Ercümend Özkan, İktibas ve İslam Partisi deneyimi

Ercümend Özkan, İktibas ve İslam Partisi deneyimi

İslâmcılık, Tarık Zafer Tunaya’nın klasik metnine gönderme yaparak söyleyecek olursak, “Müesseseler ihdas edecek bir fikir ve inanç sistemi olduğunu iddia, gerçekleşmek için de bir sosyal hareketi davet etmektedir.”

II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI ŞARTLARDA “ARI-DURU” BİR İSLÂM ARAYIŞI:
ERCÜMEND ÖZKAN, İKTİBAS VE İSLÂM PARTİSİ DENEYİMİ

ALEV ERKİLET
1950 SONRASINDA Türkiye’de İslâmcılığın mahiyetine, kimler tarafından taşındığına, temel katkılarının ve sorunlarının neler olduğuna dair tartışmalara girmeden önce, konu ile ilgili yorum farklılıklarının kaynağında yer alan tanım farklılıklarına değinmek gerekir ki, İslâmcılık dediğimizde nasıl bir bütüne işaret ettiğimizi somut şekilde ortaya koyabilelim. Bu açıdan bakıldığında, tanımsal düzeyde üç temel sorundan bahsetmek mümkündür:

• Tanım yaparken İslâmcılık ile İslâm arasına ayrım koyma çabası; İslâm’ı olumlarken, İslâmcılığı bir ideoloji olarak niteleyerek mahkûm etme eğilimi;
• İslâmcılığı modernite ile birlikte, daha doğrusu ona tepki olarak ortaya çıkmış -temel değil- türev bir kategori olarak tanımlama, modern/modernist olarak niteleme ve modernleşme sürecinde yol alındıkça ortadan kalkacağını iddia etme eğilimi;
• İslâmcılık ile İslâmî hareketler arasındaki bağlantının doğasını, İslâmcılığı siyasal İslâm tezine bağlamanın ve giderek terörizmle özdeşleştirmenin aracı olarak kullanma eğilimi.

Kısaca da olsa bu konuları netleştirmeden, Türkiye İslâmcılığının 1950 sonrasında aldığı biçimlere değinmek eksik bir girişim olacaktır. Bu bağlamda ilk olarak İslâm ile İslâmcılık arasına ayrım koyma eğilimini tartışmakta yarar vardır. İslâmcılık, İslâm’ın “ideolojik” değer ve hükümlerinin yani siyasetle, iktisatla, kentle, insanlar arası ilişkilerle alakalı “me’li-ma’lı içeren” önermelerinin toplumsal hayattan uzaklaştırılmasının yarattığı meşruiyet krizine bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında İslâmcılık, İslâm’ı dışsallaştırma çabasının adıdır; İslâm’ın toplumsallaşma eğiliminin önüne bir engel ya da İslâm’a, Müslümanlara ya da genel olarak insanlığa yönelik bir tehdit ortaya çıktığında devreye giren düşünceler bütünü olarak tanımlanabilir. Bu itibarla İslâmcılığın, İslâm’ın toplumsal hayatta dışlaşmasının önündeki engellerin nasıl kaldırılabileceğine dair düşünceler külliyatı olduğunu söyleyebiliriz. İslâmcılık, Tarık Zafer Tunaya’nın klasik metnine gönderme yaparak söyleyecek olursak, “Müesseseler ihdas edecek bir fikir ve inanç sistemi olduğunu iddia, gerçekleşmek için de bir sosyal hareketi davet etmektedir.”¹ Bu özellikleriyle İslâmcılık ve İslâmcı refleksler Peygamberin ilk tebliğ ve kurumsallaşma çabalarından bu yana benzeri örüntüler içinde tekrarlanmaktadır.

Osmanlı Türkiye’si ile Cumhuriyet Türkiye’si deneyimi açısından İslâmcılığın iki evresinden söz edilebilir. Bunlardan birincisi, İslâmcılığın “kurtarıcı bir ideoloji” niteliği taşıdığı evredir ki bu dönemde Namık Kemal gibi düşünürler, hâlâ ayakta olan devletin ve hilafetin kurtarılması çabasından hareket etmişler, Osmanlıcılık ve İslâmcılığı iç içe geçirmişlerdir. Bu dönemde mesele “İslâm” devletinin yıkılmaktan kurtarılması olduğundan ve gündelik hayatta İslâmi değerlerin aktarılmasıyla ilgili siyasi engeller bulunmadığından, bir yaşam tarzı olarak İslâmcılık ikinci planda kalmış, öne çıkmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki ikinci evrede ise, Osmanlı Devleti yıkılmış, Hilafet ortadan kaldırılmış olduğu için “kurucu bir ideoloji” olarak İslâmcılık devreye girmiştir. Hilafetin ve İslâm devletinin yeniden tesisi, giderek Batılılaşmakta olan toplumsal hayata alternatif bir toplumsal sistemin önerilmesi ve gündelik yaşamın hızla dönüşmesinin yarattığı kaygıyla birlikte yaşam tarzının da düşüncelerle tutarlı olması gerektiği yönünde bir hassasiyetin gelişmesi, bu evrede karşımıza çıkan vasıflar arasındadır.²
Soğuk Savaş döneminde komünizmin İslâm’a, Müslümanlığa ya da genelde dinlere olan karşıtlığının yarattığı rahatsızlık nedeniyle, Amerikan siyasetinin arkasında durmayı -hatta doğrudan ve açıktan Amerikancılığı- Müslümanların üzerine düşen bir görev şeklinde tanımlama eğilimi ortaya çıkmıştı. 1969 Şubat’ında 6. Filo’nun İstanbul’a gelişini ve Amerikan askerlerinin karaya çıkışını protesto etmek üzere toplanan sol örgütlerden eylemciler, polisin gözü önünde saldırıya uğramış; iki kişi bıçaklanarak öldürülmüştü. Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında toplanan kişiler tarafından gerçekleştirilen bu saldırının gerekçesi, emperyalist Amerikan politikalarını protesto etmek isteyen “komünistlere haddini bildirmek” idi. Bu olay, 16 Şubat 1969’da gerçekleşmiş ve tarihe Kanlı Pazar olarak kaydedilmiştir.

Bu muhafazakâr ve anti-komünist alt yapıyı güçlendiren gelişmelerden biri de, komünizmi İslâm ile önleme stratejisi olarak niteleyebileceğimiz Yeşil Kuşak Doktrini olmuştur. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede taraftar kazanan ve ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından geliştirilmiş olan bu projenin amacı, Ortadoğu ve Orta Asya’da Müslüman ülkelerden bir çember oluşturarak Sovyetler Birliği’ni geriletmekti. Polonya gibi ülkelerde Hıristiyanlık bu işe koşulurken, İslâm dünyasında ya Rusya’ya karşı savaşacak İslâmî hareketler desteklenmiş ya da Amerikan si- yasetine olumlu yaklaşan yeni İslâmî anlayışlar devreye sokulmuştur.

Bu dönemde Nurettin Topçu³ Ercümend Özkan gibi düşünür, yazar ve eylem adamları, İslâm’ın Amerikancı siyasetin aracı olarak kullanılmak ve cepheye sürülmek istenmesine karşı muhalif bir ses yükseltmişlerdir. Topçu akademik alanda daha fazla tanınmış, daha fazla çalışılmış olmasına karşılık Özkan, açıktan sürdürdüğü siyasi hareketliliğinin yarattığı etkiyle akademik anlamda; dönemdaşı olan çeşitli İslâmî oluşumlara karşı İslâmcılık nokta-i nazarından yöneltmiş olduğu açık eleştiriler nedeniyle de dini anlamda sakıncalı ilan edilmiş; rasyonel ama anlamacı bir perspektiften değerlendirilememiştir. Bu yazıda yapmaya çalışacağımız tam da budur.

Ercümend Özkan İslâmcılığının değerlendirmesine girmeden önce, İslâmcılık ve İslâmî hareket olgusunun ayırıcı birkaç vasfına değinmek de yarar olacaktır. Bu vasıflar arasında, zulmün ortadan kaldırılması ve İslâm’ın düşünsel/ideolojik unsurlarının hayata aktarılması için çaba göstermek; mevcut düzenleri bu açıdan analiz ve onlara müdahale etmek; İslâm’ın bugün ve gelecekte yaşanabilir bir din olduğunu vurgulamak ve nihayet İslâm’ın beş temel ibadetle sınırlanamayacağının altını çizmek sayılabilir. Bu vasıflar Ercümend Özkan düşüncesini anlamak bakımından önemli görünmektedir.

Hizbu’t-Tahrir ve İktibas Dergisi
İslâm Partisi Çerçevesinde Ercümend Özkan Düşüncesi

Hizbu’t-Tahrir4 1960’larda, gazetecilere, yazarlara, devlet adamlarına posta yoluyla gönderilen, yoksul semtlerdeki işyerlerinin kapısı altından atılan ve “İslâmî bir devlet kurmanın gerekliliğini” savunan beyannamelerle Türkiye siyasetinin gündemine olaylı bir şekilde girmiştir. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile İsmet İnönü gibi devlet adamlarına yazılan açık mektupların kamusal dolaşımı sağlanmış; 182 maddelik bir Anayasa Tasarısı ortaya atılmış ve Türkiye İslâmcılığı açısından yeni sayılabilecek bir evreye girilmiştir.

Hizbu’t-Tahrir 1952 tarihinde Ürdün’de Takiyyüddin Nebhanî tarafından kurulmuş bir hareketti ve
• Hilafetin farz olduğu;
• Müslümanların birleşmesi gerektiği;
• İyi komşuluk, ekonomik, ticari, mali, kültürel anlaşmalar ve mütarekeler dışında askeri muahedeler ile bunlar çerçevesinde üs ve hava meydanlarının kullandırılmasının yasaklanması;
• BM, IMF, Arap Camiası gibi temel değerleri İslâmî olmayan küresel kuruluşlara üye olunmaması;
• Su, ot ve ateşin genel mallar olduğu, orman, petrol ve madenlerin kamulaştırılması gerektiği;
• İstimlakın haram olduğu ve rıza hilafına yapılamayacağı;
• Toprağı olmayanlara toprak verilmesi, toprağı olup da işlemeyenlerin toprağının ise ellerinden alınması;
• Aciz olanlara devlet gelirlerinden yardım yapılması;
• Zekât verilse bile mal biriktirilip saklanmasının engellenmesi,
• Türkiye’nin Darü’l İslâm’a dönüştürülmesi;
• Şeriat’tan sapana itaat edilmemesi;
• Osmanlı’dakine benzer bir eyalet sistemine geçilmesi;
• Yabancılara imtiyazlar verilemeyeceği;
• İktidarın amaç değil araç olması gerektiği gibi o dönemin İslâmi söylemine göre oldukça radikal sayılabilecek tezlerle ortaya çıkmış ve uzun süre gündemi belirlemiştir.5

Hizbu’t Tahrir’in ve özellikle de Ercümend Özkan’ın, en fazla üzerinde durulması gereken özelliği, İslâmcılık ile sağcılık/muhafazakârlık arasına açık bir ayrım koymaları ve komünizm tehlikesine binaen sağcı iktidarlarla işbirliği yapmanın ve ABD’nin müttefiki olmanın kabul edilemez olduğunu öne sürmeleridir. Bu tezlerin anlamını daha iyi kavrayabilmek için, Adnan Menderes ve Süleyman Demirel iktidarlarının ezanın aslına uygun bir şekilde Arapça okunmasına izin verilmesi, İmam Hatip Okullarının açılması, Yüksek İslâm Enstitülerinin kurulması gibi dindar halk kesimlerini memnun eden birtakım uygulamalara imza attıklarını ve CHP’nin baskıcı, seçkinci ve zora dayalı modernleştirme uygulamalarının geriletilmeye başlandığını hatırlamak gerekir. Bu uygulamalar, dindar oyların söz konusu partilere akmasına neden olmuş ve İslâmi olanla sağ/liberal ve muhafazakâr olan arasındaki ayrımı silikleştirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Özkan’ın, Türkiye siyasetinde daha on yıllar boyunca etkisini devam ettirecek olan temel bir eğilime, en başından dikkat çekmiş olduğu görülmektedir.

Ercümend Özkan bu eğilimi “İslâm kisvesine bürünmek” olarak adlandırmakta ve İslâm düşünce ve pratiğinin bir bütün olduğunu vurgulayarak karşı çıkmaktaydı. Ona göre, başbakan Süleyman Demirel’in İslâm Enstitüsü ile Büyük Bira Fabrikası’nın temelini aynı gün atması, İslâm’ı hayata aktarılması gereken bütünsel bir inanç sistemi olarak görmediğinin kanıtıydı. Müslümanların oylarıyla desteklenen sağ-muhafazakâr iktidarlar (ortanın sağı), İslâm’a bazı tavizler verirken, İslâm’ın kendisine hizmet etmekten çok Müslümanların modernizme uyumlu kılınmasını amaçlamaktaydı.6 Özkan bu süreci “İslâmizasyon” olarak adlandırmış ve “İslâm’ı İslâm ile engelleme politikası” olarak tanımlamıştır.7 Sağ muhafazakâr yaklaşım “yöneticilere itaati” öne çıkarırken, Hizbu’t Tahrir ve İslâm Partisi çerçevesinde Özkan, itaati koşullandırmış ve zahiren Müslüman görünmekten ziyade İslâm ile hükmetme koşuluna bağlamıştır. Özkan’a göre, sağ muhafazakâr yaklaşımda siyasetin temeli din dışı ölçütlere dayanır oysa İslâmî siyasetin dini ölçütlere ve amaç-araç tutarlılığına dayanması gerekir.

Bu tezler, Ahmet Kabaklı8, İsmet Giritli9, Fehmi Anlaroğlu10 gibi dönemin önde gelen muhafazakârları nezdinde ciddi bir infiale neden olmuş; sağcılığa, muhafazakârlığa ve Amerikan taraftarlığına bu kadar açıktan yapılan eleştiriler bir yere oturtulamamış ve sonuç olarak da Hizbu’t Tahrir’cilerin söylemi “yeşil komünistlik” olarak damgalanmıştır. Zira o dönemde, Soğuk Savaş propagandalarının da etkisiyle Müslümanlar iki büyük güçten birini seçmez ve onun yanında saf tutmazlarsa bertaraf olacaklarını düşünüyorlardı. Sosyalist mücadelelerin yüzü Sovyetler Birliği’ne dönükken; dünyanın kalan kısmı Sovyetler Birliği’nin din karşıtı söylemlerinin de etkisiyle Amerika’nın yanında yer tutmaya çalışıyordu. Böyle bir dönemde İslâmcıların bir üçüncü yol olarak tam bağımsız İslâm devleti arayışına girmeleri, ulu-l emre itaati sorunsallaştırmaları ve koşula bağlamaları, istisnai ve anlaşılması güç yeni söylemlerin ortaya çıkmakta olduğuna delalet ediyordu.

Sosyalist hareketlerin Moskova’nın ezici gücüne bağımlı hâle gelmesine karşı çıkan, bunun için de küçük bağımsız sosyalist devletlerin (Latin Amerika’dakiler gibi) bölgesel birlikler oluşturarak güçlerini birleştirmesi gerektiğini düşünen Che Guevara gibi, Hizbu’t-Tahrir ve onun bir üyesi olan Ercümend Özkan da Müslümanların “Amerika’yı Kâbe edinmesinin doğru olmadığını”; bölgesel ve hatta küresel birlikler oluşturarak kendi üçüncü yollarını geliştirmeleri gerektiğini savunuyordu. Özkan’a göre, “Allah’ı ve Amerika’yı birlikte razı etmek mümkün değildi” ve “Suudi rejimini İslâmi olarak tanımlamak Marksizm’i İslâm sanmak kadar abesti.”11

1963-67 arasında Hizbu’t-Tahrir içinde faaliyet gösteren Özkan, 1967-70 arasında cezaevinde kalmış, zamanla –özellikle de Türkiyeli Müslümanların teşkilata kökü dışarıda bir örgüt gözüyle bakmasından kaynaklanan sorunları görünce- yerli bir İslâmcı söylem geliştirmenin gerekliliğini fark etmiştir. 63-70 arası, görüşlerinin Hizbu’t-Tahrir’in görüşleri doğrultusunda şekillendiği bir dönemdir. 1970-80 yılları arasında fıkha dayalı yeni bir İslâmi görüş geliştirmeye yönelmiş; 1980-95 arasında ise Kur’an İslâmı’na dayalı (kendisi buna arı-duru İslâm diyordu) yeni bir İslâmcı anlayış geliştirmiştir. Bu görüşleri, 1981 ile vefatı arasında geçen sürede, kendisinin çıkarttığı İktibas dergisinde, İnanmak ve Yaşamak (1988)12 adlı bence en önemli metninde ve nihayet Tasavvuf ve İslâm (1993)13 kitabında geliştirmiş ve inceltmiştir.

Özkan’a göre, Müslümanlık sadece düşünceye hasredilemez; zulme karşı aktif mücadeleyi de gerektirirdi. Tebliğ temel sorumluluklardan biriydi ve en önemli aracı da “parti” idi. Bu parti 1960’larda Hizbu’t-Tahrir olmuştur. Daha sonra, Özkan “dokuz talakla” bu hareketten kopmuş ve İslâm dışı kirliliklerden arındırılmış bir İslâmî siyaset anlayışına hizmet edeceğine inandığı İslâm Partisi’ni kurmuştur. İslâm Partisi, reel politikanın bir parçası olmaya çalışmayacak, seçimlere girmeyecek, yalnızca kitlelere İslâm düşüncesini tebliğ etmekle yetinecektir. Özkan’ın siyaset düşüncesine ve pratiğine en orijinal katkıları da bu noktada ortaya çıkar. Zira bu dönemde İslâmcılar ya parti olgusuna –modern bir icat olduğu düşüncesiyle- bir bütün olarak karşı çıkıyorlar; ya sağ-muhafazakâr partiler içinde siyaset yapıyorlar ya da demokratik sürece doğrudan katılacak partiler kurma arayışı içinde bulunuyorlardı.

Gerçek İslâm Geleneksel İslâm’a Karşı

Özkan’ın, İnanmak ve Yaşamak ve Tasavvuf ve İslâm metinlerinde dile getirdiği en önemli tezlerden biri, “laik ideolojilerin” ve “Kur’an İslâmı’ndan uzak” geleneksel İslâmi anlayışların yarattığı “kirliliğin” karşısına, “gerçek İslâm” düşüncesi ile çıkmak gerektiğiydi. Özkan’a göre, atalar dini ile gerçek İslâm arasındaki farkı idrak edemeyen Müslümanlar, din, peygamber ya da mezhep imamları adına konuşurlarken aslında Kitab’ın, Sünnet’in ve imamın gerçek öğretisine uymamakta; sadece zahiri taklitle yetinmektedirler. Oysa amaç şekli taklit değil, mesajın evrensel anlamını kavramaktır. Bu açıdan bakıldığında, uydurma hadisler, zamanı geçmiş bazı fıkhî görüş ve fetvalar, vahdet-i vücutçu tasavvuf ekolleri Özkan’ın eleştirisinden payını almış; Özkan, Müslümanları esaretten kurtarmak yerine onları köleleştirdiğini düşündüğü bu tür yaklaşımlara şiddetle saldırmıştır.14 Örneğin vahdet-i vücutçu tasavvuf, Özkan’a göre,

• “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) görüşü yerine “La mevcude illallah” (Allah’tan başka mevcut/varlık yoktur) görüşünü getirmesi;
• Tevhit yerine tevilin geçmesi;
• Aracılar edinme ve şirk koşma eğiliminin güçlenmesi;
• İslâm’da mevcut olamayan riyazet ve inziva anlayışlarının dikte edilmesi;
• Batına bakarak hüküm verilmesi;
• Tasavvuf yolunda ilerlendikçe sorumlulukların artması gerekirken azalması;
• Velilere olağanüstülükler gösteren kişi gözüyle bakılması nedeniyle
ayrı bir “dindir” ve İslâm düşüncesinin özüne uygun olmayan pek çok fikir ve uygulamayı Müslümanların hayatına sokmuştur.15

Özkan’a göre “geleneksel” dinsel anlayışların en önemli özelliklerinden biri de Müslümanları depolitize etmek konusundaki gayretkeşlikleridir. Bazı tarikat ve cemaatler, başından beri sultanlar lehine fetva çıkarmış, onlarla uzlaşmışlardır: “Halen de sultanlar (sulta sahipleri) en büyük desteği onlardan bulmaktadır.16 “Özkan’ın bu anlayışlarda eleştirdiği şeyin ne olduğunu, Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din17 ve Ali Şiası, Safevi Şiası18 kitaplarında ortaya attığı görüşlerle karşılaştırarak değerlendirmek mümkündür. Gerek Şeriati gerekse Özkan, güçlüye karşı mazlumu, zengine karşı yoksulu, ayrımcılığa ve dışlamaya karşı içersemeyi merkeze alan İslâm’ın, zaman içinde farklı yorumlarla aslından uzaklaştırılarak güçlülerin pozisyonunu meşrulaştıran bir araç haline getirilmesine şiddetle karşı çıkarlar. Daha da önemlisi, geleneksel inançlar çerçevesinde ele alınabilecek olan mezhepler/mezhepçilik meselesini, İslâm dünyasına zarar veren en önemli problemlerden biri olarak zikrederler. Örneğin, Şeriati Ali Şiası Safevi Şiası adlı kitabında:

“Bugün İslâm dünyasında şiddetlenen bu yalancı savaş, Ali Şia’sıyla Muhammedi Sünniliğin savaşı değildir. Bu savaş, Safevi Şia’sının Emevi Sünniliği ile savaşı olup Safevilerin Osmanlılarla savaşının ve bu iki düşman devletin siyasette dini kullanmasının yansımalarıdır… Bu savaş, bütün halkın, özellikle gerçek Ali Şia’sı ve Muhammedi Sünnilik âlimlerinin düşüncesinde Müslümanların ortak dış tehlike karşısında birlik, beraberlik ve dayanışma fikri gündeme geldikten sonra gündeme gelmiştir. Plan cephe gerisinde tefrika çıkarma planıdır.”19

demektedir. Özkan da, benzer şekilde, son yıllarda Irak ve Suriye üzerinden yeniden gündeme getirilmek istenen mezhepçilik ve mezhep savaşlarını şiddetle eleştirir ve geleneksel kirliliklerden biri olarak tanımladığı “mezhebini din edinme” tutumunun üzerine gider. Mezhep ayrımlarının Müslümanların birbirlerinde iyi olan hususları görmelerine engel olmaması gerektiği üzerinde hassasiyetle durur. Bazı geleneksel Şiilerin Sünnileri “kirli” kabul ettikleri için onlara dokunmak istememesi yahut da Türkiye’deki bazı Sünnilerin İran devrimini bir “Şii devrimi” olduğu gerekçesiyle lanetlemesi örneklerinden hareketle şunları söyler:

“Yanlışları varsa, onları kardeşin kardeşin yanlışını düzelttiği gibi düzeltmek vacibi ile karşı karşıyayız… Bugün bilinen mezheplerin hiçbirisi yokken İslâm vardı… Sünnilik ya da Şiiliğe sahip çıkmak yerine Müslümanlığa sahip çıkmalıyız. Bize bir isim konulmuştur. İsmi koyan Allah’tır. Konulan isim de Müslüman’dır. Öyleyse biz neden Allah’ın koyduğu isimle birbirimizi çağırmıyor da, Allah’tan gayrisinin koyduğu isimleri tamim edip duruyoruz?”20

Sonuç Yerine

Ercümend Özkan, Türkiye’deki bazı tarikat ve cemaatlere yönelik eleştirilerinde açık olması, Müslümanlara hoş görünmek ve duymak istedikleri şeyleri söyleyerek taraftar kazanmak çabası içine girmemesi ve nihayet Kur’an’la sağlaması yapılmamış tüm fikir ve tezlere karşı mesafeli yaklaşmak gerektiği konusundaki tavizsiz ısrarları nedeniyle hayatının son dönemlerinde mezhepsizlik suçlamasına maruz kalmış ve Müslüman camia içinde yalnızlaştırılmıştır. Oysa bugünden geriye doğru baktığımızda, Özkan;
• İnancın bir taklit değil dinamik bir seçim, bir anlama çabası ve eylem biçimi olması gerektiğini;
• İslâmcılık ile sağcılık ve muhafazakârlık arasına açık bir ayrım konulması gerektiğini;
• Depolitizasyonun Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin ve Amerikancı İslâm’ın emperyal çıkarlara hizmet ettiği gerçeğinin görülmesi gerektiğini,
• Mezhebini din edinme tutumunun İslâm dünyasını bir bütün olarak zayıflatmaktan başka bir şeye yaramadığını,
• Müslümanların iktidarla ilişkilerinin Kur’an’a göre belirlenmiş bir mesafe içermek zorunda olduğu ve iktidarın bir amaç değil sadece bir araç olarak algılanması gerektiğini;21
• Dinin siyasetten ayrı ve uzak bir şey olmadığını, olamayacağını ama bu siyasetin reel politiğe endekslenmesinin de kabul edilemeyeceğini;22
• Verili siyasal sistemin dışında kalan ve/veya kalmayı tercih eden toplumsal hareketlerin de takiyyeden uzak, şeffaf ve şiddetten tamamen uzak kalabileceğini23 düşünsel olarak temellendirmiş ve yaşayarak göstermiş olması bakımından Türkiye İslâmcılığındaki özgün yerini korumaktadır.

Özkan’ın gündeme getirdiği ve tartıştığı konular, son dönemde Ortadoğu’nun ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde Müslüman kimliğiyle öne çıkan iktidarların artmakta oluşu, Mısır’da yaşanan ve Müslüman Kardeşler iktidarını hedef alan darbeye Suudi Arabistan rejiminin destek vermesi ya da Irak’ta ve Suriye’de bugün yaşanan mezhep mücadelelerinin toplumsal maliyetinin ortaya çıkmasıyla daha da anlamlı ve güncel hâle geldi. Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce dizisinin altıncı cildini oluşturan İslâmcılık başlıklı kitapta, Ercümend Özkan hakkında yazdığım makalenin başlığı “Takiyyesiz Siyaset, Şiddetsiz Radikalizm, Kitlesiz Cesaret” idi.24 Özkan’ın vefatının üzerinden geçen yaklaşık yirmi sene, bu başlıkta vurgulanan hasletlerin Müslümanlar açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Kaynak

Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi, Sempozyum Tebliğleri
Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, Kitap No:31, Editör:İsmail Kara, Asım Öz, 1.Baskı, İstanbul, Aralık 2013

Dipnotlar

1 Tarık Zafer Tunaya, İslâmcılık Cereyanı (İkinci Meşrutiyetin Siyasi hayatı Boyunca Gelişmesi ve Bugüne Bıraktığı Meseleler), Baha Matbaası, İstanbul, 1962, s.1
2 Alev Erkilet, “Namık Kemal’in İslâmcılığına Dair”, Namık Kemal, Hazırlayan: Hüseyin Su -Abdurrahim Karadeniz, Namık Kemal Üniversitesi Yayınları, Tekirdağ, s. 41-49.
3 Hece, “Bir Düşünce ve Yarınki Türkiye Tasarımı Olarak Fikir ve Sanatta Hareket ve Nurettin Topçu Özel Sayısı”, 2006, sayı:109. Bu yazıda, Ercümend Özkan ile Nurettin Topçu arasında kurulmuş olan paralellik, yalnızca İslâmcılığı anti-komünist tutumun bir payandası olarak görmeyi reddetme eğilimindeki ortaklığa yaslanmaktadır; onların Anadoluculuk-ümmetçilik, Kur’an ile sağlaması yapılmış din anlayışı ile tasavvuf düşüncesine yaslanan din anlayışı gibi konulardaki temel görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmaz.
4 Hizbu’t-Tahrir hareketinin yapısı, stratejisi, tarihi ve doğuşu konusunda bakınız. Süha Taci Faruki, Hizbut Tahrir ve Hilafet, Çeviren: Hasan Aktaş, Yöneliş Yayınları, İstanbul,1996.
5 T.C. Ankara I. Ağır Ceza Mahkemesi Karar, Ankara Yarı Açık Cezaevi Matbaası, Ankara, 1968.
6 Alev Erkilet, Ortadoğu’da Modernleşme ve İslâmi Hareketler, Hece Yayınları, 4. Baskı, Ankara, 2004, s.163.
7 Ercümend Özkan, “Timsahın gözyaşları”, İktibas, 1990, Cilt IX, sayı: 147, s. 5-8.
8 Ahmet Kabaklı, “Hizbü’t-Tahrir”, Tercüman, 28.05.1967.
9 İsmet Giritli, “Şeriatçılığın hortlaması”, Milliyet, 14.08.1967.
10 Fehmi Anlaroğlu, “Hizbü’t-Tahrir”, Yol, 28.07.1967.
11 Ercümend Özkan, “Yüzyıl Dergisinin Ercüment Özkan ile Yaptığı Mülakat”, İktibas, 1990, Cilt VIII, sayı: 142, s. 7-8.
12 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998.
13 Ercümend Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Anlam Basın Yayın., Ankara, 1993.
14 Ercümend Özkan, “Selam İle”, İktibas, 1985, cilt: V, sayı: 104, s. 2,9.
15 Ercümend Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Anlam Basın Yayın., Ankara, 1993.
16 Ercümend Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Anlam Basın Yayın., Ankara, 1993, s.295.
17 Ali Şeriati, Dine Karşı Din, 3. Baskı, Çeviren: Doğan Özlük, Fecr Yayınevi, Ankara, 2008.
18 Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, Çeviren: Hicabi Kırlangıç, Fecr Yayınevi, Ankara, 2008.
19 Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, Çeviren: Hicabi Kırlangıç, Fecr Yayınevi, Ankara, 2008.
20 Ercümend Özkan, “Aylık Dergi: İktibas Dergisi Sahibi ve Yayımcısı Ercüment Özkan ile Bir Söyleşi”, İktibas, 1984, cilt: 4, sayı: 74, s 14.
21 Ercümend Özkan, “İslâmi Parti Olur mu?”, İktibas, 1991, cilt: IX, sayı: 151, s. 12-19.
22 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998, s.283.
23 Ercümend Özkan, “İslâm ve terör (dehşet)”, İktibas, 1992, sayı: 164, s. 10-13 (Bu yazı İktibas dergisinin Ercümend Özkan Özel Sayısında tekrar yayımlanmıştır.)
24 Alev Erkilet, Eleştirellikten Uyuma: Türkiyeli Müslümanların Kamusal Alan Serüveni, Hece Yayınları, Ankara, 2004.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • hüseyin alan
    14 Ocak 2018, 12:39

    Ellerine dillerine sağlık Alev Hanımın.

    Türkiye’de İslami tarihe kalıcı bir not düşmüş.

    Yazıda Osmanlı yıkılana kadar ki İslamcılık ile cumuhuriyet kurulduktan sonraki islamcılığın nitelik, yaklaşım ve kurtuluş çareleri bakımından tutum farkı ayırımını iyi yapmış.

    Kur’an ve sünnetten hareketle yola koyulan Hizbuttahrir’in kuruluşu sonrası yaptığı duyurusuyla başlayan çıkıştan, o çıkışın ülkeye yansımasıyla birlikte başlayan, giderek doğrularını yaşatmakla birlikte kendi çaba ve katıkılarıyla geliştirdiği sahih İslam’ı anlayış ve uygulama proğramını yenilemesiyle devam eden Ercüment Özkan’ın, inanç ve pratik bütünlüğü çerçevesinde İslam inancını yeniden ortaya koyması; parti fikriyle bunu günlük hayatın İslam ile düzenlenmesinin gerekliliği, siyasi alandan başlayarak toplumun her kademesinde olmak üzere fert ve aile yaşamına kadar bütünsel bir İslam dininin sünnete uygun biçimde yaşanmasının gereğini duyurarak, tanıtımını ve çalışmasını yaparak, bütün bunları uğruna adadığı bir davası yaparak tanıtılması demek,

    Aynı zamanda çağdaşlarından, neslinden, kuşağından, benzerlerinden, istismarcılarından hangi sebeplerle ayrıştığının da tanıtılması demektir.

    Salihler, birbirlerini takip ederler, birbirlerini kendi çağlarında yeniden ihya ederler. Dini telakkinin değişime uğradığı modern çağdaş salihliğin neye tekabül ettiğinin elle tutulur şahsiyetle örneklenmesi ayrıca dikkate değerdir çünkü,

    Modern çağda, verili reel politik sistemde İslam temelli muhalefetin, emri bil mağruf nehyi anil münker’in doğru biçimiyle nasıl yapılacağının şahitliği ortay konuyor. Olmaz denen nice şeylerin oluru gösteriliyor.

    Yazıda ayrıca Amerikan sağcılığının, dindarlığının Türkiye uzantısının, Müslümanlar üzerinde oynanan oyunlara karşı uyanıklığın erken dönemde dillendirilmesi başlı başına önemli zira bu sözlerin bağlamında Allahsız Sovyetlere karşı gözü kapalı Allahlı Amerikan taraftarlığının tehlikeleri anlatılmış. Bu güne nereden geldik, başımıza gelenler niye geldi diyenler için 60’larla başlayan projelerin sonuçlarını görmeleri bakımından ayrıca önemli.

    Ve elbette düşünce adamlığı, fikir adamlığı, mezhepçi-tasavvufçu-sağcı-millici vs kisveleriyle İslamcılığın nasıl rayından çıkartıldığı, raydan çıkartılması için ortaya sürülen stratejik çalışmaların neler olduğu öngörüsü, o günlerde anlaşılmasa da bu günlerde aklı başında herkesin anlayacağı seviyeye gelmiş uyarı ve ikaz başkaca önemli bir hatırlatma olmuş.

    İslami Parti denen şeyin neliğini, niçinliğini, nasıllığını ve nedeninin anlamak isteyenler gerçekte sadece bir parti meselesi duymuş olmayacaklar, tüzüğü ve programıyla birlikte mevcut verili reel politikte İslamcılığın nasıl olması gerektiğini de tanımış olacaklar..

    Hayatına tevhid inancıyla anlam katmak, İslam ile şereflenmek, yaşadığı çağda Müslümanca yaşayıp Müslüman gibi ölmek isteyenler için yakın tarihin sahici bir şahidini tanımalarında büyük yarar var. Ne kötü nerede durduğunu, hangi söze kulak verdiğini, ne yaptığını anlamak isteyenler için sahici bir kıyas söz konusu.

    Alev hanım anılması gerekenleri anma duyarlılığı göstermiş. Duyarlılığı akademik hayatına mal olsa da bu tarzından vazgeçmediği için kendisine dua ederim. Rabbim onu korusun. Hak ehli, hakkı tanıyıp bildiği için hak ehlini tanıyandır demiş Hz. Ali, ne güzel söylemiş.

    Yanıtla