Turgut Özal’ın 25. ölüm yıldönümü

Turgut Özal’ın 25. ölüm yıldönümü

Ercümend Özkan’ın kaleminden “Özal ne ifade ediyordu!..”

1983-1993 yılları arasında Türk siyasi hayatına damgasını vuran Turgut Özal 25 yıl önce bugün, 65 yaşında hayatını kaybetmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olan Özal, 5 yıl 10 ay boyunca başbakanlık yapmıştı.

Ercümend Özkan, İktibas dergisi Mayıs sayısında kaleme aldığı değerlendirmesinde, Turgut Özal ile başlayan ve ‘yeşili gittikçe koyulaşarak’ devam etmesini beklediği süreci anlatmıştı. İşte o yazı:

ÖZAL NE İFADE EDİYORDU!..

Ercümend Özkan

Politika ile hiç alakası bulunmamış, mezun olduğu yılların gözde okulu İTÜ’den emsalleri gibi mezun olmuş ve yine o yıllarda yeni kurulan EİEİ’de işine başlamış bir teknokrat Turgut Özal… Kendisi gibi mühendis olan mesâi arkadaşları ile hiçbir özelliği ile dikkatleri çekmeyen, Demirtepe’deki işyerinde malum mesâî saatlerini doldurup evine, evinden de işine devam edip duran bir hayat, aynı dairede sekreterlik yapan Semra ile hayatını ilk evliliğinden sonra birleştirmiş ve 3 çocukla günümüze gelmişler.

Devletin hep gözünün önünde bulundurduğu teknik kadrolar olarak, bilhassa 27 Mayıs’tan sonra kurulan DPT’ye gösterilen özel özenin sonucu, teknik kadrolar askerliklerini de işlerinde yaparak değerlendirilmişti. 1974 veya 77 yıllarında, namaz kıldığı, aynı okuldan mezun olduğu ve bir küçük kardeşinin de içinde bulunması sebebiyle yakın çevre ısrarları ile İzmir’den ite kaka milletvekili adayı olması, onun politika ile uğraştığı veya uğraşacağı anlamına gelmiyordu. Zaten o taraflarda gözü de yoktu Özal’ın.. MSP’den koyduğu adaylığının da fiyasko ile sonuçlanması onu politikadan daha da uzaklara itti denilse yeridir. Zaten rahat tabiâtı o denli kendisine hakimdi ki düşen kemerini bile çekmek onun için bir köklü değişiklik sayılırdı. Huyu ile fiziğinin birbirini tamamladığı, dikkatlerden kaçmazdı.

Derken günün biri geldi ve Özal gibi her an devlet ve milletin hizmetinde bulunmaya hazır bekleyenler için gün doğdu. Bu gün 12 Eylül’dü…

Türkiye’de Amerikancı askerî müdahalenin günümüze kadar yapılanlarının sonuncusu olan 12 Eylül’ün kahramanı generaller, Türkiye’nin burnunun dibinde gelişen siyâsî olaylar ve Türkiye’deki siyâsî istikrarsızlıkların sonucu yönetime müdahale etme gereğini bir kerre daha duymuştu. Bu sefer ki biraz daha farklı idi ve 27 Mayıs’taki Amerikancı subaylar gibi sosyalist anayasa hazırlatacak günün modasına uygun subaylar değil, cebinde âyetlerle gezen, tevhid-i tedrisât kanunlarına rağmen dini öğretimi mecburî bir eğitim olarak anayasaya bile koyduran, asırlardan beri camisi bulunmayan Tunceli’nin râfızî köylerine camiler yaptıracak, rafîzî çocuklarını müslüman etmek için yatılı olarak imam-hatib okullarına gönderecek kadar dindar(!) generallerdi 12 Eylül’ün generalleri… 12 Eylül öncesinin anarşisi ve sol terörü onlara göstermişti ki Türkiye’de devlete karşı silahlı eyleme girişen, devletin polisi ve jandarması ile müsademeye giren militanların %80’inden fazlası alevi-râfızî kökenli delikanlılardı. Sol, bunların arasından kullanacağı militanları daha rahat ve kolay bulagelmişti. Daha yoğun olarak bu gerçek kendini 12 Mart 71, Nurhak Dağlarında Guaverâcılık oynandığı yıllarda görülmeye başlanmıştı. Muhtelif tarihlerde Ankara siyâsi polisince sorgulamaya alındığımızda, aynı kısımda sorgulanmak için getirilen silahlı eylemci militanların gerçekten bir çoğu Tunceli menşeeli idi. Müslüman generallerimiz (!) işte bu gençleri müslüman etmek ve arkalarından geleceklerin de gavur kalmamaları için ellerinden geleni yapıyor, İslamizasyon’un uygulayıcıları olarak kendilerinden beklenilenleri gerçekleştirmeye çalışıyorlardı.

Askerlerin, çaresiz kalındığı noktada yönetime müdahale etmeleri ne kadar zaruret olarak görülüyorsa, aynı oranda da bir an önce siyâsî arenadan çekilmeleri, yerlerini sivillere bırakmaları da zaruret olarak görülüyor. Zira çirkinlikleri pek çabuk görülüyor veya pek çabuk çirkinleşiyorlar, bu çirkinliği sahnenin gerisine çekmekte yarar umanlar ise onları isteyerek sahneye sürenlerdi.

12 Eylülcü generaller -başları halâ Okluk Koyu’ndan olup bitenleri gözlemektedir- siyâsî partilerin kurulması için uygun ortam doğurduklarında bunu yalnızca istediklerinin iktidara gelebilmelerini kolaylaştırıcı şekilde yaptılar. Eski politikacıları ve partilerini yasak kapsamı içinde tutarak yeni kadrolar teşekkül ettirerek bunların kamuoyuna arzedilmesi ve eski partilerin oylarının bu yeni kadrolara ve partilerine verilmesinin sağlanması politikası tuttu ve 1983 seçimlerinde generallerin partisi nerede ise anayasayı bile değiştirebilecek çoğunluğu elde edecek çoklukla iktidara geliverdi: 293 milletvekili ve ANAP…

Bu ANAP’ın başında askerî yönetimin asker başbakanı Bülend Ulusu’nun yardımcısı -vaktiyle aynı yöntem kullanılarak S. Demirci de yönetime Suat Hayri Ürgüplü’nün yardımcılığı ile alıştırılmıştı- Turgut Özal vardı. Turgut Özal devleti büyütmek için küçültmek gerektiğine inanan, Houston’da iken görüp düşündüklerini uygulamadan başka bir şey düşünmeyen bir Turgut Özal’dı bu… Ve yüce düşüncelerini Amerikalılara da söylemeden edemeyen bir Özal. ‘Hakkaten bunu da söyleyim size’ diyerek düşüncelerinden Amerika’yı da yararlandıran Turgut Özal!…

Evet, geride bıraktığımız 10 yıl Özal’ın damgasının vurulduğu bir on yıl olarak gerimizde kaldı. Neler oldu bu 10 yılda!.. Ekonomide serbest pazar kurallarının daha çok işler hâle geldiği günler yaşandı. Bir takım basit fakat hemen yapılınca da hayatı kolaylaştırıcı, döviz bulundurmanın suç sayılmaktan çıkarıldığı mevzuât değişiklikleri türünden değişiklikler, evraklara atılan imzaların azaltıldığı bir dönem, dünya piyasalarına, onların şartları ile açılan bir ekonomi… Özelleştirmeler ve emsâli şeyler…

Diğer yandan, bayan Özal’ın da başrolü oynaması ile nerede sanatçı(!) var ise hepsinin köşke üşüştüğü ve Bayan Özal’ın arkadaşı olduğu bir ortamda, hemen herkesin sanatçılığa özendiği bir lâle devri(!) yaşandı. Memurlarının işini bildiği bir dönemin başbakanı olan Özal’ın gününde rüşvetin geçim için memurun almak zorunda bulunduğu istihkakı sayılan bir gelir kaynağı sayılması ile hiçbir dönemde bu rahatlıkla alınıp verilmemişti. Köşe dönücülüğün, iş bitiriciliğin memleketin işini bitirecek boyutlara ulaşması, adı sanı duyulmadık nevzuhur zenginlerin patır patır patlaması yine en hızlı devrini Özal’ın devr-i iktidarında gerçekleştirmiştir.

Siyâsî kadrolann kısıtlandığı günlerde adı-sanı duyulmadık nice kişiyi başına toplayarak partisinin şuradan buradan adayı yapan Özal, bu keşfedilmemiş cevherlerin gözünde keşfedilmiş bir dehâ oluşunun mürüvvetini görmüş, destekleriyle de yapmayı üstlendiği şeyleri rahat yapabilir bulunmuştur. Üstelik bu kadrolara Cuma’lara giden bir başbakan ve sonra da cumhurbaşkanı olarak güzel örnek olmuş, dinin devletle barışması politikasının baş icracılığını yapmıştır. Onun gününde ve son günlerinde bu politika resmî devlet politikası gibi algılanır olmuş ve paneller yapılarak bir yeni “cedid” cereyanın adı konulmaya başlanmıştır. Hem viskilerin içilmesinin hem hacclara gidilmesinin aynı seviyede mütalea edilebilmenin yolunun resmen açıldığı bu dönem, arkadan geleceklere gösterilen bir yürünecek yol olarak belirleniyordu.

Oyunun tümünü aldığı tarikatçı, geleneksel müslüman çevrelerin desteğinin, bazı pazarlıklarla kendisinden önce de askerlerin anayasasına verildiğini bilmeyen yoktur. Aynı oylar artık Anap için veriliyor, Anap’ın, ‘kendini müslümanların geleceği için ateşe atan lideri’ daha da öne çıkarılıyordu. Hele, Türk cumhuriyetlerle ilgili koşturmaları, yaptığı seyahatları, çevrede daha büyük düşünülebilmesine katkıda bulunuyordu. Her ne kadar aynı adam başbakanken Ermeniler’in kıyıma başladığı Azeriler için “Onlar şii, biz sünniyiz. Onlar bizden çok İran’a daha yakın!..” diyebilmişse de. Balkan seferine çıkarak günah çıkarmak ister gibi davranan aynı Özal, Boşnaklar için “Onlar Osmanlıya cizye vermemek için müslüman olmuşlar, bize ne!.” diyebilmiş bir Özal’dır. Lâkin ne hikmetse müslümanlığını tartışmasız kabul edenler, aşklarından olacak bu yanını görmek istemiyorlar, her ne ki buyurursa haktır, doğrudur bakışı ile bakıyor olmalılar ki bu sözlerini dinlemiyorlar bile… Ve ondan hep çok şeyler umup durdular. Halâ da arkasında bırakıp gittikleri aynı yolun yolcusu olmaya tâlib olarak yürüyorlar. Vasiyetini de yerine getireceklermiş…

Laik-Demokratik rejimin yıllarca uğraşıp beceremediği İslam’ı kökünden kazıma politikaları artık İslamizasyon politikalarına yerini terketmiş bulunmaktadır. Bu İslamizasyon politikalarının en becerikli ve son uygulayıcısı Turgut Özal olmuştur. Bundan böyle de bu politika uygulanmaya devam olunacaktır. Aynı oyun, oyuncuları değişse de sahneden inmemekte, oynanması sürüp gitmektedir. Siyâsî senaryolar pek sık değişmezler, değişemezler de.. Lâkin aynı oyun oyuncu değiştirilerek sürdürülür. İslamizasyonun bundan sonraki en güçlü adayının ise 1950’lerde Türk siyâsî hayatında yine aynı istikametteki uygulamaların sahibi olarak adını bildiğimiz kişinin soyadını taşımaktadır. Önümüzdeki günler ne gösterecek kesin olarak bilinmemekle beraber, öyle görünmektedir ki bundan böyle Türkiye’yi bekleyen, giderek İslamcılaşmış, yeşili koyulaşan siyâsî iktidarların yönetimidir. Kimse bu gidişten Türkiye’yi çevirmek istemeyecektir. Zira laik-demokratik rejim kendini böylece emniyete almayı ummaktadır. İslam’a karşı müslümanları kullanarak yürüyecektir bundan böyle Türkiye’deki laik rejim… Bu politikanın kesin çizgileri Turgut Özal’ın başbakan ve cumhurbaşkanlığı devrinde görülmüştür. Büyük kitlenin geleneksel müslümanlığı Özal’ın İslamizasyonu ile barışık görünmektedir. Halkın İslam konusunda iktidarlardan beklentilerinin, camilerde namazı engel olunmadan kılabilmek, ramazan oruçlannı rahat tutabilmek, cumalara gidebilmelerinin engellenilmeyip bilakis kolaylaştırılması, hattâ valisinin, kaymakamının dahi cumalarda halk ile omuz omuza saflar teşkil edebilmesinden öteye geçmedikçe kendisine bunları sağlayan siyâsî iktidarların İslâmî siyâsî iktidarları olmasına engel kalmamış sayılmaz mı? Dâr-ı İslâm sayılabilmesi için ikdidarların daha neler yapması gerekmektedir ki!.. Zaten halk İslâmı’nda saymaya çalıştığımız üç-beş kalem şeyden başka ne vardır ki? Başına besmele konulmuş her şeyi İslâmî sanan kalabalıkların İslâm’ı, Kur’an’daki İslam’dan ne kadarın İslâmı’dır dersiniz! Konuşmalarının arasına ‘Cenâb-ı Allah’ lafzını katıvermekle halk nazarında, oylarını alabilmek için köşeler dönebilen birilerinin çeyrek asrı aşan zamandan beri müslümanlığı, hâlâ modası geçmeyen müslümanlık olarak kalabiliyorsa, Türkiye’nin bütün iki yüzlülüğüne rağmen en büyük siyasetçisi olarak kalabiliyorsa suç yalnız böyle kalabilenin midir, yoksa onun böyle kalabilmesini sağlayan kafaların mıdır? Söyledikleri ve yaptıklarının tamamen tersi ile de milletin karşısına çıksa -ki yaptığı hep budur- yine aynı beğeniyi buluyor, takdiri kazanıyor ise böyle bir kişi, her yaptığının alkışa döndüğü, her dokunduğunun altın olduğu düşüncesi ile her şeye her şekilde dokunacak ve bunu sürdürecektir.

Turgut Özal, bozulma sürecinin kendi zamanında en yoğun olduğu bir siyâsî kişi olarak geçip gitti ama yaptıkları kaldı. Ve genel ahlak halini aldı. Daha öteye devlet yönetiminde bir yöntem olarak kaldı. Köşe dönücülük resmî politika oldu. Rüşvet memurlar için yan, pardon asıl gelir haline geldi. Aralarında bir tek hanımefendinin dahi bulunmadığı çengi taifesi köşkün ağır konukları oldular. Demek oluyor ki sulukuleliler sulukulelilerden (romanlar, romanlardan) hoşlanıyorlardı, ne denir!..

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz ise geride kalan 10 yıl içinde uygulanan politikalar sonucu müslümanlar Kur’an İslâmı’ndan daha çok uzaklaştılar, Amerika’yı razı eden geleneksel İslam’a daha çok yaklaştılar. Bizi esas olarak ilgilendiren şeyin bu olduğunu üzerine basa basa söylemekte zaruret görüyoruz. Kimse duygusal davranarak değerlendirmeler yapmaya kalkmasın. Kimseler de ciddî ciddi İslam ile çoğulcu demokrasinin geride bırakılan 10 yıl içinde ne denli uzlaşacağı, birbiri ile örtüşeceği tartışmalarının doruğa çıktığı gerçeğini görmezlikten gelmesin. Kendi cinsinden politikacıların kendi izinden yürümesine en müsait zeminlerin yaratıcılarının geride bıraktığımız 10 yıl içinde doğup geliştiğini bilmezlikten gelinmemelidir.

İslam’ın İslam ile önlenmesi, engellenmesi yollarının kesin çizgilerle ifade edilmeye çalışıldığı yılların adını, İslam’ın geliştiği, boy attığı diye isimlendirmeye kimseler kalkmasın.

Özetle ve üzerine vura vura söylemek istiyoruz ki, geride kalan İslamizasyonlu yıllar, ileride karşılaşılacak İslamizasyonlu yıllarla kıyaslanırsa şimdiden biline ki, gelecek İslamizasyonlu yıllar daha belirgin özellikler taşıyacak ve yeşili daha çok olacaktır. Bunu sağlamak için de daha çok müslüman karışacaktır. Uzlaşmanın, uyuşmanın ve küfürle bir arada ve uyuşarak yaşanan daha belirgin yıllar olmamıştı dedirtecek derecede koyu çizgiler göreceğiz önümüzdeki yıllarda…

İslam için gerçek tehdid açık olan hasımlarından değil, gizli hısımlanndan gelmektedir. Tarih de bunun şahidi olmuştur. Tevhid dininin peygamberi İsa’ya ‘Allah’ın oğlu’ diyenler, esef etmesek de, o dinin mensupları olmuşlardır, hasmı Romalılar değil.

İstanbul’daki cenaze merasimi, Ankara’daki resmî merasime nisbeti mümkün olmayacak derecede halkın katılımı ile yapıldı. İstanbul, Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Osmanlı’nın payitahtı idi öncelikle. Oraya gömülmesinin istenilmesi ve üstelik de aynı yolun yolcuları olarak görüldükleri halde T.C.nin idam ettiklerinin kabirlerinin karşısına gömülmesi bir ayrı anlam kazandırılması kolay olaylar olarak görünmektedir bize…

Diğer yandan, üç ay kadar önce Türkiye’de laiklerin gövde gösterisi olarak anılabilecek bir Mumcu cenaze töreni söz konusu idi. Bu cenazede müslümanlar kendilerini 1-0 mağlub buldular, Ankara gibi İstanbul’un beşte biri kadar da olsa küçüğü olan şehirde, seyirci dezavantajını da aleyhlerine bulanlar müslümanlar olmuşlardı. Fakat Özal’ın İstanbul’da hem de resmî katılımın bando katılımını geçmediği bir ortamda yapılan cenaze merasiminde ‘müslümanlar’ laiklere karşı deplasman sayılabilecek rövanşı 10-0 aldılar denilse yeridir. Ankara’da bir avuç cumhuriyetin laiklerinin kahrettiği şeriât, İstanbul’un zaten hep nemli olan ikliminde halk tarafından yaşatıldı. Üstelik ‘El Fâtihâ!..’ diye konuşmasını bitiren imamın söylediklerini, sırasında selamda duran generallerin dahi, selam durmaktan hemen Fatiha okumaya geçmeleri dahi kamuoyunun İstanbul’da laikliği bastırdığı ve hakimiyeti altına aldığının resmi idi.

Şurası hatırdan aslâ uzak tutulmamalıdır ki bütün bu olup bitenler Özal’ın faili olduğu olaylar olmayıp, değişen dünyanın, gelişen şartların ve tırmanması durdurulamayan İslam’ın, sezgisel ve duygusal planda da olsa zâtî başarısından başka bir şey olarak algılanılamaz.

Özal, din de dahil her şeyi kendi kafasındaki serbest ticaret kurallarına uydurabilmek için kabullenen yapısıyla, her konuda toplumun önünde göründü. Kendine askerlerce tanınan imkanların kullanılması sonucu, olduğundan da büyük görünebilmeyi bildi belki… Bütün siyâsilere meydanın yasaklandığı bir ortamda, ne dediğinin bile kimse tarafından anlaşılmadığı bir Sunalp Paşa hasım olarak çıkarılınca Özal rahatlıkla tur atladı ve sonuçta, kimsenin tanımadığı küçük bürokratların, teknokratların başına toplanması sonucu, kerameti müritlerince menkul bir şeyh oldu çıktı. Askerlerin göz yumduğu alanda olanca başarıyı, yine o askerlerin ve onların da üstündekilerin istekleri istikametinde gösterdi Özal…

Halkın başında görmek istediklerinde bulmayı istediği özelliklerle Özal cenaze töreninde anıldı. Namaz kılan, oruç tutan, protokol gereği viski içse de aslında dine saygılı yöneticilerin geleneksel olarak istendiği bilinir bu ülkede… İstanbul töreni -ki resmî olmayan tören diye tanımlamak da mümkündür- müslüman halkın rövanş olarak gördüğü ve bu istikamette kullandığı bir tören oldu.

Değişen dünya şartlarını kendisine bağlamanın mümkün olmadığı, belki bu şartlar altında en münasib bir kişilik olarak kullanıldığı ve kendine düşeni yaptığını gördüğümüz Özal’ın kendisi ne bir özgürlük getirdi ne de bunu yapabilecek düzeyde biri oldu. Serbest Piyasa’nın gereklerini yer yer siyâsî arenaya da taşıdı o kadar. 12 Eylül askerî rejiminin yaşamını dayandırdığı sivil uzantısı olmak, Özal dönemi için en uygun değerlendirme olacaktır. Ki bunun bir diğer adı da İslamizasyon sürecidir. Bu sürecin başarılı bir sınırlı(!) sorumlusu idi Özal… Önümüzdeki günler (yıllar) sınırları daha genişletilmiş sorumlularını göreceğiz. Şimdiden, siyasi sahnede sıranın kendilerine gelmesini bekleyenleri biz kulisten tanıyoruz. Herkes sahnede görecek.

İktibas, Mayıs 1993

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ersin ertuğrul satan
    18 Nisan 2018, 10:31

    Günler dönüp dolaşıp nasıl da geri geliyor. Nasıl da birbirini andırıyor. Hele ki özüne(vahiy-siret-akleden kalp) dönmesinden büyük endişe duyulan bir kitle(Müslümanlar) söz konusu olunca bu günlerin/politikaların daha sık şekilde dönüp dolaştığına şahid oluyoruz. Lakin bu niteliği okumak için basiret, feraset, hikmet lazım gelmekte. Aksi takdirde meselelerin arka boyutunu göremeyerek güzelleme cinsinden (niceliksel) yorumlar yapılır…

    Merhum münevver Ercümend Özkan’ın şu tespitleri söz konusu ettiğimiz nitelikli bir okumanın/bakışın ürünüdür diye görüyoruz. "Onun gününde ve son günlerinde bu politika resmî devlet politikası gibi algılanır olmuş ve paneller yapılarak bir yeni “cedid” cereyanın adı konulmaya başlanmıştır.

    Hem viskilerin içilmesinin hem hacclara gidilmesinin aynı seviyede mütalea edilebilmenin yolunun resmen açıldığı bu dönem, arkadan geleceklere gösterilen bir yürünecek yol olarak belirleniyordu."

    Ümid ederiz ki Müslümanlar içlerinden "özgün, ilmi ve fikri yeterliliğe sahip" münevverleri önümüzdeki yıllarda yine çıkartmaya devam eder. Böylelikle küresel sistematikle bağlantılı yerel sistematiği, politikaları nitelikli bir okumayla ifşa ederler. Ki bir münevverden beklenti ancak bu olabilir. Güce, popüler olana, niceliksel olana pirim tanımak değil !

    Selam akleden kalp sahiplerinin, münevverlerin/Müslümanların üzerine olsun….

    Yanıtla