Gençler nasıl davranmalı?

Gençler nasıl davranmalı?

İnsanlara iyi davranınız. İnsanları eleştirirken hakaret etmeyiniz. Adı büyük olarak anılanlar dahil herkesin düşüncelerini ve davranışlarını eleştiriniz. Dokunulmaz saymayınız. Lâkin bütün bunları bir olgunluk ile yapmaya çalışınız. Ve güzellikle yapınız.

Soru: Malumunuz olduğu üzere müslümanlar arasında kaynaklara dönme eğilimi oldu. İslam’ı bizzat kaynağından, Kur’an ve Sünnet’ten öğrenme eğilimleri… Bu gerçekten çok güzel bir gelişme. Taklid, haklı olarak yerildi ve müslümanların bu manevî hastalıktan kurtulmaları gerektiği işlendi. Yani herkes, kaynaklardan öğrendiğini, anladığını yaşamalı. Araya insanları sokmamalı. Yani, peygamber hariç, insanlara mutlak itaat yoktur. O halde hiçbir insan, hiçbir âlime bağlanmamalı. Yani, bu ve buna benzer konular çok işlendi. Evet ağabey, ben de bu konuların doğru oldukları kanaatındayım. Ancak bu doğru konuları işleyelim derken dozajı kaçırdık. Çünkü müslüman gençler arasında; büyüklere, kendilerinden daha kültürlü, daha âlim olan ağabeylerine veya kendilerine İslam’ı öğrenme hususunda hocalık yapmış büyüklerine karşı lakaytlık, saygısızlık yapma durumuna gelindi. Lütfen bu konulara değinir misiniz? Allah sizden razı olsun. Bu husus müslümanlar arasında soğukluğa neden oluyor. Kardeşlik hukukunu, vahdet şuurunu ve cemaat ruhunu yok etti. Allah’ın selamı üzerinize olsun!..

Ercümend Özkan: Bütün okuyucuları yakından ilgilendiren yukarıya alıntıladığımız bu satırlar, üzerinde çokça düşünülmesi gereken ve dikkatle yaklaşılması gereken bir konudur. Önemi göz önündedir.

Kimi zamanlar bu konularda da yazdık. Ama yazdıklarımızla, olaylar arasında büyük mesafelerin bulunduğu da bir gerçektir. İnsanoğluna vur diyorsunuz, öldürüyor! Bu, insanın, yaratıldığından bu yana ana özelliklerindendir. Kraldan fazla kralcılık, vur deyince öldürme, insanın bu halini ifade için kullanılan deyimlerden yalnızca ikisidir.

Biz başından beri hep şunu söyledik: “Bizler insan olduğumuz gibi bizden önce gelip geçenler de insan idiler. Onlar bir şeyler yaptı ise bizler de bir şeyler yapabiliriz. Yeter ki gereğini yerine getirelim. Biz de onlar da ayrı ayrı sorgulanacaklardır. O itibarla herkes dersine kendisi bizzat çalışmalıdır. Akıllı insan, yalnız kendi aklı çok olan insan değil, başka akıllıların akıllarından da yararlanan, onların akıllarının ürünlerini de kendi aklının ürünlerine katarak düşüncesini zenginleştirebilen insandır. Bu bakımdan, bizden önce de gelip geçmiş olsa, bizim zamanımızda da yaşasa, insanların söylediklerini dinler ama doğrıı olanlarına kulak veririz, vermeliyiz. Ki, bizden öncekileri geçebilelim, bizden sonrakilere güzel miraslar bırakalım.”

Yanlış yapanı aşağılamaya gerek yoktur. Yaptığı yanlışı belirtir, aynı konudaki doğruyu da yanına koymak suretiyle insanların yanlış ile doğru arasındaki farkı farkedebilmelerine yardımcı olursunuz. Bunu yapmaya çalıştık. Lâkin, özellikle gençlerde görülen bir özellik olarak ‘acelecilik’ birçok yanlışların yapılmasına, esaslı yanlışların dahi yapılmasına sebeb oldu.

Bir bakıma da, böyle olması kaçınılmaz idi sanki. Zira her iş, ilk yapıldığı sıralarda hataları çok olan iştir. Her şey, başlangıcında çok zayiât verir. Bunu, sanayiden siyasete kadar yaygınlaştırabilirsiniz. Meselâ bir dokuma fabrikasında kumaş dokunmasına bakarsanız, makinalar ilk çalıştığında ayarlar yapılıncaya, bir düzen tutturuluncaya kadar dünya kadar ipliğin zayi olduğunu, üstübülük olarak çıktığını görürsünüz. Onca pahalı kumaşın bu zayiât sonucu üstübü haline gelmesini kim ister! Ama bir yerde bu durum adetâ kaçınılmazdır. Her işte böyledir. Meselâ biz dergiyi webofset’te bastırıyoruz. Bobinler takılmış, kalıpları hazır, renkleri hazır olan makinalar, çalışmaya (baskıya) geçtiğinde ilk ağızlarda en azından beş-altı yüz dergilik kağıt, net baskıya geçinceye kadar zayi oluyor. Bunu hangi dergi sahibi ister, ama bu zayiat da kaçınılmazdır.

Bu, hemen her alanda böyledir. Fikir alanında, siyaset alanında ve hayatın sair alanlarında da bu böyledir. Bunları anlatıyorken bilgilerim gözlerimin önüne geliyor ve Resulullah (sav)’ın zamanında olup bitenleri hatırlıyorum, emîn olunuz bugünkülerden pek de farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sizlere bunu o günlerden bir örnekle anlatmayı da istiyorum ki konumuz açıklık kazansın:

Vahiy kendisine geldiğinden bir süre sonra bunları insanlara tebliğe başlayan Resulullah’ın çağrısına, Hatice gibi, Ebû Bekir gibi aklı başında ve olgun yaşta kimseler kulak vermiş, icabet etmiştir. Özellikle Ebu Bekr’in gayretleriyle, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inananların yaş ortalaması hemen hemen peygamberin yaşının yarısı civarında idi.

Hemen her devirde bütün fikirler, içinde gelişmeye başladığı ortamda özellikle ve öncelikle gençler arasında yer bulur ve yayılmaya başlar. Bu, gençliğin henüz oturmamışlığının, bir diğer ifade ile kireçlenmemişliğinin ve enerjik oluşunun doğal sonucudur. Böylesi bir ortamda, Sa’d ibn Ebî Vakkas isimli delikanlı da İslam’a girenlerden bir gençtir. Ne var ki, zengin ve hatırlı bir ailenin çocuğu olması, özellikle ailesini tedirgin etmekte ve çocuklarının bu durumunu hazmedememektedirler. Ve bu delikanlıyı çeşitli şekillerde bu işten, girdiği yeni dininden çıkarmaya çalışmaktadırlar. Üzerinde baskılar uygulamaktadırlar. Derken bir gün, aile efradı birarada iken babasının Ebî Vakkas’a: “Seni mirasımdan mahrum edeceğim, evladım demeyeceğim. Bu Muhammed’in dininden çıkıp tekrar babalarının dinine dönmedikçe, evet sana böyle muamele edeceğim” demesi; annesinin, “Güneşin altından kalkıp çadıra girmeyeceğim, başıma su değdirmeyeceğim (başımı yıkamayacağım)” gibi tehditler savurması karşısında Sa’d ibni Ebî Vakkas’ın annesine (ki o günlerde 16-17 yaşlarında olduğuna işaret ediyor kaynaklar) “Anne!.. Senin yüz canın olsa ve her biri ayrı ayrı teninden çıksa, ben yine de Muhammed’in dininden çıkmayacağım!..” demesi, orada bulunan aile büyüklerini harekete geçirmiş ve babası bir çaresizlikle çevresindekilere hitaben “Bakın millet!.. Muhammed, oğlu ile babasının, anne ile oğlunun arasını nasıl açıyor, nasıl nifak çıkarıyor. Evlatlarımızı ne hallere getiriyor görünüz” diye nidâ ediyor ve oğlundaki bu çiğliğin Muhammed tarafından kendisine öğütlendiğini ve öğretildiğini söyleyerek toplumu Resulullah’ın aleyhine kışkırtıyordu.

Burada bizim bu olayı anlatma gereği duymamızın nedeni önemlidir ve konumuzla ilgilidir. Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın anne ve babasına, bilhassa da annesine karşı böyle hitab etmesi ve onun hayatının kendisi gözünde bir paralık bile değeri bulunmadığını ifade eden sözlerini, kendisine bu sözlerin Muhammed taralından öğretildiğinin sanılmasına ve faturanın peygambere çıkarılmasına sebeb oluyordu. Bir davanın mensuplarının kusurları da o davanın liderine fatura edilir. Bu böyle gelmiş böyle de gidecektir. Peygamber bilse idi ki günün birinde anne ve babası Saad İbn Ebî Vakkas’ı böylesi zor bir durumda bırakacaklar ve sıkıştıracaklardır, böylesi bir durumda nasıl davranması gerektiğini ona elbette tavsiye ederdi. Bu tavsiye de aslâ Saad’ın yaptığı cinsten olmazdı. Olgun yaşta bir kimse olarak ve Allah’ın elçisi olarak, kendine yakınlık duyanlara, dinine girenlere ve herkese çok uygun davranan ve sevilecek sözlerin ve davranışların sahibi olan bu kişi herhalde Vakkas’a: “Bak anneciğim!.. Senin akıllı oğlun zararlı bir iş yapar mı? Haydi sen güneşten kalk da gölgeye otur (nefsine zulmetme). Sen akılsız çocuk doğurur musun?” gibi annesinin gönlünü alarak söyleyeceklerini söyleyen birisi olmasını isterdi. Ama delikanlılık, heyecan, fazla ölçüp biçememe, sonunu düşünememe gençliğin ana özelliklerinden olduğu için (Bu satırları okurken birçok gencin burun kıvırdığını görür gibiyim) böylesi davranış bozuklukları, düzeltilmesi zor yanlışlıklar yapılmaktadır. Bu yapılacaktır da… Bu, yanlışlıklara cevaz verme olmayıp insanların halini açıklama babında anlaşılmalıdır.

İslam’ın her şeyiyle orta yol, yani düzgün, yürünmesi kolay yol, doğal yol olduğunu söyler dururuz. Lakin bu orta yolun yolcuları olarak çoğu kez yolun en kenarlarında seyreder, zaman zaman banketten aşağıya düşer, zaman zaman da şarampole yuvarlanırız. Bu yolda yürümek de elbette dikkat, titizlik, sorumluluk istemektedir. Kendinizi düşünerek, başkalarını düşünerek, ahireti düşünerek sorumluluğunuzun gereğini yerine getirmek elbetteki yapılacak şeylerdir. Lakin insanoğlu hep yanlışlar yapmıştır ve yine de yapacaktır. Bütün mes’ele bunları azaltmak, düzeltmek yolunda olmaktır. Giderek yanlışlarını azaltmak, doğrularını çoğaltmak süreci insanın yaşam süreci olmalıdır.

Şimdiki gençler için bu yanlışlara değinirken, vaktiyle gelip geçmiş ve adı şimdilerde çok büyük bilinen kimselerin birbirlerine neler dediklerine, neler yaptıklarına bakarsak inanınız bugünkü gençler onlardan geri kalırlar. Hanefilerle Şafiilerin bizim mezhebimiz daha hak diye birbirleriyle savaş yaptıkları ve birbirlerini öldürdüklerini tarih yazıyor. Bir müctehidin diğerine kafir dediğini, kimilerinin Ebu Hanife’ye ‘O sünneti reddediyor ve nefsini Resulullah’a üstün tutuyor!..’ dediğini ve daha neler neler dendiğini biliyoruz. Kaynaklar bize bu konularda şimdikilerdekinden hiç de az olmayan, bilakis daha çok boyutta yapılmaması gerekenlerin yapıldığını gösteriyor. Biz burada bunlardan bahsederken, gençlerimiz de aynı şeyleri yapsınlar, hataları daha da artırsınlar anlamına söylemiyor olmalıyız. Ama bilinmeli ki bugünkü gençler bütün yanlışlarına rağmen kıyas edildiğinde dünkü fakihlerden, müctehidlerden, muhaddislerden emin olunuz daha az yanlışın sahibidirler. Biz buna da razı değiliz ve bizler, bizlerden öncekileri geçmeliyiz. Onlarla eşit kalmamalıyız, gerilerinde ise hiç kalmamalıyız.

Onlar bir ümmettiler geldi, geçtiler. Biz de bir ümmetiz aynı akibet bizi de kovalıyor. Bizler de gelip geçeceğiz. Herkes önce kendini düşünsün ve ahirete azık hazırlasın. Düşündükleriyle, yaptıklarıyla… Bırakıp gittikleriyle kendini yarınlara hazırlasın. Bizden önce gelip geçenlerin yanlışları da kendilerine yazıldı, doğruları da… Tıpkı bize de aynı muamelenin yapılacağı gibi muamele gördüler. Biz kendimize bakalım ve ahirete yeterli azıkla gitmeye, gıda değeri yüksek azıkla gitmeye bakalım. Yanlışı kim yaparsa yapsın yanlıştır. Ve yanlışların imtiyazı yoktur. Doğrular da kimlerden sadır olursa olsun kulak verilmeye ve gerekleri yapılmaya müstehak şeylerdir.

Özet olarak, gençlerimize yaptıkları yanlışları hatırlatmak, bunları daha aza indirmelerini tavsiye etmek istiyoruz. Kendilerinden önce gelip geçenlerin yanlışlarının kendilerininkinden daha fazla olması gençlerimize ayrı bir sevab olarak yazılmaz. Karşı tarafın puanının azlığı sizinkini çoğaltmaz. Siz kendinize bakınız ve şöyle parmaklar ısırtacak kişilikler edinmeye, adam gibi adam olmaya bakınız. Kendim için de söyleyecek olursam, sizlerin bugünkü durumunuzdan eksiğim yok, fazlam var idi. Kendimi sizlerden 35 yıl daha fazla birikim ve deneyim fazlası ile farklı buluyorum. Bu yolda yürüdükçe aramızdaki mesafeyi kapatacağınız gün gibi açıktır. Elbette erken kalkan yol alır, değil mi? Sizler de bu yolu terketmeyiniz, göreceksiniz nasıl yol alıyorsunuz ve arkanızda uzun yollar bırakıyorsunuz!..

Evet insanlara iyi davranınız. İnsanları eleştirirken hakaret etmeyiniz. Adı büyük olarak anılanlar dahil herkesin düşüncelerini ve davranışlarını eleştiriniz. Dokunulmaz saymayınız. Lâkin bütün bunları bir olgunluk ile yapmaya çalışınız. Ve güzellikle yapınız. O zaman şikayetlerin azaldığını görürsünüz…

(İktibas, Kasım-Aralık 1994, sayı 191-192)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ersin ertuğrul
    21 Mart 2018, 16:09

    Denge her konuda vazgeçilmez ölçüt!

    Bugünden muzdarip olanlar, yarın için ümit, plan kuramayanlar, yaptıkları tek şeyi yapmakta: "Mâziye inanılmaz bir meşruiyet, hatasızlık payı vermek." Bugüne de tüm melanetleri fatura etmek… Bu bir haksızlık değil midir?

    Oysa ki olması gereken her neslin kendi devrinin şahidi, imtihana tabi olanı olduğunu bilerek imtihan edilenleri yüreklendirmek olmalıdır.

    Merhum Ercümend Bey’in bu konuda kolaycılığı seçerek mâziye güzelleme rüşveti verip kendisine popülarite tahtı oluşturmadığını biliyoruz. Bu nedenle kendi zamanının şahitliğini, hayırda yarışanı olmayı seçip yaşıtlarına, gençlere "hayırlarda hep beraber yarışalım" dediğini görüyoruz. Bu elbette tecrübeye, birikime, ilme yani kendi deyimiyle "sabıka" edinmeye, değer atfetmeye mâni değil. Zaten bu reddi kabul görmeyen bir haldir. Kadir kıymet, tecrübe, birikim tanımazlık ivedilikle yürütülemez. Gençlerin de bu konuda oluşturduğu arızaların da arizi olacağını bilmek gerekmiyor mu?,İnsanlar hata eder diye onları susturmak mı yoksa doğruya doğru yolculuklarında onlara ilim-tecrübe birikimince mihmandarlık mı etmek gerekir.

    Rahmetli burada gençleri susturmak değil onlara hakikat yolculuğunda destekliyor, toplumda bilenlerin sayısının bu yolculuğu yapanların sayısının, kalitesinin artmasıyla olabileceğini diyerek. İşte dengeli bir bakış açısı bu olsa gerek.

    Allah O’na da bize de mağfiret eyleye !..

    Yanıtla