İslâm ve geri kalmışlık meselesi

İslâm ve geri kalmışlık meselesi

‘Geri kalmışlık’ Müslüman toplumlarında tüm tartışmaların ve araştırmaların gizli-açık mevzusu haline gelirken öteki konuların ‘gerçeklik’ ile ilişkisini de belirledi…

İslâm ve geri kalmışlık meselesi

EKREM DEMİRLİ
Son bir buçuk asırdır İslam dünyasında düşünce hayatına yön veren en önemli konu hiç kuşkusuz Müslüman toplumların geri kalmışlığı meselesi oldu. “Müslümanlar niçin geri kaldı?” demek ‘Müslüman olmak’ ile ‘başarılı olmak’ arasında ‘telazum’ ilişkisi öngörerek bir beklentiyi ve hatta iddiayı tazammun eder. Halihazırdaki vaziyeti tabii sayarak kabullenmek yerine ‘arızî’ bir durum görerek çözüm aramak, meseleye bir zihni konu olarak bakmayı mümkün kıldı. İşin bunca zamandır çözülemeyeceğini kim kestirebilirdi ki?

Bir zihnin içinde yaşadığı dünyanın sorunlarına bigâne kalması beklenemez. Bu nedenle Müslümanların ‘şimdiki’ zamanlarını temel bir düşünce sorunu olarak benimsemeleri tabiidir. Fakat burada durum farklı tezahür etti: Geri kalmışlık sorunu kendisini öyle karşı konulamaz gerekçelerle dayattı ki öteki bütün konuları değersizleştirdi. ‘Geri kalmışlık’ Müslüman toplumlarında tüm tartışmaların ve araştırmaların gizli-açık mevzusu haline gelirken öteki konuların ‘gerçeklik’ ile ilişkisini de belirledi: bir sorun bu temel sorunla irtibatlı olduğu kadar gerçek, ona temas etmediğinde ise ‘fantezi’ sayılarak ötelendi.

Bu sorun önce İslam ve bilim, İslam ve teknoloji gibi başlıklar altında ele alındı. Ortaya çıkan görüş ayrılıkları Müslüman toplumun zihnini artık bir araya gelemeyecek şekilde parçaladı. Yakın zamanlarda ise soruna demokrasi, insan hakları gibi daha ‘rafine’ meseleler eklenerek tartışmalar yeni alanlar ve boyutlar kazandı. Bu arada kalkınma ve ilerleme fikrine yönelik eleştiriler ortaya çıksa bile, bu eleştiriler vaziyeti değiştirmedi; şimdi de İslam dünyasının en ciddi meselesi aynı sorunlardır.

Son dönemlerdeki tartışmalara bakınca, -söz gelişi- otuz kırk sene öncesine göre- iki farklı durumu gözlemek mümkün: Birincisi sorunun çözülemeyeceği büyük ölçüde kabullenildi. İkincisi ise umudunu nispeten koruyanların ise dahili kaynaklara –medeniyete de denilebilir- olan itimatları azaldı. Yaklaşık iki asrı aşan sorunların büyük toplumsal travmalara ve bunalımlara yol açması anlaşılır bir durum; fakat yine de bir direnç noktası geliştirmek zihni ve ahlaki bir görevdir.

MAZİYİ ABARTARAK YÜKÜ ARTIRMAK VE MÜSLÜMANLARI DEĞERSİZLEŞTİRMEK

İslam ve geri kalmışlık sorunu üzerindeki tartışmalar gelecekte de devam edeceğe benziyor. Önceki tartışmaları verimsiz kılan iki hataya işaret etmek belki tartışmalara katkı sağlayabilir: Birinci hata geçmişteki başarıyla ilgili abartılı ve mesnetsiz değerlendirmelerdir. Müslümanlar geçmişle ilgili öyle abartılı bir tarih kurguladı ki günümüzdeki sorunun hangi sebeplerle ve nasıl bir kırılmayla ortaya çıktığını açıklamak imkânsız hale geldi. Güncelin sıkıntısından kurtulmak için geçmişe iltica etmek umudu muhafaza edebilmek için elverişli yol olabilir; fakat bir çözüm olmayacağı da açık! Bu bakış açısına göre Müslümanlar geçmişte büyük devletler kurmuş, modern dünyayı ortaya çıkartan bilimi geliştirmiş, sanatta, teknikte, kısaca hayatın hemen her alanında emsalsiz başarılar sergilemişlerdi. Başarının temelinde ise doğru bir din telakkisi geliyordu: İslam doğru anlaşıldığında benzer başarı hatta daha iyisi tekrar edilebilir. Öyle görünüyor ki birinci hata bu alandaki abartılarla yapıldı.

İslam’ın tarih sahnesine çıktığı yedinci asrın başından itibaren gerçekten tarihin akışını değiştirdiler, bunda kuşku yok! Tarihte bir özne olarak yer almamış toplumları “tarih yapan” toplumlara dönüştürebilecek bir çerçeve geliştirmek haddi zatında zikre şayan bir başarı idi. Fakat bu başarı sürecinde öteki dünya ile Müslümanların arasında kapanmaz mesafenin oluştuğunu iddia etmek veya dünyanın geri kalan kısmının karanlığa mahkûm olduğu bir devirde İslam dünyasının yeryüzünün aydınlık çağı olarak tebarüz ettiğini iddia etmek abartılı olur. Müslümanların başarı çağlarında Avrupa’da, Çin’de, Hindistan’da benzer başarı hikâyeleri vardı. Şaşırtıcı olan Müslüman Araplar ile birlikte yeni bir dünyanın ortaya çıkabilmiş olmasıydı. Bu itibarla buradaki başarıyı abartarak sonraki asırlardaki Müslümanları ‘beceriksiz’ ilan etmenin ve geçmişi geleceğin aleyhine yüceltmenin insafla bağdaşmadığını hatırda tutmak gerekir. Dünyanın son iki asrında yaşananlar ise hiçbir döneme benzemiyor: son iki asırda ortaya çıkan eşitsizliğin bir benzerini tarihin başka bir döneminde bulmak mümkün değildir.

İkinci mesele ise toplumdaki etkisini hesaba katarken dinin imkânlarını kestirmenin gerekliliğidir. Din toplumların hayatında kurucu unsurlardan biridir, fakat bütün toplumsal süreçleri din üzerinden açıklamak büyük bir hatadır. Günümüzdeki tartışmalarda en çok yanılgıya düşülen ikinci nokta burasıdır: Geçmişteki başarıyı tamamen dine bağlayarak açıklamak sonraki asırlarda gelen başarısızlıkları da dine bağlamayı makul kılar. Nitekim İslam dünyasında bu meyanda iki görüş ortaya çıktı: Birinci görüş Müslüman toplumların bilimde, teknikte ve toplumsal hayatın çeşitli alanlarında ‘geri kalmışlığı’ meselesinin ana amilini din sayarak dini –en azından bir yorumunu- ‘terakkiye mani’ bir şey sayarak itham eder. Bunun mukabilindeki görüş ise dini doğru anlamanın başarıyı iktiza edeceğini iddia ederek sorunu yaşayan Müslümanlarda bulur: Müslümanlar dinlerini doğru anlamadıkları için başarısız düşmüşlerdir! Burada ‘seçilmiş’ kavim olmalarına rağmen çektikleri sıkıntıları Tanrı’nın cezalandırmasına bağlayan Yahudilerin bakış açısını hatırlamamak mümkün değil. Birinci eleştiri dine haksızlık ederken ikincisi Müslümanlara haksızlık ederek dini müdafaa edebileceğini düşünmüştür. Dini savunurken dindarları eleştirmek, onların sadece dünyevi işlerde başarısız olmakla kalmayıp dinlerini anlamamakla da itham etmek, niyet ne olursa olsun, Müslüman toplumlarda iç barışı ortadan kaldırırken İslam’ı da yaşanmayan-bilinmeyen bir ütopyaya döndürdü: Müslüman toplumlar ‘kalkınmış toplum’ haline gelmeden İslam gökyüzünden inmeyecek gibi! Her iki bakış açısı da hamaseti aşacak bir zihni faaliyet sürecinin ürünü değildir: ne geçmişteki başarı bütünüyle dinden kaynaklanıyordu ne mağlubiyet dini yanlış anlamaktan kaynaklanmıştı.

FİKRİYAT

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal