Din-Devlet ilişkilerine Seküler temelli meşruiyet çabaları

Din-Devlet ilişkilerine Seküler temelli meşruiyet çabaları

İslam ülkelerindeki meşruiyet arama çabalarının en önemli ayağını, İslam’ı beşeri ideolojilerle sentezleme girişimleri, başka bir tabirle yorum merkezli yaklaşımla laikleştirme çabaları oluşturmaktadır.

Din-Devlet ilişkilerine Seküler temelli meşruiyet çabaları

Yakup Döğer

‘’Bu Kur’an, Müslümanların elinde, kalbinde, gönlünde ve hayatında oldukça biz onlara hiçbir zaman hakim olamayız ve yenemeyiz. Ne yapıp, edip ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları Kur’an’dan Soğutmalıyız. Bir de halifelik müessesesini mutlaka ortadan kaldırmalıyız.’’(1)

Batı düşüncesinde ortaya çıkan ve Hıristiyanlığı yeniden yorumlayarak hayatın dışına iten akım, İslam dünyasında da özellikle son dönemde etkisi göstererek, yeniden yorumlanması gerektiği tartışmalarını gündeme getirmiştir. Türkiye’de ve İslam Dünyası’nın diğer kısımlarında olduğu kadar, Batı’da da muhtelif yazarlar İslam’ın yeniden yorumlanması gerektiği üzerinde yazılar yazmakta, siyasetçiler çeşitli vesilelerle böyle bir şeye ihtiyaç bulunduğunu söylemektedirler.(2) Bu konudaki yanılsamaların en önemli sebebi: İslam düşüncesi ile ilgili sistematik çalışmaların şarkiyatçılar tarafından, batı düşünce tarihinin, insanlık düşünce tarihinin merkezine oturtulduğu 19. yüzyıl sonlarında başlatılmış olmasıdır. Avrupa merkezli 19. yüzyıl kültür, diğer bütün düşünce geleneklerini Avrupa kültürü ile eklemlendirilebildikleri ölçüde değerli gören bir yaklaşıma dayanmaktadır.(3) Bu algılara yönelik olarak yapılan değerlendirmelerde özetle iki farklı perspektif temel alınmıştır. Bunlardan ilki dinsel yenilenmeyi özedönüşçülük çabasıyla özdeş olarak gören anlayıştır. İkincisi ise yenilenmeyi zamana ayak uydurma ve dini değerleri zamanın şartlarına göre yeniden yorumlama yaklaşımıdır.(4)

Bu yaklaşımları Türkiye’nin kuruluşu özelinde düşünecek olursak, yönetici zihniyeti etkileyen ve eylemlerini belirleyen olguların; Batı’dan farklılıklarına ve bu farklılıkların modernleşme sürecinin Türkiye’ye özel durumunu nasıl oluşturduğuna dikkat edilmelidir.(5) Yeni kurulan Cumhuriyet Batılı olmak zorundadır ve din yeniden tanımlanmalıdır. Sonuçta Cumhuriyetin seçilmiş elitleri kendi halkına, inancına sırtını dönerken, bile-isteye, kendi arzularıyla yönünü Batı’ya çevirmiştir.(6)

Oysa bu düşünceler, tamamen samimiyetten uzak olmakla birlikte, dünyevi bir paradigmaya dayanmakta, nefsi kışkırtmaların sonucunda kendisini değiştiremeyen insanın, inandığı dinini değiştirme çabasıdır. Modern algının İslam coğrafyalarında kurmuş olduğu laik/seküler/modern ulus devlet, halkları gözünde meşruiyet ararken, aynı zamanda da dini dünyevileştirme, yeni bir yorum getirme, kavramları yeniden tanımlama yoluna giderek, meşruiyet arama çabalarını bu yönde de sürdürmektedir. Batılı akıl, reddettiği dini hem hayattan soyutlayacak, hem de yeni bir yorum getirecektir. Sonuçta modern devletin bütün kavramları dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır.(7)

Bu çaba doğrultusunda, İslam ülkelerindeki meşruiyet arama çabalarının en önemli ayağını, İslam’ı beşeri ideolojilerle sentezleme girişimleri, başka bir tabirle yorum merkezli yaklaşımla laikleştirme çabaları oluşturmaktadır. Bu idealin dürtüsüyle, İslam’ın beşeri ideolojilere entegre edilmesine dair stratejik girişimler, modern algının istikametinde sürmektedir. Modern dönem okumaları ışığında başlayan bu girişimler, İslam’ın devlet talebinin olmadığı,(8) Türk-İslam Sentezi,(9) İslam Sosyalizm sentezi(10) gibi sentezleme girişimleri devam ederken, aynı zamanda dinin kişisel olduğu ve kurumsallaşamayacağı da ifade edilmektedir.

Burada son dönemin popüler akademisyenlerinden Prof. Abdülaziz Bayındır’ın İslam’a ve Kur’an’a, dolayısıyla din ve devlet ilişkilerine yaklaşımını ele almaya çalışacak, bilerek ya da bilmeyerek dine yorum merkezli yaklaşım sonucunda, asıl merkezin nasıl değiştirilmeye çalışıldığına değinmeye gayret edeceğiz. Tabi buradaki yaklaşımlarımız herhangi bir ithamdan ve şahıslardan öte, öne sürülen düşünceye karşı olmakla birlikte, öne sürenin kendi ifadelerine dayanmakta, yaklaşımımız iyiliği emir ve kötülüğü nehiy merkezinde düşünülmelidir. Ola ki kendileri de düşüncelerini yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissedebilirler.

Prof. Abdülaziz Bayındır’ın 1999 yılında kaleme aldığı “Din ve Devlet İlişkileri Teokrasi ve Laiklik” isimli kendi kitabından bazı bölümleri nakletmeyi, İslam’ın kurucu tasavvuruna yorum merkezli yaklaşmanın getirdiği hasarı anlayabilmek açısından önemli ve faydalı görüyoruz. Kitap kaleme alınalı yaklaşık 18 yıl olmasına rağmen geçen zaman zarfında kendisinden herhangi bir düzeltme gelmediği gibi, düzeltmenin ötesinde sahiplendiğini de görmek(11) böyle bir eleştiriyi haklı kılmaktadır diye düşünmekteyiz.

Bayındır adı geçen kitabında şöyle diyor: “Bazıları dini, kişisel olmaktan çıkarıp kurumsal hale getirmişler, insanları dine kabul ve dinden çıkarma işlemlerini törene bağlayarak inançları da kendi emirleri altına sokmuşlardır. Bir yandan da bu kurum sayesinde devlete hakim olma ve Allah adına devleti yönetme imkanına kavuşmuşlardır. Yönetime Allah adına el koyunca devletin bütün nimetlerinden yararlanmış ama verdikleri ekonomik ve sosyal sıkıntılardan, yaptıkları zulüm ve baskılardan Allah’ı sorumlu tutmuşlardır.(12)

Yine devamla; “Kimse Allah’a hesap soramayacağından kendileri sorumsuz bir mevkide bulunmuşlardır. İşte bu teokrasidir.(13) Buna uygun teşkilatlanma Hristiyanlarda vardır. Teokrasi, devletin kilisenin emrine girmesinin adıdır. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Onun için teokrasiye karşı verilen mücadele haklı bir mücadeledir. Laiklik bu mücadelenin adı olmuştur.”(14)

Abdülaziz Bayındır aynı kitabının “Devletin Dini” bölümünde de şöyle demektedir:

“Devlet bir kurumdur. Kurumların dini olmaz, insanların dini olur. Devlet namaz kılmaz, oruç tutmaz ve ahiretle ilgili bir endişe taşımaz. Devlet gibi diğer kurum ve kuruluşların da dini olmaz. Devleti veya bir kurumu idare edenler, kendi inançlarını idarelerine yansıtırlar. Bu tabii bir durumdur. Müslümanların hakim olduğu devlete İslam devleti, Hristiyanların hakim olduğu devlete de Hristiyan devleti denmesi bundandır. Tabii olmayan, idarecilerin halkı kendileri gibi inanmaya zorlamalarıdır. İşte din devleti veya ideolojik devlet böyle doğar. Bir inancı zorla değiştirmek mümkün olmadığından böyle yerlerde iç çekişmelerin, baskı ve zulümlerin sonu gelmez.”(15)

Abdülaziz Bayındır büyük olasılıkla (ya da bizim anlayabildiğimiz kadarıyla) burada laik devlet kurgusunu yorum merkezli yaklaşarak meşrulaştırma çabası güderken, aynı zamanda İslam’ı da kamusaldan soyutlayıp laikleştirerek, İslam’ın devlet talebinin olmadığını/ olamayacağını söylemeye çalışmaktadır. İslam’ın hadler konusundaki hükümlerinin nasıl uygulanacağına karşılık ise sessiz kalmaktadır. Bugün halkı Müslüman yönetimi laik-seküler olan devlet yöneticilerinin hepsi kendilerini Müslüman olarak ifade ederek bireysel hayatlarında İslami ritüelleri uygularken, devletteki uygulamalarında İslam’dan herhangi bir iz görülmemektedir. Bayındırın ifadelerinden “devleti yönetenler Müslümansa, inançlarını idarelerine yansıtır” ifadesi boşlukta kalmaktadır.

Bayındır ilgili kitabında devamla, “Din devleti demek doğru olmadığı gibi dinsiz devlet demek de doğru değildir. Dindarlık veya dinsizlik sadece insanla ilgili bir kavramdır. Bu sebeple hiç kimse, din konusunda devlete ait bir kurum veya kuruluş adına konuşamaz. Çünkü bu kurum ve kuruluşlar, aynı inanca mensup kişilerin oluşturduğu bir dinî cemaat değildir. Dinî bir konuda bunlar adına konuşan kişi, kendi inancını o kurum veya kuruluşlara mensup kişilerin inancı gibi göstermiş olur ki, buna kimsenin hakkı yoktur.”(16)

“Türkiye’deki resmi belgelerde de lâiklik dine karşı değildir. Anayasa’nın 2. maddesi şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. ”

Demek ki, lâiklik Türk Devleti’nin bir özelliğidir. Devletin bir başka özelliği de insan haklarına saygılı olmasıdır. Anayasa’nın 24. maddesi her vatandaşa vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyeti tanımıştır. Yani Anayasa, lâikliğin devletin bir özelliği olduğunu, vatandaşın dindar olabileceğini kabul etmiştir.”(17) Oysa Bayındır her ne kadar Anayasanın laiklik ilkesini bu şekilde savunsa da, Türkiye’deki laiklik ilkesine bağlı reformların ve uygulamalarının en önemli hedefi ve özelliği, kimliğin ayırt ediciliğine, dinin hayattan soyutlanmasına dönük gerçekleşmiştir. Bunu en iyi bilenlerden birisinin de, bir akademisyen olarak kendisi olduğu kanaatini taşımaktayız.

Kimliğin ayırt edici özelliği din olan “Osmanlı” yerine Türk kimliği yaratmak için alabildiğince hem de devlet eliyle çabalamak, toplumu bu yeni kimlikle dönüştürmekti. Bu bağlamda kendisine bilimsel yöntemleri temel edinmiş olan devlet, toplumsal kültürel ve ahlaki yapıyı dönüştürme görevini laiklik ilkesi üzerinden temellendirmeye çalışmıştır. Anayasa mahkemesi 1989 yılında verdiği kararında, “…Laiklik, ümmetten ulusa geçişin itici gücü… Bu yolla doğmatik değerlerin yerine, akılcı ve insani değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin gönlünde yerini almıştır” (18) şeklinde ifade etmiştir.

Resmi ideolojinin bu ifadelerine rağmen, Kur’an’ın devlet yönetimi ile ilgili kurallarını evrensel olduğu söylenmektedir ki; doğrudur. Yanlış olan ise bu evrensel değerlerin her türlü rejimde savunulabilir olduğunu ifade etmektir. Dinsel uygulamaları kabul etmek bir kenara, dinsel duygulara bile yer vermeyen laik rejimlerden bu kurallara uyması ve ideal devlet sistemi olmasını beklemek nasıl bir mantığa sığmaktadır?(19) Bayındır’ın yukarıdaki ifadeleri, dinin temel değerleri açısından herhangi bir hakikati taşımazken, modern tasavvurun getirdiği ilahi metinleri yorum merkezli anlama gayretli yaklaşımlardır diye düşünmekteyiz. Allah’ı tanımayan ve devlet yönetiminde dinden ve dini olandan hiçbir değere yer vermeyen rejimlerde, Kur’an’ın evrensel kuralları nasıl uygulanacaktır? Bu ifadeler biraz düşünen insan için, dinin ne işe yaradığını sorgulamasını getirmektedir.

Dikkat edilirse, tarihsel süreç içerisinde, İslam Dininin devletten ayrı tutulduğu gerçeğini, batılı oryantalistler de dahil olmak üzere, bu döneme kadar tartışan hiç kimse yoktur. Böyle bir tartışmanın kapısını aralayan da olmamıştır. Tam aksine bütün oryantalist çalışmaları İslam Hukuk Sisteminde değinmekte, İslam Hukukunun kuşatıcılığını kabul etmelerinden dolayı, delme girişiminde bulunmalarına neden olmuştur. Bu durum, İslam hukuk sistemi ve onun genel kurallarının Müslüman kişinin hayatının her alanını kuşatacak kapsama sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bir hukuk sistemini ifade etmesi bakımından fıkhın hükümleri ve kuralları, kişi ile yaratıcısı arasındaki ilişkiye ilaveten, hayatında karşılaştığı her meseleyi, hatta ölümünden sonra malının durumundan, doğumundan önce lehindeki hükümleri kadar kapsayacak niteliktedir.(20) Ne yazık ki, bugün bu tartışmaların kapısını aralayan ve üzerinde hassaten durarak tartışanlar neyi amaçlamaktadır? Amaçlarının hakiki manada samimice izaha ihtiyacı vardır.

Abdülaziz Bayındır bir programdan sonra kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, “Devletin dini olmaz, hiç devletin oruç tuttuğunu göreniniz var mı? Ya da devletle birlikte hangi camide namaz kıldınız? Devlet hakiki bir kişilik değildir, Allah’tan kork desen korkmaz, ahiret endişesi yoktur, namaz kılmaz, oruç tutmaz, zekat vermez. Allah’ın emri ile sorumlu olan hakiki insanlardır. İslam Devleti olmaz, Müslümanların devleti olur. Devletin rejimiyle ilgili bir ayet gösterin…”(21) demektedir. Bu anlayışlara göre din, dünyayı düzenlemek ve mükemmelleştirmek isteğinden peşinen vazgeçmiştir. Din dünyada ve insanlar karşısında nasıl yaşayacağım değil, kendi içimde nasıl yaşayacağım sorusuna cevaptır. Din dağın doruğunda bir mabettir, bir sığınaktır.(22)

Geleneksel sapmanın yanlışlarını alabildiğine öne çıkararak, ortaya çıkan yanlışlar konusunda toplumu aydınlatan bir akademisyenin, seküler paradigmanın ekmeğine yağ sürecek bu türden yaklaşımları, Müslümanların algısına büyük zarar verdiği gibi, genelde bütün insanlara da gelecek kaygısı yaşatmaktadır. Geleneğin ürettiği kültürün verdiği zararı öne sürerek yapılan bütün eleştirilerin haklılığı kabul edilmekle birlikte, modern sapmanın öne geçilemez ifsadına dair de mutlaka söylenmesi gerekenler, hem de kamusal düzeyde dile getirilmelidir. Zira her türlü imkanın kullanarak insanları ve toplumu dönüştürme gücüne iktidarlar sahiptir. Geleneğe vururken zamanı ıskalamak yapılan eleştirilerin hakkaniyetli olmadığına işaret etmektedir.

Dinin kamusal alandan soyutlanması, yeryüzünde ekinin ve neslin ifsadına neden olmaktadır. Daha değinilecek birçok yer olmasına karşın, esasa tekabül eden bu alıntılarla son vererek, bir daha konu üzerinde düşünülmesine vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederiz.

Dipnotlar
1- Ewart Gladstone, Britanya Sömürgeler Bakanı
2- Tahsin Görgün, ‘Dinin Yeniden Yorumlanması’ Meselesi Üzerine’, Köprü Dergisi, Kış 2001, 73. Sayı
3- Ahmet Davutoğlu, İslam Düşünce Geleneğinin Temelleri, Oluşum Süreci ve Yeniden Yorumlanması, Divan Dergisi, sayı 1 (1996/1), sayfa 1-44
4- Milel ve Nihal Cilt 5 Sayı 2 sayfa 6
5- Caner Taslaman Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam, sayfa 136
6- Niyazi Berkes; İslamcılık, Ulusçuluk, Sosyalizm, sayfa 19
7- Carl Schmitt, Siyasal İlahiyat, sayfa 41. Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır. Sadece tarihsel gelişimleri dolayısıyla değil, -çünkü bu kavramlar ilahiyattan devlet kuramına aktarılmışlardır, örneğin her şeye kadir Tanrı, her şeye kadir kanun koyucuya dönüşmüştür- bu kavramların sosyolojik yönden incelenmesi için anlaşılması gereken sistematik yapıları dolayısıyla da dünyevileştirilmişlerdir. Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer. Yalnızca bu benzerlik akılda tutularak devlet felsefesine ilişkin fikirlerin son yüzyıllarda kaydettiği gelişim anlaşılabilir.
8- Ramazan Yazçiçek, Siyasaldan Soyutlanmış Din Anlayışı
9- Çiler Dursun, İdeoloji ve Özne: Türk İslam Sentezi
10- Ertuğrul Cesur, İslam Sosyalizm Sentezleri Doktora Tezi, sayfa 14
11- https://www.youtube.com/watch?v=94TyC9pat6A
12- Abdülaziz Bayındır, Din ve Devlet İşleri, sayfa 7
13- En genel şekilde, din adamları sınıfı tarafından dinsel kurallarla yönetilen toplumların yönetim biçimidir. Tanrı kuvvetiyle idare edilen devlet anlamını vermektedir. Yönetimin dine bağlı olduğu toplumlara teokratik toplum, devlete teokratik devlet ve siyasî-İdarî sisteme de teokrasi denmektedir. Teokrasi ile kavramlaştırılan dine bağlı siyasî idarî sistemlerde din, toplumsal sistemi belirleyen tek kuvvet olup siyasî iktidar din adamlarının elindedir. Toplumda bütün düzenlemeler din tarafından yapılmakta ve idarî kadrolar din adamlarınca kullanılmaktadır. Toplumsal ilişkileri ve örgütlenmeyi düzenleyen bütün hukuk normları, dine dayandırılmış olup dinin dışında hiçbir şey hukuka kaynaklık edememektedir. Devletin siyasî ve idarî kurumlan ile hukuk yapısı dinden ayrılmıştır. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi
14- Abdülaziz Bayındır-Din ve Devlet İşleri sayfa 7
15- Abdülaziz Bayındır-Din ve Devlet İşleri sayfa 10
16- Abdülaziz Bayındır-Din ve Devlet İşleri sayfa 12
17- Abdülaziz Bayındır, Din ve Devlet İşleri, sayfa 16
18- Mehmet Kahraman, Avrupa Birliği Ülkelerinde ve Türkiye’de Laiklik, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2008, Cilt 5, Sayı 9
19- Abdülaziz Bayındır, Din ve Devlet İşleri, sayfa 71
20- Muhammed Selim el-‘Awa, Çağdaş Oryantalist Çalışmalarında İslam Hukuk Sistemi, Çeviren Dr. Ali ihsan Pala, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sayı 5, 2005, sayfa 297-334
21- Abdülaziz Bayındır, Din-Devlet ilişkileri, https://www.youtube.com/watch?v=94TyC9pat6A
22- Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, sayfa 253

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal