Yakup Döğer: Devletin Laikleşmesi

Yakup Döğer: Devletin Laikleşmesi

Tanzimat reformlarıyla resmen başlayan, anayasal yönetimlerin ilanıyla devam eden ve cumhuriyet dönemi inkılaplarıyla son aşamasına ulaşan modernleşme süreci, söz konusu dönemlerde daha çok siyasi ve hukuki alanın reformize edilmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Devletin Laikleşmesi

Yakup Döğer

Geçirdiği kimlik bunalımı Batı’yı kendi içinde büyük sıkıntılara sokmasının sonucunda, kendisine ve toplumuna ait hataları dine fatura edip, her şeyiyle dinden soyutlanarak çözüm aramıştır. Neticede Batı toplumu, gittikçe gelişen laikleşme hareketi içinde, kilisenin himayesinden tedrici şekilde uzaklaşmıştır.1 Bu arayışların en belli başlı sonuçlarından biri de laikliktir. Aydınlanmanın Batı insanına getirdiği çözüm, kesinlikle Allah’tan bağımsız, dinden soyutlanmak olmuştur. Modern devletin kurgusunda olduğu gibi, iktidar ölümsüz olan Allah’tan alınıp, yeryüzünde ilahlık taslayan ölümlülere verilmiştir. Olağanüstü hallerde karar veren artık ölümlü tanrılardır.2 Bunun sonucunda Batı’nın kendi gündeminde gelişen laiklik anlayışı da, Batılı filozofların yaklaşım ve yorumları sonucunda ortaya çıkmış oldu. Bu anlayış çerçevesinde ortaya çıkan laiklik ideolojisi ise, daha sonra ihraç edilen özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde baskıcı ve militan bir uygulamayla sahneye kondu. İnancın hayatla iç içe yaşadığı halkı Müslüman ülkelerde kurulan modern devletlerde güdülen asıl amaç, toplumun kutsal sayılanların boyunduruğundan kurtarılmasıdır.3

Türkiye Cumhuriyeti’nde de uygulamasını bu yönde gösteren laiklik ve laik çevre, Batı’nın kendine has gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkardığı bu ideolojiyi, hayranı oldukları Batı paradigmasına göre uygulamaya başladı.4 Cumhuriyet’in ilk devri sayılabilecek Mustafa Kemal’in ölümüne kadar ki dönemde, Batıdan ithal edilen laiklik, Cumhuriyet elitlerini nasıl da etkileyerek kör bıraktığını yaşadığımız tarihi gerçekler göz önüne sermektedir. Batı hayranı kör aydınlar, Batının kendi dışındaki toplumlara karşı hunharlığını da bilerek kendi halklarına her türlü baskıyı yapmaktan geri durmadılar. Kör taklidin inançsız kadrolarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, Batının siyasi ve iktisadi uydusu haline geldi.5

Dinden ve dini olandan öyle nefret edilmişti ki, laikliğin Batı toplumlarındaki uygulamalarından daha ileri bir jakoben yöntemle seçkin azınlık tarafından kendi halkına karşı devrimi gerçekleştirmişti. Bu elitler için artık tek gerçek akıl ve bilim dairesinde bulunabilecek, “gökten indiği sanılan kitaplarla”6 yol tayin edilemeyecektir. Daha da ilerisi, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin önündeki tek engeli de din olarak tanımlamışlardır. 

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kurulan ulus-devlet, tam Batılılaşma siyasi tercihiyle şekillendiğinden, bu tercih bağlamında devlet, sorunlarını ‘Batı tipi toplum’ ve ‘ulus-devlet’ ilkeleriyle çözme yoluna gitmiştir. Yeni dönem Türkiye’sinde oluşturulan milliyetçilik, Türklerin geleneklerini ve inançlarını koruyucu bir niteliğin dışında, bunlara karşı cephe alan ve bunlardan mümkün olduğu kadar vazgeçmeye çalışan bir yol izlemiştir.

Yeni Cumhuriyet’in önderi, dini laiklikle saf dışı bırakmak istemekteydi. Nitekim yaptığı bir konuşmada, “Biz din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmıyoruz. Millet ve devlet işlerinin Kâbe’si, millî egemenliğin belirdiği Büyük Millet Meclisi’dir. Din işlerinin mihrabı ise insanların, şahısların vicdanlarıdır”7 diyerek, amacını ifşa etmiştir.

Yeni kurulan Cumhuriyet’in paradigmasına göre Din; artık toplumsal, siyasal, ekonomik, eğitsel, sanatsal kurum ve kuralları belirleyici konumda olamaz. Kutsal olan hiçbir değer yön belirleyemez. Bu minval üzere 1933 yılı Cumhuriyet Bayramı Açılış Konuşmasında M. Kemal şunları söylemektedir:  “Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır… Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur… Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”8

Herhangi bir dinin bu alanları düzenleyen değişmez kutsallık niteliğini taşıyan hükümleri çerçevesinde ilerleme de, toplumsal uyuşma, toplumsal birlik ve dayanışma da, toplumsal barış da sağlanamaz. Yapılan reformlar bu merkezde olup, toplumu laikleştirmeyi ve modernleştirmeyi hedeflemekteydi.9 Halka rağmen halk için süren reformlar, çağdaş uygarlık seviyesinde, ileri ve uygar bir ulus devletin10 oluşumunu amaçlamaktaydı. Üstelik yakın ve yeniçağlarda yaşamın bilinebilir alanları durmadan genişlemiştir. Bu alanlarda özgür tartışmaya ve nesnel araştırma verilerine dayalı çözümler, öneriler çoğunluk kararına dönüştürülerek toplumsal dayanışma içinde uygulamaya geçilebilir.11 Bu ve buna benzer öngörülerle M. Kemal ve laiklik yandaşları, laikliği çağın temel kanısı olarak benimsemiştir. 

Türkiye’de laikliğin siyasi ve hukuki anlamda kurumsallaşması esas itibariyle Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiş olmakla birlikte Osmanlı Devleti’nden alınan miras da belli açılardan etkili olmuştur.12 Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan modernleşme çabaları cumhuriyet döneminde devam etmiştir. Bu süreç Cumhuriyet’e geçişte geçmiş ile bağların kopması şeklinde değil, Tanzimat’la birlikte ortaya çıkan yeni düzene süreklilik ilişkisi biçiminde olmuştur.13 Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte katı bir şekilde devletin laik, toplumun ise seküler olması yönünde yoğun bir gayretin sarf edildiği görülmektedir.14 Laik-seküler bir toplum ortaya çıkarma hususunda olağanüstü efor sarfeden devrimci kadroların, bu yoğun çabalarının nedeni, Sekülerizm kuramlarının asıl amacına bakıldığında anlaşılabilir. Sekülerizmde, “Rasyonalizm ve İnanç Kaybı” argümanı ile “İşlevsel Evrim ve Amaç Kaybı” yaklaşımlarının daha baskın ve yaygın olduğu görülür.15 Vahiyden uzaklaştırma bir proje olarak sürerken, ikinci ayağını da dünyevileştirme oluşturmaktadır.

Tanzimat reformlarıyla resmen başlayan, anayasal yönetimlerin ilanıyla devam eden ve cumhuriyet dönemi inkılaplarıyla son aşamasına ulaşan modernleşme süreci, söz konusu dönemlerde daha çok siyasi ve hukuki alanın reformize edilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Devleti ve toplumu laikleştirmeyi hedef edinen kadroların zihninde, Batı’da hâkim olan ilke ve değerlerin iktibas edilmesi gerektiği yönünde fikri ve zihni gelişmeler ortaya çıkmıştır.16 Bu zihniyetin ve fikrin ortaya çıkması Osmanlı son dönem modernleşme çabaları içerisindeyken ortaya çıkmış, Batı’ya devlet bursuyla öğrenciler gönderilmiştir. Bunlara, padişahın baskılarından kaçarak Avrupa’ya giden aydınlar da eklenmiştir.

Fransa’ya gidenler, bir anda kendilerini Fransız İhtilali’nin toz ve dumanları içerisinde buldular. Bu tarihlerde Fransa’yı, seçkincilik (elitizm) ve jakobenizm rüzgarları kasıp kavurmakta idi. Fransız İhtilalini yapan liderler, pozitivist aydınlanma düşüncesinin etkisi altındaydılar. Bu modernleşme sürecinin üzerine oturduğu eksenler laikleşme ve ulusal kimliğin inşası olmuştur. İttihat-Terakki Cemiyeti ve Cumhuriyet dönemi siyasal kadrolarının uygulamaları da bu iki alan üzerine yoğunlaşmıştır.17

Laikleşme sürecinde İslam’ın kamusal alandaki etkisi siyasi ve hukuki değişiklikler ile sınırlandırılmıştır. Öte yandan kimlik inşası ise Türklüğü esas alarak bir vatandaşlık modeli geliştirme amacında olmuştur. Bir ulusal kimlik yaratmayı hedefleyen ulus devlet homojen, bütüncül bir ulusal kimlik tanımlamasına ulaşmıştır.18 Bu amaca yönelik Türkçü düşüncenin yerleşmesine, vatandaşlık eğitiminden halkçılık fikri yoluyla milli kimlik bilincinin işlenmesine kadar bir dizi gelişmeler ortaya çıkmıştır.19 Ulus devletle ulusal bir kimlik ortaya çıkarmak isteyenlerin amacı, merkezi bir otorite ile sınırlarını ve halkını sürekli kontrol altında tutmayı, egemenliklerinin dışına çıkmaya kimsenin cüret edememesini istemektedir. Ulus devletin en önemli özelliği, idari yapılanmada sıkı bir merkeziyetçiliktir.20

Laikleşme her ne kadar; “kamusal yaşam ve işleyişin din ve inanç yerine akla ve hukuka dayandırılması ve çoğunluğun inancını paylaşmayanların da devletin koruması altında olmasını ifade eder.” şeklinde tanımını bulsa da, bu tanım hiçbir zaman yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu yönde işlev görmemiştir. Yeni kurulan Cumhuriyet’te pozitivist değerlerin etkisiyle laiklik uygulamaları jakobence ve militanca yürütülmüştür.21 Halka karşı halk adına reformları sürdüren jakobenler, özgürlük, eşitlik, din ve vicdan hürriyeti nutukları atarken, tek parti diktatörlüğünü oluşturmuştur.22

Yeni kurulan Cumhuriyet’e can veren siyasal felsefenin ana dayanağı kuşku götürmeyecek şekilde laiklik ideolojisi olmuştur. Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin bir yapı taşı olarak işlev görmüştür.23 Teokratik ve çok uluslu bir ortaçağ imparatorluğundan modern bir ulusal-devlet yaratma misyonunu üstlenmiş olan Cumhuriyetçi kadroların laiklik anlayışını müstesna kılan en temel unsur, dini toplum hayatından tümden kaldırmak gibi bir misyonu kendisine hedef olarak seçmesidir.24 Bu yüzden dinin geleneksel olarak da yaşam alanı bulduğu Osmanlı sistemini ayakta tutan devlet felsefesini de modern kurguyla tepeden inme değiştirdiler.

Bugün dahi doksan yılını geride bırakan Cumhuriyet rejimi, Türk toplumunu Osmanlı rejiminin tam tersi olan bir yöne çevirmenin kesin başlangıcıdır. Öyle gözükmektedir ki ilk bakışta İslami ve geleneksel kökenlerini reddedip yüzünü Batı’ya ve modern olana dönen yeni rejim,25 geçmişine ait ne varsa silmektedir.

Ekonomide, siyasalda, kültürde toplum ile devlet arasındaki bağlantının Batı modeline uygun biçimde düzenlenmesi işinin bugün bile kesin bir sonuca ulaşmadığı ortadadır. Laikliğin Türkiye uygulamasına bakıldığında, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren laikleşme amacı vurgulanmış olmakla birlikte, bunun tam anlamıyla başarılamadığı görülmektedir.26 XVIII. yüzyıl başlarından XX. Yüzyıl başlarına kadar iki yüzyıl boyunca Osmanlı sisteminin dayandığı temel ilke denebilecek olan “Millet sistemi” aşınmıştır. Millet kavramının modern anlamda “ulus” karşılığında kullanılması ve bir anlam değişikliğine uğraması ise XIX. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmıştır.27 Aslında yaşanan süreç, Cemal Bali Akal’ın deyimiyle, “Allah’ın yarattığı evrenden Allah’ı dışlamak, evrenin insan aklıyla yeniden yaratılması demekti.”28 Tanrı düzeni kavramı yerine, tabiat düzeni kavramı gelecek, toplum dışında ve üstünde devlet anlayışı yerine, sınıflar ve onların arasındaki çatışmalara ve uzlaşmalara dayanan yasal devlet kavramı gelecektir.29 Yasa yapıcılar her türlü ilahi bağlardan koparak; seküler, akılcı ve herkese eşit şekilde uygulanan bir hukuk anlayışına göre davranacaktır.30 Denge kavramı yerine devrim kavramı gelecek, toplum sınıflarının oldukları yerde kalma idealine karşı, kişilerin toplumsal yapıdaki yerlerini sınıfsal bölünüşlere göre elde etmesi olayı çıkacaktır.31 

Modern Türkiye, klasik Osmanlı uygarlığının en büyük kültürel mirasçısı olarak, Cumhuriyetin kuruluşu, “yeni ve taze” bir başlangıcı simgeliyor32 olmakla birlikte, onun devlet felsefesine başkaldırarak doğmuş bir ulusal devlet haline dönüşmüştür. Osmanlı gibi İslami esaslara göre kurulan Devlet’in temel görevi, dinin bir inanç, ibadet ve ahlak sistemi olarak işlevsellik kazanmasıyla bitmiyor, onu bir hukuk sistemi, davranış kalıbı olarak hayata geçirmeyi, uygulamayı da içeriyordu.33

Türkiye Cumhuriyeti’nin uygulamış olduğu laiklik de tam bu minvalde, toplumun ve devletin dini-geleneksel değerlerini reddi üzere gerçekleşmiştir.34 Buna rağmen başta M. Kemal olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu elitleri yer yer dinin toplum üzerindeki gücünden yararlanmak adına, sürdürdükleri politik-askeri süreçte dinin taşıdığı sembolik değerden yararlanmaktan da geri kalmamışlardır.35

İlk kuruluş ve devam eden yıllarda uygulanan laiklik diğer, halkı Müslüman olan ülkelerde benzeri görülmemiş bir laiklik uygulaması, reformlar ve idamlarla36 tepeden inmecilik ya da “seçkin devrimciliği”37 olarak kendisini göstermiştir. Laikliğin korunması hususunda ordunun yetkilendirilmesi de bunun en bariz göstergelerindendir. Yapılan seçkin devrimciliğin, halka rağmen halk için jakobence icra edildiğinden, ordunun varlığı olmaksızın gerçekleştirilmesini düşünmek söz konusu bile olamazdı.38 Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu yerli/milli burjuva sınıfın önderliğinde değil, askeri ve sivil bürokratların önderliğinde, gerçekleşmiştir.39 Bu nedenle günümüzün askerleri kendilerini halen Cumhuriyet’i kuranlar ve kollayanlar olarak görmektedirler. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra ordu, ayrıca laik Cumhuriyet’in bekçiliğini de üstlenmiştir. Bu uygulamaların mahiyetine bakıldığında laikliğin anavatanı olarak görülen Batı toplumlarındakine hiç benzememektedir. 

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte gündeme gelen laik uygulamaların en temel unsuru, dinin devlet ve toplum hayatından tamamen kaldırılmasına yönelik olması ve böyle bir hedefi görev olarak seçmesidir. Bunun en bariz göstergesi ezanın ve ibadetin ulusal dile göre düzenleme girişimidir.40  Bir İslâm ülkesinde lâikliğe geçişin gerektirdiği değişikliğin derecesi ve anlamı ile Hıristiyanlık, Budizm ya da Konfüçyüzmün yaygın olduğu bir ülkedeki uygulaması, karşılaştırılamayacak kadar farklıdır.41 Nitekim batılılaşma ideolojisine veya resmi modernleşme anlayışına karşı yapılan her tür eleştiri, görüş ve düşünce, rejime tehdit oluşturduğu gerekçesiyle din ile ilişkilendirilmiş ve bu tür çıkışlar sıkı bir denetime tabi tutulmuştur.42 Türk İhtilalinin yaşaması, ancak ihtilâlci bir çalışmayla olabilirdi. Ulusalcı devrimin bir parçası olan İstiklal Mahkemeleri de43 tam bu ihtilalci zihne hizmet etmesi için kurulmuştur. 

Sadece Eskişehir İstiklâl Mahkemesi, vazifeye başladığı 5 Ekim 1920 tarihinden 19 Şubat 1921 tarihine kadar geçen sürede toplam 201 davada 3187 sanığı yargıladı. Bu sanıklardan 671’i idam cezasına, 272’si ise kalebentlik ve kürek cezasına çarptırıldı. Kısa süreli hapis, dayak ve para cezalarına çarptırılan sanık sayısı ise rakamlarla telaffuz edilemeyecek kadar fazladır.44

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, İslam bir tehlikenin, mücadele edilmesi ve yerine geçilmesi gereken bir tehdidin adıdır. Modern Türkiye’nin arkasındaki hissiyat da bu düşünceyle şekillenmiştir.45 Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte Türk kimliği yaratmak, toplum mühendisliği projesinin amacı olmuştur. Bu projenin amacı da devlete sadık ve bu sadakatini yerleşik dini inançlardan değil, cumhuriyet ve onun milli değerlerinden alan vatandaşlar yaratmaktır. Oluşacak yeni nesil geleneksel yaşam biçiminden vazgeçip, modern yaşam ölçütlerine uyum sağlayacak bunun yanında eski İslami inançlara değil pozitivist ve laik anlayışa yönelecektir.

Kurulan yeni modern devlet, doğası gereği, dine karşı takındığı bu olumsuz tavra rağmen, her türlü çelişkiyle de karşı karşıya gelmekle birlikte, dini kavramları kendi menfaatine de kullanmaktan asla vazgeçmemiştir. Sonuçta Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır.46 Cumhuriyet’i kuran kadroların lideri M. Kemal’in, kendi halkının dini olan İslam’a, “Arapların dini”, Hz. Muhammed için de, eskimiş Arap Milliyeti siyasetine yön vermek isteyen biri olarak bahsetmesi,47 aynı zamanda da, İslami bir kavram olan “Şehitlik” kavramını kullanarak, “Bu sahada akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır”48 demesi, kendi içindeki tutarsızlığından öte, dini emellerine alet etmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Yine bunun gibi bir Osmanlı unvanı olan “Paşa” ve “Gazi” unvanlarını kabulü,49 konjonktürel duruma göre, hegemonyanın devamı için dini ve dini kavramları kullanmaktan kaçınmadıklarını göstermektedir. Dine karşı takınılan tavra rağmen, “ordu Peygamber Ocağı”, askerin “Mehmetçik” olarak ilan edilmesi, hegemonyanın “pazarlık” kısmına bir gönderme olarak ele alınabilir.50

Şura, istişare, hakim, hüküm, hükümet, adalet vb. kavramlar içleri boşaltılıp yeniden tanımlanarak alabildiğine istismar edilmiştir/edilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin din politikalarını kendine özgü bir laiklik anlayışı belirlemiştir. Pratikte din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması üzerinde yoğun bir vurgu olmuş ve dinin devlete, devletin de dine karışmaması şeklinde bir resmî tanıma bağlanmışsa da, devlet iradesi dinî alanı hiçbir zaman özerk bırakmamıştır.51 Tepeden inme baskıcı bir laiklik uygulamasıyla birlikte hayata baştan sona müdahil olan Cumhuriyet’in kurucuları ve daha sonra takip eden halefleri, bir yandan dini dünyadan soyutlamaya çalışırken bir yandan da bu gibi davranışlarla dini kendi çıkarları için kullanmaktan geri durmamıştır.52

Yeni kurulan devletin laikleşmesi için çaba gösterenler, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak konusunda sağlıklı bir zemin oluşturamadıkları gibi, dini yeni düzenlerinin bir payandası yapma çabalarından da asla vaz geçmemiştir.53 Hatta laiklik ile İslam arasında akla ziyan yorumlarla bağlantı kurulmaya çalışılmış, akademisyenlerce İslam’ın laikliğe karşı olmadığı iddia edilmiştir. Bu izahlardan bazılarını kısaca zikretmekte, fikir sahibi olma açısından fayda vardır. 

İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Şükrü Uslu ‘Laiklik-Din İlişkisi’ adlı makalesinde “Esasen, İslâm dini, akla, bilime, düşünceye ve hoşgörüye verdiği önem dolayısıyla da laikliğe giden yolu açmıştır. Kur’an’daki çoğulculuk yani, insanların farklı düşüncelere sahip olabilecekleri, egemenlik, şûra ve hüküm kavramlarıyla, din ve vicdan hürriyetinin esas alındığı laik devlet sistemi arasında bir çelişki söz konusu olmadığı gibi, aklın verilerine de uygun düşmektedir”54 der. 

Laiklik, ulus devletin bir parçası olmuştur. Vatandaşlık kavramı ise dinin yerini alan bir kavram olmuştur. Vatandaşlık, aynı devletin üyeleri için ortak bir unsurdur. Her bir fert, dini ne olursa olsun, hak ve hukuk açısından devletin eşit vatandaşıdır. Raşid el-Gannûşî de,  “laiklik din savaşları için bir çözüm olarak geliştirilmiştir. Bu açıdan laiklik din dışılık değildir”55 demektedir. Abdülaziz Bayındır’ın ifadelerine göre de, “laiklik, dine karşı değil devletin dinî kurumların hakimiyetine girmesine karşıdır. İslam’da devleti hakimiyeti altına alacak bir dinî kurum yoktur.”56 Bu çerçevedeki iddia göre din, özel alana ilişkin görülmektedir. Şu halde devlet, insan haklarını ve sivil toplumu tanıyıp gözetmek durumunda olduğundan din özgürlüğünü kabul etmekte ve sağlıklı bir dinî yaşayışı da onun zatî yapısına müdahalede bulunmadan koruma altına almış bulunmaktadır.57 İslâmiyet’te, vahyin ve Peygamberin dışında akıl ve bilim temel mercilerdir. Özellikle son ikisi laikliğin de temel dayanaklarıdır.(!)58 Lakin bu iddialar hiçbir zaman gerçekçi bir hüviyete bürünmemiştir. 

Yukarıda ifadelerin yorumunu okuyucuya bırakırken, İslam’ın laikliğe ardına kadar kapı araladığını söylemek, eğer bir ihanetten bahsedilemeyecekse, söyleyenin İslam’ı da laikliği de bilmediği anlamına gelmektedir. Yok, eğer ikisini de biliyorsa, bu yapılan İslam’ı tahrif ve protestanlaştırmaktan ibarettir.59 Bugün de dillendirilmeye devam eden “kalp temizliği”, “akıl”, “hurafe” anahtar kavramları etrafında anlaşılmaya çalışılan İslam, ibadet ve namaza dair önceki dönemlerden farklı olan ve seküler zeminde izah edilen yorumlar, İslam ve protestanlaşma ilişkisinin izleri olarak okunabilir. Ancak bu çabalar, daha çok İslam’ın kendi enstrümanları, imkanları ve kültürel çerçevesi ile değil, Batılı toplumsal, kültürel, siyasal enstrümanlarla yapıldığından, İslam dünyasında bir zihniyet değişimi ile sonuçlanmıştır. Batıdan ithal edilen modernleşme düşüncesi, düşüncenin kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan Osmanlı toplumuna dikte edilmesi, yeni bir ulus yaratma sürecinde zulüm olarak kendi halkına yansımıştır. 

Cumhuriyet aydını olarak kendi halkıya ilgilenen yazar-çizer takımı bile, halkla alâkalandıkları zaman onun cehaletini göstermeye çalışmışlardır. Cumhuriyet bu “köhne” kültürel kalıpları cahil halktan söküp atacak olan kurtarıcı olarak gösteriliyordu.60 Cumhuriyet’in kurucu kadroları, kendi halkının değerlerine ve toplumu birleştiren inanca karşı takındıkları laikçi-baskıcı-dışlayıcı laiklik pratiği kendi yaşıyla bir süren tartışmaları sürekli gündemde tutmuştur. 

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının din olgusuna karşı bu laikçi-baskıcı-dışlayıcı tutumu ve bakışı bu alandaki düzenlemeleri genel bir ifadeyle, dini devlet kontrolü altına almak ve mümkün olduğunca dar bir alanda tutmaktır. Cumhuriyet Türkiye’sinde laiklik merkezin hâkim ideolojisi olurken din ise çevrenin diğer bir ifade ile geleneğin söylemi olmuştur.61 Çevrenin, diğer bir ifadeyle Müslüman halkın dini ihtiyaçlarının karşılanması bir kamu hizmeti olarak görülerek, Cumhuriyet Türkiye’sinin laiklik anlayışı çerçevesinde din hizmetlerinin merkezileştirilmesi yolunda adımlar atılmıştır. Bu adımların başında, 1924 yılında Sünni yurttaşlara hizmet veren Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur.62

Böylece Cumhuriyet kurucuları, İslam’ın, devleti ve siyasal iktidarı etkilemesini ve dinin tamamen özerk, devletten bağımsız olarak gelişebilen bir alan olmasını önlemek istemişlerdir. Türkiye’de din, siyaset ve siyasette dinin yerini anlamak için, ilk adım olarak bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığının derinlemesine incelenmesi gerekir. Devlet Diyanet’i resmi ideolojinin İslam anlayışının öne çıkarıldığı bir doktrini desteklemek için kullanmakta ve bunu da “toplumu din hakkında aydınlatma” ve “din eğitimi” çerçevesinde yapmaktadır.63 Bunun birçok sebepleri bulunmaktadır. Cumhuriyet’in kurucuları yeni dini yapılanmayla ilgili öyle bir oluşuma girmeliydiler ki, bu yeni oluşum hem kurulan Cumhuriyet’in felsefesini benimsemeli, hem de dine toplumsal yapı içerisinde belirlenmiş fonksiyonunu en güzel biçimde yerine getirebilme olanağı tanınmalıydı.64

Dinin tarikatlar ve cemaatler eksenindeki varoluşuna savaş açılması, aklileştirilerek devlet denetimine alınması, bu dinsel unsurların batıyı yakalamak için girişilen hızlandırılmış modernleşme çabaları önünde bir engel olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu öngörü ilk zamanlarda doğrudan dini hedef almasa da, din adamları üzerinden dine mal edilmiştir.65 Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar süren bu tartışmalar sürekli devam edegelmiştir. Darbeci askerlerin yapmış olduğu 1982 Anayasasında din eğitiminin devletin gözetimi altında olacağına dair maddesi,66 devletin dini sürekli kontrol altında tutma eğiliminin göstergesidir. 

Din eğitimi ve öğretimini düzenleyen Tevhid-i Tedrisat Kanununda “din eğitimi ve öğretiminin devletin denetim ve gözetimi altında yapılır” ifadesi, özellikle din eğitim ve öğretiminin de devletin gözetimi altında olacağını ifade etmektedir.67 Din eğitim ve öğretiminin özel okul ve kurslarda yapılmasında bir sakınca yoktur ama devletin Anayasasında istediği tek şey, bu eğitimin devletin gözetim ve denetimi altında yapılmasıdır.68

Cumhuriyet’in tekke, zaviye ve medreseleri kapatması, tek başına dini normların toplum içindeki yaygınlığını önlemeye yetmemiştir. Bu nedenle başvurulan yol, dini devlet tekeline alarak kontrol altında tutmak olmuştur. Bir anlamda da M. Kemal’in devleti, ulemanın ve tarikat önderlerinin etkisinden koruma isteği açıktır.69 Devletin dini kendi kontrolüne alması, “resmi İslam” görüşünü oluştururken, devlet dinin laikleştirilmesine teşebbüs edilmiştir.70 Kısacası din, bireylerin özel alanlarında bir özgürlük konusudur. Özel alan dışında resmi ve hiyerarşik bir örgütlenmeye konu olacak şekilde denetim altındadır; dolayısıyla bireyler dinlerini ancak devletin tanımladığı şekilde öğrenebilirler. Bu dönemdeki laisizme dönüşen laiklik uygulaması, devlet eliyle Batı uygarlığını yakalamaya ve bunun için de bütüncül bir kültür devrimini gerçekleştirmeye yönelen yeni siyasal rejimin, dini oluşumları bu hedefinin önünde engel olarak görmesi ve laiklik politikalarını “irticayı önlemek”, “gericiliği önlemek” için zorunlu uygulamalar olarak düşünmesinden kaynaklanmıştır.

Dipnotlar:

1 Doç.Dr. Mehmet Aydın, “Doğu ve Batı Hıristiyanlığına Tarihi Bir Bakış”, 1986, Cilt 27, Sayı 1, sayfa130.

2 Dr. Abdurrahman Saygılı, “Modern Devlet’in Çıplak Sureti”, AÜHFD, 2010, Cilt 59, Sayı 1, sayfa 82.

3 Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi yayınları, 24.Baskı, sayfa 19.

4 Prof.Dr. Kemal Karpat, “Türk Demokrasi Tarihi”, Timaş yayınları, 8.Baskı, sayfa 124.

5 Prof.Dr. Şerif Mardin, “Türk Modernleşmesi”, İletişim Yayınları, 2004, 1.Baskı, sayfa 240.

6 M. Kemal’in TBMM V. Dönem 3. Yasama Yılı Açış Konuşması (https://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm)

7 Dr. Şule Sevinç Kişi, “Atatürk’ün Din ve Laiklik Anlayışı”, Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi.

8 1933 yılı Cumhuriyet Bayramı Açılış Konuşması, (trtarsiv.com)

9 Erik Jan Zürcher, “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”, İletişim yayınları, 31.Baskı, İstanbul, sayfa 256.

10 Feroz Ahmad, “Modern Türkiye’nin Oluşumu”, Kaynak yayınları, 2015, 14.Baskı, sayfa 69.

11 Prof.Dr. Özer Ozankaya, “Türkiye’de Laiklik”, Cem yayınevi, İstanbul, 1995, sayfa 168.

12 Gül Tuba Dağcı-Adnan Dal, “Osmanlı’dan Günümüze Din-Devlet ve Laiklik Tartışmaları”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2014, Cilt 2, No.1, sayfa 42.

13 Bernard Lewis, “Modern Türkiye’nin Doğuşu”, çeviren Metin Kıratlı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988, sayfa 473.

14 Ömer Faruk Darende, “Sekülerleşme ve Laiklik Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2015/1, Yıl 6, Cilt VI, Sayı 11, sayfa 154.

15 Talip Küçükcan, “Modernleşme ve Sekülerleşme Kuramları Bağlamında Din, Toplumsal Değişme ve İslâm Dünyası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, 2005, Sayı 13, sayfa 110.

16 Yard.Doç.Dr. Adnan Küçük, “Türkiye’de Cumhuriyetin Kurucu Felsefesi ve İslamofobya”

17 Yard.Doç.Dr. Seyfettin Aslan-Mehmet Alkış, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçişte Türkiye’nin Modernleşme Süreci: Laikleşme ve Ulusal Kimlik İnşası”, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 2015 İlkbahar, Cilt 6, Sayı 1, sayfa 18-33.

18 Ezgi Güzel Polat, “Anayasal Vatandaşlık”, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı Doktora Tezi, Ankara 2010, sayfa 292.

19 Yard.Doç.Dr. Emre Yıldırım, “Türkiye’de Milliyetçilik ve Milli Kimlik”, JASSS, 2014, Cilt 28, Sayı 1, sayfa 75.

20 Prof.Dr. M. Şehmus Güzel, “Devlet-Ulus”, Alan yayıncılık, 1995, sayfa 13.

21 Prof.Dr. Mustafa Kemal Şan, “Baskıcı Bir Laiklik Modeli Olarak Türk Laikliğinin Anatomisi”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2012, Cilt 7, Sayı 2.

22 Feroz Ahmad, “Modern Türkiye’nin Oluşumu”, Kaynak yayınları, 2015, 14.Baskı, sayfa 82.

23 Yard.Doç.Dr. İhsan Tayhani, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli: Laiklik”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 43, Bahar 2009, sayfa 517.

24 Prof.Dr. Mustafa Kemal Şan, “Baskıcı Bir Laiklik Modeli Olarak Türk Laikliğinin Anatomisi”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2012, Cilt 7, Sayı 2.

25 Yard.Doç.Dr. İsmail Çağlar, “Türk Modernleşmesi Literatürünün Avrupa Merkezcilik Penceresinden Değerlendirilmesi”, İnsan ve Toplum Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, sayfa 139.

26 Hakan Mertcan, “Karşılaştırmalı Olarak Türkiye’de Laiklik”, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Cilt 1, Bildiriler, sayfa 306.

27 Muharrem Gürkaynak, “Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi ve Yahudi Milleti”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2003, Cilt 9, Sayı 2, sayfa 275-290.

28 Prof.Dr. Cemal Bali Akal, “İktidarın Üç Yüzü”, Dost kitabevi, 1.Baskı, 2012, sayfa 102.

29 Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi yayınları, 24.Baskı, sayfa 33.

30 Dr. H.Emrah Beriş, “Egemenlik Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Geleceği Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 2008, Cilt 63, Sayı 1, sayfa 63.

31 Prof.Dr. Özcan Yeniçeri, “Darbe ve Demokrasi”, Kripto yayınevi, 1.Baskı, Ankara 2015, sayfa 216.

32 Dr. Fatma Acun, “Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne: Değişme ve Süreklilik”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, sayfa 157.

33 Prof.Dr. Doğu Ergil, “Laiklik Üzerine Düşünceler-Türkiye Örneği”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 1989, Cilt 44, Sayı 3.

34 Prof.Dr. Özer Ozankaya, “Türkiye’de Laiklik”, Cem yayınevi, İstanbul 1995, sayfa 139.

35 Prof.Dr. Mustafa Kemal Şan, Baskıcı Bir Laiklik Modeli Olarak Türk Laikliğinin Anatomisi, Akademik İncelemeler Dergisi, 2012, Cilt 7, Sayı 2.

36 Erik Jan Zürcher, “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”, İletişim yayınları, 31.Baskı, İstanbul, sayfa 255.

37 Mevlüt Bozdemir, “Türk Ordusunun Tarihsel Kaynakları”, AÜSBF yayınları: 489, 1982, sayfa 156.

38 Mevlüt Bozdemir, a.g.e., sayfa 164.

39 Rıza Arslan, “Laik Türkiye Cumhuriyeti Ordu ve Burjuva Sınıfı”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2008, Cilt 10, Sayı 3, sayfa 35.

40 Mustafa Zengin, “İbadet Dilinin Türkçeleştirilmesi Olarak Türkçe Ezan Örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adıyaman 2015, sayfa 11.

41 Sait Dinç, “Atatürkçü Düşünce Sistemine Göre Laiklik İlkesi”, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Dergisi.

42 Doç.Dr. M. Zeki Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorununun Siyasal Temelleri”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi,  2010, Cilt 7, Sayı 2, sayfa 286.

43 Prof.Dr. Ergün Aybars, “İstiklal Mahkemeleri”, Ayraç yayınları, 1.Baskı, 2009, sayfa 55.

44 “Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları (1926)”, Yayına Hazırlayan Ahmet Nedim, İşaret Yayınları, 1.Baskı, 1993.

45 Yasemin Akyol, “Dinsel Ritüeller ve Modern Milliyetçilikte Ritüel İnşası: Şehit Cenazeleri”, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kültürel İncelemeler, Yüksek Lisans Programı Tezi, 2009, sayfa 7.

46 Carl Schmitt, “Siyasi İlahiyat”, Dost kitabevi, 2002, sayfa 41.

47 Prof.Dr. A. Afet İnan, “Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları”, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 1969.

48 “Atatürk’ten Söylev ve Demeçlerden Seçmeler”, 1924 Dumlupınar Konuşması, sayfa 240.

49 Prof.Dr. A. Afet İnan, “Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları”, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 1969, sayfa 64.

50 Can Ceylan, “Hegemonya ‘Hegemania’ olunca…”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimleri Dergisi, Yıl 12, Sayı 23, Bahar 2013, sayfa 337.

51 Yasin Aktay, “Cumhuriyet Döneminde Din Politikaları ve İstismarı”, İslamiyat Dergisi, 2000, Cilt 3, Sayı 3 (Temmuz-Eylül), sayfa 29-36.

52 Prof.Dr. Mustafa Kemal Şan, “Baskıcı Bir Laiklik Modeli Olarak Türk Laikliğinin Anatomisi”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2012, Cilt 7, Sayı 2.

53 Prof.Dr. Şerif Mardin, “Din ve İdeoloji”, İletişim yayınları, 22.Baskı, sayfa 150.

54 Yard.Doç.Dr. Şükrü Uslu, “Laiklik-Din İlişkisi”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 16, sayfa 246.

55 Prof.Dr. Raşid el-Gannûşî, “İslam, Laiklik ve Demokrasi”, (ankarapalasbulusmalari.org)

56 Abdülaziz Bayındır, “Din ve Devlet İlişkileri/Teokrasi ve Laiklik”, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1999, sayfa 17.

57 Prof.Dr. Kenan Gürsoy, “Laiklik”, TDV İslam Ansiklopedisi, 2003, Cilt 27, sayfa 60-62.

58 Yard.Doç.Dr. Şükrü Uslu, “Laiklik-Din İlişkisi”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 16, sayfa 246.

59 Mustafa Tekin, “Protestanlaştırma Olgusunun İslam Dünyasındaki Görüngeleri”, Umran Dergisi, Ağustos 2002, Sayı 96, sayfa 40.

60 Prof.Dr. Şerif Mardin, “Din ve İdeoloji”, İletişim Yayınları, 22.Baskı, sayfa 147.

61 Yard.Doç.Dr. H. Bahadır Eser, “Türk Siyasal Kültürü İçinde Dinin Rolü Üzerine Bir Açıklama Çabası”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2013, Cilt 18, Sayı 3, sayfa 201-224.

62 “Sosyo-Ekonomik Politikalar Bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığı, Kamuoyunun Diyanet’e Bakışı Tartışmalar ve Öneriler”, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Hazırlayan Sevgi Özçelik, 1.Basım, İstanbul, Aralık 2014, sayfa 5.

63 İştar Gözaydın-Ahmet Erdi Öztürk, “Türkiye’de Din İdaresi”, Din ve Toplum Çalışmaları Merkezi, İstanbul Enstitüsü, 1.Basım, İstanbul, Mayıs 2015, sayfa 12.

64 Fazlı Polat, “Din-Devlet İlişkisi ve Diyanet”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl 6, Sayı 10, Kış 2002, sayfa 119.

65 Prof.Dr. Neşet Çağatay, Laiklik ve Din İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IV/12, Temmuz 1988, sayfa 557-565.

66 1982 Anayasası 24.madde

67 Yard.Doç.Dr. Mustafa Öcal, Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 1988, Cilt 7, Sayı 7, sayfa 242.

68 Prof.Dr. Kemal Gözler, 1982 Anayasasına Göre Din Eğitim ve Öğretimi, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, sayfa 317-334 (anayasa.gen.tr)

69 Prof.Dr. Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Siyaset, İletişim Yayıncılık, 1.Baskı, İstanbul 2004, sayfa 121.

70 Gül Tuba Dağcı-Adnan Dal, Osmanlı’dan Günümüze Din-Devlet ve Laiklik Tartışmaları, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt 2, No 1, 2014, sayfa 44.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal