Ercümend Özkan’dan ‘İctihad’ kavramı

Ercümend Özkan’dan ‘İctihad’ kavramı

Evet gözlerde büyütülen, yapılamaz sanılan işler daha başlangıçtan yapılamaz olurlar. Yapılamayacak olan işler bellidir ve ictihad edebilmek bunlardan biri değildir.

İCTİHAD

Lügatlarda gücü kuvveti yettiği kadar çalışma, bir kimsenin bir şeyden manâ ve hüküm çıkararak, o şey hakkında ortaya koyduğu hüküm, kanaat manalarına geldiği yazılmaktadır. C-H-D kökünden türemiş bir kelimedir ki herhangi bir konuda azamî gayreti sarfetmek manasındadır. İsm-i fâili ise müctehiddir. Herhangi bir konu ile sınırlı olmayan azamî gayreti sarfetme her alan için kullanılmaktadır ve kullanılır.

İslâm söz konusu olduğunda ise ictihad kısa ve sade olarak âyet ve hadislerden, bunların tealluk ettiği konularla ilgili en isabetli hükmü, sonucu çıkarmak için azamî gayret harcamak manasındadır.

Kimi âyet ve hadis vardır ki ifade tarzından ve ifade tarzının ifade ettiği anlamdan başka kendisinden anlam çıkarılamaz iken, kimileri de vardır ki ifade tarzı -vürûd- itibariyle kendisinden birden fazla anlam çıkabilecek şekilde anlaşılmaya müsaittir. İşte insanların bu sonunculardan kendi görüşlerini çıkarmak için sarfettikleri azamî gayrete ‘ictihad’ denilegelmiştir.

İctihad her dilde olur. Aslı başka dilde vârid olsa bile, bir başka dile sahih olarak tercümesi yapılmış metin ile de ictihad yapılabilir. Bütün mes’ele bu metnin tealluk elliği konu ile ilgili geniş bilgiler ve konu ile ilgili olarak mes’elenin erbâbı ile yapılmış sağlıklı istişareler yapılmış olsun.

İctihad her ilim dalında yapılabilir ve yapılagelmektedir. Fizikten kimyaya, mühendislikten matematiğe, astronomiden veterinerlikten tabipliğe kadar bütün ilim alanlarında ictihad yapılabildiği gibi elbette ictimâî ilimlerde de ictihad yapılabilir ve yapılagelmiştir. İctimâî ilimlerin başında da hukuk alanında ictihadlar tarih boyunca yapılmış ve el’an da yapılmaktadır.

Fıkh, bir şeyi gereği gibi anlayıp bilme olduğuna, bir şeyi gereği gibi anlayıp bilebilmek için de o şey ile ilgili olarak azamî gayreti sarfetme de ictihad olduğuna göre fıkhetme ve ictihad etme biri diğeri için olmazsa olmaz cinsinden lazimelerdir. Zira fıkhetmeyen ictihad edemez, ictihad etmeyen de fıkhedemez. Bu ikisi biri diğeri bulunmadan olamayacak şeylerdir.

Fıkh, genel olarak herhangi bir şeyi gereği gibi bilme manasında iken, özel olarak İslâm hukuku için kullanılagelmiş ve İslâmî bir hükmü gereği gibi bilme manasında kullanılmakla meşhur olmuştur.

Bir şeyin hükmünü gereği gibi bilme; o şeye tealluk eden şeyleri bilmeyi, bu şeylerin asıl şey ile ilgisini tabiatına uygun olarak kurabilmeyi ve sağlıklı bir mukayese ve muhakeme yapabilmeyi gerektirir. Hakkında hüküm verilecek şeyi tabiatına uygun olarak tanıma, bu şeyin kendisi ile yakından ve uzaktan ilgili şeyleri tanıma ve asıl şey ile ilgisini kurabilme ve sağlıklı bir sonuç çıkarabilecek kavrayış sahibi bulunmayı gerektirir. Doğru çalışan bir muhakeme, illetleri gereğine uygun olarak teşhis ve geniş düşünebilme sonucu ortaya hüküm çıkarabilme için sarfedilen gayretin azamisi ictihad olduğu gibi, bu gayretin sonucu olarak ortaya çıkan hükme, kanaata da ictihad denilegelmiştir. Hem en iyi ürünü ortaya çıkarabilmek için sarfedilen gayretin hem de ürünün adına ictihad denilmiştir.

Bilindiği gibi hemen hiçbir dil, bir diğer dile bütün özellikleri korunarak tercüme edilemez. Zira her dilin tarihî süreç içinde kullanılageldiği toplumlarda sayılamayacak kadar çok faktörün etkisi ile oluşan anlamlar taşıyan kelimeleri, deyimleri vardır. Bu faktörlcr tarihten coğrafyaya, ekonomiden âdetlere, iklimden yaşam biçimine kadar çoktur ve nerede ise namütenahidir. Ve her kavmin (toplumun) kendine has karakterini oluşturan unsurlardan biri de kullandığı dilidir. Dilde kullanılan kelimeler, deyimler ve bunların anlamları tarihi bir süreç içinde teşekkül ettiği gibi bu dili kullanan toplumlar da kullandıkları dile karakter kazandırmışlardır. Bu itibarla hemen hiçbir dil diğerine olduğu gibi tercüme edilememiştir. Hattâ birçok faktörü birlikte etkisi altında almış toplumlarda dahi bir takım nüanslar, ifade farklılıkları, kelime anlamlarında, deyimlerde kendine özgü anlamlar bulunmaktadır. Örneğin aynı dinin asırlardır sahibi bulunduğu halde Fransızların dili ile Almanların dili ve tabii diğerlerinin dilleri ve bu dillerin aynı eşya için kullanageldikleri kelimelerin anlamları arasında küçük dahi olsa farklar bulunmaktadır. Aynı şey müslüman toplumlarda dahi bulunmakta ve aynı dünya görüşünü, aynı hayat tarzını benimsedikleri halde bunları ifade için kullandıkları kelime ve kavramlarda farklılıklar bulunmaktadır.

İşte her toplumun kendine özgü olan dili ve bu dilin gerek kelimeleri gerekse deyim ve ifadelendirilişlerindeki farklılıklara rağmen dünya kuruldu kurulalı herhangi bir dilden sözlü veya yazılı olarak bir diğer dile tercümeler yapılmış, yaklaşık anlam taşıyor manasında meâller yapılagelmiştir. Daha ileri de gidilerek tefsirler bile yapılmış, şerhler yapılmıştır. İfadenin aslına bağlı kalınarak yapılmaya çalışılan aktarmalara tercüme, biraz daha gerçeğin ifadesi ile meâl (yaklaşık anlam taşıyan tercüme)ler yapılagelmiştir. Bu hep yapılmıştır; her dilden diğerine yapılmıştır.

Bizim konumuz özellikle İslâm’da ictihad olduğuna göre bunun üzerinde durarak yukarıdaki genel esaslar çerçevesinde söylenebilecekleri söylemeye çalışalım.

İslâm hukuku ile ilgili olarak ictihad, ma’ruf tabiri ve tarifi ile “şer’î nasslardan şer’î hükümlerin çıkarılması faaliyeti”dir. Bu faaliyetin sonucu olarak ortaya çıkarılan hüküm için dahi ictihad denilmiştir.

Konumuz İslâm olduğuna ve İslâm’da ictihad bahis konusu bulunduğuna göre, bu çerçeveyi belirledikten sonra, çerçeve içinde kalarak konumuzu daha da açıklığa kavuşturmaya bakalım.

Birincisi, kendisinden hüküm çıkarılacak âyet ve hadislerdir. Hangi konuda hüküm çıkarılacaksa bu konu ile ilgili doğrudan ve dolaylı âyet ve hadisleri elimizde bulundurmamız önümüzde bulundurmamız gerekmektedir. Bu âyet ve hadislerin tealluk ettiği konularla ilgili tarihî, siyâsî, ictimâî, iktisadî, mâlî, örfî bilgilere sahib bulunmamız da gerekmektedir. Konu ile ilgili gerçeğe yakın ifadelerin, ifadelendirmelerin sahibi bulunmalıyız. Dil Arabça ve bir Arab ictihad edecekse Arabçayı; Türkçe ve bir Türk ictihad edecekse Türkçeyi gereği gibi bilmelidir. Zira bir dil bilmek yalnızca onu konuşabilmek demek olmadığına, inceliklerine vakıf bulunmayı da gerektirdiğine göre, kendisi ile ictihad yapacağı dili bilmeyenin o dil ile ictihad yapabilmesi mümkün değildir. Bu demek değildir ki İslâm’da ictihad Arabça ile yapılabilir. Kesin olarak böyle bir kaide yoktur, olamaz da. Arabça metinlerden gerçeğine uygun olarak bir başka dile tercüme yapılmış ise bu metinler dahi ictihad yapılabilmesi için ifade olarak kafidir. Bütün mes’ele bu konuda tercümenin, aslın esprisini ve anlamını taşıyan kelimelerle veya en yakın karşılıklarıyla karşılanmış bulunmasıdır. Zaten ictihad için yalnızca kendisinden hüküm çıkarılacak ifadeler yeterli olmayıp, bu ifadelerin tealluk ettiği konu ile ilgili etraflı bilgilere, doğrudan veya dolaylı şeylerin bilinmesine de ihtiyaç olacaktır.

Elbette ictihad edebilmek kimsenin tekelinde değildir fakat yapabilenlerin tekelinde bulunduğu da bilinmelidir. Bu demek değildir ki belli kişiler ictihad edebilir. Herkes denemelidir. Herkese açıktır. Lâkin yapabilen yapabildiğini bilmeli iken, yapamayanların da yapamadıklarını bilmeleri elzemdir. Peygamberlik hariç her iş, meslek veya uzmanlık elbette ki çalışılarak elde edilebilen değerlerdir ve eskilerin söylediği gibi iktisâbîdir. Lâkin her zaman olduğu gibi günümüzde de her işi herkes yapmakla beraber herkesin her işi aynı düzeyde beceremediği de bir gerçektir: Bu, şoförlükten berberliğe, mühendislikten müteahhitliğe, iktisatçılıktan hukukçuluğa kadar her alanda böyle olduğu bilinen bir gerçektir. Herkesin akliyeti, anlayış ve kavrayışı aynı düzeyde bulunmadığından aynca müktesebâtının düzeyi de aynı bulunmadığından, kimi geniş düşünebilirken kimileri dar, çok daha dar düşünebilmekte, hattâ düşüncesine düşünce diyebilmek bile mümkün görünmemektedir. İfade ve olaylardan aynı sonuçları çıkarabilmek herkesin harcı olmadığı gibi; hemen çoğu zaman ilgisizlik, bilgisizlik ve tutarlı bakış sahibi bulunmamak gibi sebeblerle hiç sonuç çıkaramadığı da bilinen, görülen gerçeklerdir.

Detaylı bilgisi bulunmak, birçok şeyden haberdâr olmak dahi ictihad edebilmek için yeterli değildir. Kimi zaman daha az şey bilen fakat sağlıklı düşünebilen kimselerin çok daha fazla isabetli görüşler ortaya koyabildikleri görülmektedir. Ömrünü peygamberin yanında geçirdiği halde, nâzil olan âyetlerin tümünü bizzat O’ııun ağzından işitmekle birlikte kimilerinin, bize kadar gelen haberlerin doğruluğu nisbetinde, İslâm’dan hemen hiçbir şey anlamadığı ya da maalesef pek az şey anlayabildiği bilinmektedir. Basiret, feraset, kavrayış ve kendini verme ile alakalı bulunan anlayış, görüş sahibi bulunma, espriyi anlama, kavrama herkeste aynı düzeyde bulunmamaktadır. Bu böyle olunca da gerek o gün gerekse bugün kimileri ‘Ol mahiler derya içredir, deryayı bilmezler’ ifadesinde kendini bulan durumu sergileyegelmişlerdir. Örneğin kendisinden yıllarca önce müslüman olduğu halde Ebû Zerr’il-Gıfârî’nin hiçbir zaman, kendisinden yıllarca sonra müslüman olduğu halde Ömer İbn’ül-Hattâb veya Ebû Bekir düzeyinde İslâm’ı anladığı söylenemeyeceği gibi, bu gerçek günümüz için de geçerli olup, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Zira insanların akliyeti, kavrayışı, anlayışı, sahibi bulunduğu bilgileri gereği gibi ve yerli yerinde kullanabilme özellikleri ile istikrarlı bir kişilik sergiledikleri bilindiği gibi, bir koca ömründe böylesi şeylerden fersâh fersâh uzak kalmış nice insanların varlığını gerek tarihte gerek günümüzde rahatlıkla görebilmekteyiz. Bu sebeblerle, herkese açık olmakla birlikte, ictihad etmek yine de becerebilenlere açık olan bir alandır. Zaten dengeli bir kişiliği bulunmayan, kavrayışı dar, anlayışı yüzeysel, birikimi az, basiret ve ferâseti düşük düzeyde bulunanların değil ictihad etmek, iki yakasını bir araya bile getirmeye gücünün yetmediği de bilinen bir ayrı gerçektir.

İctihad edebilmek için sayılamayacak kadar ilmi bilmeye de ihtiyaç yoktur. Bu gibi geleneksel kültürün bize aktarıp getirdiği kitablarda yazan bilgiler esasta doğru değildir. Olayları ve eşyayı tabiâtına uygun olarak kavrayabilen, âyetleri de taşıdıkları espirisinc bağlı kalarak anlayabilenlerin ictihad yapabilmeleri için herhangi bir dili mutlaka bilmelerine de gerek yoktur. Bilinmesi zararlı olmamakla beraber olmazsa olmaz da değildir. Çünkü düşüncenin ve eşya ile olaylardan sağlıklı sonuçlar çıkarabilmenin, âyetleri anlamanın, esprisini kavramanın belli bir dili yoktur. Kimileri iş tekellerinden çıkmasın için bazı şartlar koymuşsa da bunların kabulü gerekmez. Kim önümüze ne koymuşsa kabul zorunluğumuz yoktur. Önümüze gelenleri akıl ve nakil süzgecinden geçiririz ve sağlaması doğru çıkanları alırız. Allah’ın yeryüzünü mü’minlere mescid ittihaz ettiği bir dinde kimileri çıkıp pirelerin yüzülen derilerinden seccâde yapılması halinde bunun üzerinde namaz kılınmasının câiz olup olmadığını gündemimize sokmasına müsaade etmeyiz. Evet yine Allah’ın kıyamet saatini yalnızca kendisinin bildiği ve elçisine de ‘Onu bilmek nerede… Sen nerede’ (Ahzab sûresi 63) buyurduğu bir dinde, O’nun bunu resulüne söylettiği veya kimi aklı-tedaviliklerin kıyametin vaktini hind dinlerinden aktarma ebced hesapları ile belirledikleri hususunu sadece bir delilik ya da bilinerek yapılan cinayetler olarak görür ve gündemimize girmesine müsaade etmeyiz. Bu ve benzeri misalleri çoğaltmak mümkün bulunduğu halde, erbâbının anlayabilmesine yetecek ipucu niteliğinde iki örnekle ne demek istediğimizi anlatmış olduk sanıyoruz.

Herhangi bir konuda ictihad edebilmek için konu ile ilgili öncelikle âyetlerin tümünü bir arada mütalea etmek zorundayız. Zira Kur’ân yine önce Kur’ân ile anlaşılır. Herhangi bir konunun İslâm açısından nasıl anlaşılması gerektiği de önce Kur’ân’a bakmakla anlaşılır. Kur’ân’daki espriye uygun düşen rivayetler ile eşyanın tabiatının gereği gibi bilinmesi de gerekmektedir. Konu ile ilgili olarak tarih, coğrafya, ekonomi, ictimâiyât (toplum bilim) insânî ilişkiler, insanın fıtratı, eşyanın tabiatı ve siyaset hakkında gerçeklerine uygun bilgileri hâiz bulunmalıdır. Elbette ictihad edilecek dili de gereği gibi bilmek zarureti vardır. Bu bilgilerin bulunması halinde bu bilgilerin tümünü elinde bulunduranların ictihad edebileceği anlaşılmamalıdır. Zira bu bilgileri gereği gibi değerlendirecek sağlıklı bir akıl, dengeli bir kişilik, illet beraberliklerini tesbit edebilen bir mukayese gücü ve doğru sonuçlar çıkarabilecek bir muhakeme gücü gerekmektedir. Bütün bunları yaparken de muhlis olmak, yalnızca Allah’ı razı etmek için bu işi yapmak olmazsa olmaz cinsinden bir lâzimedir. Bütün gayretine rağmen insan yanılmaz olmadığından varacağı sonuca, çıkaracağı hükme mutlak doğru gözü ile bakamaz, başkaları da bakmamalıdır. Ne var ki insanlar yanılır olduklarından, kendilerine vahiy de gelmediğinden, vardıkları sonuçlar, çıkarabildikleri hükümlerin (ictihadların) mutlak doğruluğu iddia edilemeyecek diye tümüyle terkedilecek de değildir. Gerek hükmün sahibi (çıkarıcısı) gerekse onun gösterdiği delilleri, gerekse hüküm çıkarış tarzını yerli yerinde bulanları bağlayıcı olacak hüküm (ictihad) kendisi ile amel edilebilir hükümdür. Hayatın yaşanabilir kılınması için başka çare de bulunmamaktadır. İslâmı içine sindirmiş, Kur’ân’m esprisini kavramış, sürekli onunla hemhâl olmuş bir insan olarak ictihad eden kişi ve onun içtihadı ile karşı karşıya kalanlar için yapılacak en iyi iş, vâsıl oldukları hüküm ile amel etmek, fakat sürekli olarak kendi vâsıl olduğundan daha yüksek düzeyde bir görüş, ictihad ile karşılaştığında ise kendine ait olanı terkedip, daha yükseğini kabul edip onunla amel etmektir. Böylece hem kişi hem de toplum olarak sürekli bir fikrî yükseliş süreci yaşanıyor olacak, toplum sürekli olarak yükselip yücelecektir. İnsanın ve toplumun kendini yenilemesi, yeni ve taze tutmasının, eskimemesinin, örümceklenmemesinin başka da bir yolu yoktur. Katılaşıp kalan kişi ve toplumlar hayatın dışına itildiği gibi, onların şahıslarında ideolojileri (dinleri) de hayatın dışına itilir ve yaşanamaz, yaşanmaz olur.

Evet gözlerde büyütülen, yapılamaz sanılan işler daha başlangıçtan yapılamaz olurlar. Yapılamayacak olan işler bellidir ve ictihad edebilmek bunlardan biri değildir.

Birikim hâsıl oldukça kişi ve toplumlar üzerine eğildikleri işlerde erbâb olurlar. Henüz başlamış bulunmakla beraber asırlardır süregelen durağanlık artık sona eriyor, bir ucundan başlayan Kur’ân’a yöneliş ve onu anladığı dilden okuma, anlama yaygınlaşıyor. Peygamber, Kur’ân’ı ahlak edinen kişiliği ile tanınmaya başlandı. Bu süreç yeni başlamış olmasına rağmen önü alınacak gibi değildir ve katlanarak gelişiyor. Tırmanması önlenemez hâle gelmiştir. Şayet bugün bazı aksaklıklar, eksiklikler görülüyorsa tıpkı yeni monte edilen bir tekstil makinasının ilk imalatta kumaş yerine üstübü çıkması gibi bir dönemi yaşıyor olmamız sebebiyledir. Bu devâsâ makina çalıştıkça, bu süreç sürdükçe giderek düzgün kumaşlar dokunacak, değerli iplikler üstübü olmaktan da kurtulacaktır.

Mes’elelerimizin üzerinde akıllıca durur, düşünür ve gereğine de tevessül eder isek Allah’ın verdiği aklın gereği olan ürününü alacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal