Çağdaş Şartlarda Muhalefetin Niteliği, Ercümend Özkan’ın Siyasi Parti Girişimi

Çağdaş Şartlarda Muhalefetin Niteliği,  Ercümend Özkan’ın Siyasi Parti Girişimi

Müslümanlar için din kelimesi, esasları ve çerçevesi Kur’an ve sünnet temelli bir inanç ve teslimiyet bütünlüğüdür. İnanç unsurlarının toplumsal hayatla bütünleşmesi, düzenlemesidir. Bu çerçevede iktidar itaat ilişkisiyle diğerlerinden ayrışan, tevhidi inanç temelinde şekillenen bir ‘milleti’ ifade eder.

1.BÖLÜM

1.Muhalefet Deyince

İhtilaf kelimesi, geniş manasıyla toplumsal her hangi bir meselede uyuşmazlığı ifade eder. İnsan, yapısı, karakteri, fikriyatı, beklentisi vs nedeniyle farklı rey sahibi bir varlıktır. Bu yapısal sebep ve yetişme tarzıyla ilgili doğal bir özelliktir. İnsan topluluğundan bahsedilince ihtilaf kaçınılmazdır.

Toplumsal hayatın varlığı ve devamı gereği bu özellikteki insanların bir arada yaşaması için şahıslar ve gruplar üstü bir uyum icap eder. Uyum, farklı reylere dayalı kişisel ve grupsal ihtilafların yüksek seviyede bir mutabakata ve güvene dönüşmesini gerektirir. Böylece hayatın bütününü kuşatan siyasi, adli, ekonomik, ticari, mesleki, medeni, sanat, sosyal, ailevi vs alanlardaki işleyiş ve bu alanlardaki münasebetler bir düzen ve güven içinde birlikte yaşamaya dönüşür.

Toplumsal uzlaşının en temelde ne üzerinde olduğu ‘din ile’ ifade edilir. Felsefik, ideolojik, sosyolojik, siyasi ve tarihsel vaka olarak din, bir kentte, Karye’de yahut ülkede toplumsal işlerin düzenlenmesinde esas alınan, ortak hukuk düzenini tesis eden, hiyerarşik statüyü tayin eden, iktidar itaat ilişkisini meşrulaştıran, huzuru ve güveni sağlayan inanç ve kabuldür.

Din, dünya görüşü olarak da bilinen, farklı reylerdeki insanları toplum kılarak birleştiren ve şekillendiren bir paradigmadır. Yapısal ve kurumsal işleyişi tesis edendir. İhtiyaçları karşılayan, ihtilafları çözendir.

Din, en temelde ilahi ve beşeri kaynaklı olmak üzere ikiye ayrışır. İslami literatürdeyse tevhid dini, şirk dini olarak iki farklı kategoriye ayrışır.

Müslümanlar için din kelimesi, esasları ve çerçevesi Kur’an ve sünnet temelli bir inanç ve teslimiyet bütünlüğüdür. İnanç unsurlarının toplumsal hayatla bütünleşmesi, düzenlemesidir. Bu çerçevede iktidar itaat ilişkisiyle diğerlerinden ayrışan, tevhidi inanç temelinde şekillenen bir ‘milleti’ ifade eder.

Bu millet, dünya işlerini İslami şeri hukuk nizamına dayanarak çözmek için birleştiği için diğer milletlerden bu temel sebeple ayrışan İslam milletidir. Dolayısıyla millet nas temelli istişare, içtihat ve icma yolu ile her bakımdan toplumsal ihtiyaçlarını karşılar, muhtemel ihtilaflarını bitirip ittifakı sağlayarak kendi yolunda devam eder.

2.Çağdaş Şartlar Bağlamı 

Dünyada modern çağ olarak ifade edilen husus, 15. Yüzyılda başlayıp 18. Yüzyılda kurumlaşarak şekillenen bütünsel bir yeniliğin ve insanlık tarihinde gelişen tarihsel bir kırılmanın neticesidir.

Kırılma, kendinden önceki klasik millet yapısı ve yönetim şekli anlayış ve uygulayışının devre dışı kalmasını, yerini, modern anlayış ve uygulayışa bırakmasını ifade eder. Batıdan başlayıp doğuya doğru yayılan bu gelişme ‘ülkelere’ göre değişse de 20. Yüzyılda bütün dünyayı sarmıştır.

Batıda, imparatorların, kralların ve prenslerin milletinden ulusal birliğe ve kent devletlerinden ulusal devlete geçişi en son Almanya ve İtalya yaptı. 1870 yılında iç savaşların ve sınır çatışmalarının neticesinde ortaya çıkan ‘İtalyan ulusal birliği’ kurulduktan sonra Massimo D’azeglio, meclis açılışında yaptığı ünlü konuşmasında aynen şu cümleyi sarf eder:

“İtalya’yı yarattık şimdi sıra İtalyanları yaratmakta”

1799 yılında Napolyon Mısır’ı işgal ettiğinde Mısır valisi M. Ali Paşa, “burası Osmanlı sultanın topraklarıdır, burayı derhal terk edin” dediğinde henüz Mısır diye bir ülke, Mısırlılar diye bir ulus yoktu.

3.Modern devlet denen siyasi yapı en temelde, soya ve kana dayalı klasik hanedanlık tipi yönetim şeklinden ulus devlete, din temelli millet anlayışından ulusa geçişi temsil eder. Sınırları belli olmayan ülkeden sınırları tayin edilmiş vatan fikrine geçişi ifade eder. O sınırlarda yaşayan ulusun birliğini sağlayan ortak dili, tarihi, kültürü, marşı, bayrağı, bayramları ve sembolleri tayin eder. Nereden baktığımıza göre sıralaması değişse de öne çıkan ana unsurlar bunlardır.

Aydınlanma çağıyla başlayan bilginin mahiyeti, kaynağı ve amacı hususundaki değişim etkin unsur sayılabilir. Dini ile aklını birbirinden ayıran, aklı otorite yapan hümanizm akımı, bu akıl yapısıyla anlayış, kavrayış ve tanımlamayı yeniler, değişimin istikametini tayin eder.

Artık eşya, varlık, evren, insan, toplum ve elbette din, nesnelleştirilir, gözlem ve deneyle tahlil edilir, elde edilen bu bilgiyle başka bir şekilde tanımlanır. Yeniden doğuş olarak nitelenen Rönesans, ardından gelen reform süreci bu gelişmeleri hem ikmal eder, hem de temsil eder.

Bu değişim kendi icat ettiği değer yargısı ve değerler sistemiyle insan insan, insan varlık, insan Allah ve insan devlet arasındaki münasebetleri yeniden tanzim eder. Bu yenilik siyasi, iktisadi, hukuki ve sosyal toplumsal alanları yeniden düzenler. Mimari, eğitim, meslek, sanat, müzik, üretim, pazar, tüketim, mali işler, vs de buna göre yeniden şekillenir.

4.Hemen bütün dünyada klasik devrede siyasi hayattaki hiyerarşi şu sıralama ile dizilirdi: “Kana ve soya dayalı imtiyazı temsil eden prens ve imparator; toprağa dayalı imtiyazı temsil eden aristokrat; tanrısal imtiyazı temsil eden ruhban sınıfı; savaşçılığı temsil eden askerler.”

Sosyal hayattaki hiyerarşi şu sıralama ile dizilirdi: “Şehirlerde meslek birliklerini oluşturan loncalar; köylerde toprak ve hayvancılıkla uğraşan köylüler; köleler ve aylaklar; seyyar tüccarlar.”

O devrede insanlar değişik etnik yapıya ve renge sahiptiler. Farklı farklı lisanlar konuşurlardı. Eğitimleri yereldi, serbestti. Cemaat halindeydiler, dayanışma vardı. Toprak aidiyeti bilinmezdi. Ülke sınırları yoktu. Siyasi bağlılık yönetici sınıfa, dini bağlılık kiliseye ait idi.

5.Uzunca süren mücadeleden sonra bir yer gelir tüccar burjuva sanayileşme aşamasına geçer. Bilimsel icatlar, teknolojik yenilikler üretimde kullanılmaya başlanır. Buhar, kömür ve elektrik enerjisi üretimin tetikleyicisi olmuştur. Makinaya dayalı seri üretime geçilir ve devasa ürün imal edilir.

İşçi ihtiyacı, ulaşım, hammadde ve pazar gereksinimi sebebiyle çevreye saldırı başlar. Rekabet etmemesi için köylerdeki tarım ve hayvancılık bitirilir, köylüler yeni kurulan sivil kentlere tıkıştırılır. Şehirlerde işleri bozulan esnaf ve zanaatkar köylüyle birlikte işçi olur. Böylece endüstriyel toplum kurulmaya başlanır. Zaman ve hayat, endüstriyel akışa göre yeniden planlanır. Ardından bankacılık ve mali piyasa düzenlemesi gelir.

Kent insanı kent kültürüne uyum sağlar. Geleneğinden kopmuş, kendi kazanıp kendi harcayan, emeğini satarak karnını doyuran, kimselere hesap vermeyen bağımsız, sivil, özgür bireyler oluşur.

Sanayicilik geliştikçe, kütle üretimi arttıkça, ticaret hacmi geometrik artışla büyüdükçe komşu tüccar ve sanayici arasında emek, hammadde ve pazar çatışması yaşanır. Acımasız rekabet baş gösterir. Pazara, emeğe, tüketiciye ve hammaddeye ulaşım ve bunları sahiplenmek önemli hale gelir.

Tarihte ilk kez toprakla kurulan ilişki bu şartların neticesi olarak değişecektir. İç çatışmalarla içerde karışık halde yaşayan etnik ve dini unsurlar ayıklanır, komşularla sınır savaşları yapılır ve ulusal birlik ve bağımsızlık sağlanır. Kutsal vatan fikri gelişir ve ulus devlet dediğimiz varlık böylece oluşur.

Ulus devletleri kuran sınıf, klasik devrede siyasi statüsü olmayan, sosyal hiyerarşide en altta yer alan tüccar sınıftı. Bu sınıf, ulus devlet aracılığıyla hem siyasi hem de sosyal hayattaki rakiplerinin bir kısmını devre dışı bırakır, kalanların sıralamasını değiştirir. Ticareti, üretimi, mali sistemi, pazarı tekeline alır.

Ulus devlet aşaması gerçekte burjuvanın kendi pazarını rakibinden korumak istediği pazarıdır, ulus işçisidir. Devletinse yeni ülkesi, yeni vatandaşı, vergi mükellefi ve askeridir. Devlet, vatan sınırları içinde hükümran olan, iç çatışmaları bitiren, güvenliği sağlayan, gümrük vergileri koyan, adli mekanizmayı ve kolluk kuvvetlerini mekanize eden, yasa çıkartan, yasal koruma tedbirleri alan tek yetkili otoritedir.

Yeni devlet Hobbes’in, Lock’un, Machiavelli’nin, Weber’in, Hegel’in vs anlatımlarıyla siyasal alandaki sınırları ve yetkileri, toplumsal yaşamdaki kaide ve kuralları belirleyen ‘tanrıdır.’

Ulusal sınırlar çizilip ulus devlet kurulduktan sonra sıra, ulusu yaratma aşamasına gelir. Bunun en temel unsuru eğitimdir. Tekli eğitim sistemi, tek dil mecburiyeti hasıl olur, bu işe ilk başlayan Fransa’dır. Ardından ulusal tarih yazılır, ulus kültürü icat edilir. Ulusal semboller, ulusal din ve ulus aidiyeti gelişir, anayasalar, parlamenter siyaset ve seçim sistemi finali belirler.

Kiliseler Roma Katolik kilisesine bağlı olmaktan çıkartılır, ulusal kiliseler olarak devlete bağlanır, ruhban sınıf devletin personeli olur. Ordu imparatorun ordusu olmaktan çıkar ulusun ordusu, okullar devletin piyasanın ihtiyacına uygun eleman yetiştiren dairesi olur.

6.Ulus devletin ve toplumun en temel niteliği laik olmasıdır. Siyasi düzen, yasama, adli mekanizma, maddi ve mali ekonomik sistem, eğitim, mimari, sanat, edebiyat, mesleki hayat vs bütünüyle dinden bağımsız olarak düzenlenmiştir. Bu işlerin dayanağı akıl ve bilim temelinde endüstrinin ve toplumsal yapının ihtiyaçlarıdır.

Din, bu alanlardan çıkartılınca bireysel bir tercihe, kişisel bir inanca, vicdani bir alana yollanır. Maneviyat ve ruhaniyat işlerine kaydırılır. Dua, ibadet, ahlak, vaftiz, nikah ve cenaze merasimi gibi şahsi tasarrufa dönüşür. Devlet bireylerin dini inancına ve tercihine karışmaz, bütün inançlara karşı eşit mesafede durur.

Belirlenen ve düzenlenen alanlar devlet toplum ilişkisine yansıdığı için, toplumsal alandaki zaman kullanımını, vakit tayinini, mimariyi, sanatı, edebiyatı, mesleki hayatı, kar zarar algısını, kariyeri, statüyü, aile yapısını, komşuluğu, dini ibadetleri, dost düşman duygusunu, değer yargılarını ve davranış ölçülerini vs de etkiler, bu alandaki münasebetlerde doğal olarak dinle bağını kopartır.

Bunca değişim ya da yenilikler Rönesans ve Reform çağının sonuçları, hümanist paradigmanın tasarımı olarak ortaya çıkıyor, modern çağ olarak niteleniyor.

7.Çağdaş Muhalefetin Niteliği 

Felsefik düşünüş ve siyaset bilimi açısından “kamusal ve özel alan” ayırımı yapıldığında, devletin yetkisindeki ve tekelindeki işler ‘resmi ve politik işler’, toplumsa taraftaki işler ‘sivil ve özel işler’ olarak kategorize edilir. Bu ayırım, dünyada özel mülkiyetin olup olmaması bağlamında iki türlü karşılık buluyor:

Liberalizm’de özel mülkiyetten doğan, mülkiyete dayalı bir özgürlük kabulü var. Girişimci de denen bireyler, özel mülkiyetten aldıkları bir güçle politik iktidarın yani devletin karşısında ekonomik, sosyal ve siyasi alanda bir iktidar imkanı buluyor ve kullanıyor.

Marksizm’de özel mülkiyet yerine kamu mülkiyeti olduğu için bireylere sivil bir alan kalmıyor çünkü, her tarafta yaygın olan ve her tarafı kuşatan bir parti örgütlenmesi var. Bu sebeple diktatörlük oluşuyor.

Bu mesele Türkiye’de ‘kamusal alan ve özel alan’ ayırımıyla, sivilin kullanabileceği iktidar alanının sınırlarıyla ilgili olarak ele alınıyor. Cumhuriyetin ilk evresindeki laiklik uygulamasında sivil sadece evi içinde özgür, evinin dışına çıktığında kamusal alana dahildir. Sekülerizme evrilişte sivil alanın sınırları ibadet alanına, nikaha, dini merasimlere, kültürel ve sosyal faaliyetlere taşınıyor fakat buralar dahi devletin denetiminde kalıyor.

Gerek ‘kamusal ve sivil alan’, gerek ‘politik toplum ve sivil toplum’ tasnifinde laiklik değişmez bir veri olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla laik devletin bu niteliğine dair bir itiraz söz konusu değildir.

Şu halde modern çağ genelinde ve ülkemiz özelinde muhalefet, devletle ilişkisi bakımından nitelik, dayanak, amaç ve hedef olarak şu şıklara ayrılabilir:

Ya, dünya düzenine ve yerel parçasının kurucu değerlerine karşı bir meselesi olmaksızın kendisine tanınan özgürlük alanlarının genişletilmesine dayalı paradigma içi bir sivil ‘hak’ talebidir. Yahut düzenin ve devletin yapısal dayanağına yöneliktir, toplumsal ve siyasal olarak başka bir düzenleme iradesiyle paradigma dışıdır. Misallersek:

Muhalefet şayet Marksist temeldeyse, ihtilafın nedeni politik iktidarın mülkiyetle ilişkisine ve değişmesine dairdir. Eşitlik, özgürlük, dayanışma ve adalet talebi, özel mülkiyetin olmadığı bir düzenleme iradesidir

Muhalefet şayet liberal temeldeyse, özel mülkiyete getirilen sınırlamayla ilgilidir. Buna göre politik iktidarlar sadece düzenleyici olmalıdır. Üretime, mali işlere, pazara, kâra, harcamaya, rekabete sınır getirmemelidir. Doğal kaynaklar, emek, girişim, aletler, sermaye gibi üretim araçları serbestçe kullanılmalıdır. ‘Gizli el’ denilen pazarın kuralları ekonomik ve sosyal dengeyi kendiliğinden sağlayacaktır. 

Muhalefet şayet Faşist temeldeyse, dünya düzeni içinde milli kimlik ve kültürün yüceltildiği disiplinli bir topluma dayalı iktidarı muhafaza etmek, militarist ve kutsal bir devletten yanalık söz konusudur. Ekonomik, teknolojik, mali ve hukuki düzen karma sistemdir. Politik iktidarın değişmesi yeterlidir. 

Muhalefet şayet muhafazakar temeldeyse, dünya düzeni ve modern devlet tipiyle bir işi yoktur. Kurucu paradigmanın takipçisidir. Modernleşmenin getirdiği hızlı değişimden rahatsızdır, ahlaki ve manevi değerlerin korunmasından yanadır. 

Buradan çağdaş dönemde Müslümanların muhalefetine, muhalefetin var oluş gerekçesine, niteliğine ve hedefine geçersek neler söyleyebiliriz.

8.Müslümanların Muhalefeti

İlkin belirtmeli ki modern çağda dini telakki değişmiş, bu değişim inanç unsurlarıyla toplumsal hayatın bütünlüğünü kopartmıştır. Bu kopuş devlet toplum münasebetinde eşit yurttaşlık statüsünü normalleştirmiş, laik devlet yapısını doğallaştırmıştır.

Modern dönemde yaşanan bu tecrübe sebebiyle genel olarak Müslümanların muhalefeti nitelik olarak değişime uğramış, bağımsız bir sistem talebi yerine mevcut paradigma içinde ‘hak’ talebinde bulunan sivil karakterli bir muhalif kimliğe bürünmüştür. Bunun neticesidir ki düşünsel, fikirsel, sosyal ve kültürel alanda iktidar imkanı arayan muhalif bir gruba dönüşmüştür.

Bu çerçeveden bakıldığında söylenmeli ki genel olarak, dünya düzenine ve yerel devletin niteliğine, meşruiyetine, yasal ve kurumsal yapısına, ideolojik dayanağına karşı paradigma dışı bir muhalefet yerine, paradigma içinden bir muhalefetten bahsedilebilir.

Paradigma içinde kalmak, devlet imkanlarından ve gücünden daha fazla yararlanmaya dayalı bir sivil toplum talebi olarak, insan hakları hukuku çerçevesinde kalarak daha özgür bir alan isteyerek yapılan bir muhalefeti resmeder.

Bu analize göre modern çağda öne çıkan muhalefetin niteliği doğal olarak “mağdur ve mazlum” karakterini benimsemiş kalabalıkların, dünya sistemi ve yerel uzantısından kendisini “sevmesini ve okşamasını” ummakla sınırlı kalacaktır.

Modern çağda değişen dini telakkiden dünya düzenini ve mevcudu eleştirecek, aşacak ve başka bir mevcut ve düzen kuracak nitelikli bir muhalefet beklemek, doğrusu pek akıllıca olmaz. Çünkü İslami şeri nizamına dayanarak bir araya gelip kendi aralarındaki işlerini ve diğerleriyle olan münasebetlerini kendi hukuklarıyla yürüten bir cemaat yapısı aşaması söz konusu olmayacak.

9.Muhalefeti neden böyle tasniflediğimizi izah için denebilir ki: Günümüzü belirleyen mevcut Batılı tarih sürecinin ve modern toplumsal bilincin yaygınlığı ve etkisi, Müslümanları da yörüngesinde tutma başarısı göstermiştir. Bu bakımdan en yakın tarihi kopuşu temsil eden Osmanlı sonrası kaybedilen iki temel unsur tespit edilebilir:

İlki, milleti hakime olarak elde tutulan siyasi bir statü vardı, bu devleti İslam ile muaheze etme sorumluluğu veriyordu, bu nitelik elden gitti. İkincisi, diğerlerinden inançları nedeniyle ayrıştığı için birlik olmuş Müslüman bir millet varlığı söz konusuydu, bu da unutuldu.

Bu gün bu iki unsurun kurucu bir kıymet olduğu, uğrunda var olunması gerekecek bir stratejiye dönüşmesi gerektiği ihmal edilmiş durumdadır. Dolayısıyla neyi kaybettiğini unutan, kaybettiğinin değil mevcuttan daha fazla nasıl istifade ederimin peşinde koşan bir muhalefet söz konusudur.

Bu çerçeveden bakıldığında toplumsal hafızayı kuran, bu günün itaat ve isyan refleksini belirleyen, toplumsal statüye rızayı sağlayan tarih bilincinin İslami tarih değil, modern ulus tarihi olduğu gerçeği karşımıza çıkar.

Şu halde genel olarak söylenebilir ki bu gün, öyle ya da böyle dün elinde bir İslami devlet vardı da onu kaybetti, kaybettiği mülkünün peşine düştü, varlığını buna adadı, bu yönde muhalif bir harekete büründü diyebilmek, pek mümkün gözükmüyor.

10.Neyi Gözden Kaçırıyoruz

Bize göre Müslümanlar, dünyada modernlik istikametinde gelişen değişimi üç temel sebeple anlayamadılar:

İlki: Tarihten gelen sebeplerle mali ve maddi sermaye sahibi olmadıkları için dünyadaki değişimin yönünü, yeni dünyayı kuran kurucu sermaye temelli ilkeleri ve iradeyi anlamadılar. Çünkü İslami kültüründe maddi sermaye hiçbir devirde kurucu bir unsur olmadı. Dolayısıyla dünya değişirken kendi değerleri istikametinde kurucu aktör olarak rol almaları mümkün olmadı. Kaldı ki son iki yüzyılda kurucu millet olma statüsünü kaybetmiş, eşit yurttaş statüsüne dahil olarak tebaya dönüşmüştü.

İkincisi: Tarihsel ve toplumsal tecrübe aristokratik bir yapıya imkan vermemiş, ilim erbabı devletin kadrosu olmayı içinde sindirmiş, ileri gelenler bu hengamede bozulmuştu. Bu sebeple siyaseti yapan modern aydınlara, askeri devletli sınıfa ve ittihatçı kadroya tabi oldu. Siyasi alanın dışında kaldığı için de resen yapılan reformlara istemese de muhatap oldu.

Üçüncüsü: Yeni devleti kuran kadroların Osmanlı bürokrasisi içinde ezeli rakipleri olmaları sıfatıyla baskı altına alındıklarında, sosyo-siyasi hayattan dışlanmaya, kapalı devre yaşamaya, gizli saklı bilgi nakli yapmaya zorlandılar. Bu sürecin doğal sonucu olarak dışarıyla ve yeni gelişmelerle irtibatı koptu, temellerine dayanarak yenilenmek yerine fanatizme ve husumete kaydı.

Netice itibarıyla denebilir ki, çağdaş dünyadaki gelişmeleri doğru okuyacak pozisyonda olmayınca çağdaş dünya düzeninin ‘lanetlisi’, devletinin ‘mağduru’ olmaktan kurtulamadı, kendisini ‘sevip okşayacak’ müşfik devletini aradı durdu. 

Dünya düzeninde devran dönüp sistem başka aşamalara geçtiğinde, dünkü dışlanmışlar meşruiyet imkanı ve serbest alan imkanına kavuştu. Sosyo-ekonomik ve siyasi alanda iktidar imkanı elde etti. Kendilerini ifade edecek iletişim araçlarına ve mali güce sahip oldu.

İşlerin bu aşamaya varacağını daha önceden hesaplamadığı için bir anda kamusal alan ve devlet idaresi sorumluluğu ile yüz yüze geldiğinde, çağdaş şartlara ve realiteye teslim olmaktan, milli ve manevi değerlere sığınarak yeni bir kimlik inşa etmekten, modern devleti ve laikliği savunmaktan başka seçeneklerinin olmadığını gördüler.

Mağduriyet psikolojisi ve mağdur karakteri sermaye ve modern devletle kuracağı ilişkinin niteliğini ve mesafesini belirleyemez, yeni ama başka türlü şartları düzenleyecek irade gösteremezdi. Buradan nitelikli bir muhalefet yerine kendini kapitalist serbest pazar içinde ve insan hakları hukuku çerçevesinde ifade eden bir sivillik çıkması normaldi…

Modern çağda, verili reel politikte, sosyal, hukuki ve ekonomik toplumsal şartlarda İslami muhalefet nasıl olabilirdi? Bu çerçeveden bakıldığında Ercümend Özkan’ın İslami Partisi bize farklı bir pencere açıyor. Ama önce farkı anlamak için Kur’an’a ve Hz. Peygamberin sünnetine müracaat ederek sahici muhalefete ve referansa dair iki kelam edelim.

11.Referans Çerçevesi 

Kur’an’ın bu yöndeki işaretlerini dikkate alırsak, insan kalabalıklarını bir araya getirip onları birlik kılan ‘değerler sistemi ve bunun dayanağı’ her neyse, dünya işlerinin nasıl düzenleneceğini belirten değerler ve dayanakları da aynıdır. Buna göre iki tür toplumsal biçim söz konusudur: Cahiliye toplumu, Müslüman millet.

Müslüman millet Allah’tan gelenleri tasdik eden, dünya işlerini buna göre düzenleyenler, cahili tolumsa kısmen veya tamamen bunun tersini yapanlardır.

Hz. Muhammed, tarihin ve insanlığın ortalama emsalini temsil eden cahili bir toplumda, cahili değerlere dayalı siyasi, iktisadi ve hukuki şartların hükümran olduğu bir toplumda vazifeye başladı, Risâlet’inin ilk 13 yılını burada geçirdi. Bu konuda Kureyş suresi bize yol gösterebilir:

Kureyş’i bir araya getirip anlaştıran, yaz kış ticari yolculuklarla onları açlıktan kurtarıp doyuran, korkudan güvenliğe kavuşturan, Kâbe’nin rabbidir. O halde ona kulluk etsinler.”

Kureyş kan ve soy bağına dayalı değerlerle birlik olmuş bir toplumdu. Atalar yolunu yücelten ve sürdüren bir tarih bilincine ve referansına sahiptiler. Siyasi ve sosyal statüde üstünlük servet fazlalığı ve sayısal çoklukla ölçülüyordu. İhtilaflarını kabile hukuku ve geleneksel değerlere göre çözüyorlardı. Hayatı parçalı yaşıyorlar, her parçanın ayrı ilahları vardı. Yüce bir Allah inançları vardı ama bu Allah her işlerine karıştırılmıyordu. İçinde bidat ve hurafe unsurları olsa da bu gün bizim bildiğimiz ibadetlerin tümünü yapıyorlardı.

Hz. Muhammed, davetinin temelini bir tek ilah ve rab olan Allah’a çağrıyla temellendirdi. Bu Allah yaratan, hayat veren, rızıklandıran, dirliği, düzeni ve güvenliği sağlayan, geleceği tayin eden, varlıklar arası münasebetleri belirleyen, kainatın düzenli işleyişini tesis eden, devranı döndüren velhasıl, Rab olarak her işe müdahale eden bir Allah’tı.

Peygamberi duyurunun esası şöyleydi: İnsanlar cahiliye bağlarını, hükümlerini ve geleneklerini terk etmeli, inanç temelinde bir araya gelip birlik (ancak inananlar kardeştir) olmalı, bu sebeple kavimlerinden ayrışmalı ve parçalamadan dünyevi işlerinin tümünü Allah’tan gelenlere göre düzenlemeliydiler.

Hz. Muhammed’in çağrısı şu doğru bu yanlış, şu hak bu batıl diyerek hayata, topluma ve tarihe doğrudan müdahale anlamına geliyordu. Değerler sistemini ve ölçüleri eleştiriyor, düşünüş biçimine karşı çıkıyor, doğrusunu öğretiyor, duyurduklarını tavra, tarza dönüştürerek gösteriyordu.

Hz. Peygamber ile kavmi arasındaki çatışmanın tüm sebebi buraya dayalıydı. Burada düzelme olmadığı sürece uzlaşma da yoktu. Nitekim 13 yıl boyunca diğerlerini dikkate almayan Peygamber ve arkadaşları kendi inançlarına göre birlik oldular, kendi değerleriyle hayatlarını sürdürdüler, bağımsız hareket edip kendi yollarına gittiler, diğerleriyle münasebetlerini de aynı değerlere göre kurdular.

Buna karşılık diğerleri küfürlerinde ısrar ettiler, çatışma çıkarttılar, zulme saptılar, siyasi manada din çatışması nedeniyle Müslümanları yurtlarından sürgün ettiler.

Kureyş suresini toplumsal planda stratejiye dönüştüren Kafirûn suresi örnekliğinde Müslümanların neye muhalefet edecekleri, neden uzlaşmayacakları, insanları neye çağıracakları ve kendilerinin nerede duracakları (sadece Allah’a itaat) izah edilmektedir.

İşin özü, insanların her şeyini borçlu olduklarını bildikleri halde neden bütün işlerini Allah’a göre düzenlemediklerinde yatıyor. Dolayısıyla Allah’tan gelenleri doğrulayanlarla eksik bulanların yahut yalanlayanların farkında açığa çıkıyor.

İman edenler Hz. Adem’den bu yana hep aynısı yaptılar. İman etmek, dünya hayatının bir iman küfür çatışma alanı olduğunu bilmek, inanç unsurlarıyla toplumsal hayatı bütünleştirmekti. Benzerleriyle birlikte hareket etmekti. Bu sebeple diğerlerinin arasında kaybolmadan uyarma, hatırlatma, müjdeleme ve korkutma görevini sürdürmekti.

Bu çerçeveden bakıldığında Müslümanların cahili toplumlar içinde kalarak, cahili değerlere göre günlük hayatlarını sürdürmeleri, diğerleriyle münasebetlerini bu çerçevede kurmaları, bu hayatta sahip oldukları pozisyonlarını genişletmek için yürütecekleri bir muhalefetin pek bir anlamı kalmıyor.

12.Ercümend Özkan Farkı

Ercümend Özkan, modern dünyayı, çağdaş sosyo-politik, hukuki ve ekonomik şartları doğru kavramış, toplumsal yaşamın modern değerlere dayalı olarak düzenlendiğini ve fesadın hükümran edildiğini fark etmiş bir mümin.

İmanın, evvela Allah’tan gelenleri doğrulamak olduğunu, buna göre niyetini, amacını ve kendisini arındırmak gerektiğini, arınmanın şirkten, küfürden, günahlardan ve kötü huylardan sıyrılmakla neticelendiğini, arınanın dışa dönük tavırlarını, dışarıyla kurulacak münasebetlerini imanî unsurlara göre düzeltmesi gerekeceğini dosdoğru kavramış ve bunu bizatihi yapmak için titizlik göstermiş bir Müslüman.

Arınmanın verdiği sorumluluk ve sabırla insanlara hayatlarını Allah’tan gelenlere göre düzenlemesi gerektiğini duyuran bir uyarıcı. Yaşadığı çağa ve topluma karşı tevhid inancına dayalı değerleri benimsendikçe cahili değerlerle sürdürülen yaşayışın terk edileceği çağrısını yapan bir çağrıcı.

Yaşadığı dönemde insanlara şu hak bu batıl, şu yanlış bu doğru diyerek hayata ve topluma müdahale eden bir sünnet ehli… Onu farklı ve özgün kılan iki belirgin vasfı var:

İlki, insanlara dinlerini kitap ve sünnetten öğrenmeleri gereğini hatırlatmak. Sahih inanca, salih tavırlara ve sünnete uygun münasebetlere ancak bu sayede sahip olunabilirdi. Buna dayalı olarak bu esaslarla çelişen ve çatışan anlayış ve uygulayışları eleştirmiş, karşı çıkmış ve doğrusunu ifade etmeye çalışarak onları aşmış olmasıdır.

İkincisi, toplumsal hayatı düzenleyen, kalabalıklara yol ve yön göstererek yasal sınırlar tayin eden siyasi sisteme, sistemin hükümranlığını dayadığı cahili değerlere karşı sistematik bir karşı çıkışla mücadele yürütmüş olması, meşruiyet tartışmasını güncellemesidir. Bunun neticesinde normal bir hayat süremeyecek, doğal olarak tarihin şahitlik ettiği salihlerin başına gelenlerle haşir neşir olacaktır…

Özkan, iman ettiği için haklı ve güçlü olduğuna inanmış, direncini buradan almıştı. ‘Küfre olan hasımlığım İslam’a olan hısımlığındandır’ sözü, temel dayanağının, neyin yanında olduğunun dolayısıyla neye neden karşı çıktığının en veciz bir ifadesidir.

O, ‘mağduru ve mazlumu’ oynamayı benimsemedi. Dünya düzeninden ve yerel uzantısından ‘sevilip okşanmayı’ beklemedi. ‘Lütuf’ olarak sunulanların ‘azına’ tamah edip ‘çoğunun’ peşine düşmek gibi bir acze düşmedi.

Mümin bir kişiliğin taşıdığı sorumluluk ve vazife bilinciyle hareket etti. Gücünce ve mucibince hayata, topluma ve tarihe İslami değerlerle müdahale etti. Bu hak şu batıl, şu yanlış bu doğru demeye ısrarla devam etti. Bu sebeple başına gelenlere aldırmadı.

Bu tarz bir kulluk, imanî unsurların yönlendirdiği dışa vuran tavırlar olarak kimliklenir. Bu kimlik imanî unsurlarla davranışı icbar edicidir. Bu sebepledir ki Özkan bir düşünce ve fikir adamı olarak temayüz etmedi. Düşünen ve fikir üreten soyut bir bilgi peşine düşen bilim adamlığı yapmadı. Dinini ideolojiye çevirmedi. Buna karşılık İslami tarihsel çizgideki ‘ilmiyle amil’ salihlerin hattını ihya etti.

Zihinsel alanla kayıtlı düşünüş ve fikir alanına sarılmak yerine doğru düşünmenin ve fikretmenin yolunu göstermesi, sahiplendiği kimliğin en saf görüntüsü, imanın kalbi bir teslimiyet, dışa yansıyan salih bir tavır olduğunun şahididir. Bu sebeple yanlışın karşısında, doğrunun yanında durmayı önemsedi. Uyarısını bu yönde yaptı. Duyurusunu bu bağlamda ilan etti. Dolayısıyla sünnete uygun olarak inançlarını toplumsal hayatla bütünleştirmek için çabaladı durdu…

Onun için fazla söze hacet yoktur. Söyledikleri, yazdıkları ve yaptıklarıyla ortadadır. Onu en iyi ve en özlü tanıtan hareketi, İslam hakkında ne düşündüğünü, ne yapılması gerektiğini, buna dayanarak neye ve niye karşı olduğunu ortaya koyan İslami siyasi partisinin tüzük ve programıdır…

13.Dememiz O Ki

Mevcut şartları veri kabul etmiyorsanız, vahyin şartlara değil insanlara indiğini kabul etmişseniz, şartların vahyi değil vahyin şartları yönetmesi gerektiğine ikna olmuşsanız, şartlara uygun düzenlenmiş bir hayatta size uygun görülmüş bir pozisyonda durmayı reddetmeniz kadar doğal bir şey olamaz.

Bu durumda cahili değerlere dayalı mevcut düzenden ayrı ama İslami değerlere dayalı bir düzen peşinde olmanız doğaldır. Bu doğallık mevcudun niteliğine ve meşruiyetine karşı olduğunuz kadar inancınızın ve dünya görüşünüzün hükümran olacağı bir düzenin peşine düşmenizi, varlığınızı bu duruma adamanızı gerektirir.

Böyle bir inancınız varsa mevcuda razı gelmezsiniz. Mevcutla uzlaşmazsınız. Buna karşılık dışa yansıyan tavırlarınızı inancınıza göre belirlersiniz. Bunu var oluşunuzun gerekçesi yapar, bu işi dava edinir, bu uğurda mücadele edersiniz. Duyurunuzu böyle yapacağınız için insanlar da sizi öyle bilirler.

Böylesi bir dava peşine düşüp duyurusunu yapanlar iki şeyi muhakkak yapıyor olmalıdır: 

İlki, karşı olduğunuz sistemden beslenmeyecek, devletle iş tutmayacak, aranıza bir mesafe koyacaksınız. Geçiminizi helal yoldan ve serbestçe kazanacaksınız. Ki ahlaki tutarlığınız olsun, özgür ve bağımsız kalasınız. 

İkincisi, niye karşı çıktığınızı, neyi önerdiğinizi belirleyen inancınızı bir tüzükle, bir programla ortaya koyacak, bir strateji sahibi olacaksınız. Strateji, varlık yokluk meselesidir. Uğrunda var olduğunuz şeydir. Ki işinizi düşünceden, fikirden, sanattan, kültürden kurtarasınız, halinizi mağdurdan ayrıştırasınız.

Strateji, bu dünya hayatında ne uğrunda var olduğunuzu, neyin peşinde olmanız gerektiğini ortaya koyar. Dolayısıyla bu dünya hayatında eksiklik olarak neleri gördüğünüzü, eksikleri elde ederken nasıl elde ettiğinizi, elde ettiklerinizle ne yapacağınızı ifşa eder. 

Strateji, insanların kurtarıcı rolüne soyunmak değil, insanları kendinize çağırmak değil, haddinizi bilip doğrusunu göstermek, sorumluluğu insana bırakıp ortak çalışmaya davettir. Söylediklerinizin şahidi olmaktır. Hatırlanmalı ki kurtulan kendisi için kurtulmuştur.

Her şeyini Allah’a borçlu olduğunu düşünen ve Allah’tan gayrısına boyun eğmeyen bir mümin, devlete, servete, sayısal çokluğa olduğu kadar kurtarıcılara da mihnet etmez. Gelecek kaygısı çekmez. Sorumluluk bilinciyle ve kardeşlik hukukuyla yoluna devam eder.

Devam edecek…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal