Muhammed Esed namazla ilk tanışmasını böyle anlatmıştı…

Muhammed Esed namazla ilk tanışmasını böyle anlatmıştı…

Günde bir kaç kez namaz için toplanıyorlar ve eğer hava yağmurlu değilse namazlarını açıkta kılıyorlardı. Uzun tek bir safta toplanıyorlar ve Hacı da önlerine geçip imamlık yapıyordu.

Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol isimli eserinde namazın anlamını ilk kez öğrendiği zamanı işte böyle anlatıyordu:

Hareketlerindeki düzen ve uyumla askerlere benziyorlardı; hep birlikte Mekke yönüne döner, birlikte eğilir, sonra kalkar ve birlikte diz çökerek alınları üzerine yere kapanırlardı. İki secde arasında seccadesi üzerinde, yalın ayak, elleri önünde bağlı, dudakları sessizce kıpırdayan ve kapalı gözleriyle derin bir huşu içinde dalıp giden imamın, bütün kalbiyle dua ettiğini görürdünüz; ötekiler, imamlarının işitilmeyen sözlerini izliyor olmalıydılar. Böylesine içten bir duanın bir takım mekanik bedeni hareketlerle birleştirilmesi beni nedense biraz tedirgin ediyordu; bir gün, biraz İngilizce bilen Hacı’ ya bu konuyu sordum:

“Tanrının sizden ona duyduğunuz saygıyı eğilerek, diz üstü oturarak ve yere kapanarak göstermenizi istediğine gerçekten inanıyor musunuz? İnsanın sadece kendi içine bakarak; yüreğin sükûneti içinde dua etmesi daha uygun olmaz mı? Bütün bu bedeni hareketlerin hikmeti ne?”

Daha bunları söyler söylemez pişmanlık duymaya başladım; yaşlı adamın dinî duygularını incitmek istememiştim. Fakat Hacı hiç de gücenmiş görünmüyordu. Dişsiz ağzıyla gülümsedi ve şöyle dedi:

“Başka nasıl ibadet edebiliriz ki Allah’a? O, bedeni de, ruhu da birlikte yaratmadı mı? Böyle olunca da insanın ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de dua etmesi gerekmez mi? Bakın, biz Müslümanlar duamızı niçin böyle yaparız anlatayım size.

Yüzümüzü Kâbe’ye, Allah’ın Mekke’deki beyt-ül Haremine çeviririz ve biliriz ki, o anda dünyanın neresinde olursa olsun, namaz kılan bütün Müslümanlar, hepsi yüzlerini Kâbe’ye çevirmişlerdir; bir tek vücut gibiyizdir ve düşüncelerimizin merkezi de O’ dur. Önce ayakta durarak Kur’an’ı Kerim’den bölümler okuruz, bunu yaparken, okuduğumuz kelâmın, insana hayatta dimdik ayakta kalması, sebat etmesi için verilen Allah Kelâmı olduğu bilinci içindeyizdir. Sonra ‘Allahu Ekber’ (Allah en büyük!) deriz: bununla Allah’tan başka kulluk etmeye değer başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin olmadığını dile getirir ve bunun apaçık bir gerçek olduğunu bir daha duyar ve bu gerçeğe bir daha tanıklık ederiz.

Sonra o her şeyden yüce olan Allah’a duyduğumuz saygıyı, bu yüceliğin önünde eğilerek gösterir, O’nun gücünü, celâl ve azametini övgüyle anarız. Ve O’nun önünde bir toz zerresinden, yokluktan, hiçlikten başka bir şey olmadığımızı; O’nunsa bizim yüceler yücesi yaratıcımız ve Rabbimiz olduğunu duyarak alınlarımızın üzerine coşkuyla yerlere kapanırız. Sonra alınlarımızı yerden kaldırır ve oturup, günahlarımızı bağışlaması, bizi rahmetiyle yarlığaması, doğru yola yöneltmesi, bizi sağlık ve rızıkla nimetlendirmesi için dua ederiz, O’nun haberini bize ulaştıran Muhammed (s.a.)’e, ondan önceki peygamberlere, bize, kendimize ve doğru yolu izleyen herkese Allah’ın selâm ve rahmetini dileriz. Bize bu dünyada da öteki dünyada da iyilik ve güzellik ihsan etmesini niyaz ederiz Allah’tan. Ve sonunda da, başımızı sağa ve sola çevirerek, nerede olursa olsun, doğru yolda olan herkese selâm vererek namazdan çıkarız. Peygamberimiz böyle namaz kıldı, böyle dua etti ve kendisini izleyenlere de böyle yapmalarını öğretti. Bu onların kendilerini isteyerek ve ta yürekten Allah’a teslim edebilmelerini -ki İslam’ın anlamı da budur- ve O’nunla da, kendi kaderleriyle de barış içinde yaşayabilmelerini sağlamak içindir.

Şüphesiz yaşlı adam anlatırken aynı sözcükleri kullanmadı ama hatırlayabildiğim kadarıyla söylediklerinden çıkarılabilecek anlam buna yakındı. Yıllar sonra anladım ki bu yalın açıklamalarıyla, benim İslam’la ilk tanışıklığımı sağlayan kişi Hacı olmuştu…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ersin ertuğrul
    26 Nisan 2018, 10:26

    Merhum münevver Muhammed Esed’in dili, anlatım kabiliyeti inanılmaz derecede etkili. O’nu sanki karşınıza almış da dinliyormuşçasına, okuyorsunuz.

    Mekke’ye Giden Yol isimli kitabındaki tasvir gücü (*) sizi adeta anlatılanların şahidiymişçesine içine çekiyor.

    Tabi ki kitabın etkileyici tarafı sadece tasvir kabiliyeti değil. Anlattığı konunun espirisine/temellerine vukufiyeti de ilgi uyandırıcı diğer bir başlık. Ki bu, kimi zaman Son İlahi hitap olan Kur’an, kimi zaman Resullah’ın (as) örnek hayatı, kimi zaman ritüeller, kimi zaman bunların hepsinin birlikte değerlendirilebilmesi…

    Müslümanların kitap okuma, tahkik etme gibi konulardaki isteksizliği, performans düşüklüğü bu kitaptan (birçok değerli kitap gibi) istifade etmelerine mani… Bu durum, insanımızın bu kitabın hikmete isabet eden taraflarından mahrum kalmasına sebep. Tam da burada bir teklifi Müslüman dünyasına sunmak gerekiyor. Kitabın beyaz perdeye aktarılması düşüncesi. Başarılı bir uyarlama ile bunun sağlanabileceğine inanıyoruz. Çağrı, Ömer gibi yapımlar bu konuda akla gelen ilk örnekler. Mekke’ye Giden Yol neden bunlardan birisi olmasın?

    Hayat hikayeleri oldukça birbirine benzeyen Aliya İzzet Begoviç için de (aynı nitelikte birkitabı olmasa da) aynı proje düşünülmeli. Zira Bilge Aliya’nın da Muhammed Esed gibi konulara vukufiyeti, hikmete dönük hayatı bu fikre zemin oluşturuyor…

    Yanıtla