Tartışılması gereken Deizm değil, Muhafazakarların Sekülerleşmesi!

Tartışılması gereken Deizm değil, Muhafazakarların Sekülerleşmesi!

Ne zamanki AK Parti iktidarı, eski ideolojinin tüm kutsallarını kıra kıra iktidara geldi ve zamanla onları yok etti; dindarlar için refleks gösterilecek baskı ortadan kalkmış oldu. Eh zaten 80’lerden itibaren Türkiye küreselleşmenin etkilerine önceki yıllara oranla daha açıktı, dindarlar da küreselleşmenin hayran olunası etiketiyle sunduğu yaşam tarzına kayıtsız kalamadı.

Gençlik üzerinden başlayan tartışma her geçen gün biraz daha genişlerken sorunun gençlikte olmadığı daha da belirginleşmeye başlıyor. Dindar kesimin son yıllarda dine olan samimiyetlerini koruyamıyor olmaları daha temel bir sorun olarak ortaya çıkmış durumda. Yeni Şafak yazarlarından Özlem Albayrak da böyle düşünenlerden. Albayrak, “Bu insanlar Müslüman ama İslam’ın ilkeleri onların hayatını belirlemiyor, çevrelemiyor, şekillendirmiyor. Buna da sekülerizm deniyor ki; tıpkı deizm gibi, sekülerizm de modern hayatın bir sonucu.” diyor.

Albayrak, Yeni Şafak’taki yazısında bakın konuyu nasıl değerlendiriyor:

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Eğer tartışılacaksa, muhafazakarların deizm ve ateizme yönelmesi değil, gittikçe daha çok sekülerleşiyor olmalarının tartışılması gerekiyor. Muhafazakarlar arasında elbette deizme yani, dinleri reddederek yaratanı akıl yoluyla bulmaya meyilli olan ufak bir marjinal kitle yok değildir. Ama Türkiye’deki dindarların çoğunluğunun asıl sorunu bu değil, problem İslam’ın kurallarını inkar etmeden İslam’ın kuralları yokmuş gibi yaşamaya başlamak.

Deistler, bütün dinlere hemen aynı mesafede durur ve yaratıcının ancak akıl yoluyla kavranabileceğine inanır –ki bu durum da aklı yücelten modernizmin doğal bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Oysa Türkiye’deki sorun, İslam’a ve Hristiyanlık’a aynı mesafede durarak Tanrıyı kendi aklıyla arama sorunu değil; İslam’ın kendine muhafazakar, dindar diyenlerin hayatının hiçbir yerine dokunamaması. Bu insanlar Müslüman ama İslam’ın ilkeleri onların hayatını belirlemiyor, çevrelemiyor, şekillendirmiyor. Buna da sekülerizm deniyor ki; tıpkı deizm gibi, sekülerizm de modern hayatın bir sonucu.

Dolayısıyla sekülerizmi, deizmi, atezmi ve diğerlerini anlamak için öncelikle moderniteyi, endüstri devriminden Fransız devrimine; aydınlanmadan rönesansa; rasyonalizmden hümanizme; bilimsellikten bireyselliğe dek anlamak gerekiyor. Bu süreçlerden yüzyıllarca önce geçen Batılı toplumların yaşadığı tecrübelere de göz atmak gerekiyor.

Türkiye, dini ve gelenekleri her ne kadar Batı’dan farklı olsa da, yaşam biçimi itibariyle Batıcılığı resmi bir hedef olarak belirlemiş bir ülke. Zaten belirlememiş olsaydı bile, Batılı değerler nasıl ki küreselleşme yoluyla dünyanın en ücra köşesine dek yayılıyor ve en derinlere sirayet ediyorsa, Türkiye’nin –hoşumuza gitsin ya da gitmesin- de bu değerlerin belirleyiciliğinden herhangi bir şekilde kaçışı olmazdı.

Ülkemizde, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Batılı eğitim sistemi uygulanıyor. Bu uğurda sadece devletle dini kurumların ayrı olması ve farklı inançların yasa önündeki eşitliği ilkeleri yürürlüğe girmedi; Batılı yaşam tarzı da on yıllar boyunca –Cumhuriyet döneminde- topluma baskıyla, demir yumrukla belletilmeye çalışıldı. Oysa her türlü baskı ve engelleme çabası; dini olsun ya da olmasın cemaatleri konsolide eder, cemaat üyelerini birbirlerine ve inanıyor oldukları ilkelere daha da yaklaştırır, bağlı kılar. Bu yüzden baskı mekanizmasında sonuç amaçlananın tam tersi olur.

Türkiye’de de aynısı oldu, Cumhuriyet ideolojisinin belirleyici ve karar verici olduğu tüm o yıllar boyunca dini cemaatler, alttan alta çok canlı ve faal kaldı. Ne zamanki AK Parti iktidarı, eski ideolojinin tüm kutsallarını kıra kıra iktidara geldi ve zamanla onları yok etti; dindarlar için refleks gösterilecek baskı ortadan kalkmış oldu.

Eh zaten 80’lerden itibaren Türkiye küreselleşmenin etkilerine önceki yıllara oranla daha açıktı, dindarlar da küreselleşmenin hayran olunası etiketiyle sunduğu yaşam tarzına kayıtsız kalamadı. Bu ilgi, sözünü ettiğim zincirlerinden boşanmış rahatlamayla birleşince “eylediğimiz işlere İslam ne der?” kaygısı, arada buhar olup uçtu gitti.

Zaten bakmayın dindarların vakti zamanında devleti, sistemi protesto ettiğine. Dindarlar her ne kadar yıllar yılı; seküler aklın, rasyonalitenin izinde değil, vahyi olanın peşinde olduklarını iddia etse de; bu ülkenin maarifinin tezgahından öyle ya da böyle geçmiştir. Yani baskıya karşı korunma refleksiyle verilen tutucu tepkiler sona erdiğinde; aslında baskı görenin kafasının da baskıcınınki gibi çalıştığı; akletme mekanizmalarını aynı şekilde işlediği görülür.

Öte yandan, hepimizin daha iki yıl önce başımızdan geçen 15 Temmuz Darbesi deneyimimiz var. Bu ülkeyi seven insanlar o gece sadece çıplak elleriyle darbe savmadı, sureti haktan gözüken bir dini cemaatin süklüm püklüm üyelerinin eli silahlı birer kanlı katile dönüşeceğini gördü. Eskiden devletin cemaatlere yönelik yaklaşımını haksız ve ağır bulan, tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununa açık ya da gizli muhalefet eden hemen her dindarın; bugün “devlet dini cemaatlerle arasında mesafe koymalı” demeye başlaması bu yüzden…

“Sivil” diye anılan dine karşı inanç Kemalistlerde zaten yoktu, dindarlarda da FETÖ’cüler nedeniyle bitti; devletin hele de kadrolaşma hususunda cemaatlere mesafesini koruması gerektiğini düşünen muhafazakar sayısı o kadar çok ki…

Dezimi bilmem ama sekülerleşme tam da bu işte…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • Ş. Hüseyinoğlu
    12 Nisan 2018, 00:38

    Geç gelen adalet adalet olmadığı gibi, vakti zamanında yapılmayan doğru tesbitler de doğru tesbit olma özelliğine haiz olmazlar.
    Basra harab olduktan sonra niçin harab olduğunu izah yerine, harab olma yoluna girildiğinde bunu görüp tesbit etmek ve gerekli tavrı takınmak gerekir.
    Bugünkü Yeni Şafak’ta Özlem Albayrak’ın yazısını okuyunca bunları yazma gereği duydum. Bizlerin kaç yıldır söylemeye çalıştığımız, "durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" deyip durduğumuz ve fakat maalesef en yakınımızdaki dünkü dâvâ arkadaşlarımızca bile kaale alınmayan hususları, Basra harab olduktan sonra bugün itiraf niteliğinde gazetelerde okumak doğrusu dramatik bir durum.
    Son günlerin köpürtülen gündemlerinden olan deizm konusuna değinmiş bahse konu yazar, doğru bir tesbitle dindar kesimlerde yaşanan sorunun deizm değil sekülerleşme olduğunu belirtmiş ve demiş ki:
    "Cumhuriyet ideolojisinin belirleyici ve karar verici olduğu tüm o yıllar boyunca dini cemaatler, alttan alta çok canlı ve faal kaldı. Ne zamanki AK Parti iktidarı, eski ideolojinin tüm kutsallarını kıra kıra iktidara geldi ve zamanla onları yok etti; dindarlar için refleks gösterilecek baskı ortadan kalkmış oldu.
    Eh zaten 80’lerden itibaren Türkiye küreselleşmenin etkilerine önceki yıllara oranla daha açıktı, dindarlar da küreselleşmenin hayran olunası etiketiyle sunduğu yaşam tarzına kayıtsız kalamadı. Bu ilgi, sözünü ettiğim zincirlerinden boşanmış rahatlamayla birleşince “eylediğimiz işlere İslam ne der?” kaygısı, arada buhar olup uçtu gitti."
    Dedim ya, Basra harab olduktan sonra bu doğru tesbitlerin bir işlevi yok artık. Allah’a ve O’nun dinine/ölçülerine tâbi olmayan, aksine onu kendisine tâbi kılmaya çalışan bir düzenin başına dindar yöneticiler gelmesi çelişkisini ve bu çelişkinin toplum üzerindeki ifsad edici niteliğini görüp bu konuda kesin bir tavır almadığınız sürece bu tür yazıları daha çok yazarsınız Özlem Hanım. Geçmiş olsun.

    Yanıtla