurdundan kovulmuş ve hatta bazıları öldürülmüştür. Kardeşlerinin yolunu ve dinini takip eden Hz. Muhammed’in başına gelecek olanlar da bundan farklı olmayacaktır. Buna sebep Hz. Muhammed’in de mevcudun dininden olmayışı, uzlaşmaması, hanif tevhid dininde ısrarlı olmasıdır. 

Bizce, gerek Kur’an’ın, gerek Risâlet davasının ve gerekse Hz. Muhammed’in sünnetinin anlaşılması, ‘din çatışması’ denen hususun doğru biçimde anlaşılmasıyla alakalıdır. Tevhid kelimesi de tastamam bunun en özlü ifadesidir.

 Devam edecek…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal