Mustafa Bozacı: Yeni Tarz-ı Siyaset

Mustafa Bozacı: Yeni Tarz-ı Siyaset

Amaçlarımızdan sapınca araçsallaştık! ‘Özne’ olmaktan uzaklaş(tırıl)ıp nesneleştik! İşimize gelince deve, gelmeyince kuş oluyoruz; bir türlü kendimiz olmayı/kalmayı beceremiyoruz!

Güncele, gündeme o kadar eklemlendik ki başka bir yol, başka bir söz, başka bir tavır, başka bir çare, farklı bir yorum düşünemiyoruz bile! O kadar politize olduk ki sonuçta depolitize edildiğimizin, apolitik kaldığımızın farkında bile değiliz. Kendi tarz siyasetimizi ilkelere oturtup onu sürdüremiyor, sahip çıkamıyoruz.

‘Siyaset’ denilince akla güncel ve reel olanın dışında özgün ve ‘bize dair’ olan bir hattıhareket aklımıza gelmiyor. ‘Söylenmiş sözler’ üzerine farklı veya yeni söylenmesi gereken sözler yokmuş, olmazmış gibi bir haleti ruhiye, kanıksamışlık içindeyiz.

Bir zamanlar meseleler, öncelikle itikaden, ‘siyah-beyaz’ ikileminde düşünülüp vurgulandığında, hayatın yine ‘itikadi-imani’ noktada lineer/doğrusal sürmek durumunda olduğu önemsenir, deklare edilirken, o zamanlar buna ‘Hayat lineer devam etmez, edemez; hayatın farklı renk tonları, gri alanları var, olmalı!’ diyenler, ‘itikadi-imani’ alanla ilişkili söylenmesi vurgusunu es geçerek, dikkate almaksızın, hayatın her alanına, insan ilişkilerine mukayese ederek görünürde doğru -gibi- olan bu savunularının bugünlerde nerelere evrildiğinin farkında değiller! Demirledikleri nokta; bırakınız olgunun ‘itikadi-imani’ alanı içermesini, şimdilerde, önceki savunularının aksine hayatın tüm alanlarını, bireysel tavırlardan toplumsal reflekslere, sistem içi veya dışı tüm alanlara, beşeri ilişki ve işleyişin, siyasetin, ekonomik, sosyal, gündelik hayatın tüm boyutlarına kadar her alanı, an ve mekânı ‘siyah- beyaz’ tanımlamak, ölçeklemek, sınırlandırmak, renklendirmek, ifadelendirmek olmuştur.

Kritik eşik aşıldı mı, dur-durak kalmıyor. Ne bir istasyon kalıyor, ne de bir çıkış! Nasıl şişede durduğu gibi durmuyorsa bazı müskirat/içecek, sözler de ağızlarda durduğu gibi kalmıyor çıktığında! Ya da önü ardı düşünülmeden, gelişi güzel, ağız ishaliyle söylendiğinde! Ya dönüp sahibini bile bağlıyor, vuruyor, ya da önüne gelene, karşısında durana ok oluyor, kılıç oluyor!

Bakış ve duruş açısı şaştı mı ne gözlük kâr ediyor artık, ne de büyüteç, projeksiyon! Körler, sağırlar birbirini ağırlar hali yol oluyor! Kanaralaşmak ve ‘inbat yitimi’ (Ercüment Özkan kavramları) devreye giriyor! Üstüne üstlük farklı bir sese tahammül bile gösterilemiyor! ‘Urun, söyletmen!’ şövenistliği maharet sayılıyor! ‘Acaba!’ diyen kalmıyor! ‘Ya bendensin, ya -öteki- kara toprağın!’ oluyor!

Gafletle geçen her anın menzilden bin yıl ötede patladığı (Malik bin Nebi) unutuluyor! Bize bu edilgenliği, eklektikliği zerk edenler ağzımızı, burnumuzu patlatıyor, zihinlerimizi dumura uğratıyor, uyutuyor, bilincimizi uyuşturuyor, bilgimizi kirletiyor sonuç itibariyle… Uyanacak mecalimiz de kalmıyor! Uyandığımızda –ki pek ümit de yok- da üzerinde doğrulacağımız bir omurgamız kalmamış oluyor! Alçak ya da daha alçak/çukurda, yatay ya da dik fark etmez; sürünmekten başka çare kalmıyor!

‘Öğrenilmiş çaresizlik’ içinde aykırı, farklı bir ses verecek, tavır sergileyecek olanlarımızı da ellerimizle aşağı çekip kendi ellerimizle pataklıyor, bunu da ‘iyi niyet’ etrafında yaptığımızı farz ederek, bir de takdir-teşekkür bekliyor, lütuf sayıyoruz! Aynı delikten defalarca ısırıldığımızı, alışkanlıktan veya uyuşukluktan algılayamıyoruz! Algılarımız, alıcılarımız körelmiş… Çoktan daha çok dayak yediğimiz halde hala sayı saymayı, elmalarla armutların yan yana da, alt alta da toplanamayacağını bilmiyoruz; öğrenemedik! ‘Eğitilip öğütüldük’, ‘eğilip büküldük’, hep ‘biraz sonra, bir dahakine, az kaldı’ denilerek, aynı oyuna getirildik, aynı tuzağa düştük; ‘yeni, yeniden, bu başka, bu son’’ denilerek hem av olduk hem de tav! Yenildik! Yenilenemedik! Kendimiz olamadık! Kendimiz hiç kalamadık! Kendimize gelemedik!

Geçmişe bakıp ders de alınmadığından, benzer şeyler tekrarlandığında aynı sonuçların çıkacağı aşikârken (Aynı şeyleri yapıp farklı sonuç bekleyenlere deli denirmiş!), hep aynı aymazlıkla aynı oyunun oynanmasına ne ses çıkardık, ne de faklı bir yol aklımıza geldi! Aynı roller ve aynı suflelerle, figüranlıkta karar kıldık! Arenada üzerine hesap yapılıp bahis oynananlar, kurban verilenler de biz olduk, tribünlerde kalabalık/yığıntı/birikinti/sürü olup nara atanlar, alkış tutanlar, oyunun gerçeğe benzer sürdürülmesi, seçkin ve elitlerimizin beklenen zevki ve hazzı almaları için soytarılık yapanlar da!

Amaçlarımızdan sapınca araçsallaştık! ‘Özne’ olmaktan uzaklaş(tırıl)ıp nesneleştik! İşimize gelince deve, gelmeyince kuş oluyoruz; bir türlü kendimiz olmayı/kalmayı beceremiyoruz! Tek yekûn içinde yazılıp çizilmekten kurtulamıyoruz! Sürü psikolojisi sürdürüldükçe daha çok sürüneceğe benziyoruz! Artık daha önce yazdığımız gibi sürüden kaçanlar kurtuluyor; sürü, Çomarların güdümünde ve gözetiminde, sürü başlarınca mezbahalara ve kurtlara topluca teslim ediliyor! Hesapsız, kitapsız! Bize yutturulan hesap ve kitabına uydurularak! Eleştirinin içeriden ve içtenlikli olanına dahi kapalı tüm alıcılar; frekanslar, çanaklar başka verilere ayarlanmış zira!

Şimdi bu eleştirel bakışımızı bir örnekle açıklamaya, temellendirmeye çalışalım; ister en küçüğünden en büyüğü devlet, sistem marifetiyle kurumsallaşmış olsun tüm cemaatler (Cemadat demek daha isabetli; zira akıl başta değil, yaşta hiç yok!), sendika, dernek, vakıf namıyla stk’lar, gruplar, hizipler kapalı devre, kalıplaşmış ilgiler, şartlı refleksler ve ‘hap’ şeklinde sunulan verilerle olgu ve olaylara ‘at gözlüğü’ benzeri sabit ve dar açıdan baktıklarından, farklı bakış ve görüşlere zinhar kapalı olduklarından hem statüko oluşturmakta, bunu dışındakileri öcü ve öteki ilan etmekte, cüzamlı bellemekte, her olumsuzlukta tüm sorumluluğu, vebali bunlara yükleyip –geçinmenin yolunu bularak- oluşturdukları erki, iktidarı, nemaları paylaşmaktan uzak kalarak buna yeltenenleri paylamakta; emre amade, hazır ve nazır olanları ulufe ile, taltif ile payelendirmektedirler. ‘Hamili kart yakinimdir!’ deyu ve dahi Firavunun sihirbazlara kazandıkları takdirde, takdir görerek ‘yakinim olacaksınız!’ demesi benzeri kuru ve boş vaatler de cabası! Oysa o sihirbazların gerçeği gördüklerindeki teslimiyet bizlerden de beklenirken -çünkü hakikatin yegâne kaynağı Kur’an rızkı/lütfu/nimeti/mucizesi/ikramı elimizde mevcut-, bizde ne irkilme var, ne canlılık belirtisi… Biz, bizde bir ümit kırıntısı dahi göremiyoruz! Kulağımızın üstüne yatıp gözlerimizi kapatıyoruz! Kalplerimiz de zaman aşımından dolayı (Hadid 16) kararacak, katılaşacak, hastalıklı hale gelmek üzere handiyse! ‘Söylenmiş söz’ olgusuyla gelenek(çilik) ve bugün daha girift yollara sahip, çeldiricisi daha albenili modernist yaklaşımlar canımıza ot tıkamış, ağzımıza gem, ayaklarımız pranga vurmuş durumdadır. Zindanlarımızı çoğaltmaktan başka marifetimiz yok!

Bakınız; ‘Biz, doğrulara sahip çıkıyoruz, yanlışı eleştiriyoruz!’ yaklaşımı da bir kandırmaca! Hem de kendimizi… Sadece kendimizi… Burada elmalarla armutların toplanması, yan yana, alt alta sayılması, yanılsama söz konusu. ‘Doğru ile yanlışın’ nitel değeri, kaç yanlışın kaç doğruyu götürdüğü (Oysa doğrularımız yanlışlarımızı götürmeliydi!), söz konusu ‘tevhid’ olduğunda gerisinin teferruat olduğu, tevhidin ertelenemez bir olgu olduğu, yüzde doksan dokuza bir oranında da olsa tevhidin ortaklığa, pazarlığa kapalı olduğu hiç düşünül(e)mez mi? İlk hesap edilmesi gereken, hesabı en zor verilecek olan ilke, kaide bu değil mi? Mesela siz hiç Ebu Cehil’in, Firavun’un, küfrü ve şirki ile bariz olmuş bir örneğin ‘doğrusuna’ sahip çıkıp en azından ‘doğru’ dediniz mi? Der misiniz?! O zaman biz sizin dediğinizi ne diye yiyelim, yutalım! Niye susalım? Biz eleştirimizi ‘içten ve içten’ yapalım da siz kararınızı, cevabınızı veriniz; ama önce kendinizi ikna etsin söyleyecekleriniz, karşı eleştirileriniz! ‘Bozuk saat’ metaforunu unutmayınız! Süte su katanın doğrusuna(!) ‘doğru’ dediğinizde ona bir zırh, bir korunma duvarı, bir meşruiyet taşıdığınızı unutmayınız! Bunun kadirşinaslıkla, diğerkâmlıkla bir ilgisi yok! Bahsettiğimiz de alelade, sıradan ve mala davara zararı olmayan tarzda iş ve işlemlerle ilgili değil takdir ederseniz! ‘Eskiden sadece veriyorduk, şimdilerde bir şeyler de alıyoruz!’ söylemleriyle, eski ile yeni, sopa ile havuç mukayesesi yaparak varacağımız hiçbir yer yok, bu böyle biline… Bir avuntu, züğürt tesellisinden başka bir şey değil bu!

Zaten asıl önemli olan, parça doğruları, konjonktürel olarak yapılan doğruları, güç/iktidar/otorite sahiplerinin doğrularını sahiplenip söylemek değildir; önemli ve değerli olan, her hal ve şartta, hakkı ve hakikati söyleyip savunmak, güç/erk/iktidar/otorite sahiplerine doğruyu, yalın olarak ve yalnızca doğruları söylemektir.

Yapı, kurum, kurul ve kuruluşların, velev ki en üst ve organize yapı devlet/sistem/düzen olsun ellerinde nasıl bir ölçü(t/k), hassas terazi, norm, mihenk taşı var ki tartışılmaz, eleştirilmez, kesin ve peşin itaati hak eder/etmiş olsunlar. Bu din söz konusu olduğunda sadece Allah’ın elçilerine/resullerine ait bir ayrıcalıktır, başka ve başkasına değil! Kaldı ki mesele başlangıçta ve sonuçta ‘din’ olgusuna bağlı olsa da görünüşte, evvel emirde ‘dünyevi iş ve işlemler, işleyiştir’ mevzu bahis olan!

Sonra ‘günah çıkarma’ da işe yaramaz, kırklanmak da! Sonuçta gelinen nokta, tersine döndürülemeyecek, telafisi olmayan boyutlara ulaştığında, işin işten geçtiği zaman ve zeminlerde, zihinlerin, algıların alt üst edildiği noktadan sonra yaşanacak pişmanlık da yeterli olmayacaktır, kayıpların telafisi için… Bu ilkeli olmak, ahlakilikle ilgilidir. Yap boza, gel gitlere benzemez! Hasılı; ‘Ahlak yolu dardır/tetik bas, önü yardır!’.

Bizim siyasetimiz mahza ‘ibadetlerimizin’ cinsinden olmak, meşruiyetini parmak hesabından değil sadece ve bütünüyle ‘hakikatten’ almak zorundadır. Mücadelenin araçtan çok ‘anlayış/zihniyet’ meselesi olması da ‘elhak’ doğru olmakla birlikte, araç olgusunun da aynı doku uyumu içinde, amaca uygun cins ve yeterlilikte/nitelikte olması zorunludur; yol yöntemin de keza, mutlaka aynı hassasiyetlerle belirlenmesi, esasında zaten belirlenmiş/örneklenmiş olana muvafık olması mecburiyeti kadar…

O zaman bu hal, eski hal muhal; ya yeni hal, illa yeni (asla uygun, hakikatin gereği, olması zaruri olan) hal! Yenilenerek yerimizden yekinmek, düştüğümüz yerden kalkmak, sorumluluklarımızı yüklenmek, özümüze dönmek, kendimize ve ‘BİZ’e gelmek, ümmet bilinci ve şuuruyla hareket etmek, yenilgi/yenilmişlik psikolojisinden kurtularak öz güvenle, davamızın/misyonumuzun eri olmak, şeffaf, hesap soracak ve verecek olgunlukta, samimi, liyakatli, hakkaniyetli, Allah’ı ve buyruklarını her şeyin önüne ve başına alarak, doğru ve sahih bilgilenme süreçleri ve salih amellerle muttasıf olarak, dinimizi, davamızı birinci ve öncelikli işimiz, asıl meşguliyetimiz kılarak, resulün şahitliğinden hareketle adanmış, fedakâr, temsiliyeti haiz, teslimiyeti belirgin, farkında ve farklılığını fark ettiren, sağa sola bakmadan ‘Ben buradayım!’ deme celadetini, şecaatini gösterebilen, adaleti ilke edinen, ‘tevhid’i içselleştirmiş, ahiret odaklı ve dünya imtihanında azığını hazır eden, yol refik ve araçlarını aynı doku uyumuyla seçebilen, seçkin/mümeyyiz vasıflara haiz, kula kulluktan/kapı kulluğundan kurtulup kulluğunu tek ve bir olan Allah’a hasreden, istikamet üzre dosdoğru ve doğruluktan ayrılmadan, doğrularla beraber yürüme azmi ve kararlılığını izhar eden ve bunların gereklerini olması gerektiği gibi ifa eden, cehdi elden bırakmayan, ‘ben’ idrakini, ‘Biz’ olmanın bileşeni olarak bilen, mü’min, muvahhid ve müslim olmak; birini diğerine feda etmeden, ertelemeden…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

2 Yorum

  • Ahmet turkmen
    19 Mart 2018, 13:26

    Sa mustafa kardeşim yüreğini ze Rahmet güzel bir analiz .E.Özkan ra hiç böyle hesap ve serzeniş te bulunmamış ne var sa bildiği ni söylemiş savunmuş ulaşma si gereken yere ulaştırmaya çalışmış fakat biz yazarken çizerken söylerken acaba yanlış anlaşılır mı farklı ses çıkarmı biz anlarız da ya başkası nasıl anlayacak diye diye söylenmesi yapılması gerekenler askıya alınıyor veya sessiz kalınıyor uz .siz burada güzel ce ifade etmiş siniz fakat yinede eksik diyorum selam ve hurmetle

    Yanıtla
    • mbozac@Ahmet turkmen
      20 Mart 2018, 17:41

      sevgili kardeşim , ‘beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın’! ya da ben seni yanlış anladım; demek istediğini anlayamadım… eksik bıraktığımız, eksilttiğimiz, ketmettiğimiz nedir, neresidir… eleştiri elbette baş göz üstüne, ‘anlama’ olgusunun da iki boyutu/tarafı olduğuna göre eksik bir şey kalmasın, düzeltelim…dersen ki bu yazı ilk kez benim yazımı okuyan biri için böyledir; belki katılırım… lakin duruşumuzu, fiktriyatımızı bilen, önceki yazdıklarımızdan haberi olanlar bunu anlar zannediyorum… ama yanılabilirim de… siz eksiğimizi tamamlayın, çoğa sayın!

      Yanıtla